Ekim 2022 dergilerine genel bir bakış-1

Muhit, Sayı 34

Şairin, “Ne çok acı var.” dediği halleri yaşıyoruz. İçimize düşen acılarla yoğruluyoruz. Muhit dergisinin son üç sayısının kapağındaki isimler bir bir ayrıldı aramızdan. Manevi dinamik diyeceğimiz bir etkiye sahip Mevlâna İdris, Rasim Özdenören ve Ömer Tuğrul İnançer; bu toprağın en kıymetli mayasını oluşturan isimlerindendi. Rahmet dileklerimizi ve dualarımızı gönderiyoruz.

Muhit dergisi 34. sayısında Ömer Tuğrul İnançer dosyası ile veda ediyor bu gönül insanına.

Saadettin Acar - Bilge Bir Sufi

“Tuğrul İnançer Hocamız çok farklı alanlarda geniş bir müktesebat sahibiydi. İlgi alanının genişliği yanında, ince bir dikkati, keskin bir zekâsı ve Allah vergisi bir yeteneği vardı. Sadece meslek ve yol edindiği tasavvuf hakkında değil, -bu konuda muazzam bir birikime sahip olduğunu ifade etmek bile zait- tarihten coğrafyaya, müzikten edebiyata, mimariden kültür ve sanatın diğer sahalarına kadar birçok farklı alanda söz söyleyebilecek bir ehliyete ve özgün düşüncelere sahipti. Bir sufi idi evet, ama meselesinin, mesleğinin üzerinde derin ve mukayeseli olarak düşünmüş, hakkında genişçe tetkikler yapmış ve bunun sonucunda da özgün bir sonuca ulaşmış bir tefekkür adamıydı aynı zamanda. Haddimi aşmazsam eğer onu, mütefekkir bir derviş olarak tanımlamak isterim doğrusu.”

Mustafa Akar - İşte Hz. İnsan

“Peki kendisinde ne gördüm? Bunu birkaç satırla anlatmak zor elbet. Ama bende uyanan ilk izlenim şu oldu: Peygamber Efendimiz’i onun gibi anlatan biriyle daha önce hiç karşılaşmamıştım. O davudi sesi incelir, gözlerine yaş birikir, heybetiyle kapladığı yeri bir anda yerle yeksan eder, herkesi derinden etkilerdi. İlahideki “aşk oduna yananların eğlencesi tevhid olur” mısraının ne anlama geldiğini hemen anlardınız. Efendimiz Hazretleri’ni bulunduğu zaman içinde anlatırdı. Bu tarihsel Hz. Muhammed (sav)’le hiç tanışmadığımı büyük bir hayretle fark etmiştim. Efendimiz’in yanından sanki az önce ayrılmış bir sahicilikle konuşurdu. Adını anmakla şereflendiğimiz Peygamberimiz şimdi Medine sokaklarında yürümüş, az sonra mescide uğrayıp orada sahabe efendilerimizden biriyle sohbet etmişti. Hüzünlendiğimizi anladığında hemen bir espri patlatır, bir şiir okur, kendi efendisiyle ilgili bir hatıra naklederdi. Çaylar gelirdi, tütünler ateşlenirdi, insanlar birbirine sevgiyle sarılarak ayrılır ya da kavuşurdu onun olduğu ortamda, yani Sezai Karakoç üstadımızın dediği gibi “İslâm bir sevinçti kaplardı içimizi.”

Serdar Tuncer - Hû Dede

“Son seyahatlerde arkadaşlardan rica ederdim hep, otelde bizim odalarımız yan yana olsun diye. Hem bir ihtiyaç olursa yakınında olacağım hem de resepsiyondan odaya kadar da yan yana yürüyeceğiz, doyulmuyor ki! Rumeli’de kahvaltı için sözleştiğimiz saate bir iki dakika kala odamın kapısına vuruldu: Tak taka tik tak tiki tak! Allah Allah, kim çalar kapıyı böyle? Koştum, Efendi: Hayırlı sabahlar olsın be, iyi uyudunuz mı, rahatlandınız mı?”

Nurullah Genç- Söğüt Gölgesinde Bir Beyler Beyi

“Arnavutluk’tan Bosna’ya, Balkanlar’ın büyük bir bölümünü birlikte gezdik ve Osmanlı söğüdünün gölgesindeki eserleri ve atalarımızın oralara nakşettikleri ruhu aradık. Yine Bacon’un ifadesiyle meslek hatası ve hastalığına yakalanmamış bir münevverin sanatta, tarihte, tasavvufta, İslâmî ilimlerde, musikide ve başka pek çok alanda nasıl donanımlı bir hâle geldiğini, dünyayı ve insanlığı doğru anlama ve değerlendirmede yetkinleştiğini, hikmet kapılarından girerek ilmin ve irfanın hangi maksada hizmet etmesi gerektiğini hayatıyla gösterdiğini aynıyla müşahede ettik. Eskilerin umurî hariç dediği, dış insani ilişkiler ve işlerdeki maharetini temaşa eyledikçe hayranlığımızı gizleyemedik. Gönül alan ve merhabasıyla bile ferahlık veren kişiliğinin yüzündeki tebessümle özdeşleşen dilini öğrendik. Dost olduk ve mest olduk.”

Cevat Olçok - Dervişin Gelişi De Gidişi De Muhabbet Üzredir

“Tuğrul Bey’i bu karşılaşmadan birkaç yıl sonra Çorum Mecidiyekavak Köyü Camii’nin açılışına teşrifi sırasında görmüştüm. Daha sonra ise ağabeyim ve yeğenimin şehadetine kadar bir iletişimimiz olmadı. Şehadetlerden sonra Fatih Karagümrük’teki Cerrâhî Âsitânesi’ne fırsat buldukça gittim. Tuğrul Bey’i biraz daha yakından tanımak nasip oldu. Her gittiğimde beni ve ailemi; kendileri muhabbetle karşıladılar, sohbet ettiler, nasihat ettiler. Biz onun kapısında sevgi gördük, saygı gördük, muhabbet gördük. Sağ olsunlar, anneciğimin vefatında da naaşın gece boyunca âsitânede kalmasını sağladılar.”

Aile ve Aşk Yazıları

Aile ve aşk nasıl yan yana gelir, Erol Göka’nın yazısını okuyunca bunu çok iyi anlıyoruz. Toplumun değişen yapısı, değer yargıları, duygular, kaybettiklerimiz, farkında olduklarımız ya da olamadıklarımız… tüm bunları hep birlikte yaşıyoruz. Göka, tüm bunlardan bahsettikten sonra sözü aşka getiriyor. Tüm umutsuzluklardan kurtulmanın reçetesi aşkta. Ne olursa olsun aşkı merkeze alınca problemler de ortadan kalkacak. Aşkla yaşayan, çalışan, mücadele eden, ayakta kalan herkes kazanacak.

“Toplumsal yapıların ve psikolojilerimizin günümüzde bir deprem, bir altüst yaşadığını, kadın erkek ilişkilerinin insanlığın sorunu hâline geldiğini, toplumsal cinsiyet, cinsel kimlik konularının meydan okumalarına topyekûn insanlık olarak ilk kez maruz kaldığımızı söyledik. Bize göre insanlığı bugüne kadar getiren gemi, en çok aile ve mahremiyet ilişkileri alanında yaralanmıştı. Aile ve mahremiyet ilişkileri alanında yepyeni şeyler yaşıyorduk ama her yeni yaşantı, yeni sorunlarla birlikte geliyordu.”

“Aşk bizi hep umutlandırdı, insanın yarını adına ona hep güvendik ama yaşadığımız zamanlara ilişkin kaygımızı aşk bile gideremedi. Çünkü evet, aşk “öteki”ne karşı en yoğun olumlu duygular, düşünceler, hayaller öbeğiydi; onun sayesinde “öteki”nin kıymetini anlıyor, varoluşumuzun hakikatine uzanma imkânı yakalayabiliyorduk ama aşk, “öteki”ne karşı sorumluluklarımızı bize hatırlatıp durmakla mükellef olan ahlâkî duyarlılıkla bir arada değilse insanın, insanlığın aleyhine işlemeye başlıyordu, tıpkı günümüzde olduğu gibi.”

Hikmet Dağı’nda Mimar Sinan

Mimar Sinan’ı sadece bir mimar olarak anlatmak eksik başlayacak bir anlatın olacaktır. Onun verdiği eserlere baktığımızda bunların sadece ustalık işi değil gönül işi olduğu hemen hissedilecektir. Taşa ruh üflemektir onun yaptığı. Dursun Çiçek, Hikmet Dağı’nda taş ve nefes başlığıyla anlatıyor Mimar Sinan’ı.

“Mimar Sinan derler ona… Hz. Âdem’in emanetini, Hz. İbrahim ve İsmail’in sırrını, Hz. Davud ve Süleyman’ın nefesini taşıyan bir insandır Mimar Sinan. Cenab-ı Hakk’ın toprağa ruh üfürmesinden ve can vermesinden mülhem o da taşa nefesini, emeğini, alın terini veren, bir tarihi taşla taşıyan, bir geleneği ve ilim telakkisini taşla işleyen, eşya ve hadiselere taşla bakan bir âlim… Taştaki hakkı bilen, onun hakikatini idrak eden bir insan. Hakk’ın taşın içindeki ilmini ve sırrını açığa çıkaran bir ilim erbabı. İmar eden, mamur kılan... Ne demektir imar etmek ve mamur kılmak? Hakk’ın verdiği ömrü ve güzelliği fark etmek, keşfetmek ve yaymak için çabalamak demektir. Eşya ve hadiselere, varlığa ahenkli ve Hakk’ın nazarıyla bakmak demektir. Ondaki güzelliği fark etmek, güzelliğin O’ndan olduğunu bilerek sürdürmek demektir.”

“Anlamı eşyada ve cisimde sonsuzlaştırmaktır bir başka açıdan onun yaptığı. Yunus’un şiirlerini hatırlayın, Merâgî’nin sesini hatırlayın. İşte Sinan da Yunus’un kelimelerle, Merâgî’nin sesle yaptığını taşla yapmıştır. Taşla şiir yazan, taşla türkü söyleyen adamdır Sinan. Onun kitabıdır Süleymaniye, Selimiye, Kuşkonmaz… Okumasını bilen için kıymetli kitaplardır. Duymasını bilenler için Sinan’ın sesidir bunlar.”

Nereye Gidiyoruz

Olup bitene bakıp da kendi kendine de olsa; “Nereye gidiyoruz?” diye sık sık sorduğumuz vakitleri yaşıyoruz. Huzursuzluk ikliminin tüm yaprakları dökülüyor sanki. Gökyüzü daha bir yaklaşıyor. Nefesimiz iyice daraldı. Her şeyin merkezinde insan var. Bu kesin.

Selim Cerrah, nereye gidiyoruz sorusunun ardına düşüyor. Mümin bir bakış açısıyla bu sorunun cevabını arıyor.

“Yarım kalmış, tamamlanmamış işler gönüllerimizde yorgunluk bırakıyor ve tedirginliğe sebep oluyor. Belirsizlik her tarafı kaplıyor, içimiz şüpheyle doluyor; şüpheyi kararlılıkla aşabiliriz. Çelişkilerden ve çatışmalardan kurtulmak isteyen insan, öncelikle içinde büyüttüğü dertlerden kurtulmalı. Kaynağını keşfederek hatalardan kurtulabiliriz, bunun için nefsi kınamalı, kendimizi eleştirmeli, tövbe etmeliyiz.”

“Kendimizi doğru tanıyarak, hataların sebeplerini görerek hedeflerimizi belirleyelim. Nefsinin isteklerini gözden geçir; önce güven, sonra güven ver. Mutlu olmak için dünya nimetlerini terk etmek gerekmiyor. Maddi yönden hayat standartları yükselince üst sınıfa çıkanlar, paylaşmayı ihmal edenler, infak etmeyi terk edenler psikolojik sorunlar yaşıyorlar. Güzelce inanıp hakikate adanarak mücadele edelim, bize emanet edilen varlığın, servetin bir kısmını ihtiyaç sahipleriyle paylaşalım, huzurumuz artar.”

“Sorunları çözmek, çıkış yolu bulmak için mağlubiyet psikolojisinden kurtulmamız gerekiyor. Dünya mazlumları bizi umut gördüğü müddetçe pes etme, vazgeçme, sorunları yok sayma hakkımız yoktur, bize vazgeçmek yakışmaz. Uzun yıllar sürecek bir manevî cihada hazırlıklı olalım. Daha adil ve yaşanabilir bir dünya idealine inanarak yola devam edenler umutsuz olamazlar. Yol uzun, geçit sarp, vakit dar. İrademizi tazeleyerek yola devam edelim.”

El-Gafûr

El-gafur; af ve mağfireti en yüksek olan. Rabbimizin bizler için sunduğu sonsuz nimetlerden sadece bir tanesi bu. İçimizi ferahlatan ve bizi darlıklardan çıkaran... İçimizdeki umudu yeşerten bir müjde gibi. Soner Karakuş ile bu müjdenin ardına düşüyoruz. Bir rüyadayız. Her şey çok hızlı geçse de Rabbin kulunu gözetmesi hiç sekmiyor. O varsa, her şey yerli yerinde. Hikâye tadında, kalbe küçük dokunuş gibi.

“Diyafonundan Behcetü’t-Tevârîh müellifi Şükrullâh Efendi otuz üç kez “Kazâ gelince fezâ daralır.” diyor. Bu sözü sanayide bir çırak, 85 model kırmızı Ford minibüsün arka camına yazıyor. Minibüs ilçedeki kemer köprüden serbest düşüşe geçiyor. Gözlerimi Hasköy’de bir bodrum katında açıyorum. Ev sahibinin sesiyle tekrar uykuya dalıyorum: Bu ayki kiranızı getirdim, diyor. Parayı usulca alıp Gülhane’de sarı bir kedinin oturduğu banka yatırıyorum. Kedi emin olmak için Fransız 10’lusunu yastığımın altına bırakıyor. Mustafa’nın beyaz atıyla, dilimlenmiş baklava tepsisine benzeyen bir mezarlığa gidiyoruz. Ninem uzun boynunu pencereden uzatmış “Allah gulunu bunaltmaz gelin” diye bağırıyor. Ninemin Allah’ına inanıyorum. Uyanıyorum. Balkona çıkıyorum. Gözlerimi kapatıyorum. İçerden kuş sesleri geliyor.”

Modernleştir-menin Dini: Allah’a Hayır Tanrı’ya Evet

Allah ve Tanrı isimlerinin kullanımını her zaman hassas bir denge olarak görmüşümdür. Bu yüzdendir ki hiçbir zaman Tanrı dediğimi hatırlamam. Yazılarımda, şiirlerimde de kullanmam. Kâmil Yeşil bu konuyu örneklerle ve tam isabet kıvamında anlatmış.

“Gelin Allah diyelim
Kalpten pası silelim
Âlemler seyredelim
Allah Allah dedikçe.

Zikr-i Hakk’a başlandı
İsm-i Celâl hızlandı
Arş-ı âlâ sallandı
Allah Allah dedikçe.

Niçin Allah diyoruz da Tanrı demiyoruz. Bunu anlamak için bu şiirdeki Allah kelimeleri yerine Tanrı kelimesini koyunuz, ne demek istediğimi anlarsınız. Yazının başlığında dedik ki Ezanı Türkçeleştirenler, Allah’a hayır, Tanrı’ya evet dediler, dedirtmek istediler. Milletimiz de onlarla hiç itikadi tartışmaya girmeden Allah’ı terk etmedi, esmayıhüsnâsı ile bilip inandıkları Allah’a evet dedi; dayatılan, niteliklerini bilmedikleri Tanrı’ya hayır dedi. Bizim de bu anlamda tavrımız budur: Tanrı’ya hayır, Allah’a evet.”

Ali Emre’den Kastamonu Yazısı

Bir şair ve yazarın kendi memleketini anlatması kadar güzel ne olabilir ki. Şehre bir sanat eseri gibi bakmak ve şehrin her köşesinden yaşanmışlıklar biriktirmek… Tarihin izini sürerken şehrin yeni yüzüyle de hasbıhal etmektir bir şehrin kalbine dokunmak. Ali Emre, kendi şehrini “Kastamonu’yu- geziyor adım adım. Şehri tanımayanlar için tam anlamıyla bir şehir rehberi sunuyor Emre bizlere.

“8 Ağustos Pazartesi, çok güzel geçen bir haftanın girizgâhı niteliğindeydi. Hamdi Nalbant’ın kılavuzluğunda önce Mahmut İslamoğlu ve Emrah Küçükşengün dostlarımızın Candaroğlu yadigârı Saray Hamamı’nda düzenlediği hüsn-i hat sergisini gezdik. Büyük bir emeğe işaret eden kıymetli eserler, nadide örnekler barındıran serginin yeterince ilgi görmemesinden kaynaklanan üzüntümü şehrin insan hazinelerinden bazılarıyla tanışarak telafi etmeye çalıştım.”

“9 Ağustos’ta gezilere kendim devam ettim. Hiç görmediğim ya da unuttuğum mekânlara dair listeye attığım çentikler artmaya başlamıştı. Âşıklı Sultan ve Müfessir Alâeddin gibi çok sayıda ismi günümüze taşıyan Çobanoğulları döneminden kalma eser ve türbeleri ayrı bir dikkatle inceledim bu kez. Bu arada belediyenin bazı yerleri yeniden düzenlediğini ve süslediğini gördüm; önemli cadde ya da muhitlerin duvarlarının, şehri tanıtan resim ve fotoğraflar eşliğinde daha profesyonel bir peyzaj çalışmasıyla renklendirilmesini önemli bulduğumu da araya sıkıştırmış olayım.”

O Sadık Tutku

Zeynep Merdan, tutkular üzerine yazmış. İnsan ve tutku bir araya gelince sıralanacak o kadar çok şey var ki sınır çizmek imkânsız. Önemli olan doğru tutkuyu bulabilmek. Geçici olandan insanı onaran duygulara geçme süreci daha imanî hassasiyetlere temas ediyor. Yazıda bu ayrıntıya da dikkat çekiyor Merdan.

“Tutku en çok dinlere yakışır aslında. Tinsel tutku, metafizik yatkınlık ve arayış ıstırabı... Dini arayışlar en güzel böyle başlar. Ruhu bu hasletlere yatkın olmayan, bilincen hazır olmayan insanlarla din konuşmak ya da dini vecibeleri dayatmak beyhude bir yorgunluk bu yüzden. Ahlâkçılık bu yüzden kaba bir yontma telaşına benzer. Ahlâkçı, arzudan korkandır. Çoğu ahlâkçılığın ardında arzunun ifşa olma korkusu yatar.”

“Alakalar da aşk gibi sadakat istiyor. İstikrarsız bir hırs, rekabet içgüdüsü, seçici olmayan meraklarla içselleştirmeden maymun iştahla her alanla alaka kuranlar; hiçbirinde derinleşemediklerinden gerçek bir eser ortaya koyamıyorlar. Tutkunun erken keşfi bu yüzden büyük şanstır.”

Muhit’ten Öyküler

Şeyma Subaşı - Anılar Defterinde Gül Yaprağı

“İnsan, hayatın seyri içinde belki de önem vermesi gereken birçok şeyi ıskalar. İşte bunun öyküsünü yazmak istiyorum. Iskaladığım şeyin, ıskaladığım en büyük şeyin öyküsünü. Bir konuşsam yağmur gibi yağacağım. Ama emeklemekle meşgulüm. Tam bu esnada onu fark ediyorum.”

“Tüm bu anılar içinde ıskaladığı şeyi arıyorken gittiği derneğin karşısındaki restoranda çalışan bir amca geliyor hatırına. Tabii yine bir kâğıt Sahra’nın önünde. Vefat etmesine yakın, dernekteki hanım, Sahra’ya ondan bir mektup getirmiş. Mektup güya Sahra’nın ağzından annesine yazılmış. Yani bu amca, Sahra’nın annesine karşı dile getiremediği düşünceleri kâğıda dökmüş kendince.”

“Hikâyelerimde bile onları savunuyorum. Aslında hâlâ buradalar. Hatta gelip giden insanlar hiç bitmiyor. Ama ben hep aynı insanı, aynı sözü arıyorum. Bana yüreğinin en hasarlı yerini göster, diyecek kişiyi. Orayı yeniden altın gibi parlatabileceğimi gösterecek insanı. Çünkü tek bir kişi bana bu cümleyi kurduğunda yüreğimi tekrar parlatmak konusunda ona yardım edeceğimden eminim.”

Büşra Özkan Yıldız - Kan Parası

“Bu dallara elbet uzanacaktı ellerim, toprağa damlayan kanımın sözü vardı. Kan parası, demişti bir kere babam, bir diğer baba verirmiş, benim bir tane babam vardı ama diğeri herkesin babasıymış. “Kan parasını az vermişler,” demişti bir keresinde. Söğüt ağacından düşmemişti hiç babam, keserle yontmamıştı odunlarını, elleri hiç mekanik görmemişti, cılız ellerinden fırlayan damarları ne iş yaptığı konusunda görenleri hep kararsız bırakırdı. “Kan parası mühim” demişti bir keresinde, “Devlet baba ayıp etmiş.” İlk söylediğinde babalar çocuklarına nasıl ayıp eder diye uzun uzadıya düşünmüştüm. Kanım hızla akmaya devam ediyordu. Babam bu saatlerde bir sedire yayılır, yanağını avucunun içine yerleştirir, gün batımında daha da yoksullaşan komşu köylere bakardı.”

“Kan hız kesmeden akmaya devam ederken büyükçe bir yaprakla kesilen parmağımı sarmaya başladım. Boyum hâlâ kısaydı, kollarım dalların keskin yerlerinden yara bere içinde. “Zıplama payını da hesaba katarsak bu sene elbet bir iki erik toplayacak kadar uzamışımdır, işte bu sefer babamı sevindireceğim.” demiştim. Annem ahırımızdaki ineğin bana hep çok yağlı gelen sütünü her akşam başucuma koyar, ben de afiyetle olmasa da neticesinden medet umarak bir dikişte içerdim. Benim içtiğim sütler Süleyman’a yarardı, dalyan gibi çocuktu, toparlak yüzüne iki al iliştirmişti Yaradan.”

Muhit’ten Şiirler

Gidebilen gitsin bu zevalden

Deliliğe vursun akıl durmasın

Gerçeği gücendirmeden.

Aşıp da suretten duvarları göz

Seyrine dalsın dar-ı fenanın.

Dağlar, yerin gölgesi olur akşam.

Ey dil, daha burada ne beklersin sen.

Emel Özkan

Ellerimde kiraz dalları, her gün aynı rıhtıma çuval taşıyorum

Hata payı bırakılmayan bu hayata, bir hata olup şerh düşüyorum

Kusursuz bir ceset taşıyor insanlar bakışlarıyla

Kendini bir silah kılarak kazananların kurduğu bu savaşta

Çeliğin mezalimi altında kanayan bir kalp kumrusu

Kanıyor çünkü orada değil, kanıyor çünkü buralı hiç değil

Saban sürmeye yazgılı kavmim

Gamalı haç, ıslak imza, ağlayarak verilmiş tekmil

Dünyanın son gününden sesleniyorum sana

Düşüş bitmedi.

Dilara Ayşe Akdeniz

Burada bir sabah uyandığında güneşe bakarsın

Dağa bakanların ellerindeki mızraklarla uyanmışsın

Yollar sana fenalık eder bitmemiştir kalbinin çizgileri

Bir ağaca saçlarını bağlayıp bütün gitmişler için ağlarsın

Beni bir sabah yazılmamış şiirlerin hikâyesine götür

Erkenden gidersin kimsesiz kapılardan uzaklara

Üzmemek için kendini tarih kitaplarını yakarak

Çok üzgün suların ortasında bir ölünün son isteğine götür

Mehmet Tepe

sabret, çoğalsın mümkünler

biraz kuş kanadı, biraz bıldırcın eti

göç yolunda leylekler

hep kudret helvası, hep büyük taş

düştükçe acıyor gövdesi

ey israiloğulları

ey geçmişten kalan

yağmur, sulardan taşan mermer

dirilsin duygular, çeliğin gücü

dirilsin dirilsin

dağılsın başlangıçlarda büyü

Âdem Yazıcı

Çocukların Türkçesinde bir yer buldum

Annemin duasına yakalandım

Albatrosun kanatlarını kıstım

Başım erdi göğe

Kaç kulaç gökyüzü arşınladım

Mevsim normallerinin ötesindeyim şükür

Süleyman Unutmaz

Ağır ağır soğuyan bi sestim ormanında

Ayrılmış kabuğu gergin ağaçlardan

Bendim sonu deneyecek kadar uzak

Hiç olmamış ellerim, inatla koparmaya

Türlü kemiğinden bi çiçeği

Geçtim o kusur dediğin yorgunluktan

Artık yeterince yakındım sana

Ervanur Erdoğan

Suratları kapatmalı geceden

birinci, diğerine ikinci, üçüncüden.

doya doya kötülük etmek için

suçları ezber etmeli infazlardan.

çiğneyip attığın küf,

kaderden bir suç çalmak için,

öç almak intikamdan

Tuba Kaplan

Gecede bir ambulans gibi kimin aklından geçtin

özlemek ne kadar kalabalık bir cadde

yüzün tek başına gidilmeyecek bir film

ovaları uçurumlara inandırmak

artık ilahiyat konusuyken sadece

sesini düşmüş bir cepheye çeviren bu şey de ne

başladın uzaktı korktun uzaktı bitirdin uzak

af dilerken bile acelen vardı

bir ölüm haberinin hemen sonrasıydın

anladın sıra sana geldiğinde bir sıranın olmadığını

Mert Mevlüt Gökçe

Hece Sayı: 310

Hece dergisi 310. sayısına ulaştı. Günümüz Tatar Şiiri Dosyası ile Türk dünyasının şiir ve gönül kardeşliğine katkı sunmaya devam ediyor dergi. Mesafeleri aradan kaldıran, gönül coğrafyasını şiirlerle buluşturan çalışmalar bunlar. Hece dergisi son zamanlarda hem dergide hem de yayınladığı kitaplarda Türk dünyasının ne kadar büyük bir coğrafyada edebiyatın sesi olduğunu günümüz edebiyat dünyasına da göstermiş oluyor.

Fatih Kutlu’nun Sunuş’u ile başlıyor dosya.

“Günümüz Tatar şiirinin yaşayan yirmi seçkin şairinden bir güldeste sunuyoruz beğeninize. Hüzün, hafakan, coşku, ümit ve millî gamla yoğrulmuş gülleri koklarken, şairleri gönlünüze yakın birer gönüldaş olarak bulacağınızı umuyoruz.”

Tataristan Yazarlar Birliği Başkanı Rkail Zeydulla İle Söyleşi

Rkail Zeydulla, Fatih Kutlu’nun sorularını cevaplamış. Geçmişten günümüze Tatar şiirini anlatan, günümüz edebiyat ortamına dair notların paylaşıldığı bir söyleşi olmuş.

“Biz söze Bin yıllık Tatar şiiri diye başlarken elbette ortak Türkî şiirimizi göz önünde bulundurarak böyle diyoruz. Ama şu durumda onun geçmişini çok daha eskilerde aramamız icap edecek. Zira günümüze kadar ulaşmış olanlar, ancak Orhun Yazıtları'na uzanmaktadır.”

“Tatar Halkı şair ruhlu bir halktır. Eskiden bir olay oldu mu, onunla ilgili hemen mersiye yazmış, ağıt yakmıştır. Hem sonra zamanla onun yazarı da unutulmuştur. Daha doğrusu buna pek dikkat edilmemiştir. Bu yüzden ağıt, mersiye türü eserler folklorda yerini almıştır. Tatar halkının atasözleri de kafiyelidir, şiirden bir parça gibidir. Büyük şairimiz Gabdulla Tukay boşuna “Halk şairdir, ediptir.” dememiştir.”

“Şiir bizim halkımızda (Bütün Türkîlerde de böyledir bu.) öteden beri güçlü olmuştur. Bu, halkın mantalitesiyle alakalı bir durum. Türkîler eski çağlarda göçebe halinde bozkırda hayat sürdükleri zaman, ateşin başına toplanıp kımız içerken söz dizginini şarkı söyleyenlere, ozanlara, âşıklara vermişler. Şarkıyı ise ne serbest şiirle ne de düz yazıyla okuma imkânı vardır.”

Günümüz Tatar Şairleri

Dosyada günümüz Tatar şairlerinin biyografileri ve şiirlerinden örnekler de yer alıyor. Birkaç ismi buraya alıyorum.

Şemsiye Cihangirova (1951- )

“Şair, ses sanatçısı, hikâyeci, romancı, radyo programcısı, muhabir… 28 Şubat 1951 yılında Tataristan’ın Möslim ilçesi Bayık köyünde dünyaya geldi. 1974 yılında Kazan Devlet Üniversitesi Tarih ve Filoloji Fakültesinden mezun oldu. Tataristan Kitap Yayınevi'nde editörlük yaptı (1974-1975,1981-1988). 1976- 1982 yıllarında Tataristan’ın Elmet şehrinde Kreş Müdürlüğü görevini yürüttü. 1992 yılında Tataristan Radyosunda çalışmaya başladı. 2002 yılında Yeni Asır Tataristan Radyo Televizyonu kurulunca orada görev yapmaya başladı. Başta radyoda bölüm şefi, daha sonra 2006 yılına kadar radyonun yayın yönetmenliğini yürüttü. Şemsiye Cihangirova 2014 yılından beri Dünya Tatar Kongresi Uluslararası Birliğinde çalışmaktadır.”

Ezan duyulmaz, çan bile çalmaz
O bozbulanık zamanlarda.
Kucak dolusu ikramlıklarla,
Annem gelmişti Kazan’a.

Fakil Safin (1954- )

“2010-2019 yılları arasında çocuklar için yayımlanan Kömöş Kıngırav gazetesinin genel yayın yönetmeliğini yürüttü. 2014 yılından itibaren Tataristan Yazarlar Birliğinin Yarçallı Şubesi yöneticiliğini yapmaktadır. Şair yazar Fakil Safin şiir, hikâye ve romanlarından oluşan otuz kitap telif etmiştir. Bunların onu aşkını çocuklara hitap etmektedir.”

Ateş gerek canı ısıtmaya,
Kirpiklerim yapışmış buza,
Buz tülünde siluet dans eder,
Kılıç; keskin yüzlü bir sahne
Alevlenirim… Kim kılıçtaki?

Rkail Zeydulla (1962- )

“Rkail Zeydulla çeşitli dergi ve gazetelerde görev yaptı. Şiirleri, yazıları, hikâyeleri; Yeş Leninci (şimdiki Sabantuy), Tataristan Yeşleri gazetesinde, Yalkın, Kazan Utları, İdil, Çayan dergilerinde basılagelmektedir. Yazarın drama eserleri Tataristan profesyonel tiyatrolarında oynanmaktadır.”

Gece yıldızlar konuştuğunda
Yel, yaprakları savurduğunda
Yaprak misali düşer yüreğin
Bir yer boş kalır, güz sofrasında

Liliye Gıybadullina (Sirayeva) (1987- )

“2009’da Tataristan Yazarlar Birliğine kabul edildi. 2010’da Sessizliğin Yankısı adlı ikinci şiir kitabı yayımlandı. Şiirleri düzenli olarak dergi ve gazetelerde basılmaktadır. Şair, Bella Uluslararası Edebiyat Ödülü ve Sacide Söleymanova Ödülü'nün sahibidir. Liliye Gıybadullina’nın 2018 yılında Dönüş adlı şiir kitabı yayımlandı. Tataristan’da her yıl düzenlenen yılın en çok okunan kitabı yarışmasında ikinci oldu (2020).”

At sürüsü geçti yabanlardan.
Yelelerinden serpildi sanki
Basacağımız yere, esen yele,
Şu aziz özgürlük, dua gibi.

Denge Adamı Rasim Özdenören

Necip Evlice, anılar eşliğinde Rasim Özdenören’i anlatıyor. Tanışmaları, çalışmaları, mücadeleleri, Nuri Pakdil- Özdenören dostluğu, geçmiş zamanlara ait Türkiye’nin hal ü pür melali ve daha fazlası var yazıda.

“Lise yıllarında, Maraş’ta arkadaşlarla birlikte Kelam dergisini çıkarırken adını sık duyduğum ve kitaplarını sürekli okuduğum yazarlardan biri de kuşkusuz Rasim Özdenören’di. Çözülme ve Çok Sesli Bir Ölüm adlı kitaplarındaki öyküleri okumuştum büyük bir dikkatle. Ben de bir hastane öyküsü yazmıştım ve Işık gazetesinin Sanat-Edebiyat sayfasında yayımlanmıştı. 1977 yılında, Çok Sesli Bir Ölüm adlı hikâyesinin TRT’de yayımlanması hepimizi çok ama çok heyecanlandırmıştı.”

“Ankara’ya geldiğim ilk aylardan itibaren uygun zamanlarda Edebiyat dergisinin Akay Caddesi'ndeki yönetimevine sık sık gitmeye başlamıştım. Bunda, 1979 yılı yaz aylarında bir grup arkadaşla Maraş, Ankara, Eskişehir, Kütahya, Sakarya, İstanbul güzergâhında yaptığımız seyahatin sonunda, İstanbul’da, Erenköy’deki evinde Nuri Pakdil’i ziyaret etmemiz, onunla yüz yüze tanışmamızla birlikte, akabinde Nuri Pakdil’e gönderdiğim bir bayram kutlama kartına yazdığı bir sayfalık uzun mektubun payı büyüktür.”

“Rasim abi, yanına her gittiğimde Nuri abiyi ziyarete gelenlerin Nuri abiyle yaşadıklarını naklediyordu bana. Nuri abinin odasında cereyan yapmasın diye pencereleri ve kapıyı hiç açmadığını, hatta kapının anahtar deliğini bile kâğıt mendille tıkadığını, oda arkadaşının bütün bunları anlamakta zorlanıp neler çektiğini, sonra şikâyet için kendisine gelip sürekli dert yandığını uzun uzun anlatırdı. Sonra “Ankara’ya iş için gelmişken Nuri abiye de uğrayalım dedik.” diyenlere Nuri abinin nasıl davrandığını, nasıl edep-erkân dersi verdiğini ve onları nasıl şoke ettiğini anlatırdı.”

Mustafa Köneçoğlu Şiirinin Dinamikleri

Mehmet Yılmaz, Mustafa Könecoğlu şiiri üzerine yazmış. Maddeler halinde ve örnek şiirler eşliğinde bir şairin şiir serüvenine bizler de konuk oluyoruz.

“Dilin anlam sınırlarını zenginleştirmek, hayal gücünün buluşları sayesinde imgelere dönüşür. Sadece sade söyleyiş yeterli değildir, veciz anlam, düşündürücü, okurun hayal dünyasını genişletici anlatım da esastır. Deyimlerin özellikle mecaz anlamın evreninde yer almaları bu yönüyle her şaire geniş imkânlar sunmuştur. Deyim ve halk söyleyişlerinin Köneçoğlu şiirinde sık sık anlam genişlemesine uğrayarak, yeni anlamlar kazanarak kullanıldığını görürüz:

Sırt çantama sığmayınca hayatım
İşte geldim diyorum dilimde biten tüye
İşte geldim gücüm gücüme gitse de

…Her sözden bir tel daha dökülürken
Fazla uzatmasak diyorum ölüm çok yazar
İçimde oylanmamış huzursuz yasalar
Her gün bir otobüs, iki mucize bekliyorum”

Mustafa Kurt ile Seslerden Uzakta-Susanları Anlamak İçin Sözlük Üzerine Bir Söyleşi

Akademiden edebiyat dünyamıza en çok katkı sağlayan isimlerdendir Mustafa Kurt. Günümüz edebiyatının içinde yer alarak ortaya koyduğu çalışmalarıyla da edebî açılımı daha geniş kitlelere ulaştırmış oluyor. Kurt, yeni çıkan Seslerden Uzakta-Susanları Anlamak İçin Sözlük kitabı merkezli Tuba Dere’nin sorularını cevaplamış.

“Seslerden Uzakta, dil ve onun anlam alanları üzerine düşünen bir kitap; bir başka ifadeyle dilin iletişimdeki imkânlarını veya imkânsızlığını sorgulayan bir deneme. Kitabın temel soruları zihnimde öncelikle şöyle belirdi: “Dil, söylemek istediklerimizi anlatır mı yoksa örter mi?”, “Dile eşlik eden hâllerimiz anlamı bütünler mi, eksiltir mi?” veya “Kelimeler, kastettiğimiz anlamları tam olarak içerir mi?” vb. Aslında bu soruları ilk soran da ben değilim. Modern dil bilimi son yüzyılda bu soruları sıkça sormaya ve sorgulamaya başlamıştı.”

“Dil, hep görsel olanla iç içe oldu tarih boyunca. Göstergelere ve görüntülere dayalı yeni bir dil arayışı da yeni iletişim düzlemlerinin getirdiği bir sözsüz iletişimin bir dayatması. Bu, hep olmuştur ama eninde sonunda geçecektir. Çünkü insan da tıpkı dil gibi giderek soyutlamaya doğru ilerliyor. İnsanın dünya bilgisi, deneyimi arttıkça dille yeniden ve çok bireysel bir bağ kurmaya başlıyor.”

“Tam bir koleksiyoner olduğumu söyleyemem. Çünkü o bambaşka bir ilgi alanı. Ancak ilgilendiğim konularla ilgili kitaplara meraklı olduğumu söyleyebilirim. Bu ilgi zaman zaman yön de değiştiriyor. Bir şey yazmak istediğimde onunla ilgili benden önce neler yazıldığını okumaya çalışıyorum. Öncekilerin söylediklerini tekrar etmek ne bana ne de okura bir şey katar. Bu çerçevede bana özgü bir bakış geliştiremediysem veya onunla ilgili söyleyecek yeni bir sözüm yoksa ilgimi başka şeylere yöneltmeyi tercih ediyorum.”

Bitmeyen Muhabbet: Usta-Çırak İlişkisi

Mehmet Solak, kavramlar ve algılar üzerinden edebiyat dünyasına dair notlar paylaşmaya devam ediyor. İnce göndermeleri ve dokundurmaları olan yazılar bunlar. Hissesi çok, alabilene…

“Sanatta usta çırak ilişkisi… İkili yahut çoklu konuşmalarda, söyleşilerde hiç atlanmayan, konuşuldukça konuşulan bir konu. Bir o kadar da konuşulması gereksiz bir konu bana göre. Gereksiz, çünkü geleneksel zamanları yaşamıyoruz. Bugünle eşleşmeyen bir ilişki biçimi bu. Buna rağmen, usta-çırak ilişkisi bağlamlı soruların yahut konuşmaların kışkırtıcı bir yanı vardır hep. Çünkü gelenek üzerine konuşmak her zaman ilgi uyandırır insanlarda. Hatta çoğunlukla tartışmaya/atışmaya dönüşen konuşma sonunda körü körüne gelenek karşıtlığı veya taraftarlığı ile yaftalamak olsa bile.”

“Garip olan şu: Kimse, yaşlarına başlarına hürmeten, bir şey demiyor diye kendilerini usta, hatta kral, görmekten vazgeçemiyor bu zevat. Görünen o ki; vazgeçecek gibi de değiller. Kendilerini göremiyorlar çünkü. Dönüp bakamıyorlar kendilerine. Hiç vakitleri yok! Çok yoğunlar!.. Öyleyse yanlış olan nedir? Birilerinin yaşlarına başlarına hürmeten susmak mı? Evet. Susuldukça bitmez bu muhabbet.”

Eylül Yorgunu

Hasan Akçay’ı Eylül Yorgunu sıfatıyla anlatıyor Mehmet Aycı bu ayın portresinde.

“Kırılmış, budanmış, hırpalanmış bir kuşağın olanca acılarını, açmazlarını, çıkmazlarını görmüş de kendini kırarak, budayarak, hırpalayarak dinginleşmiş gibicesine kendini ehlileştirmekten kaynaklanan bir dinginlik de değil bu…”

“Gidilecek yerin dünya olmadığı, dünya olmayacağı, dünya olamayacağı bilgisini hep taze tutuyor aklında.

Dünyada olmuşluğun, muazzam kuşatılmışlığımızın bilgisini de…

Gündelik hayatın zorunlu meşgalelerini önemsemeden, aldırmadan, kendi kozasında, kendi içine kıvrılarak başka bir hayatı yaşıyor.

Hasan Akçay bu, arkadaşımız.”

Hece’den Şiirler

Yine sabah oldu,

Yine önce sakalar, serçeler uyandı,

Sonra Nerimananım’ın çiçekleri uyandı,

Sonra Nerimananım’ın kedileri uyandı

Yine iki kediden, önce biri,

Sonra öteki

Atlaya zıplaya çitten

Komşu bahçeye girdi.

Cahit Koytak

bir demet menekşe ve bir kapıdır açılan

bir kapıdır açılan, bir kapı, bir kapı daha…

kapılar açılınca kardan ve karanlıktan niçin korksun ki insan

elimde bir büyüteç, yanımda yöremde aranıyorum

bir dürbün alıyorum uzaklara bakıyorum

bir gemiye biniyorum, bir trene, bir tramvaya…

siz biliyor musunuz Âlem-i İslam sahiden nerede?

köşe başlarında hep birileri oluyor

caddeler, meydanlar, akşamlar dar

dar geliyorsa buluşmalar, konuşmalar

küften, pastan ve biraz da rüzgârda savrulmaktan

kurtulmak için esrikliğinden, eskimişliğinden

isteyerek, düşleyerek ve düşlerini besleyip büyüterek

her insanın gidecek bir Japonya’sı olmalı.

Faruk Uysal

Acı ve öfkeden titriyor bugün ellerimiz

Ellerimiz şimdi düşlerimiz gibi

Düşlerimiz ölümden

Bitkisiz bir stepten iktibas kimsesizlik

Ne gül ne diken süslüyor kimse iken kalbimizi

Kimse iken kim ölebilir ki insan

Ben ben olabileyim. Hem ben demek de delilik

Aç pencereyi aç, benim ben, ben-cere

Beni geceden siyah haritalara sar

Ensemden başlayıp kapılara varıyor delilik

Ethem Erdoğan

Bir melek benden intikamını alıyor

Hâlbuki zikrettim ben de secdeye kapandım

Aşkla yokluk arasında çıkan fitne benden değil

Dayadım kulağımı omzuma dinliyorum

Meleğim ses ver, hayatımı ellerime bırakma

Mehmet Yılmaz

Kırk acelemiz var nedense

Ölüm günleri gürültülü

Kuş leşleri görüyoruz en çok yıkılmış evleri

Freni boşalmış göklerin altında

Kuşkulu isimleriniz bütün bildiklerimiz.

Ahmet Tepe

her ev dayanacak bir dağ arıyor bozkırda.

ağaçları topluyor evler aralarında.

siyah dut ekşi elma yabanarmudu

meşe çamla ve kuşburnu selvilerle söğütlerle.

yalnız büyürmüş bazı ağaçlar yan yana duramazlarmış.

ben bu dağları tek tek ağaçlar büyütüyor sanırmışım

o zamanlar.

bir zamanlar benim inandığım her şeye

burada aslında onlar hâlâ inanıyorlar.

Vedat Barga

giz olmaktan çıkınca hâlâ bilinemeyecek olan

bu acıyla barışık olduğunu anımsıyorsun

kinle yıkanmış yüzünün hilelerini

yirmi beş yıl önce de dervişti güz

karanlıklar sokulurdu üşüyüşüne ki

bu yakalanmış yalnızlığın ilk harfleriydi

ayıplanmış suyun tadına ulaşıyorsun

annen ve baban usunun dışına sürülmüş

yeni bir acıyla mevsime diş biliyorsun

dünya gerçekten de çok yaşlanmış olmalı

utancı örtüyor yüz yıl öncesinden ölü sakalar

bozguna benzeyen taş duvarlarında sancıyan bir akrep

Erhan İksamuk

Türk Edebiyatı’nda Rauf Parfi Dosyası

Türk Edebiyatı dergisi, 588. sayısında Özbekistanlı şair Rauf Parfi dosyası hazırlamış. 2005 yılında aramızdan ayrılan Parfi’yi Özbekistanlı yazarların anlatımları ile daha yakından tanıyoruz.

Mahbuba Sobirova, Dilarom Babahanova - Duygularının Şairi: Rauf Parfi

“Rauf Parfi, şiirin sadece biçimini değil; içeriğini, heyecan verici dünyasını, insanın kalbindeki deneyimlerini ve duygularını benzersiz bir şekilde göstermeyi başarmıştır.”

“Şair, lirik kahramanın yüreğini saran deneyimi şiirdeki doğa sahnesi aracılığıyla ifade eder. Genel olarak onun doğaya hitap etmesinin amacı, ruhun durumunu belli bir mekân içerisinde çizmektir. Kalp, -özellikle lirik bir kahramanın kalbidış dünyanın etkisini yansıtır.”

“Rauf Parfi, 20. yüzyıl Özbek şiirinin gelişimine büyük katkılar yapmıştır. Özbekistan hakkındaki yüzlerce şiiri ve Türk edebiyatının oluşumundaki büyük hizmetlerinden dolayı 1999 yılında “Özbekistan Halk Şairi” unvanına layık görülmüştür.”

Güzel Begim -Rauf Parfi’nin Şiirlerinde İsyanın Müziği

“Rauf Parfi şiirinin edebî pusulası, şiir okurunu doğrudan kalbin en derin yerine, ruhun yaralı noktalarına götürür. O sanatsal iddialardan ve kibirden uzak, ayrı bir edebî iklimdir. Onun kaleminde şiir, sosyo-politik bir minber değil aksine gönül minberidir. Şiirleri ise bunu ispatlayan sanat belgeleridir.”

“Rauf Parfi’nin sanatı da güzel bir seçki gibidir. O insan ruhunun galerisini çekici bir şekilde göstermeyi başarır. Parfi tabiri caizse, şiirin belkemiğidir, belki de isyanın özgün şairidir.”

“Rauf Parfi’nin şiirlerinde isyan ve ıstırabın kendine has bir musikisi ve ritmi vardır. Hem delice ve heyecanla yazdığı şiirleri, hem de duru bir dinginlikle yazdığı dizeleri kendine has bir musikiye bir ezgiye sahiptir. Özellikle yazdığı en içten ve en karanlık şiirlerinde musiki kendisini hissettirir. Musiki, satır veya kelimelerden öte seslerden meydana gelmektedir. Şiirleri okurken ağzınızdan çıkan sesler önce kulaklarınıza, sonra yüreğinize temas eder ve aynı zamanda şiire uygun musikiyi de duyarsınız. Şiirlerinin belirgin bir yankısı yoktur, genellikle kalbe ulaştıktan sonra yankılanmaya başlarlar. Bu nedenle şairin şiirlerinden edinilen izlenim, açık ve belirgin duygulara yol açar.”

Ekber Sabırdinov- Rauf Parfi’nin Şiirlerinde Şekil ve Anlam Arayışı

“Rauf Parfi’nin şiirleri, tabiri caizse, duygular şelalesinden savrulan saydam damlacıklardır. Bu şiirlerden şairin, Özbekistan’ın geçmişini düşünen, geleceği için kaygılanan lirik kahramanın hâllerini, doğanın envaiçeşit renk ve ahenkler dünyasını, sarsıcı ve duygulara uygun hâlde ortaya koyduğunu anlarız. İlk bakışta sıradan gibi görünen olaylar şairin elinde farklı bir füsun kazanır, beklenmedik, derin felsefi düşünceler ortaya çıkarır. Söz gelimi, “Asman nak başimning üstünde turar...” adlı şiirinde dostundan ayrılan lirik kahramanın acıları, sevgisizlik, ilgisizlik gibi hastalıkları kınamaya hizmet etmiştir.”

Sabit Avezov- Rauf Parfi’nin Eserlerinde Türkistan Kaygısı

“Rauf Parfi’nin eserleri, derin anlamlı, çok katmanlı kelimelerin kullanımına harika bir örnektir. Özellikle söz sanatları çok önemli bir rol oynamaktadır. Örneğin, yukarıda verilen şiirdeki şu satırlar: “Tirtab toqatingga tilarsan toqat” tevriye sanatıdır. “Armon sahrosi bu, olam cho’li kabi o’xshatish, o’lim kabi haqdir, bu muhabbat, bas” Bu mısralarda tezatlık istifham ve teşhis gibi söz sanatları kullanılmıştır.”

“Sonuç olarak Rauf Parfi’nin eserinde Türkistan duygusu ve üzüntülerinin çok önemli bir rol oynadığı söylenebilir. Türk devletlerinin birliği, ahenk ve bütünlük, ittifak içinde olması şairin ana gayesidir. Bu gaye Türkistan halkının hürriyet, özgürlük ve barış içinde yaşama biçiminin anlamı ve özüdür.”

Prof. Dr. Gökhan Tunç Söyleşi

Prof. Dr. Gökhan Tunç ile Kavramlar ve Kuramlarla Modern Türk Şiiri Okumaları üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirilmiş. Sorular; Saâdet Örmeci’den.

“Öncelikle Türk edebî eleştirisinde şiir analizine, çözümlemesine yönelik birçok önemli çalışmanın var olduğunu ve bunların hâlihazırda Türkoloji içerisinde okutulduğunu söylemem gerekiyor. Bu bağlamda Mehmet Kaplan’dan başlayarak Doğan Aksan, İsmail Çetişli, Hasan Akay ve Nurullah Çetin gibi isimleri bir çırpıda sayabiliriz. Böylesi önemli çalışmalar varken dediğiniz gibi hazırladığınız çalışmanın öncekilerden farklı olması, akademik bir boşluğu doldurması gerekmektedir. Aksi durumda çalışmanızın, özgün olmama tehlikesi bulunur. Ne derece başarılı olduğumu bilemesem de gerçekleştirmeyi düşündüğüm özgünlükleri şöyle özetleyebilirim. Kitap boyunca, büyük çoğunlukla, bir kavram ya da kuramla bir şiirin yorumlanması çabası, kitabımın özgün olduğunu düşündüğüm ilk özelliğini oluşturuyor. Bahsettiğim kapsamda, ilk başta konu edindiğim kavram ya da kuramı güncel ve temel kaynaklara başvurarak somutlamaya çalıştım.”

“Ahmet Haşim’den Turgut Uyar’a kadar birçok şairin şiirin yorumlanamayacağına dair vurgusu, şiirin yorumlamaya karşı direncine işaret etmeleri bu aşamada hatırlanabilir. Aslında ifade edilen konu, şiire atfedilen kutsiyetle ilişkilidir. Kültürel bilinçte, şiirin kalple ilişkilendirilmesi, onun akılla kavranamayacağı şeklinde bir çıkarıma yol açar. Fakat Ahmet Haşim gibi söylersek yorumlama edimiyle şiiri öldürme tehlikesinin de her daim var olduğunu düşünebiliriz. Bana göre şiiri yorumlarken onu tekil anlama indirmek gerçekten de onu öldürmekle eşdeğerdir. Bir yorumcunun, her şeyden önce bir şiirde mutlak, tekil ve nihai bir anlamın var olmadığını kabul etmesi gerekiyor.”

“Orhan Veli’nin “İstanbul’u Dinliyorum” şiirini yorumlarken söz konusu şairin poetikası ile uyumlu olarak gündelik dile yaslanan zihinsel imgelerle başarılı bir şiirin nasıl oluşturabileceğini somutladığını öne sürdüm. Şiir dilinin gündelik dilden ayrı olması gerektiği poetik bilince istinaden böylesi bir çabanın istisnai olması nedeniyle değerli olduğuna vurgu yapmaya çalıştım.”

Türk Edebiyatı’ndan Bir Hikâye

Fatma Pekşen – Kasvet

“İnanın hiç aklıma gelmezdi, içimden geçenlerin benzerini bir hikâyede okuyacağım! Üstelik de ustaların ustası bir adamın kaleminden. Severim merhumu. Üzülürüm genç yaşta gittiğine. Oysaki yaşasaydı daha ne teferruatları öğrenecektik ondan. Irıbı, iskandili, anaçupayı başka türlü fark edecektik.”

“Duygularım galeyan hâlinde. Bir yanda gözlerini benden kaçırıp, el ele tutuşan çiçeği burnunda sığışmışzedeler, bir yanda her zamanki muhalif tavırlarıyla için için laf saydıran evin en asık yüzlüsü, bir yanda evin bigânesi. Öte yanda da atların eziyet çektiği hissiyle, oturduğum yerdeki büzülme gayretlerim; yetmezmiş gibi biraderin kerimesi hanıma, bu adaya ilk fırsatta tayin istemesini öğütleme planlarım! Onca senedir veterinerlik fakültesinde okuyor. Hazır veteriner yokken gelsin de Ada’ya, emekler heba olmasın.”

“Kim keşfetmişti bu kuytuluğu? Çoğu yeri bayırımsı olan Ada’ya, diğer adalardan cenaze taşınmış mıydı hiç? Taşınırken sandallar güllerle, papatyalarla bezenmiş miydi? Ya da yolcu gemisi iskeleye yanaşırken, el çabukluğuyla, kadife tabutla mı içeri itilmişti genç kızın naaşı? Ya çalkantılı bir güne isabet eden defin merasiminde, diğer adanın sandalları, katar hâlinde, ardı ardına mı kürek çekmişlerdi içindeki azizeyle birlikte? Azize, çalkalanan sandalın dönmesiyle mi boylamıştı denizin dibini?”

“Mecmuadaki resimlere bakarken, birden aklıma geliyor son gezimizde aldığım notlar. Biraz imrenme, biraz özenme, biraz kıskançlıkla harmanlanıyorum. Dergiyi, hırsla kapatıyor, okumakta olduğum kitabın yanına bırakıyorum. Gözlerimi yumup, son sefer, hangi mevsimde oraya gittiğimizi düşünüyorum. Sahilde içtiğimiz acımsı kahvenin tadı geliyor damağıma. Geminin yanaşmasını beklerken aldığım kitaplar, buzdolabı süsleri, bandana, nazarlık. Elbette ardından da mezarlık!”

Türk Edebiyatı’ndan Şiirler

Benim sonsuzluğumun evveli, başlangıcı,
Benim savaşlarımın devamısın, ardısın.
Nice sahte sevgiye kucak açtım yürekle,
Nice yalan aşkların boyadım izlerini.

Benim küçük şehzadem, ne zaman nefes alsam
Sende donup kalırım bir soluk, bakış gibi.
İnce bir ip üstünde, parmağımın ucunda
Yürüyor, uçuyorum yanında bir kuş gibi.

Nigar Hasanzade

Hele gece

Ateş böcekleri, ay dolgunluğu
Akşamla başlayan renk ışıltısı
Şehirden taşınmamdı yazlığa

Bir iklim bir isim, bir vefa,
Bir yeşil bahçeydim bahara
Nedir yaşlandıran beni
Anlamış değilim hâlâ

Nazım Payam

Dilimde yılan kavının serinliğiyle
Isırdım içte susan karanlığı
Isırdım ve bildim
Bir güzün ısrarından doğan gözlerini

Ve çiçekten göğsünün üstünde
Durmadan sevgiyi öten
Unutmabeni güverciniydi adım
Bir uçtum, aklına takıldı kanadım…

Mevlüt Şener

Aydos, Sayı 30

30. sayısına Mustafa Karasoy’un “Sanatla iştigal etmemizin sebebi nedir?” sorusu ile başlıyor Aydos dergisi.  Derginin kısa ve öz bir manifestosu niteliğinde bir giriş bu. Hedefi olan bir dergi Aydos. Etrafında toplanan gençler, bu derginin en büyük umut ışığı. Ben bu heyecan ve mutluluğu gençlerin gözlerinde bizzat gördüm. Aydos, emin ve genç adımlarla ilerlemeye devam ediyor.

Mustafa Karasoy’un Sunuş yazısından…

“Hayattan beslenen bir yönü olmadığı sürece sanatın etki alanı çok dardır. Büyük kitleleri etkilemek adına popülist eylemlere başvuran sanat ehlinin kısa süreli parlamaların ardından yok olup gittiğine defalarca kez şahit olmuşuzdur. Kelimelerini küçük bedeller karşılığında satan sanatçıların insanların hayatına etki eden eserler ortaya koyması pek mümkün olmamaktadır. Çünkü sanat, onu meydana getiren sanatçının karakterinin sonucudur.

Aydos ilk sayısından beri karakterini sağlam tutmaya çalışan bir dergi olarak çıkıyor huzurlarınıza. Bize verilmiş olan yazma kabiliyetinin üzerimize yüklediği sorumlulukla, sanatı Allah’ın ayetlerinden biri kabul ederek iyi, güzel ve doğru olana inancımızı korumakta ısrar ediyoruz.”

Kitap, Bilgi ve Kültür

Toplumun her kesiminde yoğun bir okuma isteği var. Herkes okumanın öneminden bahsediyor. Bilginin gücü herkes tarafından kabul ediliyor. Fakat sadece kabul ediliyor. Ötesi yok. Bu istekler yerine gelse herhalde okuma, düşünme, anlama, bilgi, kültür gibi konular sorun olmaktan çıkardı. Prof. Dr. Mustafa Balcı; kitap, bilgi ve kültür başlıklı yazısında kanayan bu yaraya dokunuyor.

“Günümüzde sözüm ona pek çok aydının başlıca çıkmazlarından birisi de okumamaktır. Medya ve magazin kültürü ile yaşamak onlara yetiyor ve her nedense okumaya pek ihtiyaç duymuyorlar. Çevremizde maalesef kendi ihtisas alanı ile ilgili neşriyatı bile doğru dürüst takip etmeyen, ama ilim adamı olarak geçinenler bile vardır. Eğer dikkatle gözlemlerseniz onları görmeniz ve tanımanız mümkündür. Kitap okumaya vakit ayıramadıklarını, ama kitap okumadan da işleri yürütebildiklerini söyleyen bu tür kimseler bir makama gelmeyi, bir rütbe ya da unvan sahibi olmayı, “münevver” (aydın) olmak için yeterli sanıyorlar. Oysa insanı “aydın”, yani “münevver” yapan bunlar değil; okuyup öğrendikleri, bilgi ve kültür zenginliği, insanları tanımada, onlarla olumlu ve yapıcı ilişkiler kurmada gösterdiği başarıdır, üretmede ve önüne çıkan engelleri aşmada gösterdiği performanstır. Kendisine verilen görevleri hakkıyla yapabilmesidir. Sahip olduğu güç ve yetkileri çevresine faydalı olacak şekilde kullanabilmesidir. Ruh ve madde arasında bir denge kurmuş, saygıdeğer bir kişilik kazanmış, sevmeyi, acımayı, yardımlaşmayı, paylaşmayı ve merhametli davranmayı alışkanlık hâline getirmiş olmasıdır.”

Hepsi Bir Elveda Meselesi

“Elveda” sözcüğü anlam itibariyle insana derin bir etki yapan özelliğe sahip. Hiçbir şey demeden sadece “elveda” demek bile insanın ruhuna bir iz bırakır. Ömür Yaşar Kondel, elveda makamında bir yazı ile Aydos’ta.

“Hayata söylenmemiş bir elvedanın penceresinden baktığımız zaman göreceğimiz manzaranın ne kadar kasvetli olabileceğini tahmin etmek üzerine bir yolculuk bu. Alaca karanlığın bağrından sabahın ilk ışıklarına değin, söylenmemiş bir elvedanın yetişkin ya da yetişmekte olan bir insan kalbinde bırakacağı tahribatın üzerine yürüdüm tüm kararlılığımla ve olanca cesaretimle. Zira bu işler her şeyden evvel kararlılığa ve cesarete dayanıyor. Şerh olarak düşmeliyim ki, kararlılığın bir bedeli mevcut; vakur, gururlu ve anlamlı bir bedel.”

“Yüzüne bir veda çarpmayanlar, ayrılıkla yüzleşemezler… kör bir kuyuysa bile ayrılık düşmek gerekir, aydınlık günleri karanlıkmış gibi yaşamamak adına. Hoşça kalabilmek için, tüm kalbini yerinden oynatacak bir hoşçakala ihtiyaç duyar insan...”

Hayy Bin Yakzan ve Varoluş Üzerine

Hayy Bin Yakzan’ı bilen bilir. İsmi gizli kalmış dünyanın münzevi kullarındandır. Issızlığın ve tek başına kalmanın en tenha halini yaşamış bir derviştir Hayy Bin Yakzan. Dünyanın ilk ıssız adamı desek yeridir. Kendi sessizliğinde hakikate ermenin ete kemiğe bürünmüş hali olan Hayy bin Yakzan hakkında Merve Dalçık yazmış.

“Bugün oldukça geç kaldığım bu düşünce girdabından çıkmama vesile olan büyük yazarın kitabını oldukça geç okumuş olmama üzülüyor, öte yandan 800 yıl önce İbn-i Tüfeyl’e ait olan varoluşsal ilk felsefi roman niteliğindeki kitabın günümüzde çocuklara aktarabilmek için çizgi film uyarlamasının olması beni oldukça ümitlendirip, sevindiriyor. Adada tek başına kalmış minik bir çocuğun kendi benliğinden yola çıkarak bir yaratıcının olması fikri üzerine kendince deliller bulup kafa yorması bir nevi tabiatımıza işlenmiş olan fıtratın yıllar sonra Daniel Defoe ‘ya ilham olarak Robinson Crouse karakterinin de ortaya çıkmasına sebep oldu.”

X’in Bencesi

Karşımızda bir X var. Öncesi ve sonrasıyla, batılı ve hakikatiyle X. Bulmak, aramak, yola düşmek, yol arkadaşı olmak ve bilinmezlerin karşına kocaman bir X olarak çıkmak. Yeşim Azra Fazlıoğlu, Malcom X’in hakikati bulma yolundaki mücadelesini anlatıyor. Amerika, ırkçılık, kutuplar ve derin bir iz bırakarak yaşamak denen mücadele var bu hayatta.

“Zannımca Müslümanlık insanı ruhu ve hisleri dinlemeye yönlendiren bir din. Hacca gidişinin ardından en doğru kaynaklardan öğrendiği ve tebliğ ettiği İslam dini, güzel kalbiyle dokunduğu hayatlar Müslümanlığını en güzel yaşadığı zamanlardı. Sonrasında yaptığı radyo yayınındaki şu cümlede “Ben gerçeğin peşindeyim, kimin ne söylediği önemli değil. Ben adaletin peşindeyim, kimin için veya kime karşı olduğum önemli değil. Tarihi değiştirebilenler, ancak ve ancak insanın kendisi hakkındaki düşüncesini değiştirmeyi başarabilmiş olanlardır.” Sabit fikirliliği, ırkçılığı, siyah ve beyazı, ayrımın yanlışlığını, her birinden kurtulduğunu hissettiğim bu röportaj bize gerçek Malcom X’i tanıtıyor.”

Aydos’tan Hikâyeler

Sevda Deniz K. – Karşılaşma

“Tam kulağının dibinde patlayan abisinin tokadını hatırladı. Okuyamıyorum, okumayacağım dediği için elinden alınıp yırtılan kitabı geldi gözlerinin önüne. Sayfalar kayalıkların üzerinden denize doğru savruluyorlardı. Tutmaya çalışmadı. Dalgalara kapılışlarını seyretti sadece.”

Genç adamın içi minnettarlıkla doldu. “Bilseniz o kadar zorlanıyorum ki. Tek başıma yetemiyorum babama.” dedi biraz mahcup olarak. Diğer polis, “Allah yardımcın olsun.” Dedi ardından ekledi.” Sizi eve mi bırakalım yoksa hastaneye gitmek ister misiniz?” Aslında onun da bu hastalıkla ve annesiyle ilgili anlatacak bir öyküsü vardı.

Yusuf Tosun – Aşkın Rengi Siyahtır

“Gecenin rengi kesiftir. Acı verir, acıtır. Öldürür, öldürür yeniden diriltir. Teslim olursun her şeyinle. Karanlığın içinden siyah bir kıl yalpalandıkça can bulursun. Oysa sen, o değilsin!... O sendedir, seninledir.”

“Yatağından kan ter içinde uyandığında uzun bir mesafeden koşmuş gibi nefes nefeseydi. Üzerinden silindir geçmiş gibi her tarafı ağrıyordu. Ne sağa ne de sola dönebiliyordu. Yorgan, yastık sırılsıklam olmuştu terden.”

“Evet… Evet… Gözlerini hiç böyle canlı görmemişti yanı başında onunla birlikte Kâbe’yi seyre dalan yavrucuğunun? Masum bir çehre melekleşmişti adeta. Kâbe’nin siyah örtüsünün rengiyle boyanmış bir gözde kendi gerçeğini yaşadı. Hiç böyle siyaha vurgun olmamıştı. Siyahı hiç böyle canlı yaşamamıştı. Kâbe’yi kucağına alır gibi sarmalayan örtünün siyah heyecanıyla hislendikçe duyguları kabarmaya başladı. Kâinatın tam orta noktasının dört tarafını kaplayan o siyah aşk merkezinde eriyip gidiyordu tüm benliğiyle. O gün anladı; aşkın renginin kırmızı değil, siyah olduğunu. Yine o gün anladı; hakiki aşkın siyaha boyandığını. Meğer göz siyahta hakikati görürmüş.”

Leyla Eşen - Kuğulu Parkta Yalnızlık

“Yalnızlık delikanlıyı ocak ayının soğuğunda, lapa lapa karların altında, buraya, Kuğulu Park’a getirmişti. Öylesine acı çekiyor ve mutsuzluk öylesine yoruyordu ki ilerde Emile Cioran arkasında, daha da ötesinde, atını kırbaçlayan bir faytoncuyu gören Nietzsche kendini at arabasının önünde büzmüş, atlara sarılıp ağlıyordu. Tıpkı o gündeki gibiydi. Nietzsche’nin ruhu dağılmıştı.”

“İyilik ile kötülük yalnızlık içindeki bu yerde sanki kar tabakasının altında ilkbaharda çıkmayı bekleyen otlar gibi şimdi hiçlik içinde donmuş kalmıştı. Ama delikanlının yüreğinin boşluğunda beliren görüntüleri vardı. Bir kavga bir cenk içinde... Kimin kazanacağı belliydi. Kabil Habil’i öldürüp dünyanın yengisine ulaşacaktı. Kötülük dünyevi olan şeylerin içine gizlenecekti. Paranın, mekanik arzuların, kapitalizmin ve seküler bir yaşamın. Çünkü Kabil bunları sevmişti. Gösteriş Kabil’in gözlerinin rengiydi. Oysa Habil yalın ve yeğindi.”

Aydos’tan Şiirler

izini sürdüğüm günlerin sonunda

çaresiz, mahcup bir yüzle

satmaya çalışıyorum ruhumu

ismin karşılığında

sen eyy kalbime kazınan o siyah nokta

büyüyen ve öfkesiyle baş başa kalan

sen eyy baharın ve leylakların habercisi

beni bakışlarının kıyısında tut

bana ertelenmemiş bir gün bağışla

başka türlü nasıl yaşanır bilmiyorum

Mustafa Karasoy

biraz öğüt almaya gelmiştim

çokça arınmaya

elim tokmağında kaldı kapının

az bir sudan yaratıldım efendim

az yöneldim dünyaya

zaten koyu bir perde gibi karşımda duruyordu

o gün gelmeden o dehşetli gün

beni kalbinin odalarına çağır

beni

kendinden

kovma

Sıddık Ertaş

Tek kişilik bir şemsiyenin altında

Yüksek dereceli sağanaklarla geçerken günler

Dualar sürdü iç savaşlarda yenilen dudaklarına

Tutup ayaklarından uzun boylu rüzgârları

Yüreğinin odasını havalandırdı

Uzatıp ayaklarını yer yatağına

Ayağında salladı

Uykusuz çocukluğunu

Ercan Eriş

Ben ve tayfam beraberce nice

Savaşlar yaptık darbeler aldık

Oluk oluk boşalan kan yerine

İçimize dolarken su

Gayrı bölünmüyor bizlerin

Geceleri ölümsüz uykusu

Artık marşı olarak okunsun bu destan

Bütün rotasız kaptanların tayfaların

Bestesi kılıç şıngırtısı

Etkisi bomba gümbürtüsü

Süresi sonsuz yel esintisi

Ahmet Hakan Karataş

şair tekinsiz sularda düğmesi düşmüş

ve sıkışmış sözcük avına

gece yolları kime tahsisli ya gemisiz liman

yaralı bir annenin dayanabilirsen

doğum sancısına şiirin kuşluk saatine

suyun tedirgin yeşiline

bu dağınıklık iyi kalsın böyle

kestim göğün salıncağını tek kol makasla

perdesi düştü ve kalktı kalbimizden

itaati koşum atının ve şiire inanışı çocuk hürriyetinin

kafada durduğu gibi durmuyor

ne çok yakışmıyor kalbimize dünya

Vahdettin Oktay Beyazlı

Sura üflenmişti:

vurulan yerden şarıl şarıl, oluk oluk kan akıyordu

kesilen, delinen damarlardan bendinden boşalmışçasına kan akıyordu

kopan koparılan organların ardından gümbür gümbür patlayarak kan akıyordu

her yerde, herkesten çılgınca, delicesine, gürül gürül kan akıyordu

kollar inip kalkıyor peşi sıra su gibi kan akıyordu

kulakları sağır eden patlamaların arkasından bir sel başveriyor ve kan akıyordu

bir vızıltının, bir şavkımanın aksisedası birilerine kadar uzanıyor, uzandığı her neyse ve neresiyse kan akıyordu

çatık kaşlar, öfkeli suratlar, hadsiz naralar bir bedene uğruyor, kan akıyordu…

Alpaslan Durmuş

neden ayarı yok kuş saatinin

iki rüyaya daha uyu/sam

beni, sesinde taşıyanannemin

kollarınadal diye sarılacağım

hangi uçurum korkunç

hangi kuyu derin

geceye yorgun kısraklar

avuçları kınalı kadınlar

baştan ayağa hareli

 Mustafa Işık

Tuttuğum yas, kabuslar, pas tutan içim

 Çentikler atıyorum her gün

Çünkü göğsümde uğruna beklediğim

 Bir kavuşmanın takvimi

 Kayıp kelimelerimi ararken var oldum

Az önce ocaktaki cezve taştı,

 Yine de sadık kaldım şiire

Zeynep Yıldırım

her akşamüzeri

İstanbul’u karıştırır oltalar

her oltada bir başka düşünce

düşünceler parmaklarıma dolanır

her teknede birkaç hayat

her sahilde biraz sen

ben ayaklarının önünde bir kedi

İstanbul koymuşlar adımı

Sude Işılay Kökez

YORUM EKLE
YORUMLAR
Yaşar AKGÜL
Yaşar AKGÜL - 2 ay Önce

Teşekkürler kardeşim..gönlünüze bereket..kaleminize sağlık..dualarımla..

banner19

banner36