Ekim 2021 dergilerine genel bir bakış-3

Sibel Eraslan Söyleşisi Muhit’te

22. sayısına ulaştı Muhit Dergisi. Ekim sayısında bir dosya hazırlamamış dergi ama Sibel Eraslan söyleşisini kapağa taşımış. Yeni çıkan Ayrılık Üzüntülerin Annesidir kitabını merkeze alan bu söyleşide Eraslan, kitabının gönül dünyasına bizleri davet ederken yazmak üzerine notları da paylaşıyor satır aralarında.

“Her iş, bir kaderle yürüyor. Demir tavında dövülüyor, güneş zamanı geldiğinde doğup batıyor. Kuşlar bir kaderle uçuyor, bulutlar ve denizler bir kaderle gidiyor, insanlar ve öyküleri de bir kaderle yazılıyor. Kalemle yazı yazmanın özündeki öykünme, varoluş çabamızla ilgili. Dünyalılığı ve hayatta oluşu unutmama hatta bir nevi tanıklık etme bilinciyle çok ilgili yazmak. Niçin yazarız? Hikâyemizin değerli ve anlamlı olduğuna inandığımız için yazarız, bir “Büyük Hikâye”nin içinde yazı yazdığımızı da bilerek, ama bu biliş, çoğu kez unutkanlıkla da malûldür, delik deşiktir, titreyerek yazarız, korkmamak için, soluğumuzun silinmemesi için, bir iz bırakmak için, büyük yalnızlığımıza ve büyük kaygılarımıza bir teselli bulmak için yazarız…”

“Öykülerimi, bir kitap oluşturmak için yazmam asla. Evet, romanda böyle bir eylem ve irade bütünlüğü söz konusudur. Ama öykü biraz şiire, biraz şimşeği havada yakalamaya benzer, yani anidir ve kısadır, kısıtlı bir zamanda anlatmanız veya kurgulamanız icap eder onu. Ayrılık ise, elbette büyük bir konu hatta sanatsal bir kavram olmaktan çok ontolojik bir başlangıç. Yani var olmanın özü; parçalanmaya, ayrılığa, kopmaya, çıkmaya, düşmeye bağlı...”

“Rahmetli annem resim yapmayı çok severdi. Hatta bendeniz Hz. Meryem hakkındaki kitabımı yazarken çalışmalarıma destek vermek için “Meryem, Mısır Sürgününde” adlı tablosunu resmetmişti. Hâlâ kütüphanemin duvarında asılıdır. Onun rahatsızlanıp yatağa düştüğü günlerde çizdiğim bir tabloydu... Mayıs ayında çizmiştim, baharı temsilen... İbrahim Bey’in bir jesti olmuş, çok teşekkür ediyorum kapak için. Aslında İtibar dergisinde çizdiğim resimler, zaman zaman yayımlanıyordu. Hatta 2016’daki öykü kitabım Babam İçin Beyaz Bir Kuğu’da da çizimlerim vardı... Bundan sonra da çizimlerimden esintiler olacak sanırım.”

Duygular Ötelenir mi?

Kâmil Yeşil’in Duyguların Ötelenmesi Üzerine isimli yazısını daha okumadan bu soru takıldı aklıma. Duyguları ötelemek ya da ertelemek mümkün mü? Duygu bu. Durduğu gibi durmuyor ki içimizde. Ne zaman harekete geçeceği bile belli değil. Yeşil de bu muammayı çözmek istiyor. Hayattan kesitlerle duyguların var oluşunun felsefi ve sosyolojik açılımı var yazıda. Duygularsa başköşede.

“Psikolojide “duyguların belirli bir süre ertelenmesi, ötelenmesi” diye bir olgu ve kavram var mı, bilmiyorum. İnsanlarda görülen bir ruh hâlinin bu zamana kadar keşfedilememesi, dolayısıyla isimlendirilememesi mümkün mü? Her şey olabilir. İnsan bu, meçhul ne de olsa.”

“Sevincin de neşenin de üzüntünün de ötelendiğinden söz açmak istiyorum.

Şimdi işim var, zamanı gelince onun için de üzülürüz, hele şu sevincin tadını çıkaralım önce, diye bir söz duymadımsa da bu anlama gelecek çok davranışa şahit oldum. Ve bu davranışa hem hayret ettim hem hayran oldum.

Nasıl yapabiliyor?

Duygularını nasıl da egemenliği altına almış.

Yanlış anlaşılmasın. Bu marifeti gösteren kişi bir ermiş, çileden, erbainden geçmiş bir derviş değil ama ona herkes gibi bir insan demeye dilim varmıyor. Çünkü herkesten daha çok insan olduğunu gösteriyor bu tür davranışlarıyla."

“Aynı anda birbirine zıt duyguları yaşayan insanın yüz ifadesini ve çizgilerini gördünüz mü hiç? Öyle ya, birbiriyle çelişen birçok haber alıyoruz, olaya şahit oluyoruz aynı anda veya peş peşe. Hangisine sevineceğiz, hangisine üzüleceğiz ve bunlardan hangisi öncelik sahibi olacak. Bir yüzümüz güz, bir yüzümüz bahar bahçe mi olacak yani?”

Maneviyatın Hayatımızdaki Yeri

Maneviyatımızın hayatımızdaki yerini tayin etmek ne güç. Hele de böyle bir zamanda. Maddiyatçılığın zirve yaptığı bir zamanda maneviyatı konuşmak bile ruha ağır geliyor. Erol Göka, maneviyatı hayatın içindeki yerinden başlayarak sorguluyor. Olması gerekenin yerini tayin ediyor aslında.

“İslam dünyası, modern zamanlarda bilimsel alanda geri kalmıştır ve bunun ekonomik, toplumsal, siyasal birçok nedeni vardır. Elbette İslam dünyasının bilimdeki geri kalmışlığının nedenleriyle, psikoloji bilgisi alanındaki geri kalmışlığının nedenleri ortaktır ve bu nedenlerin neler oldukları konusunda bugüne kadar birçok değerlendirme yapılmıştır. Biz bu tartışmalara girecek değiliz ama İslam dünyasının bilimde geri kalması ve bu topraklardan modern bağlamlarda bir psikoloji teorisi üretilememesi, Müslüman coğrafyada insana ve psikolojisine farklı yaklaşımlar bulunduğu gerçeğini değiştirmez. Bizim psikolojiye yaklaşımımızı sadece “varoluşçu-dinamik” diye niteleyemememizin altında da işte bu gerçek bulunuyor. Biz Müslüman bir kültürde yetiştik ve yaşıyoruz ve psikolojik müdahalelerimizi de bu toprakların insanlarına uygulamaya gayret ediyoruz. Gerek bizim gerek toplumun bakışını belirleyen Müslüman kültür ve onun insan ve psikoloji anlayışına kayıtsız kalmamız ya da Müslümanlığı bu topraklarda yaşayan insanın üzerinde kolayca ihmal edilebilecek basit bir kültürel eklenti olduğunu düşünmemiz söz konusu olamaz.”

Hikmet Dağı’nda İbn Arabi Var

Dursun Çiçek, Hikmet Dağı’nda bu sayı İbni Arabi’yi konuk ediyor. Son yıllarda İbni Arabi’ye olan ilgi oldukça arttı. Anlama ve anlamlandırma çabaları yeni açılımları da beraberinde getiriyor. İbn Arabi ile diyarlardan diyarlara gidiyoruz. Hakikat ilminin ruha verdiği irfan ile…

“Henüz 30 yaşında olan İbn Arabî, hakikati, varlığın hakikatini, aslı, sureti, oluşu ve yaratılışın hakikatini idrak ediyor ve vahyin üzerine örtülen örtüyü kaldırıyor; insanların asıl zannettikleri, hakikat zannettikleri görüntüleri parçalayıp atıyordu. Yaşadığını zannedenlere inat kabirlerde yatıyor, yürüdüğünü zannedenlere karşı kabirde yatanlarla sohbet ediyordu.”

“Kâbe, artık onun için merkezdi. Hakikatin merkezi… Temsil ettiği anlamı ondan daha iyi bilen ve idrak eden olamazdı. Çünkü o, Kâbe’nin dört duvarın ötesinde, onun neyi temsil ettiğini biliyordu. O’nda gördüğü o değildi ve onda gördüğü O’ydu…”

“Malatya’dayken İslâm coğrafyasının içinde bulunduğu durumu görür ve Selçuklu sultanı İzzettin Keykavus’a fikirlerini belirtir. Devlette egemen olan yabancı unsurlara dikkat çeker, sûfîlerle ilgili uygulamalarını şiddetle eleştirir. Moğol istilasının İslâm dünyasında yol açtığı felâketler ile Suriye ve Kudüs’te olan deprem, insanları tarumar etmiştir.”

Odun Hamalı

Ali Emre, edebiyat dünyasının haline konuya vakıf bir isim olarak bakıyor. Durumun iç açıcı olmadığı aşikâr. Kaybedilen her değer, bir yük olarak biniyor edebiyatın has yüzüne. Boşa kürek sallamak ancak külfettir insana.

“Günümüz edebiyatının her türlü düşkünlüğü, sünepeliği, pespayeliği, ahlaksızlığı çok kolay ve rahat bir şekilde içselleştirmeye hatta yaygınlaştırmaya meyilli bir evleği var. Vitrinleri doldurduğunu, sahneyi ele geçirdiğini varsayan çoğu şair ve yazar; şehvetin, azgınlığın, ayartıcılığın zindanından çıkıp kurtulmak için kayda değer bir gayret göstermiyor ne yazık ki. Özgürlük ve hatta özgünlük adına; hiçbir marj gözetilmeden her türlü cinsel sululuk, sövgü, hedonizm marazı ve fütursuzluk sergilenebiliyor.”

“Tenimiz ortaya açılıp yakasız gömlek biçildiğinde hepimiz, dünyaya kimsenin kazık çakamayacağını görmüş, bilmiş, anlamış olacağız sonuçta. O homurdayıp duran ateşe odun taşımanın, odun hamallığını her şeyin önüne geçirmenin hiçbir işe yaramayacağı bir gün de var zira.”

Sahih Türkçe Yazıları: “Hayat”ımıza Kim Kastediyor?

Hayatın karşısında dilin verdiği mücadeleyi yazmış D. Mehmet Doğan. Değişen hayat şartları bahane gösterilerek dilin kaybedilen değerleri normalmiş gibi gösteriliyor. Doğan, hayat kelimesinin kökünden ve anlamından hareketle, dil - hayat ilişkisi üzerine yazmış.

“Hayatın değişmesi, hayat tarzının değişmesi elbette dilin değişmesinde rol oynar. Türkiye’de dil, gerçekten hayatın değişmesine mi ayak uydurmaktadır? Bin yıllık kelimelerimiz o yüzden mi çöpe atılmakta, dilin tabii kelimeleri yerine sentetik kelimeler konulmaktadır?”

“Teknoloji hayatımızı değiştirdi, değiştirmeye devam ediyor. Bu değişme dilimize de yansıyor. Peki, bin yıllık köklü kelimelerimizin değişmesiyle bu değişmenin doğrudan bir münasebeti var mı? Biz “hayat”a traktör kullandığımız için mi “yaşam” demeye başladık? Yok, otomobil kullandığımız için! Hayır, bilgisayardan ötürü! O değilse cep telefonu buna sebep oldu!”

“Bir kimseye “hayatım” demek, söylenecek sözlerin en güzeliyle hitap etmektir. O hitabın sıcaklığını, samimiyetini, his yükünü yerine konulmak istenen kelimede bulmak mümkün mü? Hadi deneyin!”

Dil ve Edebiyat Eğitimi mi Dediniz?

Mustafa Muharrem, dil ve edebiyat eğitimi konusunu ders hocaları zaviyesinden ele almış. Kendini tam anlamıyla yetiştiremeyen hocaların verebileceği dil ve edebiyat eğitiminin mahiyeti üzerine oldukça keskin ifadeler var. Karşılaştırmalar çok uç olsa da bazı noktalara hak vermemek elde değil.

“Türkiye’nin müşterek ve müesses teorisi, Türkçe’nin değişim serüveniyle senkronu tutturmak uğruna Türk edebiyatını zamansallık / toplumsallık bağlamına oturtarak akademik dayatmasına yeni, taze dimağları da ortak almaktan özel bir kazanç keyfi duyar. Böylece mutabık kalınmış kurgu, “doğru”nun ayağını kaydırarak yere çakılmasını ve uzun süre yüzüstü sürünmesini, giderek aşağılanmasını sağlar.”

“Iskalanmaması ve somutlanması için değinmek gerekirse, bizim Türkoloji / Türk Dili ve Edebiyatı akademisyenlerimiz içinde Heidegger’in Hölderlin İncelemesi ölçeğinde, Jean Paul Sartre’ın Baudlaire monografisi boyutunda, Victoria Holbrook’un Hüsn ü Aşk ve Şeyh Galib üzerine yazdığı Aşkın Okunmaz Kıyıları derinliğinde veya Ebubekir Eroğlu’nun kaleminden Modern Türk Şiirinin Doğası oylumunda bir yapıt bulunmamaktadır. Türkoloji / Türk Dili ve Edebiyatı akademik çevresi, Wittgenstein’a, Foucault’a, Derrida’ya ne kadar kapalıysa yaşayan şiirimize, soluğu hiç kesilmeyen öykümüze, yeni keşiflerle enginliğini büyüten romanımıza da o kadar uzak. İşin daha tuhafı, bu mütekebbir mesafeliliği “bilimsellik” bahanesiyle ötekileştirmekte hayli baskın; acımasızca diri diri toprağa gömmekte hayli usta.”

“Öyle görünüyor ki, Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenleri, Dede Korkut Hikâyeleri’ndeki “tamam bilicilik” vasfını haiz ortalama bir entelektüel donanım ve sunum sergilemedikçe, sinemadan felsefeye, müzikten siyasal düşünce tarihine, ortalamayı aşan ve kriter olan bir kalifikasyon taşımadıkça, programlardaki içerik modifikasyonları, yeni kuşaklarda dil lezzetinden zerre nasip almamış estetik algı zaafiyetini giderebilir mi?”

Zor Zamanda Kekeme Olmak

Zor Zamanda Konuşmak’tan hareketle zor zamanda kekeme olmak üzerine yazmış Harun Yakarer. Konuşmak, konuşamamak, rotayı değiştirmek, konuşuyormuş gibi ya da kekeme olarak bakmak hayata. Hepsi de insandan yana.

“Kekeme olanlar ne söylemek istediklerini bilirler fakat onu söylemekte zorluk çekerler. Bir türlü çıkmaz ağızdan o kelimeler. Sanki zorlanan bir kapı vardır da en nihayetinde kapı zorlanırken kırılır ve her şey içeri dolar. Hakikati söylerken de durum bundan farksızdır. Bir insana yanıldığını söylemek; hata yaptığını, zulmettiğini, ayıp ettiğini, başkalarını rahatsız ettiğini, kul hakkına girdiğini söylemek ne kadar zor. Ne söylememiz gerektiğini biliyoruz fakat nasıl söyleyeceğimize bir türlü karar veremiyoruz. Kapı bir kırılsa hakikat bütün gücüyle içeri girecek. Biliyorum, şu an kekelediklerim bunlar. Peki, neden kekemeliğimi atamıyorum dilimden?”

“Günümüzde birkaç konu hakkında olumsuz cümleler kurmak, karşıdan o an ele gelen ne varsa hepsinin size fırlatılmasını göze almayı gerektiriyor. Bunlar kadın, demokrasi, bilim, son olarak da eşcinsellik. Bugün kadın dernekleriyle eşcinsel dernekler neden hep birlikte hareket ediyor bir anlam verilemez. Ama zarar verilen aile kurumu göz önüne alınırsa bir şeyler sarahat kazanır. Demokrasinin, zenginlerin iktidarını koruma aracı olduğu anlaşılırsa gözümüzün önünde olduğu hâlde demokrasi adı, ardında gizlice dönen dolaplar daha iyi anlaşılır.”

Rilke ve Tanpınar

Muhsin Macit, Rilke ve Tanpınar’ı ortak bir noktadan ele alıyor; mektup… İki edebiyat adamının da yazdığı mektuplar oldukça meşhur. Bir edebiyat dersi hassasiyetiyle kaleme alınan mektupların muhteviyatına dair notlardan hareketle bir edebiyat yol haritası sunuyor Macit bizlere.

“Hem Tanpınar’ın hem de Rilke’nin sözünü ettiğim mektuplarındaki muhatapları, vaktiyle kendilerinin de bir süre öğrenim gördükleri okulların öğrencileri. Bu ortak yönlerine rağmen aralarında esaslı fark var: Rilke’nin mektuplaştığı Franz Xaver Kappus şair olmak hevesinde, Tanpınar’ın mektuplaştığı Antalyalı genç ise sadece edebiyat öğretmeninin verdiği ödevi yerine getirmek arzusunda. Rilke, genç şaire öğüt verirken kendi şiir anlayışının da ipuçlarını paylaşıyor. Tanpınar ise doğrudan kendi estetiğini anlatıyor.

Rilke’nin mektupları, bir şiir heveslisi için oldukça öğretici. Mektuplarında görmüş geçirmiş bir sanatkâr edasıyla konuşan Rilke, aslında o yıllarda (1903- 1908) şöhretinin zirvesinde yaşayan Auguste Rodin hakkında bir kitap yazmak üzere Paris’tedir. Bir süre ünlü heykeltıraşın sekreterliğini de yapmıştır. Her ne kadar Rilke, şöhretinin yaşadığı ülkelerin sınırlarını aştığı yılllarda kendisiyle yapılan söyleşilerde bu sekreterlik mevzuunu önemsiz bir ayrıntıymış gibi geçiştirse de her sanatkârın, kendisini sanatına adaması gerekliliğini Rodin’den öğrendiği kesindir.”

Velhâsıl hayali de olsa Rachel Corbett’ın anlattığı hikâyeyi, kahramanlarının yerine Tanpınar ve Yahya Kemal’i yerleştirerek Türk edebiyatına uyarlamakta hiç zorlanmadım. Rainer Maria Rilke ve Auguste Rodin’in Hikâyesi’ni bitirdikten sonra Rilke’nin Auguste Rodin hakkındaki kitabını ve Tanpınar’ın Yahya Kemal’ini tekrar okudum. Kesmedi. Rilke’nin Franz Xaver Kappus’a yazdığı mektuplar ile Tanpınar’ın Antalya Lisesi öğrencilerinden -büyük olasılıkla- Mustafa Erol’a yazdığı mektubunu büyük kızım Rabia ile birbirimize sesli okuduk. Rilke’nin ve Tanpınar’ın ustalarının eteklerinden zirveye doğru tırmanışlarına bir kez daha hayran kaldık. Rachel Corbett’ın Rodin ve Rilke için yaptığı benzetmeyi şöyle uyarladık: “Yahya Kemal bir dağsa Tanpınar, onu kuşatan sisti.”

Muhit’ten Öyküler

Zeki Bulduk – Yaşamak Oyunu

“Abdullah, kardeşim…

Sen beni bilirsin, ben seni bilirim. Görenler, birbirimizin omzunda ağlamaktan başka maharetimiz yok zanneder. Bu, yalan değil. Omzunu çürüttüm. Başka erkeklerin ve kadınların vurup geçtiği meselelerde yeni yetme bir çocuk gibi nasıl da tökezleyip kalıyor, sonra da bir dulda bulduk mu oturup yaralarımızı gösteriyoruz birbirimize.

En son ne zaman durulduk?
En son ne zaman kızmadan, kırılmadan, dişimizi sıkmadan konuştuk?
En son ne zaman, giden gün ömürdendir, demedik?”

“Güray, benim kahramanım 84 yaşındaki Mehmet Dede’ye baktı. Güray, soru sormak istemedi. Mehmet Dede2nin kenarına ilişti. Mehmet dede, elini Güray’ın dizine koydu. Güray, ben bunu tasvir etmeyeceğim. Ben bu yalnızlığın kemiğini kırarım! Pencere önüne giden tüm kahramanlarını yanına çağırdı. Hepsinin toplaşıp tek bir ağızdan Mehmet Dede’ye: “Nasılsın dede?” demesini istedi. Güray, Mehmet Dede’nin yanından kalkıp bir masa başına geçip onun hikâyesini yazmak istemedi.”

“Abdullah, kardeşim, bazı hikâyeler var, yazamıyorum. Belki de yazmak istemiyorum. Biliyorsun, Mehmet Dede’nin hikâyesini sana anlattım: Bir bahçenin kapısından içeri girip ahşap bir konağın gölgesinde oturan Mehmet Dede’nin elini öptüm. İkram ettiği elma ve salatalıktan yedim. Benim için ikisinin de kabuğunu soydu kemik saplı bıçakla. O an, bıçaklarımdan birini neden getirmediğime, ona hediye edemediğime yandığımı söyledim sana. Çok oturmadım yanında. Mehmet Dede’nin torununun oğlu Murat: “Abi, o zamanları anlatırken kötü oluyor.” dediği için yormadım. Dayısını Stalin’in askerilerine vermemek için Kazakistan’a sürgün edildiği, beş yıl Kazak bozkırında sersefil nasıl yaşadığını anlatmanın kalbine ağır geldiğini… Ruslar çekildikten sonra topraklarının ellerinden alınışını…”

“Hadi, toparla kendini de o köye gidelim! Belki sana da elmalarından ikram eder. Hatırladığı son kelimeleri unutmadan gidelim kardeşim. Ne yaparsın işte; başkalarının hikâyelerinde de kendi kan izimizi, yurtsuzluğumuzu takip ediyoruz. Anlayacağın, uzaklarda bir akraba bulmuş gibiyim. Bizi hayat denen bu cendereden bir nebze olsun çekip çıkaracak, aslında acıların da rüzgârdaki yaprak gibi savrulup gittiğini hatırlatan… Annem, içeri her kapandığımda, kargacık burgacık yazıları okumak için kitaplara gömüldüğümde: “Çık dışarı, bir nefes al!” derdi. Yanında nefes alacağımız bir adam buldum dostum. Hayatın kenarında, ırmağa taş atan çocuklar gibiydi…”

Emine Batar – Uzak Yarın

“Bir karınca buğday tanesi taşıyor. Kuşlar neşeyle ötüşüyorlar, rüzgâr hafifçe sallıyor dalları; yaprak yeşil, gök mavi. Her şey nasıl olması gerektiğini biliyor. Çok beğeniyorum dünyayı.

Ama bazen, aniden ölecekmişim gibi bir hisse kapılıyorum. Tuhaf, adına heves bile denebilir. Yarın geç olacak yaşamak için, şimdi ne yapabilirsem yapayım, diyorum. Bugün de öyle oldu. Babamın mezarına günlerdir su dökmediğim geldi aklıma. Annemin ihtiyaçlarını hemen gidermeliyim, hiç olmazsa iki hafta yetecek kadar meyve, sebze. Diğer bütün ihtiyaçlarından eksik olanları alıp götürmeliyim. Ölürsem yemeden içmeden kesilmesin diye konuşmalıyım. “Anneciğim”le başlayan cümlelerim var, epeydir söylemek isteyip de bir türlü söyleyemediğim. Ölümden hemen önce söylenmesi iyi olur. Şuradan buradan bulup doldurmalıyım saatlerin içine. Güzellikleri.”

“Kökü elimde sallandıkça tertemiz kaldırıma toprak dökülüyordu. Yol boyunca beni görenler, görüp de bakanlar, bakıp da anlayanlardan bir an önce kurtulmak için hızlı yürüyordum. Poşetim olsaydı koysaydım; utancımı saklamaya bir poşet bile yeterdi ama yoktu işte.”

“Sevgili dostum, dersin. Dağ dağa yaslanır, yer sağlamlaşır sanki. İşte bunları duyunca kaçarım ölümden ama o düşer ardıma, bir geldi mi geri dönmez. Bütün lezzetleri tatsızlaştıranın ölüm olduğuna inanırım, tam ölürken seslenirsen bana bir mektupta. Dünyada işim bitmiş de bir otobüse binip gidecekmişim gibi rahat hissetmeliyim. Sen biraz geç yaz desem telaşlanırsın, ölümü ben çağırdım sanırsın.

Güzel oldu hepsi. Mektubu da yazdım. Derinden döktüm içimi sana. Beraber dinlediğimiz şarkı gibi. Zor olmayacak, mektubun gelmeden gitmek. Acele etme yazarken, geciktir. İnsan yalnız ölünce ne hoş ölür, çıplak gerçeğiyle. Sadece kendisiyle binse o otobüse ne iyi olur. Hafif.

İnsan istiyor ki ölünür bir yarını olsun… Şöyle, gönül rahatlığıyla.”

Muhit’ten Şiirler

Herkesin sesine dönerken dünya

Yaşamak isterdim sadece senle,

Güneş vurunca güzel aydınlık

Böyle geliyor gülüşün bana.

İnsanın yanından ayrıldım yeni

Berraktım giderken, bulanık şimdi.

Onlardan değilsin sanki sen

Kalbe cesaret, kuşlara buğday

Böyle geliyor bakışın bana.

İbrahim Tenekeci

Bilmiyorsun alnımın çatında saplı şüphe

Yaşamı anlamak zorunda değilim

İlk harfi yuttum içim bağrıyor bıçak

Biraz kabalık ettim ölüme

Bi çölün küfünde bu kadar kalınmaz

Ervanur Erdoğan

Arada bir yerdeyiz hep beraber

ne yasını tutabiliyoruz ne sevinebiliyoruz var diye

o soruyu soramadan devam ediyoruz

neydi o soru, önce bul onu

kaçıngan, kaygılı, ıssız ve tekinsizi

sonra yeni bir dil öğret ona

ana dilinden başka bir dili mümkün kıl

-başkayı mümkün kılan ana dili iyi bilmektir
bir yay gibi esnet, kimine göre çıkar yaydan, ok desinler

Beyzanur Turcihan

Hep telaş içinde yaşamaktı yaptıkların

En umursamaz hâlinle ürkmeden, ürkütmeden

Hep öğrenecek gibi baktın ya hayata

Bir usta gibi çıkıp acemi düşleri kurmadan bu sefer

Çıldıracak gibi olur ya bazen insan gitmek için

En sakin hâlinle kimseye ilişmeden

Hiçbir şeyi üleşmeden

Malsız da olur gamsız da demeden

Yarın diye düşünmeden azıksız

Hep varmış gibi kaygısız

Yığılmamış olandan verecekmiş gibi

Sorulmamış olandan hepsini öğrenmiş gibi

Sayıklanmamış olanı yataklarda bırakıp

Bir çember bir küre etrafında dolanır gibi değil

Sonsuz düşleri kurmuş bitirmiş gibi

Nereye diye sormadan kendine

Ansızın çıkıp ilk noktaya bir daha gelmemek için

Sonsuza kadar gitmek.

Ünsal Ünlü

Beni bir uğultuya verdiler delil yetersizliğinden

Bir sancıya pay ettiler bir kıbleye yatırdılar

Kadınların yüzünü kapattıkları sayfalara çevirdiler

Kara bir taşın altına sakladılar beni sürülmemiş yerlerden

Beni bir buluta verdiler yağmurlu bir şemsiyeye

Yüzünden vurulmuş kuşların gölgesine

Siperlerde kaybolan askerlere verdiler

Mermer ve suyun inadına, bilinmeyen kelimelere…

Mehmet Tepe

Yok gibi bir yol yaşamak ensiz ve çizgisiz

Sepetler örüyorsun kimsesiz sularına

Bir kıyın mı kaldı dur orada

Senden doğacak suya adını koyacaklar

Yanılıyorsun hâlâ

Kusur buldum her anıya

İliklediğim bir demet rüya

Tuba Kaplan

Gürültüye gidiyor hayat

Dursam da faydası yok koşsam da

İnsanlarla ne kadar konuşsam

Kafam o kadar doluyor -bildim, gördüm, anladım

İnsanlardan ne kadar uzakta

-sıkıntıdan ve dertten ne kadar uzakta

O bir hayaldi, bakışından anladım

Gülüşünden anladım, görünmez gözlerin vardı

Sözlerinden anladım, ulaşılmaz burçların vardı

Kelimelerinden anladım, konuşulmaz sözlerin vardı

Ben vardım, sen yoktun, o vardı, sen yine yoktun

Bakışından anladım

Sevmekti asıl hüner

Bakışından anladım

Sevilmeyi beklemek sandım

Ömer Yalçınova

Karadut kurumuş ya eski mezarlıkta

Sonra kesmişler onu, kökünü çıkarırsak

Güzel mezar olurmuş, şu şe bak sen

İki kez mi düşmüştüm o karaduttan

Sabunla sırtıma vurup, leğende annem…

Ben ölürsem babacığım, senin yerine

Karadutun dibinde gözüm kaldı ya

Ne güzel gömülürüm senin yerine…

Mehmet Aycı

incir mevsimi sadece susmak istiyor insan

sessizlik kederdendir sanıyor

sesin gücüne eklemek için günleri

yedi kere balkona çıkıp söylemek mi gerek

ciddi olmak için biraz daha büyümek mi

kimse bilmiyor

kapıları açmak yarı yarıya öldürür bizi

kapılar çok eskiden beri

kedilerin ağzı açık fakat dilinden anlamıyor kimse

kelimeleri günlere yediriyor insan

kelimeleri toplayıp duruyor gökten

bir canlıya dönüşüyor

bir kere de ölüme

çizip duruyor aklını yere

hem de

kalbinin sesini uçurup uçurup gövdesine

Âdem Yazıcı

Şehrin Kenarından Öyküler

Hece Öykü Dergisi 107. sayı iler yine öykü okuyucularının gönlünü hoşnut edecek içerikler sunuyor. Dergide yeni öykülerin yanında özellikle “Öykü Üzerine” bölümünü önemsiyorum. Öykünün yol haritası olan ve bir çözümleme imkânı sunan bu tür kuramsal yazılara dergilerin çok sık yer vermesi gerek. Özellikle günümüz edebiyatında öykünün yola ve yordama çok ihtiyacı var.

Dergiden yapacağın ilk paylaşım Ertan Örgen’e ait Şehrin Kenarından Öyküler yazısından olacak. Şehre, şehrin arka sokaklarına, öykülerin şehre dokunan yüzüne dair notlar var yazıda. Sait Faik,’ten Refik Halid’e, Orhan Kemal’e, Rasim ÖZdenören’e, Memduh Şevket’e ve daha birçok isme dair önemli notları paylaşıyor Örgen.

“Anlatmanın İstanbul dışına açılması ile birlikte öyküdeki gerçekliğin artışı dikkat çekicidir. Bazı isimlerin sürgün veya başka sebeplerle Anadolu’yu gözlemleme fırsatı yakaladıkları ve buradaki olayları daha küçük bir hacimde veya novella kalıbında anlatmayı tercih ettikleri bilinen bir durumdur. Burada mecazen ilk kenar mahalleyi buluruz desek yeridir. Bu metinleri gerçek kılan olaydan ziyade onu doğuran manzara ve seslerdir. Yapay bir konuşma ve fon düzenlemesinin dışına çıkılmış ve çıplak gerçek yazılmıştır. Bir kenar mahalle olmasa da merkezden çıkış manasında Refik Halit’in “Yatık Emine”si, yoksulluğu, sürgünlüğü, bürokrasiyi, ikiyüzlülüğü gözler önüne serdiği kadar minimal resimler ve kendi dairesindeki sesler ile de etkileyicidir.”

“Şehir kenarı kültürü Sait Faik’te ziyadesiyle vardır. Onunki gönüllü şehir dışı sürgünlüğüdür. Balıkçı kahveleri, ada, kenar mahalle meyhaneleri, sokakları başlı başına bir kaçış kültürünü barındırır.”

“Şehrin içinde sıklıkla dolaşan Orhan Kemal’in öykülerinde ise, yer arayan, bulmaya çalışan insanlar daha çoktur. Şehrin içindeki canlılığı, her cinsten insanı konuşturmayı seven yazar, yoksul ve işçi kesimleri dile getirirken “Cigaramın Dumanı” öyküsünde olduğu gibi şehre gecekondunun kendi sessizliğini bozan dış seslerle yaklaşır.”

“Kenarda kalanları kendi dünyalarında işleyen Rasim Özdenören’in “Kundak”ı, Adnan Özyalçıner’in Sur öyküleri, Ahmet Büke’nin 12 Eylül’ün yarattığı travmayı bir mahallede kurguladığı “Vesikalıklar”ı, Cemal Şakar’ın “Matematik Defteri”nde anlattığı içerde kalmış kenar mahalleyi bu parantezde söyleyebiliriz.”

Müzeyyen Çelik ile Bütün Ağırlıklarım Üzerine

Müzeyyen Çelik’in yeni öykü kitabı Bütün Ağırlıklarım üzerine gerçekleştirilen bir söyleşi var Hece Öykü’de. Kitaba, öyküye dair önemli notlar içeriyor bu söyleşi.

“Bütün Ağırlıklarım tematik bir kitap olsun istedim. Cidden kadın meselesi toplumda hâlâ kanayan bir yara. Bu konuda uzunca bir süre de medenileşeceğe benzemiyoruz. Kadın konusunu, kadının toplumdaki değersizliğini önemsiyorum. Yok sayılan emekleri önemsiyorum. Kadının bir erkeğin malı gibi algılanmasından artık kurtulmamız gerektiğini önemsiyorum. Pek çok gerçek olay biliyorum. Kadın dışarıda para kazanıyor, evin geçiminde büyük rol sahibi ama sevgi görmüyor, saygı, değer görmüyor. Üstüne şiddete maruz kalıyor. Türlü sebeplerle kadınlar bu cendereden çıkamıyor. Kadınlar Allah’ın kulu değil mi? Niye güzelim dünya hayatı onlara zehir oluyor. Ben bunları anlatmaya çalıştım.”

“Artık ölümden korkmuyorum. Eskiden cidden korkardım. Bu olgunluğa ulaştım. Ölüm hayatımın tam ortasında hep var. Çok hastalık geçirmiş, riskli ameliyatlara girmiş biriyim. Seri hâlde helalleşme ustasıyım. Onu kanıksadım. Ölüm ama nasıl ölüm? Güzel ölüm, temiz ölüm, Allah’ın takdir ettiği zamanda ölüm. Benim fikirlerim bu şekilde olduğu için insanları ölüme sevk eden, intihara mecbur bırakan insanlar beni sinir ediyor.”

“Ben dobralıktan yanayım. Bu yüzden açık anlatımı tercih ediyorum. İleride fikrim değişebilir. Şu an için anlatmak ve göstermek şeklinde açık anlatım seviyorum. Kapalı anlatımı çok güzel başaran yazarlar var. Onları takdir ediyorum ama ben bu tarzı seviyorum. Anlatıcıyım ben.”

Hece Öykü’den Öyküler

Cihan Aktaş - Ürkekliği Onun

“Aklına koyduğu her neyse o yüzden gitmiş İzmit’e. Yatışmış değil yüreği, çözemediği meseleler var ama bundan böyle aksatmayacak işini, ufak tefek hatalarını da benim yardımımla düzeltecek. İş hayatım güllük gülistanlık değil, anlatmıştım, matbudan dijitale geçiş yapıyor gazete, kalıcı olmak için daha faal olabilmeliyim. Baktı ki susuyorum, tamam, hatalıyım ama bir şans daha ver bana, ben sizin evde huzur duydum, erkek yok bir kere, sen de beni kardeş bil, evladın bil, diye mırıldandı. Sinir oldum birden: Nasıl evladım bilebilirim ki onu, en fazla on yaş vardır aramızda. Böyle bir işe uygun olmadığını gösteriyor her hâliyle. Sözü uzatmadan kesip atmam gerekiyordu. Annemin durumu hassas, biliyorsun, dedim. Buna rağmen bana haber vermeden işi asıyorsun, bu bir yana, sürekli bir panik içindesin, kınadığımdan değil ama annem etkileniyor. Ona dikkatini vermiyorsun, yemek yedirirken de işin başından aşkınmış gibi davranıyorsun.”

“Anlayabiliyorum hislerini, kimi insan gururu çiğnendiğinde kendi kabuğuna çekilmeden yapamaz. Peki, benzeri bir olayın tekrar etmeyeceğine nasıl emin olabilirdim? Bu yaşadıkları bir çırpıda çözüme kavuşmayacak, çekişmeli boşanma olursa da işi zor. Kalbim sızlıyor, titriyor ellerim, kendimi bıraksam yaşlar boşanır gözlerimden, ama hislerime hâkim olmayı öğrendim ben.”

“Gerçekten, neyin peşindeydim orada? Geri alabileceğim hiçbir şey yoktu, Suriyeli kadına söyleyebileceğim tek bir kelime daha gelmiyordu aklıma. Kocam hiçe saydıktan sonra elin kadını niye haysiyetimi gözetecekti ki, sonuçta o da yurdundan olmuş bir biçareydi. Ve ben bütün köprüleri yıkarken kendimi de iğrençleştirmiştim. Naci defterini kapatmalı, ardıma bakmamalıydım artık. Neyse ki aklıselim sahibi arkadaşlarım vardı yanımda, derdimle dertleniyorlardı. Otobüste geçmişe bir sünger çekmenin planlarını yaparken kuşlar geldi aklıma yine, tünekler dolusu saka, muhabbet kuşu. Kuşları severim, ama daha fazla saklayamazdım onları. Bahar gelsin hele, diye düşündüm. Dünyanın ortasına öylece atılmış gibiydim, orada başlayan değişimin içinde yaşadım günlerce.

Recep Seyhan – Uğultu

“Bütün bir mekânı saran boğucu bir şiddet sarmalının içindeydi, bu belliydi. Boğuculuk gözün gözü görmediği puslu bir karanlığın içinden geliyor ve varlığını tutunmasız bırakıyordu. Belirtinin bir şiddet olduğunu algıladığında geç kaldığını da fark etmişti. Daha önce karşılaşmadığı bu şiddet, muhtemel ki o ilk kargaşada kaybettiği yavrusunu elinden almıştı. Onu aramaya çıkma imkânı da kalmamıştı.”

“Bir gün, bütün enerjisini peşindeki avcılardan kurtulmak için değil, nereden ve nasıl geldiğini, dahası niteliğini tam bilmediği böyle bir tehlikenin içinde yutulmamak için harcayacağını hiç düşünmemişti. İki gündür süren koşusu bir yerde bitecek gibi görünmüyordu. Nereye kadar kaçacaktı bunu da bilmiyordu. Bir kayalığın yamacına tutunmaya çalıştı. Kayalığın yamaçlarındaki bodur bitkilerden kendisine doğru tırmanan alevler, bunun faydasız olduğunu haber veriyordu.

“Alevler kaybolmuş, boğucu duman, yerini yüce dağların eteklerindeki sise benzeyen kör bir buğuya bırakmıştı.

Esenliğe kavuşunca kurdun ilk işi ceylanla karnını doyurmak, yılanın ilk işi de fareyle açlığını yatıştırmak oldu.”

Esra Özdemir Demirci - Deli Cesareti

“Yine birlikteyiz işte. Yine elimize tutuşturulmuş kâğıtlara bir şeyler yazmaya çalışıyoruz. Arandığımız kelimeler, ardımıza düşenler, aradıkça kaybolanlar, hiç aramadığımız halde önümüzde şekillenenler. Tarafını seç. Hangisinden yanasın?”

“Yine mi isim-şehir oynayacağız diye bir kez olsun sormadan eline tutuştururdum kâğıdı. Yine aynı harfte duracağını bile bile içinden saymanı isterdim. Üstelemeyeceğimi bildiğin için belki en rahat benim yanımda susardın. İçimdeki merakın gürültüsü dudaklarımın arasından bir boşluk bulup da sana ulaşır korkusuyla ben de susardım. Ama ne susma!”

“O yaz tatil dönüşü seni aradığım yerde bulamadım. Bir ay olmuştu siz o uzak şehre taşınalı. Giderken bir şey söylememiş, bir not bırakmamıştın. En yakın arkadaşın Mehmet anlatmıştı, eşyalar kamyonete yüklenmeye başlamadan ön koltuğa oturmuş, yola koyulana kadar da inmemiştin aşağıya. Bana bile el salladı sadece, demişti Mehmet. Çok içerlemişti belli. Hem nasıl üzülmesin, bizden başka arkadaşın mı vardı sanki?”

Vural Kaya – Kol Saati

Kol Saati Çocuktum.
Bir gün dedem çağırdı yanına, dizlerine oturttu.
Kolumu tuttu ve hafifçe ısırdı; ısırık izleri kaldı.
Bak, dedi.
Saat yaptım koluna, fakat diş izlerim birazdan silinip gidecek.
İyi mi zamanın kıymetini bilmeli.

Saliha Ferşadoğlu İlhan - Bulutlardan Kaçmak

“Yüzüğünü fırlatıp gitti. Kibirli bir sevinçle seçtiğimiz kalın halka, yatağın tozlu altına kaçtı. Eğilip de almadım. Alıp da ne yapayım. Ağıt yakmam için önüme getirmeme gerek yok. Buradan, yataktan kalkmadan yakabilirim ağıdımı. Yer ile gök arasında gidip gelerek sahibini arayan beddualarımı edebilirim. Betondan ağır göz yaşlarımı akıtabilirim. Üstelik bitap düşesiye dek.”

“Hayatımın en kötü serüveni bu. Unutmak için ne kadar uyursam uyuyayım işe yaramıyor. Saçma sapan anılar, tapılası güzelliğe bürünüyor. Kavgayla beslenen tutkulu âşıklar olarak tanımlıyorum bizi. Oysa hakikat böyle değil. Delik deşik bir kumaştan farksızdı ilişkimiz. Zihnimdeki sisler dağıldığında kısa bir anlığına, hatırlıyorum.”

“Nişanlım, bir kere bir uçurumun gözünden baktı bana. Bir karıncaya dönüşmeme yetti. Boyumun uzaması için çok zıpladım hopladım. Kara aynalarda kendimi aradım. Bulunca günler sonra uzanıp öptüm dudağımdan. Yine de susturamadım alnımın arkasında dönmeye devam eden kocaman plağı. Artık tek yapabildiğim gölgesini sırtıma sermek isteyen bulutlardan kaçmak.”

Abdurrahman Münif – Süveyleh

—Adın?

—Süveyleh el-nasır.

—Yaşın?

—Kırk beş.

—Meslek?

—İstekçiyim.

—İstekçi mi?

—Evet.

—Ne demek o?

—Allah’tan isterim.

—Adam gibi anlat yoksa kafanı kırarım.

—Ne dedim yeğenim?

—İşin ne diye soruyorum.

—İşsizim ben.

—Nasıl geçiniyorsun?

—Allah’tan.

—Son kez söylüyorum. Adam gibi konuş yoksa seni mezara gömerim.

Bak sonra orada...

—Yeğenim işsizim işte ayıp mı?

—Yaşından başından utanmıyor musun? Niye çalışmıyorsun?

—Vallahi yeğenim, ayıp dediğin nedir? Ben ayıp bir şey yapmadım. Bana

bir iş bul gerisini kendi gözlerinle gör.

—Sen niye iş aramıyorsun da bana aratıyorsun?

—Yeğenim iş falan bulamadım. Arkadaşlarınız da köye dönmeme izin

vermiyor. Hatta biri geçen sefer “Bir daha buraya dönecek olursan seni diri

diri mezara koyarım.” dedi.

Ali Demir - Aksak Derviş

“Kendisini takip eden yılandan habersiz, sırtında bir çuval buğdayla değirmene doğru yol alan Aksak Derviş, bir hayli yorulmuştu. Gökyüzü, temmuz güneşini perdeleyecek küçük de olsa bir buluttan, önündeki uçsuz bucaksız bozkır da bir soluk gölgelenecek ağaçtan yoksundu. Boncuk boncuk terler alnında birikmiş, dili damağına yapışmıştı. Dinlenmeden bir adım dahi atamayacaktı. Sırtındaki buğday çuvalını yere bıraktı. Boynuna çaprazlama astığı, keçe yününden yapılma çantasından matarasını çıkardı. Allah’ın adıyla oturur bir vaziyette kurumuş boğazını üç yudumda suya kavuşturdu. Hafif rüzgârın serinletici ferahlığını duymak için yüzünü sağa sola çevirdi fakat şu güneş yanığı bozkırda, tek bir otu bile hareket ettirecek rüzgâr yoktu.”

“Yol boyunca olanları düşünüp durdu. Başına gelenleri bir türlü açıklayamıyordu. Bu anlam arayışı onu çevresinden, kendisinden o kadar çekip almıştı ki sırtındaki çuvalın ağırlığını bile unutmuştu. Günün sonunda ayağı yaralı bir ceylanı, hamile bir kurdu, bir de kanadı kırılmış serçe kuşunu dergâhın önünde beklerken bulduğunda sırtındaki çuvalı, nerede olduğunu hatırladı. O günden sonra nerede olursa olsun Aksak Derviş’i takip eden, yolunu bekleyen yaralı, dertli hayvan eksik olmadı.”

“Aksak Derviş, yaralı bir hayvanı en son zengin bir hastanın evine doğru giderken gördü. Yolunun üstünde yavru bir sokak köpeği aksayarak önden önden gidiyordu. “Bu zavallı köpeğin galiba benden haberi yok. Olsaydı bu yöne değil dergâha doğru yürürdü.” diye düşündü. Köpeğin bu aksak haline acıyan derviş, yardım etmek için ona doğru yöneldiğinde köpeğin kendisinden ürktüğünü fark etti. Onu daha fazla korkutmak istemediğinden ısrar etmedi.”

“Başı önünde şeyhinin söylediklerini üzgün bir halde dinleyen Aksak Derviş, yaralı hayvanlara ve diğer dervişlere yaptıklarını düşününce utancından kıpkırmızı oldu. Kibri gözlerini kör etmişti. Pişman olsa da artık çok geç olduğunu biliyordu. Huzurdan destur isteyip ayrılırken bir an durdu ve yol boyunca aksak ayağının izini takip eden yılanın elini yaladığı yere dokundu. Kısa bir süre düşündükten sonra da aksamaya başlayarak ilk abdestini hemen orada aldı. O günden sonra da ölene kadar aksamadan yürüdüğünü gören olmadı.”

Hece Taşları’ndan Mengüşoğlu Özel Sayısı

Hece Taşları Dergisi, 80. sayısını Metin Önal Mengüşoğlu’na ayırmış. Arşivlenecek bir özel sayı olmuş. Yazılarla, şiirlerle film şeridi tadında bu özel sayıdan paylaşımlar yapacağım.

D. Mehmet Doğan - Üç Şehir Arasında Bir Mengüşoğlu

“Elaziz, Malatya, Bursa…Dördüncüsü de var, İstanbul ama onu tasnif dışı tutuyoruz. Metin Önal Elazizli, bu şehre 1937’den beri mecburen, mecburiyetten “Elazığ” deniliyor. Harput’da doğmuş, çocukluğu orada geçmiş. Gençliğini Malatya’da idrak etmiş. Sonra İstanbul var ve nihayet Bursa. Bursa’da karar kılmış. Devlet memuriyetine bulaşmamış. Belki de bu sebeple bir müddet ticaretle uğraşmış. Bu yüzden onun esas olarak müstakil bir edebiyatçı ve mütefekkir olduğunu söyleyebiliriz. Şunu da boşuna söylemiyoruz, bu yolu seçmek çetin bir yolculuğa çıkmaktır. Mengüşoğlu, birçok mevzuda zoru seçmiş bir yazarımız. Nasıl “aydın” olunur sorusunun cevabı bu seçimlerde gizlidir.”

“Metin Önal, sanatkâr ve mütefekkir kişiliğinin teşekkülünde yeri olanları açıkça ifade etmekten kaçınmaz. Malatya’da Sait Çekmekgil ve Sait Ertürk ona, sözü dinleyip doğrusuna uymak şeklinde usûl yönünden tesir etmiştir. Ne pahasına olursa olsun Hakk’a tanıklık etmelidir. Bu çerçevede “sözüm doğru olsun, odun gibi olsun tek” diyen Mehmed Âkif ’e kendini yakın hissettiği görülebilir. Âkif ’e ilgisini onunla ilgili konuşmalarıyla, yazılarıyla ve kitabıyla ortaya koymuştur. Müstesna Şair kitabı, bu bağlamda, bir teşekkür ifadesidir. Metin Önal’ın aynı zamanda bir aksiyoncu olan Necip Fazıl’a da ilgi gösterdiğini, biliyoruz “Ben ondan asla İslâm’ı öğrenmedim; o bana/bize bir cesaret aşısı yapmıştı” der. Onun yine bir edebiyatçı mütefekkir olan Sezai Karakoç’tan da beslendiğini biliyoruz.”

Arif Ay - Bir Portre: Metin Önal Mengüşoğlu

Elazığ’da doğan Malatyalı; şayet Malatyalılık diye bir şey varsa, Malatyalılığın tüm özellikleri onun şahsında mündemiçtir.

Hukuk okudu ama diplomasını duvara asanlardan olmadı; yırtıp attı. Maişetini onda dokuzda gördü ve ticaretle iştigal etti. Bursa’yı mesken tuttu; sırtını Uludağ’a yaslar, Yıldırım’da oturur. Harput, Eğin türküleriyle hasret giderir. Öfkesini sesinin tokluğunda gezdirir; dobradır.

Gâvurluğun el üstünde tutulduğu, övüldüğü, hep kayırıldığı, yaşam biçimi haline getirildiği, gâvurlaşmanın medenileşmek sayıldığı, zihin ve ruhları işgal ettiği, üstelik bunun resmî eğitimle yapıldığı bir dönemde (dönem sürüyor hâlâ) “Gâvur Kayırıcıları” adlı kitabıyla, içindeki hikâyelerden çok, adının çağrışımıyla fiyakalı bir giriş yaptı edebiyat dünyasına.

Nurettin Durman - Ben Asyalı Bir Ozan: Metin Önal Mengüşoğlu

“Aylık dergide şiirlerini gördüğüm, okuduğum bir şair. Sanki değişik bir havası var gibi geliyor bana şiirlerini okurken. Her şairin kendisine has bir söyleyiş tarzı olmalı elbet. Bu biraz da bunun dışında değişik bir yaklaşım havası veriyor. Belki bu doğduğu coğrafyadan, yaşadığı iklimden, yörenin havasından, suyundan, kuşundan kurdundan da olabilir diye düşünmeye koyulurken ilk şiir kitabının ismi aklıma geliyor. İlk şiir kitabı Ben Asyalı Bir Ozan ismini taşıyor. Asyalı bu değişik bir şey… Asyalı bir ozan demiyor ‘ben’ imini katıyor söylemine, kendini öyle tanımlıyor. Zaten içini burkan acıyı dillendirirken sadedir, açıktır, anlaşılır bir dili vardır.”

Mustafa Özçelik - Samimiyet İstikrar ve Doğru İstikamet

“Metin Önal Mengüşoğlu ile gıyabi tanışıklığımız, yayımlandığı yıl oldukça ilgi uyandıran “Gâvur Kayırıcılar” (1973) adlı hikâye kitabıyla başlar. Bu kitabını okur okumaz “İşte takip etmem gereken bir yazar” diye düşünmüştüm. Hem fikirde hem sanatta mevcut kabulleri sorgulayan, münekkit tavrı öne çıkan ama bunu salt farklı bir edebî ürün ortaya koymak adına olmaktan çok bir dert, bir kaygı, bir sorumluluk adına yapan bir yazarla karşı karşıya idim. İşte o günden beri takip ettiğim bir isimdir Mengüşoğlu. Sonraki yıllarda yayımladığı şiir ve düşünce eserleriyle onun hikâyeci kimliğinin yanında şair ve mütefekkir kimliğini de öğrenmiş oldum. Onlarda da aynı şekilde sorgulayıcı bir tavrı vardı. Gıyabi tanışıklığımız daha sonraları vicahiye çevrilip bir araya geldiğimizde yaptığımız sohbetlerde de durum değişmedi. Sadece onun düşünen sanatkâr fotoğrafı daha bir zenginlik kazandı; ama öz hiç değişmedi. Bu da istikamet üzere olan bir yazar için samimiyet, istikrar ve istikamet doğruluğu demekti.”

Cihan Aktaş - Bir Şehrin Yerlisi Nasıl Olunur?

“Bir şehri çoğu zaman dış düşmanların değil aptal, cahil, duyarsız, tembel hemşerilerin kirletip, anlamsız ekler ve çıkartmalarla, dokusuna uymayan yapılarla ve işlerle işgal ettiğini hatırlamamızı istiyor Mengüşoğlu; en kötü ve tehlikeli tahribattır bu. Böylesine -bir süreliğine yerlileri tarafından gizlenen- bir akibete uğramış şehirlerden biridir Harput. Hatıraların ve şiirlerin şehri, hiç unutulacak gibi değil ve Mengüşoğlu ona denk bulduğu için Bursa’ya yerleşmeye karar vermiştir. Şehirle ilişkisi sahici, dostane olmalıdır ki bir söyleşiyi sürdürebilsin/ler. Bir şehir dokusunu bozmaya dönük müdahalelere rağmen nasıl ilham kaynağı olmaya devam edebilir? “Şirin bir intizamsızlık”: Bursa Çarşısında Kervan Eğledim’de yer alan bir yazısının başlığına uyarlayacak kadar yakın bulduğu bu ifade, Besim Darkot’un Bursa üzerine bir metninden alınmıştır.”

“Şimdilerde Bursa ve edebiyat dendiğinde evvela Metin Önal Mengüşoğlu’nun adı geliyor aklımıza, ancak orada yerleşip kalmadı düşünür olarak. Bir İpek Yolu şehrinden diğerine taşıdığı imgelerin düşüncelerini zamanının olgularıyla geliştirip yöneldi Anadolu şehirlerine. Kuşağından birçok edebiyatçının kendini korunaklı ortamlara çektiği dönemlerde ilden ile dolaşıp şimdi peşine düşmemiz gereken eksikler üzerine düşündüren konuşmalar yapıyor. Mengüşoğlu Vahiy ve Sanat’ta şu gerçekliği göstermeyi hedefliyor gibi gelir bana: Büyük sanatçılar rol yapmaz, eksiklerinin peşinde giderler. Eksik olan her zaman başka bir şeydir, dönemini layıkıyla anlamak ve yorumlamak için de bir öyle bakmalı meselelere bir de böyle. İpek Yolu kervanlarının henüz tamamını bilmediğimiz ama şairin sezdiği ne çok söz, ahenk, tat ve renk ve ne çok kaygı konusu onun yorumunda yeniden hayatiyet kazanıyor.”

Reşit Güngör Kalkan - Derinden Akan Fikir Irmağı: Metin Önal Mengüşoğlu

“Harput Şehrengizi yayınlandığı dönem, telaşlı bir uçarılıkla geçmişin üzeri tüllenmiş mekânları ve kişileri de aynı canhıraşlıkla birden hatırlanıvermişti. Metin Önal Mengüşoğlu, bir kırık zamanda hatırlanan o saklı, özel ‘şen olası hüzünleri’ iki kapak arasına sığıştırdığı vakit, şehir çoktan kaybolmuştu artık. Yazarın gerçekten aradığı ne idi sahi? Modern zamanların insanına verilecek ve geçmişi kutsayan bir tafra var mıydı bu satırlarda? Öyle sanıyorum ki Mengüşoğlu için Harput Şehrengizi, açılır kapanır bir tiyatro perdesinin son sahnesi idi ve yazar bu perdenin sımsıkı kapandıktan sonra bir daha hiçbir zaman açılmayacağını çok iyi biliyordu.”

“Mengüşoğlu’nun şehrengizi, yıllar yılı saklı kalmış ve yoksullukla kaim hatıralarımıza içli ve içten bir neşter vurarak, esir alındığımız modern cambazlıkların tehditkâr hallerine dair unutulmuş ağıtları yeniden hatırlatıverdi. Her bir cümlesinin başımızın üstünde yeri vardır, cümlesine eyvallah!..”

Behçet Gülenay - Necip Fazıl’ın Paltosuna Sığmayan Mütefekkir

“Batman’da şiirin aydınlığında ilk yüz yüze görüştüğümüz Mayıs 2008 ‘de samimi bir Anadolu havası ile kucaklaştık. Tıpkı Dicle gibi gürül gürül ve bereketli bir sesti Mengüşoğlu'nun sesi. Mezopotamya'nın kadim hüznünü taşıyan sevgi seli gibiydi. Geceye şiirle birlikte dile getirdiği hakikatler damga vurdu. Adeta bir hakikat tebliğcisiydi, sanatı, şiiri araç olarak kullanıyordu. Tebliğ ettiği hakikate uygun inşa ettiği kültür, sanat ve medeniyet yapılarıyla mensubu olduğu söylenen Malatya ekolü içerisinde kazandığı belirtilen fikir ve sanat anlayışının ötesinde tek başına kurduğu fikir ve sanat dünyasını besleyerek eylem bilinciyle yaşamak, yaşatmak ve yazmak davasında görüp tanıdım onu.”

“Zamanında iplikçi dükkânını ciddi bir akademiye dönüştüren bir entelektüel olan Mengüşoğlu Büyük Doğu ve onun kurucusu Necip Fazıl ile kendini aynı davanın savunucusu olarak görmesine rağmen; bedbinliğe ve cesaretsizliğe imkân tanımayan mütefekkirin çoğu konuda olduğu gibi Necip Fazıl Kısakürek ile ilgili de ezber bozan eleştirileri vardır. Necip Fazıl’ın fikir ve sanat dünyasının büyük çoğunluğunu paltosunun altına almaya muktedir olduğu günlerde onun paltosuna sığmayan mütefekkirdir Metin Önal Mengüşoğlu.”

Tayyib Atmaca - Kalbimi Kalbine Yasladığım Şair

“Mengüşoğlu, şair-yazar-mütefekkir olmak için Malatya'da başlayıp İstanbul'a uzanan, oradan da Bursa'ya yerleşinceye kadar yaşamış olduğu hayatın zorluklarını kısmen de olsa Mağrur Öfke: Necip Fazıl kitabında anlatmış olsa da daha fazlasını bizzat kendisinden dinlemiştim.

Onun mağrur duruşu her ne kadar da Necip Fazıl'ı andırsa da alçak gönüllülüğü ile de Sezai Karakoç'a benzer. Her ikisi ile de hem yol arkadaşlığı hem de fikir ve düşünce kardeşliği bağlamında ortak özellikler taşımaktadır. Her ne kadar da bazı çevreler tarafından Mağrur Öfke: Necip Fazıl kitabından dolayı eleştirilse de Necip Fazıl'ın fikirlerinden beslendiğini, bazı fikirlerine ise katılmadığını açık yüreklilikle söylemekten de çekinmemiştir.”

“Metin Önal Mengüşoğlu ile yapmış olduğumuz sohbetlerin hiçbirisinde "Büyük şair, fikir ve düşence adamı" havasıyla kasılmadı, aksine sıradan bir okur yazar düşünce insanı gibi doğruyu doğrusuyla eğriyi eğrisiyle söyleyerek sıradan bir insan olduğunu öncelemeye çalıştı.

Sözlerini esirgemeden söylemesiyle Sait Çekmeğil, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç ile olan yol arkadaşlığının verdiği bilgeliği üzerinde taşıdı. İnanmış bu üç adamla düşünce sacayağını oluşturdu. Yazmış olduğu fikir, düşünce, deneme, hikaye ve şiir kitaplarında bu üç mütefekirden almış olduğu ilhamla yazdığına inanıyorum.”

Hece Taşları’ndan Şiirler

Çarşılara da yağmur iniyor ince telden

Elbisemle astarın arasına düşüyor

Bu kumaş soğuk suyla akrabaymış ezelden

Sırtım yanıyor sanki parmaklarım üşüyor

Resmim için şahane bir tuval dokuyordu

Kesik elyaflarıyla kurşuni iplikleri

Gökyüzü hangi yüzle kalbimi okuyordu

Sızlatırken rutubet büzülen ilikleri

Atımın sırtındayım bana koşuyor dağlar

Bir kavşakta yol kesti şahın köse sakası

Avazım çıkmıyor ki beni burda kim duyar

Sultanların halkına elbet yoktur şakası

Metin Önal Mengüşoğlu

Gök gürlüyor: Metin bu, yahu!

Metin bu, kapımı çalan!

Yani kucaklar dolusu dostluk

Ve muhabbet, dostun hasından,

Kardeşlik, vefa ve erdem:

Kış ortasında bahar yağmuru bu!

Bir de şiir, şiir, ‘şiir ve hikmet’,

Yani nizasız, cedelsiz, kansız ganimet!

Elli şu kadar yıldır

Ne zaman aklımdan geçirsem

Dostum ve yoldaşım Metin’i,

Ben de, tıpatıp onun gibi

Ateşi bağrında, dumanı burnunda

Onsekiz, yirmi yaşında

Serkeş bir delikanlıya

Dönüşüyorum hemen o saat

Cahit Koytak

Eğri bakışlara, kirli yüzlere

İşaret parmağından bîhaber

Rehinelerine yeryüzünün

Kımıldayan bir yaprağın sesini

Duymamak nasıl da ağır

Bakar ki adam mı yürüyen gölge

Gölge mi yürüyen adam

Gündüzden doğan geceyi

Geceden doğan gündüzü

Bilmemek nasıl da ağır

Nurullah Genç

Yağmur iner gökten yere

Damla damla sonsuz kere

Sular olur aşkla dere

Soruyor menzilim nere

Gözüm yolunda kalmıştır

Kalbim içli çöl kaktüsü

Kavuşmak aşkın dürtüsü

Toprak yağmurun çörtüsü

Işık tülünden örtüsü

Şimdi uykuya dalmıştır

Suya özlem yakarıştı

İnsan doğayla barıştı

Gözyaşım göle karıştı

Ne yüce bir yalvarıştı

Tut ki düşlerden kalkıştır

İbrahim Eryiğit

Bir Nokta Sayı: 237

Bir Nokta Dergisi 237. Sayısına Nuri Pakdil vurgusu ile başlıyor. İki yıl oldu aramızdan ayrılalı Pakdil. Onun yolumuza ışık olan her cümlesi bir eylem niteliğinde. İçimize bir şevk ve azim vermeye devam ediyor Pakdil.

Mürsel Sönmez, Pakdil’in “Yazmayı kanatmak” ifadesinden hareketle yaşadığımız sürgünlüğe gönderme yapıyor. Yitiriyoruz insan yanımızı. Kaybettiğimiz her şey bizden bir parça. Kanamayan cümle ne yazık ki kabuk da tutmuyor. Bir sürgünlüğü yaşayan talihsizler olarak çıkacak bir yol bulmaya çalışıyoruz.

“Yazının hatta sanat eserinin göstermesi, anlatması, işaret etmesi, somuşlaştırması ayıp sayılır oldu. Kadim tüm anlam ve değerlerin yerle bir edilerek; kişilik, kimlik, aidiyet, mensubiyet gibi temel insanî olguların mugalataya kurban edildiği zamanlardayız. Bu durumun insanlığın doğallıkla yaşadığı bir süreç, bir tıkanma olduğunu düşünmüyorum. Getirilen, bırakılan bir akıl ve duyarlık mezbelesi olduğu görebilenlerce aşikâr. ‘Küresel kötülük’ diye kavramsallaştırdığımız bir odağın yeryüzü ölçekli kuşatması altındayız. Bunun sonucu olarak bir ‘alıklaştırma’ ameliyatına maruz bırakılıyoruz. Yine böylelikle kekemelerle konuşuyoruz ya da A. Alatlı’nın özellikle ve haklı olarak vurguladığı gibi gibi bir ‘afazi’ yaşıyoruz. Uğraş alanımız söz/kelam olsa da bu afazi bizi kuşatmış halde. Oysa, ‘yazmak bir mucize ve ‘yazarak ulaşılır yârim sana’ diyor Usta.”

Akasya Ağacı ve Karıncalar

Hayat hiç umulmadık birliktelikler sunabiliyor bize. Yaşam döngüsü içinde kimin kime fayda saylayacağını da bilemiyoruz. Hayatlar birleşiyor, ömürler bir can buluyor kendine. Akasya ağacı ve karıncalar gibi. Ezgi Fatma Açıkgöz, bu birlikteliği anlatıyor yazısında.

“Hangi canlı olursa olsun, hayat yolculuğunu sürdürürken genelde kendine benzeyenlerle yan yana olduğunda güven hissedebiliyor. Kuşlar, karıncalar, ağaç diplerindeki mantarlar, kırları alabildiğine dolduran papatyalar, nicedir boş bırakılmış bir odanın köşelerine yuva yapan örümcekler… Çoğunlukla kendi türünden olanlarla bir arada olarak yaşama tutunabiliyorlar. Belki de birbirlerinden güç alarak, yaptıkları işin doğru olduğunu kendilerine hatırlatacak birilerine ihtiyaç duyuyorlar. Kimi zaman farklı canlı türleri arasında da karşılıklı veya tek taraflı faydaya yönelik iletişimler kuruluyor. Sözgelimi:

Akasya ağaçları, karıncalara ev sahipliği yaparken, karıncalar onları parazitlerden koruyorlar. Yalnızca parazitlerden de değil üstelik. Öyle zamanlar geliyor ki Afrika savanlarında yaşayan bir akasya ağacı, kendini fillere karşı koruyabilmek için karıncalarla işbirliği yapıyor. Filler ağacın dallarını yemeye kalkıştıklarında, filin hortumuna üşüşen karıncalar onu kısa sürede ağaçtan uzaklaştırıyorlar. Aslında akasya, bu ilişkiden fayda sağlarken kendi açısından önemli bir bedel de ödüyor. Filler tarafından bir daha rahatsız edilmiyor edilmesine; ama bunun için bütün karınca kolonisine yiyecek ve barınak sağlamak zorunda kalıyor. İşin ilginç yanı binlerce karıncanın, üzerinde yaşadıkları ağacın gelişimine etkisini tespit edebilmek için yapılan bir deneyde, bir akasya ağacından tüm karıncalar uzaklaştırıldığında, o ağacın karıncalı ağaçlara göre daha hızlı büyüdüğü görülüyor. Böylece akasya ağacı, hayatta kalabilmek için sabrı ve fedakârlığı yaratılışının gereğince sergiliyor.”

“Ne ilginçtir ki, diğer canlılara nazaran, bu durum daha çok insanlar arasındaki etkileşimlerde dikkati çekiyor. Farklı canlı türlerinde içgüdüsel olarak gerçekleşen ve canlıların karşılıklı / tek taraflı fayda sağlayabildiği iletişimler, insanlar söz konusu olduğunda sıklıkla benmerkezciliğe ve çıkarlara teslim oluyor. “Herhangi bir çıkarım olmadan hiç kimse için kılımı dahi kıpırdatmam.” diyenlerden tutun da, “Biri için bir şey yaparım yapmasına; yeter ki o işten en fazla menfaat sağlayan taraf ben olayım.” diyenlere kadar uzanan bir çizgide gidip geliyor bu yaygın bakış açısı.”

Nurettin Durman’dan Şakir Kurtulmuş’a

Nurettin Durman ile Şakir Kurtulmuş’un dostluğunu bilmeyen yoktur. Uzun yıllar devam eden bu dostluk günümüzde de aynı yakınlıkta ve sıcaklıkta devam ediyor. Durman, bu dostluğa dair yazmış.

“Yeni Devir Gazetesi Sanat-Edebiyat sayfası var ve güzel şiirler, yazılar yayınlanıyor gazetenin arka sayfasında. Ben de şiir gönderiyorum. Sayfa o dönemde Şakir Kurtulmuş ile Mehmet Ocaktan yönetiminde hazırlanıyor. Dükkâna, gazetede çalışan Ahmet Özalp geliyor, tanışıyoruz, samimi dost, arkadaş oluyoruz. Mehmet Akyıl uğruyor, Akyıl gazetede her gün bir çizgi yayınlıyor. Hurşit Akyıl ile tanışıyoruz o da Millî Gazete’nin çocuk sayfasını hazırlıyor. Ben mi ne yapıyorum? Tezgâhın, aynaların olduğu ön cepheye suntadan bir pano koyuyorum bir dostum da bordo gibi bir çuha getirip kaplıyoruz ve panoya yazdığım bir şiiri ve Mehmet Akyıl’ın bir çizgisini iliştiriyorum. Hurşit Akyıl’a çocuklar ile ilgili yazı ve şiir veriyorum. Şairlerimizden Mehmet Akif Ersoy kısa biyografisi gibi metinler yayınlıyorum. Bir akşam iş dönüşü Ahmet Özalp kapıdan, şiirin yayınlanacak haberini verip yoluna devam ediyor.”

“Sonra Çıra Edebiyat Yayınları’na editör oluşun harika bir atılım oldu bence. Edebiyat kitapları yayınlamak. İyi eserler meydana getirmek. Ne güzel değil mi? Yani sevgili editör kitaplarımızı da böylece yayınlamaya başladın. İlkin ‘Gül ile Bülbül Meseli’ deneme kitabımı yayınladın. Bu çok iyi oldu benim için. ‘Gül ve Bülbül’ divan edebiyatımızın başat imgelerinden, simgelerinden olduğu için arzu ettiğim bir isimdi ve oldu çok şükür. Onun için de sağ olasın var olasın.”

“İşte hayat böyledir sevgili dostum. İnsan nerede ve nasıl olacağını bilemiyor. Sağlık esenlik çok önemli. Yazmak yaşamak da önemli. Önemli olan yararlı şeyler bırakmak geriye. Elbet bir gün ölüm meleği ziyaret etmeye gelecek bizi. Önemli olan ona hoş geldin ve hazırım diyebilmek. Geriye iyi has bir şiir, bir yazı, bir kitap, hayırlı olan bir eser, imanlı bir nesil bırakabilmişsek odur kalıcı olan…”

Cennetin Çocukları

Mehmet Kurtoğlu’nun külbe-i ahzanındayız. Onun dostları ile hasbıhal ediyoruz. Her katta farklı bir dünyaya giriyoruz. Tanıdık, bildik kim varsa burada. Hepsinin de tertemiz kalbi seriliyor önümüze. Hepsi de; Cennetin Çocukları…

“Tolstoy ikinci katta oturuyor. Yaşlılıktaki o uzun sakalından eser yok ancak yine de haşin yüzüyle sert bir adam olduğunu hissediyorsunuz. Aklıma eşi Sonya’nın onun için yaptığı benzetme geliyor; “yatakta sanki bir ayıya sarılıyorum.” Ayılar cennete girmez ama Tolstoy girmiş. Dünyada iken adam öldürmekten tecavüze, kanın akmasından duyduğu şehvetten kumara kadar yapmadığı hiçbir pislik kalmayan Tolstoy, İsa’nın karşısında diz çökmüş, söylediklerini can kulağıyla dinliyor. Kendini tanrı gibi hisseden bu adamın, “sana bir tokat vurana diğer yüzünü çevir” diyen, haçta dünyanın en ağır işkencesine maruz kalıp acı çeken İsa gibi zavallı bir peygamber karşısında iki büklüm durup, alçakgönüllü ve başı eğik olmasına anlam veremiyorum. Demek cennet insanı değiştiriyor. Dünyada sert olan Tolstoy, burada yumuşamış.”

“Üçüncü katta Dostoyevski’nin odasına giriyorum. Dostoyevski dünyada olduğu gibi mütevazı odasında tek başına derin düşüncelere dalmış. Selam veriyorum, duymuyor. Acaba dünyada iken de böyle dalgın mıydı? Dalgın olamazdı, çünkü dalgın adam ne iyi kumarbaz olabilir ne de iyi bir yazar. Ancak burada derin tefekküre dalmış olmalı. Kapıyı tıkırdatıyorum, başını kaldırıp “sen de kimsin?” dercesine yüzüme bakıyor. Ben de “dünyada iken senin hayranın bir okuyucunum” diyerek içeri giriyorum. Ayağa kalkıp bana yer gösteriyor. Yanına oturuyorum. Koca cennete loş bir odada oturmasına şaşırmış, anlam verememiştim. Benim hayretimi anlamış olmalı ki “insan karanlığını cennet de olsa götürüyor. Değişen bedenimiz ama ruhumuz hep aynı kalır. Bak ben dünya da 60 yaşında öldüm ama burada beni 33 yaşında görüyorsun.”

“Bu defa beşinci kattaki büyük usta Cemil Meriç’in odasına çıkıyorum. Gözleri ışıldıyor. Elinden kitapları düşürmeyen bu koca usta, yine kitaplara gömülmüş yine okuyor. “Okumadığım ne kaldı üstat?” diyorum. Tebessüm ediyor, “dünyada yarım bıraktığım kitaplar vardı. Onları tamamlıyorum” diyor. “İnsan cennette de kitap okur mu?” diye soruyorum, elindeki kitabı kapatırken “sonsuz bir zamanı ancak sonsuz olan ilim ile geçirebilirsiniz” diyor. “Gözleriniz nasıl oldu. Görüyor musunuz?” diyorum. Gülüyor “görmüyor musun, kör adam eline kitap alabilir mi?” deyip, elinde tuttuğu kitabı sallayarak “bu kitaplar için yine gözlerimi verebilirim.”

“Yedinci kata çıkıyorum. Mehmet Âkif her zaman olduğu gibi yalnız başına derin bir tefekküre dalmış, gözleri bir noktada, oturuyor. Yanında oğlu Emin. Yüzünde babasına karşı mahcubiyetinin izlerini görür gibiyim. Belki de bana öyle geliyor. Her büyük adamın oğlu gibi o da babasının büyüklüğü altında ezilmiş. Babasının şanına yakışır hareket etmediği için pişmanlığını dünyadan buraya taşımış gibi. Ölümüne yakın gördüğüm o çökmüş, esrarlı yüzünün tersine çocukluk fotoğraflarında gördüğüm Emin’i hatırlatan otuzlu yaşlarda bir Emin ile karşılaşıyorum. Tıpkı Milli mücadele olduğu gibi yine babasının yanında bir tek o! Belli ki, Akif’in en sevdiği evladı. Ben tedirgin bir şekilde Akif’in yanına yaklaşırken geçirdiğimi tereddüttü gören Emin, “buyurun gel otur” diyor, geçip oturuyorum. Emin rahatlığından cesaret alarak, Âkif’e; “üstat nasılsınız?” diyorum. Gözlerini diktiği noktadan kaldırıp yüzüme tebessümle bakıyor. Onu ilk defa gülen bir yüzle görüyorum. Yüzünde hep bir hüzün, hep bir derin acı olan Akif, “İyiyim evlat! Dünya cehenneminden ahiret cennetine gelmekten daha büyük mutluluk olur mu?”

Bir Nokta’dan Öyküler

Engin K. Demir – Sultan

“Metroya binmek için (aşağıya inen) yürüyen merdivenlere doğru hızlı adımlarla gidiyorum. Önümde, parmakların arasında cep telefonunu tutup omuz hizasına kadar kaldırdığı elini, avuç içi gökyüzüne bakacak şekilde kırmış bir kız var. Kolu hafifçe sağa doğru uzanmış, dirseğinde çantası, topuklu ayakkabısıyla önüm sıra ilerliyor. Gece mavisi kot pantolonu üstünde sıra sıra farklı desenle süslenmiş bir bluz var; lacivert zemin üzerinde kahverengi, turuncu, beyaz renklerinden oluşmuş bisiklet yaka bir bluz. Kolları dirseklerine kadar geliyor. Bitiminde gözleri rahatsız etmeyen, uçları küçük toplarla dizilmiş püsküller, o ilerledikçe salınıyor.”

“Tren bazen yaylanmasına rağmen hızla durakları bitirip inmem gereken durağa yaklaşıyordu. Karşımdaki kız ise kitabını okumaya devam ediyor. Ayaktaki yolcuların ara ara değiştiğini görüyorum. Gürültünün arttığını, bazı yolcuların ise, nedendir bilmem, bağıra bağıra konuşmalarını duyarım. Buna rağmen içimi sessizlik kaplar. Gözlerime karanlık çöker. Garip bir hüzün gelir ta yüreğime çöker.”

“Geçici ışıklarla aydınlanan karanlıktan kurtulmuş, diğerleri gibi işyerlerine doğru gitmeye başladım. Üst geçitten geçip karşı yola, oradan biraz daha yürüyerek yan yola saptım. Yolun sonuna gelmeden sağ taraftaki yola döndüm. Biraz daha yürüyerek işyerinin bulunduğu binaya geldim.”

Halit Yıldırım - Şaka

“Fakülte kantinin ocaklığa yakın köşesinde bir grup toplanmış sohbet ediyorlar ve kahkahalarla gülüyorlardı. O gün Kerem yine formundaydı ve etrafını çeviren arkadaşlarına gülmekten kırıp geçiriyordu. Üniversiteye geldiği günden bugüne kadar herkesin sevgisini kazanan Kerem, gençliğin sağ sol peşinde koştuğu, olaylara karıştığı bir dönemde; siyasetle ilgilenmeyen, çok okuyan, okuduklarını tartışabilen, fikri fanatizme, kavgaya karşı olan esprili bir kişiydi. Arkadaşları onun adını Filozof koymuştu.”

“Kerem, kızara bozara başladı anlatmaya. Bu sohbetler böyle devam ederken bir gün bu halkaya Filiz’in diğer bölümden arkadaşı olan ve fakültenin en gözde kızlarından Sibel de katılmıştı. Sibel güzelliği kadar ciddiyetiyle de meşhur, pek kimsenin yanına yaklaşamadığı sessiz, sakin ve çok çalışkan bir kızdı.”

Mahir bir akşam yurtta çalışma odasında Kerem’in dalgın dalgın bir şeyler yazdığını gördü. Bir şey sorma bahanesi ile masasına gittiğinde Kerem’in yazdığı şeyleri Mahir’den sakladığı için iyice işkillendi. Dışarı çıktı ve yurdun kantininde oturan Selim’i buldu ve ona: “Tilki, bizim Filozof saklı gizli bir şeyler yapıyor. Ben yanına gidince yazdıklarını benden sakladı. Şimdi çalışma odasında. Git şunu sana çay ısmarlayacağım diye kantine indir. Ben çok merak ettim şu defterlerini kitaplarını bir karıştırayım. Bakalım ne film çeviriyor?”

“Nereye gidiyorsun, gel buraya. Şaka yaptık şunun şurasında. Arabacı burada seni bekliyor” diye bağıran Hayri’yi yakasından yakaladı ve: “Şerefsiz herif, insan arkadaşının sevgisi ile alay eder mi? Sizin bu eşek şakanızın yüzünden adam kafayı yedi.” diye bağırarak Hayri’nin suratına yumruğu geçirdi. Bir anda ortalık karışmıştı. Arabacı ile bu kez Kerem’i tanıyanlar beraber olmuş muhteşem dörtlüyü kovalıyorlar, peşlerinden küfürler yağdırıyorlardı.

Bir Nokta’dan Şiirler

Gel konuşalım biraz

Bak, çiçek açtı kiraz ağacı

Balkonda havalar güzel

Söz

Kesmeyeceğim sözünü bu kez

Belki birazcık da müzik.

Yeni bir inşaat başladı alt yolda

Ustalar birazdan bağrışacaklar

Paydos ettikçe ameleler

Toz bulutlarına karışacak kuşlar.

Gel konuşalım biraz

Sevmekle olacak ne olacaksa

Böyle demişti Mustafa amca

Ömrü sevmekle geçen, koca adam.

Süleyman Çelik

dokunuşla öğrenir yatık durmayı sayfa

defineci gözlerden kaçmak ister

ışık değince göze daralır görüş

bir sızı görmüş gibi

el ele geziyor kokumuz caddelerde

göğü emerken güller

giz arıyor nefesimiz

boş bakışın mahzunluğu

aynı acıda konaklıyor sesimiz

Adnan Berber

Emir ulu yerden

Emir ulu yerden

Borazan ağızlı konuşmacılar

Kutsal metin vehmiyle

Kemiriyorlar kelimeleri

Anamızın dilinden yağmalanmış

Kandil kandil kelimeleri

Abdurrahman Karakaş

Hayrettin Orhanoğlu som hayret makamında

sınırsız enerjisi dostluğun akımında.

Hayriye Ünal sesi Buzdokuz’lu şehirde

akar gider şiiri kor ateşli nehirde.

Hıdır Toraman koşar hayra gücü yeterse

yeryüzü mühürlenir şiir sesi biterse.

Hicabi Kırlangıç ki yükseltmez hiç sesini

neyzen gibi akıtır şiire nefesini.

İbrahim Eryiğit

Maaile Dergisi’nden Muhammed’ül Emin Özel Sayısı

Rebiülevvel ayındayız. Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) dünyaya teşriflerinin gerçekleştiği ay… Onun adını anlak için her türlü vesileyi hayatımıza katmamız gerek. Onu andıkça ve Onun ümmeti olmanın gereklerini yerine getirdikçe içimizi dağıtan bu çağda nefes alacak yolları bulabiliriz.

Maaile Dergisi Muhammed’ül Emin özel sayısı ile anıyor Peygamberimizi. Dergide ruha şifa yazılar yer alıyor. Peygamberimizin aile hayatından liderliğine kadar geniş bir yelpazede ele alınıyor konular. Altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

Elif Örs – Peygamber Efendimizin Şehir Kurması

“Hepimizin bildiği konu; Medine’de Peygamber Efendimiz ilk önce Mescid-i Nebevi’yi inşa etmiş, onun etrafında Ashab-ı Suffe (mektep-medrese) onun yanında da Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) eşlerinin odaları olmuştur. Daha sonra bu şehre eklenen parçalar Medine’nin mezarlığı ve pazarı olmuştur. Efendimiz (s.a.v.), Medine çarşısını gezdiğinde çarşıda gördüklerinin sonucu “Burası Müslümanların pazarı olamaz” diyerek, Müslümanlara ait bir pazar açmıştır. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) kurduğu şehrin merkezinde görüldüğü gibi cami merkezli yani ibadet merkezli, hayatın merkezine inancı koyan ve hayatın diğer parçalarını buna göre şekillendiren bir şehir planı vardır. Bu şehirleşme planı yaklaşık 19. yüzyıla kadar Müslümanların hâkim olduğu, yaşadığı coğrafyada hüküm sürmüştür.”

“O zamandan günümüze gelen İslam evleri, haremlik ve selamlık olmak üzere iki bölümden oluşan ve genellikle bir açık alan avlu etrafında kurulmuştur. İslâm şehirlerinde insanlar sokakta oturmaz, oturma mekânları evler ve mescitlerdir.”

“Yaşadığımız evleri ve mekânları da Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) sünnetine göre inşa etmemiz gerekmiyor mu? “Evlerde kurulacak İslam devleti” için yaşadığımız hunharca yapılan çok katlı betonarme binalar ne kadar uygundur?”

Nazmiye Gülbaş – Cihat Peygamberi

“Çoğu peygamber fiili cihat etmemiştir. Peygamberimiz ise ‘cihat Peygamberi’dir. Uğruna dünya yaratılan, tüm insanlığa ve çağlar ötesi için gönderilen Peygamber ( S.A.V.) elbette Allah'ın dini hâkim olsun, yeryüzüne hak ve adalet yayılsın için tüm gücüyle mücadele edecekti. Hz. Peygamber (S.A.V.) de öyle yaptı. Bir hadiste şöyle buyurmaktadır: "Ben harp peygamberiyim, ben rahmet peygamberiyim.” Haddizatında Peygamber Efendimizin ( S.A.V.) hayatının hicretten sonraki aşaması tamamen cihatla geçmiştir. Hz. Peygamberin ( S.A.V.) döneminde 12'si büyük 20-26 gazve olmak üzere toplamda 91 askeri hareket meydana geldiği rivayet edilmektedir.”

Zeynep Turhan- Peygamber Efendimizin Aile Hayatı

“Hani bazen, bazı zamanlarda daralırız, bunalırız, çaresiz ve çözümsüz kaldığımızı hissederiz ve bir mucize bekleriz ya! O vakit Efendimizin ( S.A.V.) Kur’an kopya - sı hayatına bakın. Orada aradığı - nız mucizeleri bulabilirsiniz. İslam uleması buna sünnet demektedir. İbni Hazım şöyle söylemektedir: “Allah’ın resulünün sireti üzerinde düşünüp taşınana onu doğru - lamayı kaçınılmaz kılar. Onun gerçekten Allah’ın elçisi olduğuna yaşadığı hayat şahitlik eder. Şayet Rasulullahın sireti dışında başka herhangi bir mucizesi olmasaydı o siret tek başına mucize olarak yeterdi.”

Hz. Peygamberi ( S.A.V.) hayatına onun Allahın Rasulü ve kulu aynı zamanda beşer olduğu ekseninde bir bilinç düzeyi oluşturursak ‘yaşanabilir bir dünya’ önce bizim evlerimizde kurulabilir. Ve bu yuvanın sakinleri olarak dünyayı ve insanları güzelleştirebiliriz. Bu noktada da habibullah ken - disinden sonra Kur’an’ı, sünneti nusret ve zafer için insanlığı da hidayetlerine vesile olmamız için bize emanet olarak bırakmıştır. Gönülden gönle bir yol varmış, çevirin öyleyse rotayı sevdiklerini - zin, ailenizin ve insanlığın kalbine bir iz bırakmak adına âlemlere rahmet Efendimizin ( S.A.V.) izinde!..”

Şenay Şeker - Müjdeler Olsun Şam’a

“Kudüs’ün özgürlüğüne kavuşması ve yeniden fetihlerin gerçekleşmesi için Peygamber Efendimizin ( Sal - lallahu Aleyhi Vessellem) uyguladığı stratejileri çok iyi analiz etmemiz gerekiyor. Beytü’l Makdis özelinde İslam davasının muvaffak olması ve zafere ulaşması için Muhammed ümmetinin Kur’an ve sünnetten beslenmesi ve nebevi metotlarla yol alması gerekir. İşte o zaman ilahi yardımlara ve bereketlere kavuşmak mümkün olacaktır. İnsanlık tarihiyle yaşıt olan bu mukaddes topraklarda nice fetihler ve işgaller yaşanmış; kimler ki bu topraklara sahip olmuşsa dünyada söz sahibi olmuştur. Bundan dolayıdır ki bizler Muhammed ümmeti olarak yeniden hakkın ve adaletin temsilcisi olmak ve yeryüzünde yaşanan zulümleri ortadan kaldırmak istiyorsak, Kudüs’ün layık olduğu değere yeniden kavuşması için azami gayret göstermemiz gerekir. Allah Resulünün ( Sallallahu Aleyhi Vessellem) hayatına baktığımızda çalışmalarını ilmi, siyasi ve askeri hazırlık olarak üç aşamalı yürüttüğünü görürüz.

İlmi hazırlık en uzun hazırlıktır. Siyasi ve askeri hazırlık bunun üzerine bina edilmiştir. Son asırda ilmi çalışmalar çok ihmal edildi. Terk edilen sünnetler gibi Kudüs’ün de ihmal edilmesi, İslam aleminin zayıf düşmesine ve zaferin gecikmesine sebep olmaktadır. Evlerimizi Daru’l Erkam’ın evi gibi ilim meclislerine çevirerek tüm ümmete unutturulan bu davayı yeniden hatırlatmalı, Kudüs’te düştüğümüz yerden yeniden Kudüs ile dirilip ayağa kalkmalıyız.”

Betül Tatar Tüzünol - Vasat Ümmet

“Vasat ümmet, Allah katında öyle kıymetlidir ki, böyle bir ümmetin yanlış üzerinde ittifak edip hak yoldan ayrılması mümkün görülmemiş, ümmetin bir konuda görüş birliğine varması (icmâ) fıkhî bir delil sayılmıştır. Ahir zamanda, kaosa bulanan dünyayı, hakka, huzura, adalete, iki cihan saadetine davet edecek olan ve bu değerlerin uygulayıcısı olan ümmettir, vasat ümmet. Bu bilgiler ışığında, bizlere düşen silkinip, kendi değerimizi, görevlerimizi hatırlamak, bunları anlatmak, fert, cemaat ve toplum bazında bu değerlerin uygulayıcısı olmaya gayret etmektir. Bizim çabamız ve duamız, ümmetin vasat olarak anılan kısmında yer almaktır.”

Rukiye Cevahir Kavak – Ekim Vakti

“Öyleyse bu ayda ekilecek tohuma işte hep beraber gelmiş olduk sevgili okur, ilk önce seveceğiz. Bu bizim şahsi meselemiz olacak. Tanıyarak sevmek, sevme sebeplerini bulmak… Sonra sevgimiz bize dosdoğru yaşamaya teşvik edecek. Güzel bir ahlâk ile. Yani çürümüş bir topluma inat iyiliği seçip azmedeceğiz, sabredeceğiz. Bu hedef bizim karakter temelimiz olacak. Sonra? İşte sonrası en mühim vazife: Nasıl mücadele edileceğini bu mücadeleye muhtaç olanlara öğreteceğiz. Bu da ancak sözlerinizin hakikatinin fiillerinizin hakikatiyle örtüşmesiyle olur. Dolayısıyla her birimizde bir işi yapmanın “heyecanı” doğmuş olur.

Güzel bir ay geldi önümüze. Ekim ve Rebiülevvel. Zaman ekme vaktidir. Efendimizin (S.A.V.) ektiğini ekme vakti. Ve yaklaşıyor yaklaşmakta olan… İşitir misiniz? Bu işitilen Asr-ı Saadet’in ayak sesleridir.”

Habibe Alpay Aydın – Tıbb-i Nebevi

Hummâ (Hummâ), Ve’ak (Sıtma): Rasulullah (S.A.V.) humma veya sıtma hastalığına tutulan birini ziyaret ettiğinde, “Allah’ın bu hastalıkları ahiret ateşi cezasına kefaret sayacağını” müjdelemiş. Bunun üzerine bazı sahâbi, “Bir gece(liğine) humma hastası olmayı umardık” demişlerdir.

Irku’n-nesâ (Siyatik): Bunun için Efendimiz Arap koyununun yağını önermiştir. Eklem ağrılarına ise inciri tavsiye buyurmuştur.

Cünûn (Delilik, Cinnet): Peygamberimiz yine buna da ense çukurundan hacamat önermiştir. Delilik için ayrıca Fatiha’nın fazileti ve efdaliyeti hadislerinde sahabenin Fatiha ile deliliği bile tedavi ettiklerine dair rivayetler bulunmaktadır. Tüm büyük hadis râvilerinin rivayet ettiği bir hadis-i şerife göre “Fatiha da bir rukyedir.”

Nazile Şanal – Örneklik ve Önderliği

Hz. Muhammed (s.a.v.) zorlu mücadelelerle birlikte, hicret sonrası kurulan ilk İslam devletini Medine’de kurmuştur, başkanlığını yapmıştır. Gençliğinden gelen güvenilirlik, idarecilik, komutanlık anlayışıyla devlet başkanı olmuştur. Hz. Peygamber’in sevgi, şefkat, merhametle beslenen kişiliğiyle güven esasına dayanan bir medeniyet inşa etme arzusunu gerçekleştirmede, etkileyici üslubunun yanı sıra insanlara değer vermesi, sade yaşam tarzı, mazlumların hamisi olması, cömertliği, özverili oluşu, zarafeti ve daha nice güzel hasletleriyle etkili olmayı başarmıştır. Bu sayede kısa zamanda insanların etrafında kenetlenmesini sağlamış, güvenin egemen olduğu sağlam temeller üzerine bir medeniyet kurmayı başarmıştır.

Dr. M. Şerafeddin Kalay ile Söyleşi

Dr. M. Şerafeddin Kalay, Peygamber Efendimiz’i anlattığı kitapları ile tanınan bir yazar. Peygamber sevgisini, O’nu tanımanın insanlığa kattığı değeri, O’nu çocuklara anlatmanın usullerini kaleme aldığı birçok kitabı mevcut. Maaile’de Selime Sümeyye Abatay’’ın sorularını cevaplamış Kalay.

“Hidrojenle oksijenin birleşerek su molekülüne dönüşmesi, su haline gelince bütün canlıların hayat vesilesi olması gibi, erkekle kadının meşru akitle birleşerek yuva kurması da insanlığın hayat kaynağı, devamının vesilesidir. Huzur ve sükûn kaynağıdır. Onun için aile insanlık için kıymetli, içinde bulunduğu cemiyet için kıymetli, millet için kıymetlidir. Yuva kuran kadın için kıymetli, erkek için kıymetli, çocuklar için kıymetli, gençler için kıymetli, yaşlılar için kıymetlidir ve vazgeçilmezdir…”

“Peygamber Efendimizin (S.A.V.) nasıl bir eş olduğunu anlamak için Hz. Hatice validemize bakmak yeterlidir. Hıra’da ilk Cibril Aleyhisselâm ile karşılaştığında ve yaşadıklarını anlatırken; “O an, kendimden korktum” deyince validemiz; “Hayır, müjdeler olsun! Allah’a yemin olsun ki o, seni asla hüsrana uğratmayacaktır. Çünkü sen, akraba bağlarını korur, zayıflara yardım eder, yoksulların elinden tutar, onlara imkân hazırlar, misafirlerine ikram eder ve hakkı korumaya çalışanlara yardım edersin” demişti. Bu, nübüvvetten önceki Muhammedü’l-Emîn’i özetliyordu. Sonrasını siz düşününüz…”

“Rasûlullah (S.A.V.); “Size iki şey bıraktım. Onlara sımsıkı tutunursanız asla dalâlete düşmezsiniz: Kur’an ve sünnet” buyururken Allah Resulünün hükümlerini dışlamaya çalışanlar, hadislerini reddetmek için fırsat ve bahaneler arayanlar, onlara imkân hazırlayıp çanak tutanlar ve onların propaganda yoğunluğu karşısında sarsılanlar, zayıflık gösterenler, modaya kapılma hevesi taşıyanlar... Bilmelidirler ki; biz bu aziz dinî Allah Resulünden öğrendik. Allah Kelâmı’nı ilk önce ondan dinledik. Rabbimizin bize ne emrettiğini, emrini nasıl yerine getireceğimizi anlamak için ona kulak verdik. İslam’ın kemaliyle nasıl yaşanacağını onda gördük. Ahlâk güzelliğinin bütün meyvelerini onda tattık.

“Eşlerinize güzel davranın ve unutmayın ki Hayat Rehberi’miz; “Müminlerin imanı en olgun olanı, ahlâkı güzel olan ve hanımına da güzel ahlâkla davranandır” buyurur. Şüphesiz bu hadis sadece erkeğin hanımına güzel davranması için değildir. Ahlâk güzelliğinin kadına daha çok yakıştığı ve çocuklar üzerinde tesirinin daha derin olduğu bir gerçektir.”

YORUM EKLE

banner26