Ekim 2021 dergilerine genel bir bakış-2

Dergi: Meşru Zemin

Hece Dergisi’nin 298. sayısında Mehmet Solak’ın günümüz dergiciliği üzerine kaleme aldığı bir yazısı yer alıyor. Solak, konuya sahadan ses veriyor diyeceğimiz bir hassasiyetle kaleme almış yazısını. Geçen yıl Hece dergisinde hazırlamış olduğu dosyadan da biliyoruz dergiler konusuna vakıf bir isim Mehmet Solak.

Dergiler çıkıyor; yazılar, şiirler havada uçuyor. Ayda onlarca dergi takip ettiğim halde biliyorum ki benim de adını duymadığım nice dergi var bu ummanda. Her şey yolunda mı peki? Bakış açısı önemli bu konuda. Önemli tespitleri olan bir yazı bu. Söz Mehmet Solak’ın.

“Bir edebiyat ortamından söz edilebiliyorsa, o ortamın da baş aktörü dergilerdir. Çünkü dergiler kendi varlıkları ötesinde yazarların/şairlerin de var oluş alanlarıdır. O alan, ne kadar sağlıklı ise yazarların/şairlerin var oluşları da o kadar sağlıklıdır. Ya da tersi…”

“Baştan ölü doğmuş dergileri de meseleye dâhil ederek konuşacak olursak yaşayan dergilerin durumunun pek iç açıcı olmadığını söyleyebiliriz. Elbette bir genelleme yapıyoruz ve her genellemenin her zaman istisnaları vardır. İstisnaları dışta tuttuğumuz vakit, görmekten kaçınamayacağımız görüntü nedir peki? Ne kadar umut verici ne kadar umut kırıcıdır?”

“Allah aşkına! Bir bakın dergilere! Kaç dergi var düğün sofrası görüntüsünden uzak. Bir çekirdek kadrosu, o kadronun oluşumunu sağlayan bir amaç birlikteliği ve bu amacı mümkün kılan bir ülkü yoksa nedir bir derginin hedefi/derdi? Her ay posta kutularını dolduran yazıları/şiirleri sırası geldikçe, üstelik ustaları küstürmemeye özen göstererek ama edebiyatın katledilmesine göz yumarak kullanışlı bir meşru zemin oluşturmak mı? Dergi derken elbette yayın yönetmenlerinden, yayın kurullarından, editörlerden bahsediyoruz. Bu vebali üstlenmeye kim razı acaba? Hangi yayın yönetmeni, hangi yayın kurulu, hangi editör? Sanırım hiç kimse! Yazarlar/şairler mi! Hiç sanmıyorum.”

“Dergiler, öncelikle amaç birlikteliğinin tetiklediği bir meşruiyetle kendi zeminlerini oluşturmalı ve o zemini besleyen, canlandıran ve yaşatacak olan yazarlara/şairlere mazeretsiz bir şekilde yer açmalı hatta yer ayırmalı. Genç-yaşlı demeden; kitaplı-kitapsız, usta-çömez… Ülkü itkili ve amaç odaklı bir ortam oluşturmalı dergiler. Kadrocu ama lider gölgesinden azade bir zeminde buluşturmalı yoldaşlarını. Hem yol hem menzil olmalı yani, yolgeçen hanı değil. Düğün sofrası hiç değil.”

Behçet Necatigil’in Şiirlerinde Matematik

İbrahim Eryiğit’in şiirin matematiğini ortaya koyan yazılarını okudukça şiirlerde sayıların ardına düşer olduk. Sonuç şu; şair şiirinde hiçbir sözü rast gele kullanmadığı gibi sayıların da dünyasına şair edası ile giriyor. Sayılara imge örtüsünü giydirmek de şiirden sayılmalı.

Bu sayıda Behçet Necatigil’in şiirlerine eğiliyoruz. Elbette sayılar eşliğinde.

“Behçet Necatigil, yonca bitkisinin üç yapraklı olduğunu bildiği halde, şiirine özellikle “Dörtlü Yonca” adını verir. Çünkü dört yapraklı yonca çok nadir bulunur ve bulana şans getirdiğine inanılır.”

“Limit’in kelime olarak anlamının bir şeyin nicelik yönünden ulaşabileceği en son sınır, nokta ya da yer olduğu bilinir. Matematikteki anlamıysa değişken bir büyüklüğün, erişmek zorunda olmaksızın istenildiği kadar yaklaşabildiği değişmez büyüklüktür. Necatigil, “Limit” adlı şiirinin son iki dörtlüğünde;

Döner kasnak boşa, kaslar eridi;

Yaşamanın tek anlamı çelişme.

Aranır dalgın kâğıtlarda

Evvelce var idi.

Ya biz böyle nelerden kaçarız

Çalarlar da kapımızı.

Ama sıfır çarpı yalnızlık

Toplasalar hepimizi.

diyerek, limite bilinenden farklı anlamlar yükler. Hayat fonksiyonundaki dostluk, sevgi, sokak, vb. gibi değişkenlerin insanı götürdüğü değeri sorgular şair bu şiirinde: “Döner kasnak boşa, kaslar eridi;/ Yaşamanın tek anlamı çelişme.” Toplama işleminde birim veya etkisiz eleman, çarpma işleminde yutan eleman olan sıfır sayısıyla her sayının çarpımının sonucunun sıfır olduğunu bilen şair, sıfırı negatif bir anlam yüklediği yalnızlık imgesiyle çarparak, sıfırın şekil itibariyle boşluğu çağrıştırdığından hareketle yalnızlığı yutmasını öncelemiştir. Hayata dair umutların örselenmişliğine de dikkat çeker bir bakıma.”

İfade Edilemeyenin İfade Edilişi

“İfade etmek” olarak adlandırırız içimizdeki duygu ve düşüncenin dile gelişini. Büyük meseledir bu. Çünkü her şeyi ifade edebilmek de öyle söylendiği kadar kolay değildir. Düğümün çözülmesi gerekir. Cemal Şakar, ifade etmek üzerine yazmış. Daha çok ifade edilemeyenin üzerinde duruluyor yazıda. Gizin, içte kalanın, dışa yansıyamayanın.

“Sanatın, ifade edilemeyeni ifade etmeyi mümkün kılan bir etkinlik olduğu varsayımı genel kabul görmüştür ki bu haklı bir kabuldür. Boğazımızda düğümlenen, kalbimizi sıkıştıran, dilimizin ucuna geliveren bir şey vardır, sezeriz/duyarız, ama ifade edemeyiz. Bu sezginin içimizle, derunumuzla ilgili olduğu açıktır. Çünkü akıl ya da duyuyla ilgili olmayıp sadece sanatçının içinde varlığını hissettiği ama anlatamadığı formsuz-bir-şeydir. Şeydir; çünkü şey, varlık bildirir, ama bu cisimsiz ve niteliksiz bir bildirimdir. İçimizdedir, hissederiz, ama onu hayale getirmekten bile âcizizdir; çünkü hayal de kendi hakikatince forma bürünmüş bir bilgiye, bir duyuya muhtaçtır ve bilinenden hareketle dışsal bir formun içselleştirilmesi, surete büründürülmesi, imgeselleştirilmesi, giderek simgesel bir değer kazanmasıdır.”

“İfade edilemeyen, eserde bir gizleme için var olmaz, bir eksiklik, bir boşluk da değildir; onun varlığı, susarak-var-olma tarzındadır. Bu yüzden okur, ifade edilemeyeni hep hisseder; zaten hissetmese eserde bir boşluk oluşurdu ve bu boşluk, sadece eserin kurguladığı parçalar arasında bir mantık boşluğu, yazarın mantık hatası olarak anlaşılırdı. Oysa ifade edilemeyen, eserde kendini hissettirmekle de kalmaz, eserin mevcudiyetine katılarak denebilirse görünür/ifade edilebilir olur.”

“İfade etmek, ifade edilemeyeni tercüme etmek değildir. İfade edilemeyen, eser sayesinde var olur, kendini onunla duyumsanır hale getirir. Eserle iletişime geçmek demek, onun kendi bütünlüğünde meydana gelen gizi anlamaya çalışmak demektir. İfade edilemeyen eserde köklenir ve eser sayesinde var olur; yoksa eser kimi ifade edilemeyenleri kendi dışından alıp içine taşımıyordur; ifade edilemeyeni kendisi var ediyordur.”

Bağımsızlık Dönemi Kazak Şiiri

Eylül sayıında Özbek şiirini dosya olarak işleyen Hece, bu sayıda Kazak şiiri üzerine hazırladığı dosyada bağımsızlık dönemi Kazak şiirini okuyucularına temsilcileri eşliğinde tanıtıyor. Dosya editörü; Aşur Özdemir.

Dosyada yer alan yazılardan birkaç örneği buraya alıyorum.

Aşur Özdemir

“Kazak şiiri gerek sözlü gerekse yazılı anlamda çok köklü bir geleneğe sahiptir. On beşinci yüzyılda yaşamış Asan Qayğı, Kazakça yazmış ilk ozan olarak kabul edilir. Destan düzen, büyük siyasi ve içtimai olaylara tanıklık eden jırawlıq geleneği Aqtamberdi Jıraw (1675-1768), Buqar Jıraw (1684-1781), Bazar Jıraw (1842-1911) gibi büyük jırawlar yetiştirmiştir. Jırawlar, Dede Korkut’un takipçisi sayılan büyük ozanlardır. Öte yandan jırşılar ise daha çok usta malı söyleyen ozanlardır. Sözlü gelenek her iki koldan da on dokuzuncu yüzyıla değin bu şekilde devam etmiştir. On sekizinci yüzyılda Mahambet Ötemisulı (1804-1846) misali cengâver ozanlar yanında klasik Doğu kıssa ve destanları temelinde eser veren Şädi Jäñgirulı (1855-1933), Jüsipbek Şayqıslamulı (1857- 1937) gibi kitabiy aqındar yani kitâbî şairler de yetişmiştir. Bu arada geleneklik Kazak şiirinin son temsilcisi sayılan Jambıl Jabayulı (1846-1945) da ölene kadar eser vermeyi sürdürmüştür.”

Bayan Kerimbekova / Gaziza Otarbayeva - Bağımsızlık Dönemi Kazak Şiirinde İdeolojik Ve Sanatsal Arayışlar

“Kazak halkı bağımsızlığını kazandıktan sonra yeni toplumsal ve tarihî döneme girmiştir. Buna bağlı olarak bağımsızlık dönemi Kazak şiirinde hedeflerin ve tarzların da yeni ve değişik olması tamamen doğal bir olgudur. Bu şiirde Sovyet dönemi ideolojisi sona erdiği için bağımsızlık hedeflerini, vatanı, milleti ve özgürlüğü dile getirmek esas konulardan biri olmuştur. Kazak şiiri geleneksel gelişim sürecinden kopmamıştır, ancak içerik, sanat ve ideoloji bakımdan yeni tarzlar ve çözümler bulmaya çalışmıştır.”

“Edebiyatımızın önemli ve kapsamlı dönemlerinden sayılan bağımsızlık dönemi Kazak şiirinde kendi poetik yapısını kuran ve söz sanatına hakkıyla vâkıf bulunan şairlerimizin özgün has sözleri kullanma, çeşitlendirme, dönüştürme, değiştirmede başarılarıyla temayüz ettiklerini söylemek lazımdır. Bir şiirde kullanılan birkaç sanatın tamamı, şiirin açıklayıcı veya sıradan kullanımdan sıyrılarak imgeleşmesini, renklenmesini, derinleşmesini sağlamaktadır.”

Ebedî meseleleri ele alan bir şairin sanat dünyasını anlamanın ön şartlarından biri onun iç dünyasını tanımaktır. Bu konuyu araştırmakta olan eleştirmen G. Belaya “Yazarın sanat dünyasının kendine has özelliğini tanımanın esas yolu, yazarın yaratıcılığında kendi bulduğu ve sabit olarak döndüğü ‘ruh dünyasını’ hedef alarak sanatçıyı düşündüren hayat sorunlarının birimlerini bulmaktır. Ondan sonra sanat dünyasını, bu iç dünyayı esas alarak tahlil etme imkânı doğar.” der.

Muratxan Şoqan

“Şair ve çevirmen Muratxan Şoqan, 25 Şubat 1974 tarihinde doğdu. Kazakistan Yazarlar Birliği üyesi olan şair, Kazakistan Cumhuriyeti Millî Kütüphanesine bağlı Jas Qalam Kulübü ile Ädebiyet Älemi Merkezinin başkanlığını yürütmektedir. M. Şoqan’ın eserleri birkaç dile çevrilerek yurt dışında yayınlandı.”

Etrafıma göz attığım zaman,

Örnek alırım gök ottan ağaçtan.

Onlar yer için savaşmazlar,

Nedense hiçbir yere sığmaz insan!

Birbirinizi eleştirir, hep çekişir,

Arada soğuk dedikodu gider gelir.

İnsanlar bağırıp çağırırken ben,

Bağda fidanla buluşurum bir.

Marjan Erşuw

“Şair, oyun yazarı, çevirmen ve nasir Marjan Amankosqızı Erşuw, 15 Nisan 1977’de Atıraw ili Jılıoy ilçesinde dünyaya geldi. Atıraw Eğitim Enstitüsü Dil ve Edebiyat Fakültesinden mezun oldu. E-Farabi Kazak Millî Üniversitesinde doktora yaptı.”

Güzel olmak benim neyime!

Çirkin burnum var, biraz da karayım.

Güzel bir kız görsem çevremde,

İçten içe kıskanırım.

Bazen tutar kollarımdan,

Özlemle beklediğim hayalî ses.

Kimse beni utandırmaz,

Kendi yüzümden utanırım ben.

Biri beni suçlar,

Asla peşini de bırakmaz.

Azmış gibi sanki bu dert,

Nasıl umutla dolarım?

Sanatım da var hoşa gidecek,

Aklım da var idare edecek.

İşim var hoşlanacağım bir de,

Benim de bir değerim var özünde.

Millet ver Şair

Ömer Aksay, millet-şair-şiir ilişkisi üzerine yazmış. Millet kelimesinin kökeninden başlayan detaylı bir yazı bu. Milletin şiire ve şaire olan mesafesi ve bakış açısı da yer alıyor yazıda.

“Milletin indinde/nezdinde şiirin hükmü nedir? Hiçbir şairi, bu soruya, merakına gerekçe olabilecek bir cevap bulacağına ikna edemeyiz. Çünkü şairler tıka basa cevaplarla yüklü, cevabını merak ettikleri hiçbir soru yok! Milletle aralarındaki korkunç uçurumun kapanmayışı, gittikçe daha fazla açılışının en önemli sebebi budur: Şairlerin hükmüyle milletin hükmü arasında herhangi bir muvafakat (uyum/ahenk) sağlanmış değil.”

“Dünya şiire muhtâc.

Suya, gıdaya, tıbbî yardıma, paraya, demokrasiye, şuna buna ihtiyacı şiirden daha az insanların. Dünyaya böyle bakmanın, böyle görmenin çok saçma olduğuna inandırdılar hepimizi: Şiirle mi karınlarını doyuracaklar? Şiirle mi hastalıklarından kurtulup iyi olacaklar? Şiir mi onları daha müreffeh kılacak?

Afganistan, Yemen, Sudan, Suriye…

Başımıza gelen en büyük âfetin şiirsizlik olduğunu felek bize hatırlatmadan, uyarmadan durmuyor. Şiire doyamadan, şiiri duyamadan, şiirle dayanmadan ölenlere acıyorum.”

Nuri Pakdil Üzerine

18 Ekim, Nuri Pakdil’in ölüm yıldönümü. Hece, söyleşi ve yazılarla Pakdil’e özel bir yer ayırmış. Büyük ustayı rahmetle anarken, dergide yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

Necip Evlice Söyleşisinden

“Zaman çabuk geçiyor. 18 Ekim’de iki yıl olacak. Daha gidip gitmediğinden emin olamadan geçen iki koca yıl. Hayattayken, onun yokluğuna alışıp alışamayacağımı düşünmemiştim hiç: alışamadım. Sandığımdan, hissettiğimden çok daha fazla bir yeri varmış hayatımda. Öyle zamanlar oldu ki, hiç farkında olmadan onun sokağında, oturduğu apartmanın kapısında buldum kendimi. Yolum, hayattayken olduğu gibi, küçük bir dalgınlıkta bile onun sokağına, onun yaşadığı yere çıktı sık sık. Çoğu kez, ne zaman geldiğimi, nasıl geldiğimi bilemedim. Ağır bir hüzün, kimsesizlik, yalnızlık, yoksunluk yaşadım böyle zamanlarda.”

“Benim Ankara’ya geldiğim 1979 yılında, Nuri Pakdil İstanbul’a gideli iki yıl filan olmuştu. O, her ay Ankara’ya geliyor, dergi ve arada kitaplarımız çıkınca da bizlerden biri dağıtım için İstanbul’a gidiyordu. 1980 yılından itibaren sıklıkla ben gitmeye başladım İstanbul dağıtımına. Arif Ay’ın da gittiği oluyordu. Aybaşlarında, İstanbul’daki dağıtım işimizin bittiği akşam, genellikle aynı gün biterdi, İstanbul’daki arkadaşlar da Nuri Pakdil’in Erenköy’deki evine gelirler ve o akşamı hep birlikte geçirirdik.”

“Uzun suskunluk dönemi, 1985’ten 1996’ya kadar sürdü. On bir yıldan biraz fazla. 1984 yılının büyük kısmında yapayalnız kaldığını da eklersek; yaklaşık on iki yıl diyebiliriz. Bu uzun on iki yıl, gerçekten çok ama çok farklı şeylerin yaşanmasına sebep oldu. Benim için de çok sarsıcı süreçleri barındırır içinde.”

Arif Ay - Altındağ’ın Kavalcısı

“Nuri Pakdil, Altındağ ilçesinin içinde yer alan Tâcettin Dergâhı’nda mukim. 1984 yılının Temmuz ayında “Altındağ’ın Kavalcısı”sını yazarken ebedî mekânının Altındağ ilçesinde olacağını hissetmiş miydi? Her neyse… Bu vesileyle vefatının ikinci yılında onu özlemle, saygıyla, rahmetle yad ediyorum. Mekânı cennet olsun.”

Âtıf Bedir - Nuri Pakdil Şiirine İki Şerh Denemesi

“Nuri Pakdil’in dört şiir kitabı bulunmaktadır. Bunlardan ilki Edebiyat dergisi döneminde çoğunluğunu Ebubekir Sonumut adıyla yayımladığı şiirlerin bir araya getirilmesiyle 2014 yılında yayımlanan Anneler ve Kudüsler, İkincisi on iki yıllık suskunluk döneminden sonra yayımlanan ilk kitap Sükût Sûretinde (1997), yine aynı yıl yayımlanan Ahid Kulesi ve iki yıl sonra yayımlanan Osmanlı Simitçiler Kasîdesi (1999). Tümü de Edebiyat Dergisi Yayınlarının kitapları. En son yayımlanmasına rağmen bizim için ilk kitap olan Anneler ve Kudüsler uzun ve bazıları I, II, III… gibi numaralandırılmış şiirlerden oluşur. 1997 yılında sonra yayımlanan üç kitap ise ilk kitaptan biçim yönünden ayrışarak ikiliklerden (beyit) oluşmaktadır. Her kitapta yer alan beyit sayısı özellikle anlamlı sayılardan seçilmiş gibidir. Sükût Sûretinde’de otuz üç, Ahid Kulesi’nde kırk, Osmanlı Simitçiler Kasidesi’nde kırk bir beyit bulunmaktadır.”

Nazif Öztürk İle Mehmed Âkif, Tâceddin Dergâhı Ve Tâceddinî Veli Divanı Üzerine Söyleşi

Mehmet Kurtoğlu, Nazif Öztürk’le Âkif merkezli bir söyleşi gerçekleştirmiş. Öztürk; Âkif’ten, Tacettin Dergâhı’ndan ve hazırladığı Taceddinî Veli Divanı gibi konulardan açılan bahislere değiniyor.

“Mehmed Âkif Ersoy’un Tâceddin Dergâhı selamlık binasına misafir olmasıyla burası TBMM üyelerinin ve münevverlerin karargâhı hâline gelmiştir. Bir taraftan yasama görevi yerine getirilirken, diğer taraftan yabancı dil ve klasik eserlerin okunduğu/okutulduğu yaygın eğitim faaliyetleri sürdürülmüştür. Birdenbire dergâhın selamlık binası, cephelerde ve savaş meydanlarında verilen mücadelelerin değerlendirildiği, haberlerin trampa edildiği platform hâline gelmiştir. Bunların hepsinden daha önemlisi, ihmalin ve tahripkârlığın bu kadar yüksek olmasına rağmen, İstiklal Marşı’nın burada yazılmasıyla Tâceddin Dergâhı; Müslüman Türk Milleti ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti var olduğu sürece, kaderin bir lütfu olarak içerisinde İstiklâl Marşı’nın yazıldığı mekân olma şerefini, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da taşımaya devam edecektir.”

Hece’den Şiirler

Bak bunlar kuş sesleri sabahı savunuyor

boyadığı akşamları içeriye alıyor çocuk

günleri üst üste yığıyor eski bir gazete gibi

bir gün okuyacak elbet tutmasa da harfleri

Bak bunlar kuş sesleri sabahı savunuyor

çocukluk meleklerle paylaştığın son ülke

yanık yarasından içli bir ıslığa…

çıkmaz bir sokağın geri dönüş hakkı diyoruz

şimdi biz, o büyük ustalığa

Mustafa Könecoğlu

Kaburgalarımdan üretilmiş yalnızlığımla

Ankara’dayım işte, çoğalıyorum hep

Seksensekizin Haziranı tarih

Biliyorum, yağmur boğulduğum gurbet oysa

Islanmadan girmeliyim hüzün coğrafyasına

Sırtımda yirmialtı liralık ceketim

Yaşım da yirmialtı, annemin hediyesi

İdeoloji kurbanı sakallarım uzamış

Kirli hayaller değmemiş gençliğime henüz

Urfa’da gülecek ya yüzüm

Otuzdokuz derece Harran

Halilurrahman Camii’nde yaslandığım

Tarih serinletiyor yüreğimi ve

Gurbet ehli yaralarım azar azar azıyor

Azalarak çoğalan hasretime inat

Hüseyin Bektaş

Ölen insanla hiçbir şey ölmez

Kessem kollarımı

Çarmıh düşüm sona ermez

İyi budanmış ağaç gibi

Mutlu olurum sadece

Kalbe dolup boşalan

Günahlar ve sevaplar kadar uzun ömürlü

Ölmüşüm zaten doğarak

Aldatıyorum kendimi

Yaşamı ölümün yerine koyarak

Yaşam ki katlanılan bir şeydir

Anladım gerçeği

Yaklaşılan bir şeydir ölmek

Kurtuluş gibi

Ahmet Menteş

Unutmadım. Hiç unutmam. Parlak bir zemin

Önüme inciler saçtı.

Ucunda ve kenarında kuytular vardı düştüğüm

Ömrüm boyunca düştüğüm

Hep o kuytulardı düştükçe öldüğüm

Tarifi olmayan bir ses,

Bu sesi hiçbir yerde duymadım.

Duyanı sağır değil kor eden bu ses

Beni tamir ederdi

Rüyalarımda köpürdükçe sayrılığım

Yavuz Balı

süt beyaz bir sadeliğin içinden çekip çıkarmak

gözyaşı sıcaklığında korumak istediğim

bir hikâyenin

hikâyemin başkahramanısın alt tarafı

sütler pastörize gözler şaşı üstelik dilim yara

ne gam!

bütün kahramanlıklar ölür günün sonunda

hafıza sıradan insanların tarlasıdır nadaslı

hikâye yazarları hep yenik şairlere

en fazla yeni bir ölüm keşfederim

yeni bir sevme umduğum dehlizde

Ayşe Nur Kaymak

Son bir isteğiniz var mı benden?

Çalmamı istediğiniz bir şarkı

Ölmemi emrettiğiniz bir savaş

Ailemi gömmem için bir gün

İnsanları yakmam için bir meydan

Çocukları

Çocuklar

Çocuk

Süleyman Yılmaz

Türk Edebiyatı’nda İnci Çayırlı Dosyası

Türk Edebiyatı Dergisi 576. sayısında hazırladığı İnci Çayırlı dosyası ile kulakların pasını silen incelikli çalışmalarla dua niyetine anmış büyük ustayı. 31 Ağustos 2021’de kaybettiğimiz Çayırlı, ömrünü sanata adamış gerçek anlamda bir ustaydı. Türk filmlerinin sesi olan, şarkıların en içli yüreği olan Çayırlı, hoş bir seda bırakarak ayrıldı aramızdan. Kendisini rahmetle anarak, dosyada yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

İmdat Avşar’ın Giriş Yazısından

“Dergimizin bu sayısında, 31 Ağustos 2021 tarihinde Hakk’a yürüyen klasik Türk müziği sanatçısı İnci Çayırlı dosyası ile karşınızdayız. Klasik mûsikîmizin özge sesi ve usta yorumcusu İnci Çayırlı dosyasını hazırlayan Ûdî Osman Nuri Özpekel’e ve dosyaya katkıda bulunan değerli ilim ve sanat insanlarına teşekkür ediyor, İnci Çayırlı Hanımefendi’ye rahmet diliyoruz.”

Osman Nuri Özpekel - Sevenlerinin Gözüyle İnci Çayırlı

“İnci Hanım’la ilk tanışmamız 30 yıl önce kalabalık olmayan bir müzik toplantısında ve Heybeliadadaki denize nâzır evinde olmuştu. Daha sonra İstanbul Belediye Konservatuarı Mezunları Derneğinin Yıldız Sarayı Çit Kasrı’ndaki konserinde ses ve saz solisti olarak birlikte sahne aldık. İTÜ Devlet Konservatuarı’nda yıllarca öğretim görevlisi olarak farklı bölümlerde ve giriş sınavlarındaki jürilerde birlikte görev yaptık, Devlet Korosu’nun onlarca konserinde kendisine refâkat ettim, yukarıda zikrettiğim dostların ev toplantılarında birlikte müzik yaptık ve en son Üsküdar Mûsikî Cemiyeti’nin tertip ettiği bir ses yarışmasında birlikte jüri üyeliği yaptık.

Bülent Aksoy- İnci Çayırlı’nın Sesi

“İnci Çayırlı ses rengini hiç kaybetmedi dedim söze girerken. Ses güzelliğini hiç kaybetmedi diyerek pekiştirmek isterim söylediğimi. Pek çok kimse söylemiştir bunu kendisine. Ama vurgulanması lâzım. Sesi hep genç kaldı. Kırk yıl önceki sesiyle kırk yıl sonraki sesini ayırt edemezdiniz. Bir sohbetimizde, ses sağlığını korumak için neler yaptığını sormuştum. Özel olarak anılabilecek hiçbir şey yapmıyormuş. Sigara içmiyormuş sadece! En son 2019’daki sesini dinledim. Seksen dört yaşındaydı, ses aynı sesti. Nâdiren rastlanabilecek bir ses cinsi bu. Demek ki, İnci Çayırlı hastalanıp aramızdan ayrılmasaydı, sesini hâlâ zevkle dinleyebilecektik…”

Cânan Atalay – Annemin Ardından

“Aşkım diye sevdiğin torunun Hande hep yanımda ve bu onuru o da yaşıyor, yaşatacak. Bana hep şöyle derdin “Bak Cânan; Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş…” Yeri doldurulmaz bir sadâ bırakıp gittin hayatımızdan. Bilerek bilmeyerek seni kırdıysam hakkını helâl et; benim de hakkım varsa eğer sana bin kere helâl olsun. Huzurla uyu büyük usta, kadife ses. Huzurla uyu sevgili annem! Umarım “Benim meslekteki başarım hocalarıma saygımdır.” dediğin hocalarınla berabersindir.”

Bahadır Şener - Mânevî Annem İnci Çayırlı

“İnci Çayırlı; son hanım fem-i muhsin, devlet sanatçısı, müthiş bir ses, diksiyon âbidesi, şef, hoca, eğitmen, kadife ses, çok zarif bir hanımefendi ve benim ise mânevî annem idi. Mekânınız cennet olsun, nurlar içinde uyuyun, sizi çok özlüyorum, unutmayacağım ve unutturmamak için elimden geleni yapacağım. İnci Hocam sizi çok sevdim ve sevmeye devam edeceğim.”

Mehmet Âkif İnan’da Batı(lılaşma) Eleştirisi ve Gelenek Savunusu

Mehmet Âkif İnan, hayatını mücadeleye adamış bir dava ve gönül adamıydı. Kendi toprağının sesi bir yazar ve şairdi. Anadolu’nun bereketini sesine, yüreğine berkitenlerdendi. Yerlilik onun ruhunun her zerresine işlemişti. Elbette böylesine sahih bakış açısının batıya karşı da net bir duruş sergilemesi kaçınılmazdır. Ali Bilgenoğlu, İnan’ın batıya karşı duruşunu ve geleneğe olan bakışını yazmış.

“Mehmet Âkif İnan’a göre kendi uygarlığı ile ilgili felsefî, ideolojik ve hatta psikolojik düzeyde dert sahibi olan iki sınıf insan bulunmaktadır. Bunlardan ilki kendi uygarlığına yabancılaşan, onu sorunlu bir aidiyet olarak kabul edenler; ikincisi ise uygarlığından uzaklaşıyor olmanın içsel hüznünü yaşayan ve buna dâir bir çâre arayışında olanlardır. Kategorik olarak ilk grubu devrimci, ikinci grubu da muhafazakâr olarak tanımlayan İnan’a göre devrimciler yeni düzen taraftarı iken muhafazakârlar yeni düzen dayatmasından rahatsız olanları sembolize etmektedir. Öyle ki “maceraperest” olarak tavsif ettiği devrimciler, cemiyetin kolektif hafızasını şekillendiren eskiye dâir hâtıraları bir tür lobotomi operasyonu ile silip yerine çağdaş olanı ikâme etme gayreti içerisindeyken “mâzîperest” olarak tanımladığı muhafazakârlar ise geçmişin silinmesine râzı olmayıp, bilakis eskiye dair olanların yeniden hatırlanıp, yüceltilmesi peşindedir.”

“Mescid-i Aksâ” ile ruhlara akseden, “Şafak” ile doğrudan dizelere dökülen şairin içinde “devinen çağlayanlar” Âkif İnan’ın edebî kimliğini ortaya koyan en vurucu hakîkat olsa gerektir. Nitekim kendisinin düz yazılarında şahit olunan celâdet bu çağlayanların eseridir. O, zamanıyla hesaplaşmak isterken geleneğini sahiplenmekte; Batıcılığın sorgulanmayan fikriyatını sorgularken, başkasının reçetesinden tedavi ummayı eleştirip İslâm medeniyetine aidiyet üzerinden yerliliğin bayraktarlığını yapmaktadır.

İstiklâl Marşı’nın 100. Yılı Dolayısıyla İsa Kocakaplan İle Söyleşi

Mehmet Kurtoğlu, İsa Kocakaplan ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Kocakaplan bazı hassas noktalara dikkat çekiyor söyleşide. İstiklâl Marşı konusunda tarihi gerçekliğin güncele kurban edilmemesi gibi. Çünkü güncel olan çabuk eskir ve sıradanlaşır. Dengeyi korumak gerekir.

“İstiklâl Marşı on kıtasıyla Türk tarihinin destanıdır. İslâm öncesinden İslâm sonrasına bütün Türk tarihinin destanı. Dikkatle okuyan bunu görür. Görmüyorsa yapacak bir şey yok. Kendi bireysel gayretiyle anlamaya çalışması lâzım. Anlayamayabilir… O zaman da sesini kısması lâzım…

Hasan Basri Çantay, Millî Mücâdele boyunca Âkif’in en yakınındaki kişidir. Ondan bir hâtıra nakletsek Âkif’te Türklük arayanlar biraz rahatlar mı acaba? Tarih Ocak 1920’dir…”

“Birincisi İstiklâl Marşı; hürriyet, istiklâl, vatan sevgisi gibi evrensel duyguları işlediği için ölümsüzdür. İnsanlık yaşadıkça yaşayacaktır.

İkincisi bizim millî maceramızı anlatan bir metindir. Yazıldığı dönemin canlı tanığıdır. Bir tarihî eseri gezerken nasıl onun ait olduğu devre yolculuk yapabiliyorsak, İstiklâl Marşı’mızı okurken 100 yıl önceki destanî mücadeleye yolculuk yapabiliriz. Bu yolculuk gereklidir. Olaylar, üzerlerinden zaman geçtikçe bizden uzaklaşırlar. O anları canlı yaşayanların duydukları heyecan, sonraki nesiller tarafından duyulamaz. İşte edebî metinler bu heyecanı sonraki nesillerde de uyandırarak geçmiş-gelecek arasında millî bağların kurulmasına yardımcı olurlar. Edebî metinler ve bütün sanat eserleri… Biriktirdiğimiz bu kültürel varlığın kıymetini iyi bilmeliyiz. Milleti yaşatan bu birikimdir. Âkif’in hasta yatağındaki duası ile sözü bitirelim: “Allah bu millete bir daha İstiklâl Marşı yazdırmasın.”

Goygoyculuk Yapmak

Goygoyculuk yapmak günümüzde argo bir tabir olarak kullanılıyor. Olumsuz bir anlamı var. Mehmet Ali Talayhan rehberliğinde goygoyculuğun tarihine doğru bir yolculuğa çıkıyoruz. Algıları değiştirecek bilgiler var yazının satır aralarında.

“Muharrem ayında kapı kapı dolaşıp ilâhîler okuyarak dilenenlere Goygoycular, bu fiile de Goygoyculuk denilmiştir. Sadece Muharrem ayına mahsus yapılan bir sadaka toplama şeklidir.

Önceleri ilâhî bir kavram olarak ortaya çıkmışsa da daha sonraki zamanlarda argo tâbirler arasında da yerini almıştır. Boşuna konuşan bilgisi olmadan fikir yürüten. Başkalarından duyduklarını kendi düşüncesiymiş gibi savunun kişiler için Goygoycu denilmiştir. Goygoycular kendilerine menfaat sağlayanları her ne derse desin alkışlayanlar için kullanılan bir tâbir olmuştur.”

“Goygoycular; Hasan ve Hüseyin için mersiye, kasîde ve ilâhîler okudukları sırada her mısrâsının veya kıtasının sonunda topluca “Hey kaygulu canım!” sözünü nakarat halinde birlikte ve özel bir âhenk içinde söylemeleri üzerine halk kendilerine “Goygoycu” adını vermiştir. Başka bir anlayışa göre de” Ya hoy goy goy canım!” tâbirinin “el-hayyü’l-kayyum” dan bozulmuş hali olduğunu ifade edenler de vardır.”

Türk Edebiyatı’ndan Bir Hikâye

Zübeyde Andıç – Hesaplaşma

“Adam kumandayı torunlarının elinden alabilmenin sevinciyle haber kanalının tuşuna bastı. Hava durumu saati gelmişti. Sabahın dokuzundan akşamın yedisine kadar hava durumunda ne değişebilirdi ki? Ne tarlada ekini ne de dağda çobanı vardı. Bundan sonraki tek derdi, çıkılacak son yolculukta yanında götürebilecekleriydi. Ona da hava şartlarının uygunluğu kâr etmezdi. Acı acı bir rüzgâr eser ve önüne katıp götürürdü. Sorar mıydı, bugünkü meteorolojik şartlar senin için uygun mu diye?”

Adam, “Televizyonun sesini kıs!” uyarılarına mâruz kalmamak için harcanıp giden ömürlerin resmedildiği belgesel tadındaki programı evdekilerin bile duyamayacağı bir sesle izlerken gecenin ayazını haber veren akşam kızıllığı, perdeleri sıyrılmış pencereden yüzünü yalayıp parlak ekranı gölgeliyordu. Karşısındaki iki yorgun bedenin söylediklerini tam olarak duyamasa da yüzlerindeki bin bir yaşanmışlıktan okuyordu hikâyelerini.”

“Adam da kadın da birbirlerine söyleyemediklerini ha bire içlerinden tekrar ediyorlardı. Dillerinin bağı çözülse unufak edilmemiş hiçbir şey kalmayacaktı ortada. El kızının yanındaki saygınlıklarını kaybetmemek için sustukça, nefesleri göğüslerine sığmıyordu. Tomur tomur olmuş bekleyen gözyaşlarını yorgun bakışlarının altına gizleyip düşürmemek için yutkundular. Aralarında kısa süreliğine azalan mesafe yeniden çoğalmaya başladı. Akşam, seslerini yuttu. Susarak hesaplaştılar. Ağır çekimle devam eden bir film karesinin içinde yalnız çocuk sesleri duyuluyordu. Herkes, kendi sesini iç sesine ekleyip başka dildeki yaşamların izini sürüyordu akşamın koynunda. Kadın, yaşmağının ucuna düğümlerken sustuklarını; adam derinden bir âh çekti.”

Türk Edebiyatı’ndan İki Şiir

Gece sular uyanır dağlanır hâtıralar

Sırtında gecelerin uykusuzdur şehirler

Bir rüyâ eşiğinde dağlanır tüm yaralar

Berraklığın çölünde kirli akar nehirler

Gök oğullar edinmiş çamurdan elleriyle

Dilinde kefenlenmiş zehirli kelimeler

Bir kervan yola çıkmış seherin yelleriyle

Kan ile yazılmıştır heybesinde nağmeler

Her noktanın sonunda yeni bir cümle başlar

Virgüllerle ayrılır ölümün paragrafı

Şirin’e muska olur Ferhat’tan kalan taşlar

Cehennemi büyütür sükûtun fotoğrafı

Mehmet Baş

ordular eğildi önünde çorak benizli

tez kılıç teslim etti billur sular

oklar sadağında kaldı

erbain bastı yüreğine inmiş sokakları

tek kanatlı bir güvercindir göğüs kafesinde

zehirli böğürtlen diler

el aman

gel aman

çırpınır durur avuçları

neyleyim kanmıyor yağmur olsa

can evi deryâ

ben güneşe meydan okuyan mum ışığı

diz çök önümde gece

savrul saçlarına tutunup karayelin

kül ol özgürce gönlüm

eylüllere

Ahmet Sıvacı

Türk Şiirinin Uçbeyi İlhan Berk’in Tarihi Metinleştirmesi

3. sayısına ulaştı Alarga Dergisi. Özenle hazırlanmış metinler dergiye canlılık katıyor. Günümüz dergilerinin en büyük eksiği; düşünce yazılarının dergide yeterince yer almaması. Alarga, çıkış felsefesine uygun çalışmalarla bu alanda kaydeder çalışmaları buluşturuyor okurları ile.

Yazının başlığı iyi bir davettir. Hasan Aktaş’ın Alarga Dergisi’nin 3. sayısındaki yazısı okuyucuyu yazıya davet eden bir albeniye sahip. Konu İlhan Berk olunca daha bir önem arz ediyor yazı. Berk, 2. Yeni’nin iyi bir şairi olmasının yanında poetika ustasıdır da. Bu yazıda Aktaş, İlhan Berk’in Hacı Bektaş Veli şiirinden hareketle bizlere Berk şiirinde tarihin metinleştirilmesi konusunu açıyor.

Aktaş’ın yazısından altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“İlhan Berk (1918-…?) Hacı Bektaş Velî adına kaleme almış olduğu müstakil şiirinde oldukça çarpıcı imgelerle karşımıza çıkar. Şiirde anlatılanları hikayelendirecek olursak; şiirde, öncelikle bir resimden söz etmek gerekir. Bu resimde Hacı Bektaş-ı Velî, dergâha bağdaş kurmuş oturmaktadır. Şiirdeki mezkûr bu Türk oturuşu, elbette ki, dünyayı benimseyici otoriter bir oturuştur.

İlhan Berk’in muhayyilesinde uydurduğu hayali bir resim değildir bu. Daha önce birilerinin Hacı Bektaş-ı Velî’ye kendi seküler ideolojileri doğrultusunda yüklemiş oldukları misyonun resmidir bu. Bu resme, Anadolu’daki pekçok köy ve şehrin kahvehâne duvarlarında rastlamak mümkündür. Bu resmin verdiği mesaja uygun olarak şehir ve köy ahalisi, dünyayı altmış altıya bağlamış bir eda ile gece-gündüz demeden okey ve kâğıt oyunları oynar. Halk, bu resimden gerekli mesajı almıştır, dünyayı sonuna kadar hemen her şeyiyle benimsemiş ve üstelik dünya ile kumar oynayacak kadar onu ciddiye almıştır. Benimsenen bir dünya, elbette ki ciddiye alınmak ister, kim kendini benimsemiş de ciddiye almamışsa dünya onu bir pul gibi harcamıştır. Kahvehâne köşelerinde harcanan insanların psikolojilerini bu bağlamda değerlendirmek gerekir.”

Abı Hayat Çeşmeleri

Çeşmelerin hayatımızdaki yeri aşikâr. Bir de sokakları, caddeleri, şehirleri süsleyen çeşmeler var. Tarihten süzülüp gelen ve günümüze sonsuz serinlikler sunan çeşmeler. Arzu Alkan Ateş’in deyimiyle; abı hayat çeşmeleri. Anadolu’dan başlayıp dünyaya açılan bir pencereden çeşmeleri izliyoruz. İçimizde huzur veren bir serinlik.

“Suyun şehirlerle dansıdır çeşmeler. Membaından uzaklaşarak şehirlerin damarları olan sokaklarda adeta bir seyyahın avareliğiyle yolculuk eden suyun hikâyesi bir çeşmenin musluğunun açılmasıyla başlar. Gürül gürül akar su ve çeşmenin kurnasında birikip taşar. Hayat yeşerir çeşmelerin etrafında. Çocukluğumda uzun yaz günlerinde saatlerce sokakta arkadaşlarımla oynardık. Güneşin kızdırdığı toprak arsalarda, sokak aralarında ya da bahçelerde, kan ter içinde kalana kadar koştururduk. Acıktığımızı anlamazdık da susuzluk kendini fena hissettirirdi. Soluğu mahalledeki çeşmenin başında alırdık. Alelade bir çeşmeydi. Bilmem kim tarafından, kaç yılında hayrat amaçlı yaptırılmıştı. Bizim için bir önemi yoktu bunun. Hatta çeşmeyi yaptıranın ruhuna Fatiha okumak aklımıza bile gelmezdi. Çünkü ölüm hakkında bir fikrimiz yoktu.”

“İstanbul’da 3. Ahmet Çeşmesi’yle karşılaştığımda sanırım üniversite öğrencisiydim. O yıllarda Trabzon’dan İstanbul’a gitmek benim için büyük özgürlüktü. İstanbul beni büyülemişti. Geçmişin rüyasında bir şehirdi. Ben ise acemi, yol iz bilmeyen hevesli bir gezgindim. İstanbul’la aynı rüyayı görme arzusuyla dolaşıyordum sokaklarda. Üsküdar’ın İskele Meydanı’nda bir çeşme çıktı karşıma. Çocukluğumun çeşmelerinden çok farklıydı.”

“Roma’da karşıma çıkan Trevi Çeşme’si, diğer adıyla Aşk Çeşme’si ise o güne kadar gördüğüm Osmanlı çeşmelerinden farklıydı. Aslında bu çeşmeyi Roman Holiday ve La Dolce Vita filmlerinden biliyordum. Barok heykellerin süslediği çeşme 1732 yılında tamamlanmış ve yapımı tam otuz yıl sürmüş. Özellikle Neptün heykeli çok dikkat çekiciydi. Bu çeşmeden su içenler, sevdikleri insanlara duydukları aşkın daha da güçleneceğine inanıyordu. Su ve aşk!”

“Bosna Hersek’teki Osmanlı’dan kalan ahşap Sebilij Brunnen Çeşmesi çarşının meydanını süslüyordu. Etrafındaki salaş, ahşap ve tek katlı binaların içinde mağrur duruşuyla dikkatimi çekti. Çeşmenin eteklerinde dolanan güvercinler insanlardan ürkmüyordu. Avucumdan yem yiyen güvercini sahiplenesim geldi.”

İsmet Özel’in Eve Dön Çağrısı Üzerine Kaldıysa Bir Ev Şiirden Savaşmak İçin

Fatih Çodur, İsmet Özel şiirine dair yazmış Alarga’da. “Eve Dön” çağrısı merkeze alınmış, şiirin hayatla olan münasebetini sorgulayan bir bakış açısı.

“İsmet Özel “Yaşamayı bileydim/yazar mıydım hiç şiir” dizesi şairlerin bu dünyaya bir yandan yaşamaya değil ölmeye geldiğini gösterirken “yaşamayabileydim/ yazar mıydım hiç şiir” diye şiire devam etmesi şairlerin yaşamın içinde de olmalarını gerektiren bir mesaja sahip. Bu anlayış aslında “bugün ölecekmiş gibi ahirete hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalışın” mesajıyla da örtüşmektedir.”

“Özel’in “yaşam/ak” ile olan rabıtası, bana hep antik şairlerden Solon’ın ölüm anında yeğeni ile olan konuşmasını anımsatır. Solon, Antik Yunan uygarlığının 7 bilgesinden biridir. Ölümü yaklaştığında, hayatta son yapmak istediği şey olarak, yeğeninden Sappho’nun bir şiirini okumasını ister. Yanında bulunanlar bu isteği hayretle karşılar ve sebebini merak ederler. Solon, ölüme giderken şu yanıtı verir onlara: “Bu şiiri öğrenip öleyim diye…”. İsmet Özel’in yaşamayı umursaması da bu denli bir çizgi üzerinde duruyor olsa gerek. Bu istek özünde büyük bir iştiyak barındırmakla birlikte aslında saçma sapandır. Varlığının bütün zerrelerine kadar hissettiği yaşamın bu nedenle pek de kıymeti yoktur, o dahası geçicidir, boştur ve dâhi aşağılıkçadır. Bir adım daha ileri gidecek olursak; yaşamak, Rilke’nin Malte’yi yazabilmesi için 6 yıl durmaksızın çalışması ve/ya “Elegia”ları için 11 yıl şiir yazmadan beklemesi kadar ıstırap yüklü bir eylemdir. Özel’in “yaşamı” anlamlandırmasında da böyle bir dirilik vaki… O, ölmek için yaşamayı seçen bir şair...”

Ahmet Kot’un Şok Şiiri Üzerine Yapısöküm

Servet Sena Çelik, bir şiir inceleme yazısı ile dergide yer alan isimlerden. Çelik, önce yapısöküm kavramını ele alıyor. Çözümleyici bir bakış açısı ile okuyucuyu yazıya hazırlamak isteyen bir yaklaşım sergiliyor. Bu oldukça önemli bir girizgâh çünkü Türk şiirinin yaşadığı kavram karmaşasında şiirin kökenine inerek çözümlemesini yapmak şiire de nefes aldırmakta.

“Derrida’nın ortaya koyduğu ‘yapısökümü’nde T. W. Adorno’nun etkisi büyüktür. Eleştirel Teori’nin önemli isimlerinden birisi olan Adorno, Derrida’ ya o kadar çok etkilemiş olacak ki Derrida eleştirel teoriyi Adorno’dan mülhem yapısökümünün atası olarak gösterecektir. Yine aynı makalesinde Adorno’yu büyük bir tazimle yad edecektir.4 Arka planına dair malumatlardan sonra hülasa edecek olursak yapısökümü; bir bütündeki parçaları ayırmak ve dizelerin yapısını çözmek maksadıyla edebiyatta kullanılır. Derrida’ya göre yapısökümcülük otoriteyi reddetmektir.”

“Fethi Gemuhoğlu’nun anısına yazılan Şok şiiri “Derin bir akşamın çerçevesinden “dizeleriyle başlıyor. Şairin verdiği ipuçları vereceği ipuçlarının teminatı oluyor. Derin bir akşamı tek bir çerçeveye sığdırabilir miyiz? Bu derinlik bizi dibe mi götürür kayıp mı eder? “Şehri gözledim sesleri gözledim “Hep bir beklenen, bir gözlenen var ise bu ‘sıradan olanlık’ bize dizeleri erteletmeye yeter miydi? Sesleri duymayı beklemektense sesleri gözlemek, belki de daha iyi bir tercih olurdu. Duyular yer değiştirdi. Karşıtlıklar çarpışmaya başladı. Okuyucu ayıran olma şansına da sahip oldu. Buradan fark felsefesine yolculuk ettirmeyi başarırken; “Bir şok bekledim” dizeleri sayesinde bir çelişki ile karşı karşıya kalınıyor. Şok beklenilebilir mi? Beklenebilen şok bizi herhangi bir noktadan diğerine götürebilir mi? Beklenmedik olduğu için şok değil midir zaten? Şairin ümitsizliği, dünyaya meftuniyeti, öte dünyayı saymaması ve derken her şeyi gözleyerek bir şoku sadece beklemesi hangi çaresizlikten ötürüydü?”

“Edebiyat kuramları arasında yapısökümü, içerdiği metodolojik form ölçeğinde istisnalar ötesi müstesna bir yere oturmaktadır. Pek çok kuram olana, mevcuda yönelirken yapısökümü, olanın ardına düşmekte, içindeki krizi aramakta, çelişkiler yumağını bir bir ortaya çıkarma çabası ile takipçilerine geniş bir perspektif alanı sunmaktadır. Bu bakımdan yapısökümü, ele alınan metinle ciddi bir bilgi birikimini de uygulayıcısını icbar etmektedir. Özgün bir yaratıcılığa sahiptir.”

Alarga’dan Öyküler

Ahmet Karaca - Mobilet

“Alacağım onu hiç yolu yok. Hesaplarıma göre dört ay kaldı. Dört ay on altı hafta eder. Eksiğim bin beş yüz lira. Haftalığım yüz lira olduğuna, annemde yığılan param da üç bin beş yüze ulaştığına göre daralma yok. Dört ay sonra benimdir.”

“Öyle kumaş pantolon ceket giyen, beyaz gömlek üstüne kravat takan, eli kalem tutmaktan kız eli gibi narin uşaklara, evden okula okuldan eve hem de ana caddelerden gidip gelen gece hiç dışarıya çıkmamış, hiç küfür savurmamış, kavga etmemiş, sigara yakmamış tipleri kızlar da çok ciddiye almazdı.”

“İkinci dört ay geçtiğinde annemdeki paramı da alınca kırmızı beyaz muradıma erdim. Gerçek yaşamdan bir rüyaya açılır gibi mobilet sevdamın ateşini külledim. Erdim ermesine de; nedense erdiğimde hissedeceğimi düşlediğim kadar mutlu olmadım.”

Mazlum Dirican – Ses

“O bilindik sesin mecrasına akıp, karanlık bir dehlizde kaybolmaktan kork muştu kadın. Elin deki sigarayı belinin ortasından kül tablasına basıp, şu an yapılacak en iyi şeyin balkona çıkarak büronun kasvetli havasından kurtulmak olduğunu düşündü. Hızla ayağa kalktı. Sandalyenin rahatsız edici gıcırtısı bir süre büronun sessizliğinde yankılanıp, kayboldu.”

“Kalın kumaşlar altında muhafaza ettiğimiz arzularımız kalıyordu geriye; karalama kağıtlarına tutuşturup ceviz kaplama çekmecelerde sakladığımız sevgililerim iz ve yapmak isteyip de yapamadıklarımız; yani yaşamamışlığımız kalıyordu...”

“Bürodan çıkar gibi usulca kapıyı çekip, çıktı bu öyküden.”

Alarga’dan Şiirler

uğurlama geleneği tam bir ay sürdü

önce yörük tavuğu, bakır kazanlarda

fakirin önünde ne kaldı dedik, can çekişen?

kulaklarını tıkadık çocukların

kendi başına ayakta kalmanın yolunu bulsunlar

zordur dünya denen panayırda

kızgın demirden geçirilen solukların

külünü eşelemek tek başına kaldığımızda

közü karıştırırız, zoraki bir ısınışla

talaş tozuna bile saygılıyız, üflerken uçmasın

soğumayacak, senden artan arınma banyosuyla

mutluluk sıkıcıdır diye öğrettik, paslandırır bizi

yeni gözle görelim babamızın ölümle gün dönümünü

Hüseyin Peker

İDEALİST: Sabret ey transhümanist

birkaç milyar denek daha gerek

dünyaya kazık çakman için

ROMANTİK ŞAİR: Şimdi Hayyam olmak vardı

bir rubainin içinde

ya da Nedim’in gazelinde bir redif

aşktan kadından şaraptan söz ederdik ne güzel

Bünyamin Gürel

Gül kurusu akşamların ahında gizli yemin

Hava Ağustos Eylül belki yakar

Tırnak uçlarında kirli deri kusar öfkeni

Ki umut sevgi kısır gurur parçalar edebini

Yol kenarı taziye avutulmuş bir eski ölü

Dirisinde kan bir rahim gözbebeklerin

Göz bebeklerim kan kara sende yeşil

Kıra gelincik ödevi

Eylül belki yakar avuçlarındaki orkideyi

Eylül belki yakar yüreğindeki izi

Ki kan gecekaranlığa işleyen sızı

Sızı ki imtihanı intaharı anın mecnuna kefareti

An ki çömez duygu

An ki intikam zaman

Yaprak sancısı bir dal bir öfke ve kan

Aşkın arka planı

Nüfus sureleri ağzında

Ağzında kalabalık

Kalabalık bir orman yüreğin

İsi sinmiş yas yaz

Şerif Tezgörenler

Aşkın Aşkla İmtihanı

Yitiksöz Dergisi 7. sayısına ulaştı. Beklenen ve çıkışıyla heyecan veren bir dergi oldu Yitiksöz. Kahramanmaraş’ın bereketi ve Duran Boz Hoca’nın gayretiyle edebiyatımız adına umutları yeşerten bu güzelliğin devam etmesi en büyük dileğimiz.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Hayrettin Orhanoğlu’nun Aşkın Aşkla İmtihanı yazısından olacak. Şiirin ve hayatın kaynağı aşk. İnsanı hayata bağlayan bir gücü var aşkın. Elbette şairlerin de aşkla olan münasebeti aşikâr. Şiirlerin ruha dokunan en güçlü iksiridir aşk. Orhanoğlu, şairlerin dünyasında aşkın izini sürüyor.

“Aşkı dünyevî ve ilahî olarak ikiye ayırırsak şiirinde aşkı tanımlamasıyla dönemi içerisinde herkesten farklı bir çizgide ilerleyen Sezai Karakoç’a göre dünya hem aşkın hem de aşksızlığın mekânıdır. Bu sebeple yeniden doğmak için sevmek gerekir. Çünkü Karakoç’a göre sevmek, yeniden doğmaktır. Bu bağlamda onun çoğu şiirinde kadın imgesini sembolleştirdiği Leyla da sevmenin hem nesnesi hem de öznesidir.”

“Ağacın ya da bitkilerin hayatı temsil eden canlılığı aşkla ilişkilendirilir kimi zaman. Melih Cevdet Anday, bir kitabına seçtiği adıyla bilinen şiirinde aşkı aşktan habersiz bir ağaçla anlatır. Ona bir kitap vereceğim/ Rahatını kaçırmak için/ Bir öğrenegörsün aşkı/ Ağacı o vakit seyredin (Rahatı Kaçan Ağaç)5 Ağacın mevsimleri, rüzgârı, ay ışığından haberdar olmasına rağmen ne saadeti ne de aşk hakkında bilgisi vardır. Bu heyecan, şiirsel öznenin yaşadığı aşk sevincini her yere, herkese duyurmak ister. Bu da bize aşkın bireyi nasıl kışkırttığını hatırlatır.”

“Kimi şiirleriyle lirik bir aşkın hikâyesini gizliden gizliye hissettiğimiz Akif İnan’da da halk şiirinin motifleriyle bezenmiş bir imge evreni buluruz zaman zaman. Sevdayı bir deli gömleği gibi/ ansızın giydirdi gözlerin bana/ Gömdüm gözlerinin bulutlarına/ bir yangın alanı hoyrat başımı/ Yollarına çıkıp yakarsam sana/ rüya olup girsem uykularına (Kül) Rüyayla gerçeklik arasında aşkı sevgilinin her an yanı başında olma isteğiyle karşı karşıya getiren İnan, bu duyguyu bir delilik olarak görür. Öylesine coşkulu, öylesine heyecan dolu bu kalbin sevgilinin yanında olabilmek için onun rüyalarına kadar sınırlarını genişletmiş olması aşkı değerli yapan bir bakıştır. Saf ve içten bir bakıştır bu.”

Bilmeler Bilmesi: Kendini Bilmek

Bilmelerin en güzelidir kendini bilmek. İnsanı hayata karşı tutan bir güçtür bu. İnsan olmanın bir evresidir aslında kendini bilmek. Dursun Ali Tokel, kendini bilmek üzerine yazmış.

“Çoğu insan yalnız kalmakla, tek başına kalmayı birbirine karıştırır. Hepimiz, özümüzü, aslımızı, kendimizi tanımamız için kendimizle baş başa kalmaya muhtacız, işte buna “yalnızlık” deniyor. Bütün Peygamberler, bilgeler bu anlamdaki yalnızlığı övmüştür. Peygamberimiz zaman zaman Mekke’den, insanlardan uzaklaşır ve Sevr mağarasında yapayalnız, tefekküre dalardı, bu hâli Peygamberlik gelmezden önce daha da artırmıştır. Tarikatlarda özellikle çile denen veya halvet adı verilen yalnız kalma hâli de bu yalnızlığa bir göndermedir.”

“Erol Güngör’e göre, “İnsan kendinin farkında olan, ayrıca bu fark edişi de fark eden bir varlıktır. Eğer böyle bir özelliğimiz olmasaydı, ahlaklı davranış da olmazdı, çünkü kendimizi kontrol edemezdik. Fakat bu kontrolün de iyi işlemediği, yani ahlakî şuurun bencil isteklere kendini uydurduğu görülür.”1 Yani kendini bilmek insana özgüdür ama kendini kontrol edememek de pek çok ahlaki açmazın temel sebebidir.”

“Kendini bilmenin alametlerinden biri kişinin varlığın özüne bakmasıdır. Varlığın zahiri ile batını arasında derin bir uçurum vardır. Bu meselede bahsedilmesi gereken hususlardan biri de şudur: Hiçbir nimet bedelsiz, zahmetsiz gelmez. Sıradan insan, bir şeye talip olduğunda hemen onun nimet ve keyif kısmını görür, oysa kendini bilen bir şeye talip olmaz, olsa da hemen onun hangi bedelle geleceğine odaklanır. Öyle bir hâldir ki bu, istenilenin istenmemesi, istenmeye tercih edilir.”

“Ne acı bir hakikate işarettir bu! Demek ki, kendini bilmezler, şöhret peşindedirler. Aslında kimdir onlar? Onlar, fani olduklarını unutup, bâkî olduklarını sanan gafillerdir. Bir gün fenaya karıştıklarında bunu anlayacaklar elbette ama o zaman da çok geç kalmış olacak. Şöhret peşinde koşanlara baktığımızda bu vahim sonucu görmüyor muyuz? Başkaları bizi alıp götürsün istemiyorsak kendimizi bilmeliyiz.”

Sözün Eylem Durağındaki Kadim Yolcu: Nuri Pakdil

İki yıl oldu Nuri Pakdil aramızdan ayrılalı. Erol Çetin, Pakdil konulu yazısı ile Yitiksöz’de. Çetin, Pakdil’in eylem adamı yönünü ön plana çıkarıyor yazısında.

“Nuri Pakdil hem düşünce hem de eylem ustasıdır. Şiir, tiyatro, günlük, çeviri ve denemeyi eylemin potasında toplayan Pakdil, insanın gönlünün derinliklerinde ava çıkar. Pakdil, bir entelektüel için gerekli olan uyanık bir bilince, keskin bir bakışa, müdahil bir akla, tedirgin, hassas bir ruha ve diri bir zihne sahiptir. Düşünmenin çekimi çok güç bir fiil olduğunu vurgulayan Pakdil’e göre bu fiili bütün zamanlarıyla çekmeden yaradılışımızın bilgeliğini kavramamız mümkün değildir. Onun dil ve söylemi, kuru bilgiyi öne alan bir nutuk değil, varoluşun derin boyutlarını açığa çıkaran dehşet cümleleri şeklinde gelişir.”

“Pakdil’in en büyük özelliği, “yerli düşünce” ye bağlı insanın eline kalem tutuşturması, ‘Edebiyat’ ile bir tavra çağrı yapmasıdır. Okumak, yazmak, sorgulamak bir tutkudur Pakdil için. Yazmak, yaşamak kadar önemlidir. Sözcükler onun için, canlı varlıklardır. Diğer bir ifadeyle Pakdil’de sözcüklerin bir canı, bir ruhu vardır.”

“Nuri Pakdil’in eserlerinde öne çıkardığı, üzerinde ısrarla durduğu kavramlar vardır. Umut bu kavramlardan birisidir. Pakdil umudu, okumayı, düşünmeyi, eylemi gün gün arttırmamızı ister bizlerden. Her sabah güneşe yeniden kavuştuğumuzun sevincini bütün benliğimizle duymamızı ister. Şartlar ne olursa olsun umudunu asla yitirmeyeceğini vurgular. Ona göre büyük bir irade gücüyle, asla sarsılmadan, daima sınırsız umutla ileriye bakmak gerekir. Zira insan ancak sıkıntılara direne direne ilerilere gidebilir. Pakdil’in temel ilkesi her zaman umutlu olmaktır. O, umudu içimizde tükenmez bir coşku kaynağı olarak görür. Bu noktada hayattan şarıl şarıl umut aktığını ifade eder.”

Nuri Pakdil Soruşturmasından

OSMAN SARI: Nuri Pakdil hiç ölmemiş gibi geliyor bana. Gerçi Yunus; “Ölürse tendir ölen, Canlar ölesi değil.” diyor. O; şiirleriyle, nesirleriyle, mektuplarıyla bizi hep uyaran, göreve çağıran adamdır. Öldükten sonra da onun bu çağrısı devam ediyor. O, sonsuzluğun çağrısını yapıyor. Bu nedenle sanki Nuri Pakdil ölmemiş gibi geliyor bana.

N. AHMET ÖZALP: Devrim, eylem, direniş, yaşam, yazı ve daha bir sürü kavram son çözümlemede bağlanma kavramına gelip dayanır. Tanrı’ya, onun elçisi aracılığıyla gönderdiği ilkelere bağlanmadan diğer kavramlar anlamını yitirir. İslam olarak adlandırılan Tanrısal ilkeler bütünü yaşamını, yazısını, eylemini ve devrimciliğini belirleyen temel etkendir. Çünkü İslam onun inandığı biçimiyle özgürlükçüdür, ilericidir, devrimcidir, bağımsızdır; sömürünün her biçimine karşıdır, başta anamalcılığa karşıdır, başta yabancılaşmaya karşıdır ve putçuluğun her türüne karşıdır. Onun eyleminin, devrimciliğinin temelini bu ilkelere sarsılmaz bağlılığı oluşturur.

ALİ GÖÇER: Eylem, devrimin parçacık haliydi. Eylemler büyüye büyüye devrime ulaşırdı. Eylem seçimdi, devrimse bir oluşum. Eylem bireyseldi, devrimse toplumsal. Onu yakından tanıyanlar bilir; Nuri Pakdil, çok yalın bir tanımlama ile söylersek, fiziki olarak adımını atarken bile dikkatlice, özenle ve seçerek atardı. Onda eylem, insanın her ânının seçim olduğuydu.

ALİ ULVİ TEMEL: Nuri Pakdil kökten değişikliğe inanır, devrimcidir. Devrimciliği İslam’dan köken alır. Yaşantısıyla, yazdıklarıyla köke, kökene sımsıkı tutunur. Önderi peygamber efendimizdir. Kıblesi Kudüs’tür, Mekke’dir. Yüreği Medine’dir. Gözleri İstanbul görür.

ÂTIF BEDİR: Nuri Pakdil’in eylemci ve devrimci yanı, yaşamında ve yazdıklarında hep öne çıkmıştır. Kendisinde bizzat gözlemlenen bu özelliğin sonucu olarak yazdığı farklı türde kitaplarla, dostlarına ve okurlara yazdığı mektuplarla ateşleyici ve eyleme geçirici bir rol üstlenmiştir. Onun eylemden kastettiği İslami ilkelere sıkı sıkıya bağlanmak; insanlara sürekli evrensel ilkeleri hatırlatmak, bunları bir eylem olarak hayatımızda içselleştirmektir.

ARİF AY: Tam anlamıyla dikkat ve titizlik adamıydı. İslâm başlı başına bir dikkat ve titizlik dinidir. Dolaysıyla Nuri Pakdil, bir Müslüman olarak, inancının gereği olarak hayatının odağına dikkat ve titizliği yerleştirmiştir. Her inanan insanın da böyle olmasını ister. Dikkatsizliğe, vurdum duymazlığa, boş vermişliğe tahammülü yoktur.

İBRAHİM DEMİRCİ: Nuri Pakdil, ismiyle müsemma olmayı başaranlardan oldu. “Nuri”, “Nureddin”, ilâhi bildirinin ışığını algılama, özümseme ve yansıtma mazhariyetinin tecellisi sayılsa yeridir. “Pakdil” de hem temiz gönül hem saf, duru ve lekesiz dil ve anlatım güzelliğini içermesi bakımından anlamlı ve değerlidir.

NECİP EVLİCE: Nuri Pakdil, bütün hayatı boyunca “insan” demiş ve erdemli insanı bulmaya, onu oluşturmaya uğraşmıştır. İnsana güvenmekten asla vazgeçmemiştir. “İnsan, seni savunuyorum sana karşı!” demesi de bundandır.

Abdullah Harmancı ile Söyleşi

Selvigül Kandoğmuş Şahin, Abdullah Harmancı ile Edebiyat, Öykü ve Çocuk Kitapları Yazarlığı Üzerine bir söyleşi gerçekleştirmiş. Yazarlık, dergiler, kitaplar üzerine uzun soluklu bir söyleşi Yitiksöz okurlarını bekliyor.

“Yazmak içgüdüsel bir eylem. Kuş uçacak. Toprak tozacak. Örümcek ağını kuracak. Çiçek açacak. Biz de bize verilen bir yeteneğin uçlarına kadar ilerleyerek var olmanın üstümüze bıraktığı acıyı hafifletmeye çalışacağız. Bize kalem verilmiş. Yazmayıp da ne yapacağız? Kişi, yaratılışı gereği “kul”dur. Bu bir. Bu doğaldır. Kendiliğindendir. İkincisi ise acaba kulluk derecesini hak edecek midir? Kul oluşuna uygun bir iş tutacak mıdır? Bu iki kanaldan ben ilkini kast ediyorum. Yani her insan kul oluşunun gereğini yerine getirir zaten.

“İlham “gelen” bir şey değil “çağrılan” bir şeydir. Gelir elbette ama biz davet ederiz. Buna uygun bir çalışma ve ruh hâli gereklidir. Tombala torbasından çıkan bir şey değildir. Aslında öykü olmayacak bir konu yoktur. Ona dokunmasını bilen kişi dokumasını da bilir. Ben genelde öyküyü ayakta tutacak bir numara bulmaya çalışırım.”

“Yetişkin öykülerimin dili ve kurgusu, görebildiğim kadarıyla çocukların dünyasına ulaşma noktasında zorlanmayacağımı düşündürdü bana. Meraklandırma. Finale kadar okuru tutma. Sade anlatma. Dramatik kurgunun arkasında var olan bir fikir. Herkesin kolayca kurgunun dünyasına girebilmesi. Bunlar benim çocuk öyküleri yazmamı kolaylaştırdı.”

Bahaeddin Karakoç’a Dair

17 Ekim, Bahaeddin Karakoç’un aramızdan ayrılışının üçüncü yılı. Şiirimize getirdiği ses ve solukla, kendine has tavırlarıyla hatırlanmayı hak edecek bir şairdir Karakoç. Şiirimizin beyaz kartalına dair bir yazı ve söyleşi yer alıyor dergide.

Hayrettin Durmuş - Türk Şiirinin Dolunayı

“O bir Dolunay sevdalısıydı. Dergisinin adı bile Dolunay’dı. Nasıl karar vermişti buna apayrı bir yazı konusu. Kahramanmaraş’la özdeşleşen Dolunay şiir şöleni başta olmak üzere, Osmaniye Güneysu, Adıyaman Gölbaşı, İznik Göl Akşamları, Çınar dergisinin Ankara, Tokat, Bursa, Isparta şiir şölenleri, Afyon Bolvadin Kaymak festivali gibi onlarca kültürel etkinlikte birlikte olduk. Isparta’da yaşça kendisinden küçük olan pek çok şair cesaret edememişti ama o Davraz Dağı’nın tepesine çıkmıştı bir kartal gibi. Dağlara olan sevgisi bambaşkaydı. Bir dağın tepesine çıkıp içinden akan sesi dinlemeyi çok severdi. Dağlarla konuşurdu desek yeridir. Herkesten geç yatar, sabah hepimizi uyandırırdı. Saydığım kültürel etkinliklerde Bahaettin ağabeyin konuşmalarını yazmaya, anlatmaya kalksam bir kitap yetmez.”

“Yerinde duramazdı. Her an sevgili çağıracakmış gibi tetikteydi yüreği, bilinci hep açıktı. “Acelem Var” dese de gönlünde hazırdı azığı. “Öyle bir abdest al ki, su bile sarhoş olsun… Azıksız çıkma yola” dedi ömrü boyunca.”

Bahaeddin Karakoç ile Yapılan Son Söyleşi – Muhammed Hüküm – Gökhan Serdar Özaktaş

“Benim hikâyem şiir yazmaya başlamamla başlar. Ben Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nden mezun olamadım. Bir yemek esnasında bir müfettişin söyledikleri yüzünden okulu bıraktım. O esnada sağlık okulunu kazanmıştım. O zamandan beri şiir yazıyorum. Şiire başlarken hiçbir şairden etkilenmedim. Belki çevrede duyduğum manilerin, koşmaların ritmi kulağımdaydı.”

“Biz ülkücüydük, hâlâ da ülkücüyüz. Ama bir isme bağlı ülkücülük değil bu. Tarihe, medeniyete, kültüre ve edebiyata dayanan bir ülkücülük. Maraş olaylarını anlatan kitabı vardır onun “Baharı Görmeyen Çocuklar.” Çok güzel anlatır olayları.”

“Şiir hangi dönemde olursa olsun şiirdir. Ama bugünün şairi heceyi bulamıyor. Ben heceyi kendim aradım buldum. Mesela bir dörtlük üzerinden açılarak giden yeni biçimli şiirlerim vardır benim. Seyran şiirimde doğada ayrı bir ritim yakaladım sanıyorum.”

“O bir Dolunay sevdalısıydı. Dergisinin adı bile Dolunay’dı. Nasıl karar vermişti buna apayrı bir yazı konusu. Kahramanmaraş’la özdeşleşen Dolunay şiir şöleni başta olmak üzere, Osmaniye Güneysu, Adıyaman Gölbaşı, İznik Göl Akşamları, Çınar dergisinin Ankara, Tokat, Bursa, Isparta şiir şölenleri, Afyon Bolvadin Kaymak festivali gibi onlarca kültürel etkinlikte birlikte olduk. Isparta’da yaşça kendisinden küçük olan pek çok şair cesaret edememişti ama o Davraz Dağı’nın tepesine çıkmıştı bir kartal gibi.”

Yunus Emre’de Bir Varlık Tecrübesi Olarak Şiir

Vefa Taşdelen, Yunus Emre şiiri üzerine yazmış. Yunus şiirinin varlık, dil ve evreni işleniyor yazıda.

“Yunus’ta şiir alanı, aşk, sevgi, merhamet, fedakârlık, alçakgönüllülük gibi yüce duygu ve değerlerin ifade bulduğu bir varoluş alanıdır. Burada dış dünyanın, konuşma alanının sesi kesilmiş ve varoluşun farklı bir evresi yüzünü göstermiştir. Bilincin bir tür kendine dönüşü, kendi üzerine katlanması durumu söz konusudur. Aşk ve ilahi sevgi, estetik bir varlık ve dünya tasavvurunu, iyimser bir dünya görüşünü, ontolojik bir umudu içerir.”

“Dünyaya düşkünlükten kurtulmak, onunla olan bağlarını koparmak değil, aksine bedensel gereksinimler düzeyinde bir yaşam seviyesinden manevi seviyeye taşınmaktır. Bu süreçte dil aşkla şiir diline dönüşürken duygusal ve varoluşsal bir arınmadan da geçer. Aşk, gönlün arınması ve terbiyesidir. Bu arınma ve terbiye yoksa aşk da yoktur. İçini arıtamayan kişinin aşktan nasibi olmaz.”

“Yunus Emre’nin şiirlerinde özgün olan şey, dile getirdiği duygu ve fikirler kadar, dili kullanma gücü ve yeteneğidir de. Her şair gibi o da kendi zamanının dilini kullanır, ancak kendi zamanını aşacak ve gelecek zamanı kuracak şekilde kullanır. Yunus’ta şiir, bir yeteneğin kelimelere dokunuşu ile âdeta çiçek gibi açılıverir. Yunus’un sihirli nefesinde Türkçe daha 13. Yüzyılda, anıtsal söyleyişlere kavuşur.”

Yitiksöz’den Öyküler

Gülçin Yağmur Akbulut – Kırık Şamdan

“Bir kez dönüp bakabilseydin kırmızı elbisenin bana da çok yakışmış olduğunu görebilecektin. Bukleli saçlarıma takılmış çiçekli tokaları da... Dilinden kanatlanan aşk örgülü sözcükleri duyabilseydim o zaman susardı çeyrek asırdır süren sessizliğim. Başımı gökyüzüne kaldırıp yeniden izleyebilirdim, kuşların süzülüşlerini.”

“Peşin mi ödemiştin bana olan sevgini? Yıllara bölsen olmaz mıydı? Bitti mi kitabında bana açacağın yeni sayfalar. Oysa bende hiçbir şey değişmedi. Avucumda atan hâlâ senin yüreğin. Bana bakmıyor, beni işitmiyor, benimle konuşmuyorsun. Bana kör, bana sağır, bana dilsizsin. Anlatınca duymuyor, sarılınca sarmıyorsun.”

“Yemekten sonra salona geçip günlük gazeteleri karıştırdın. Sehpanın üzerine koyduğum akşam çayını yudumlarken ölümün arka yüzünün senden bana doğru hızla yürüdüğünü görmedin. Sehpaya yatırdığım umut birikintilerini siyah bulut kümeleriyle gölgelendirdin. Umudun bütün perdelerini indirdin, sana ulaşabileceğim kapıların hepsine anahtarlar koyup asma kilitler astın.”

Hacer Yeğin – İpin Ucundaki Çocukluk

“Mavi bir kapı! Evet, bu görüntüyü hayal meyal yakaladı. Kireçle sıvanmış dört katlı bir apartman… Giriş kat pencereleri çiçek saksılarıyla bezeli; şakayık, menekşe, begonvil… Pencereler, demir parmaklıklı, arkasından uzanan çocukların kafalarını sığdırabilecekleri kadar geniş aralıklı. Kapının üstünde hem Arapça hem de Türkçe çevirisiyle: “Mülk Allah’ındır, Helvacıgil Apartmanı” yazıyordu. Genellikle dört ya da beş katlı apartmanların yan yana dizildiği, Romanların ağırlıkta olduğu ve bütün hayatlarını en şeffaf hâlleriyle açık hava sineması tarzında yaşadıkları bir mahalleydi burası.”

“Arnavut kaldırımlarının bozuk asfaltla birleştiği, bisiklet tekerlerinin dönüp durduğu ve bir türlü yol alamadığı iç içe geçmiş sokaklar hep aynı yere çıkardı. Bahattin Amca’nın bakkaliyesi. Horoz şekerleri, çıtır pıtırlar, papağan ambalajlı gofretler, ağızda giderek büyüyen devasa baloncuklu tatlı sakızlar…”

“Selma o yıl, son üç yılın semeresini almış, Konya’nın en iyi Anadolu Lisesi’nin hazırlık sınıfına- eski adıyla Maarif Koleji- yerleşmişti. O yıllarda ilkokuldan sonra böyle bir okula yerleştiğinizde yedi yıllık birinci sınıf eğitimi garantilemiş oluyordunuz. Sobalı evlerde yaşayanların kaderi gereği; soğuk bir mutfak masasında hazırlandığı sınavdan çıktığında büyülenmiş gibiydi. Detayları tam hatırlamıyor ancak ter döktüğü gecelerde yapamadığı soruları, sonradan Havva Abla’yla çözdükleri için şükrediyordu.”

“Giderek dayanılmaz bir hâle gelmiş olan baş ağrısını defedebilmek için ilaç dolabına yönelirken elinden kayıp gidenin ipin ucundaki çocukluk hakikati olduğunun elbette farkındaydı.”

Yitiksöz’den Şiirler

Bir akrep iğnesiyle konuşuyor gözünde

Perdesini karanlık iğneliyor odanın

Adın çok biliniyor çabuk unutuluyor

Sınıfları geçerek sınıfta kaldın:

Yeniden başa sarıp seyrediyorsun

Gülümsediğin kareler karlı ve karıncalı

Şaşırmakta haklısın acı çektiğin açık

Kayda aldığın için sınıfta kaldın:

Mehmet Aycı

Bin can ile yürünürse yol bulunur kaydı düşülen baharı bulmak için

Son kuşları da havalanır o vakit ömrün, yağmurların ardı sıra

Senin yurdunda Hâce, eski yazlardan kalma bir güneşle omuz omuza

Bir bülbülü seslendirmek aşkına ne saltanatlar yakılır!

Saklıdır orada herkesin gerçeği avuçlarında; yumruklar acıyla sıkılır

Biz de öyleyse şu duvarlara gömülmüş yalnızlığımızla kalkıp şiirimizi söyleyelim şimdi

Adem Turan

Kalbim her gece

Arasına karışmak istiyor

Kalbini tartmadan

Kalbini hesaba katmadan yürüyen

Yürüyen ve kötü huylarını

Çoktan unutmuş olan adamların!

Dizlerinin üzerine çökmüş

Küllenmiş

Ve yüzüksüz

-Üşüyen, üşüyen, üşüyenVe artık sadece

Kadınların tatsız uykularına

Konuk olan

Gülümseyen

Ve gökyüzünü izleyen adamların.

Ve küllenmiş...

Eray Sarıçam

dilimdeki pası silen kelimeyi buldum/çok olmadı

evet buldum çetin ceviz yalnızlığa itibar kazandıranı

sömürülmeyen toprağın sevinç tozlarıyla rüzgâra aşinalığını

gölü gölgesinde saklayan dağın teveccühünü

buldum ahşap kalplilerin kıymık saklayan ormanını

kandile üfleyenlerin petrol kokan nefesiyle

kadeh kadeh ateş içenlerin kan püskürtmelerini

Yasin Mortaş

sanırız gözlerimizden dökülünce yağmur

latif duygulara elverişli bir topraktır

cins –i latifin kalbi

devlete ihtiyacı yoktur

hükümranlığa

baştan çıkarmak için gözleriyle

ordularıyla gelse de bizimdir kalbimiz

Ali Sali

serinlik hevesiyle taşıdığım köklerimi toprağa gömdüm önce

sonra yaşanacak hayat, kurtarılacak gövde ekledim gediklerime

ayrılıktan yapılmıştı babam, çok sevdim bu yüzden

bir başka göğe sığınmak mümkün değil artık

ya da kırbaçlanmış alınlara bakarak kaderi anlamak

yalnızca etleriyle konuşulan kadınlar gördüm

korkunçtu sahrada açan çiçeği bahçede büyütme isteği

kalkıp şehre yürüdüm bunca olanın ardından

kimdir evliya türbesine yatıp kuşlara dua fırlatan türbedar

sözcüklerin ilk anlamından olma çocuklarım nerede tanrım

Cengizhan Konuş

Sessizliğin sağır gürültüsüne alışmak

Dizlerimizde çürüyen sancı, öfke ve perdeli bekleyiş

Alışmak yankısına bir dağın, hem

Sağanak yağmur hem bunca yangın

Sığışırız, sığınaktır çünkü gökyüzü bin bir mavi orman

Saklar bağrında binlerce ölü sitare, biz ve asuman

Tanrım kaç eylül daha ezilir bu yapraklar ömrün ayaklarında

Sıddıka Zeynep Bozkuş

YORUM EKLE

banner26