Ekim 2020 dergilerine genel bir bakış-4

Kentsel Ritim Bozuklukları

Şehirler büyüdü ve yaşadığımız hayat rengini yitirmeye başladı. Şehir ve Kültür Dergisi, şehre dair notlar tutmaya devam ediyor. 75. sayıdan yapacağım ilk paylaşım, Bilal Can’ın Kentsel Ritim Bozuklukları isimli yazısından olacak. Maddeler halinde sıralamış Can yitirdiğimiz yanları. Modern çağda bozulan ritmimiz ve kentlerimiz üzerinde duruyor yazısında. İki maddeyi buraya alıyorum.

BİR: Her geçen gün insan hayatında merkezilik diktasını biraz daha güçlendiren “kent” olgusu insanilikten gayri insaniliğe doğru dönüşmeye, dönüştükçe de bağımlılığı artan bir insan türünün ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bağımlı insan, her şeyin makinalardan alındığını düşünen bir neslin ilk varyasyonu. Ütopik ya da bilimkurgu filmlerinden esinle… İnsanlığın geleceğinin kentlerde büyük risk altında olduğu gerçeği bu gün kabul gören bir görüş olarak durmakta, bu da “kent” olgusu üzerine yerleşme ve mekânsallık olgularının sorgulanmasını ve derinlemesine analiz etmeyi gerekli kılmaktadır. Çünkü vahşi kapitalizm ile dönüşüm geçirmiş tüketim endüstrisi, insanlığın bu bağımlılığını kendi çıkarları doğrultusunda rahat bir biçimde kullanmaktadır. Bu bağımlılıkların tüketim endüstrisi tarafından keşfi bilimle paralel gitmiştir. Genellikle temel ihtiyaçlar üzerinden şekillenen bu bağımlılıklar Maslow’un temel ihtiyaçlar hiyerarşisini kendine dayanak noktası seçmiş “fizyolojik ihtiyaçları” çoğaltarak devasa bir sektör oluşturmuştur. “Güvenlik ihtiyacının” karşılanması için de kurgusal mekânlardan faydalanmıştır. “Kendini gerçekleştirmek” durumu ise üretim sürecinin bir parçası olmakla eşdeğer tutulmuştur.

İKİ: Neolitik Çağ’da ilk örnekleri gözlemlenen “kent” olgusu “artı ürün” kavramsallaştırmasıyla literatüre girmiştir. Kentlerin oluşumunu, tarımın keşfedilmesi ve yerleşik hayata geçişe bağlayan Gordon Childe, dünya kent tarihçiliği açısından önemli bir isim. Childe’a göre kentlerin belli başlı bazı kriterleri mevcuttur. Bu kriterler bir yerleşim yerinin kent olup olmadığını belirler. Bu kriterler özetle; büyüklük, uzman iş gücü, anıtsal mimari eserler, sermaye birikimi ve merkezilik, sınıflı toplum, okuyan kamu/yazım/kayıt durumu, matematik, geometri bilgisi, sanat/gösteriş, ticaret, dayanışmacılık

Yitik Coğrafyanın Şehirleri Kerkük ve Erbil

Derginin kapak konusu olan Kerkük ve Erbil hakkında Hüseyin Yürük yazmış.

KERKÜK

“Kerkük Ülkenin başkenti Bağdat'ın 236 km kuzeyinde, Erbil'in 83 km güneyinde, Musul'un 149 km güneydoğusunda, Süleymaniye'nin 97 km batısında, Tikrit'in 116 km kuzeydoğusunda yer almaktadır. Günümüzde şehrin büyük çoğunluğu Kürtler, Araplar ve Türkmenler'den oluşmaktadır. Misak-ı Milli sınırları içinde kalan Kerkük, tıpkı Musul vilayetimiz gibi 1926 yılında yapılan Ankara Antlaşması ile birlikte toprak bütünlüğü sağlanması şartıyla terk edilmişti.”

“Kerkük, Erbil Kazalarının merkezleri ve onlara bağlı köylerden birçoğu gibi Tel-Afer Nahiyesi nüfusunun ekseriyetini de Sultan Dördüncü Murad zamanında oraya yerleştirilmiş olan Türkler teşkil ediyorlardı. Kerkük, Erbil Türkleri gibi Tel-Afer Türkleri de ana dilimizi konuşmakla beraber hemen hepsi Arapça ve Kürtçe de bilirlerdi.”

“Kerkük de Musul gibi, Misakı Milli sınırları içersinde olduğu için ilk başlarda yeni cumhuriyetin bütün ileri gelenleri tarafından savunuluyor, bizim topraklarımızda kalacağı söyleniyordu. Mustafa Kemal Paşa bunların başında geliyordu. M.Kemal kendisine Berlin’den mektup yazan Talat Paşa’ya “Türkçe ve Kürtçe konuşulan bütün vilâyetlerimiz bizim olacaktır.”der. Bu tarifçe, ilk kurtarılacak yerler arasına, bugünkü vatan sınırlarından öte Musul Kerkük, Batı Trakya, 12 Ada, hattâ (o tarihte, Türklerin % 70 çoğunlukta olduğu) Yunan Makedonyası da giriyordu. (Kabaklı,1989:33)”

ERBİL

Coğrafya ve Tarihçe / Zağros dağlarının batı eteklerinde Büyük ve Küçük Zap nehirlerinin arasında, Musul-Bağdat yolu ile Anadolu ve İran’dan gelen başlıca kervan yollarının birleştiği askerî ve ticarî açıdan önemli bir noktada yer alır. İskender’in Pers İmparatoru III. Darius’u son defa mağlûp ettiği büyük meydan savaşının bu şehrin kuzeyindeki Gavgamela mevkiinde cereyan etmesi sebebiyle de adı tarihe geçmiştir.

“İslâmî kaynaklarda Erbil adına ilk defa, Emevî hâkimiyetini sona erdiren ve Abbâsî dönemini başlatan Büyük Zap Suyu Savaşı (16 Ocak 750) münasebetiyle rastlanmaktadır. Bu savaşın Musul ile Erbil arasındaki Yukarı Zap bölgesinde ve nehrin kenarında cereyan ettiğini bildiren kaynaklar daha sonra Erbil adını yine uzun bir süre zikretmemekte ve şehir hakkında ancak IX ve X. yüzyıllarda bilgi vermeye başlamaktadırlar. İbn Hurdâzbih (ö. 300/913) ve Kudâme b. Ca‘fer’in (ö. 337/948 [?]) Irak’taki idarî taksimattan bahsederken Erbil’i Hulvân eyaletinin beş bölgesinden biri olarak göstermeleri bu tarihlerde şehrin önemli bir merkez haline geldiğini ortaya koymaktadır. Bundan sonra Erbil el-Cezîre’nin (Kuzey Irak), özellikle de Musul bölgesinin başlıca yerleşim merkezlerinden biri haline geldi.”

“Erbil’in Nişanesi: Esad Erbili Hazretleri Erbil denilince akla gelen ilk şahıslardan biri 1847-1931 yılları arasında yaşamış meşhur Nakşibendî-Hâlidî şeyhi Esad Erbîlî Hazretleridir.Erbil’de doğan Esad Erbili Hazretlerinin dedesi, Hâlidiyye’nin kurucusu Hâlid el-Bağdâdî’nin Erbil’de inşa ettirdiği tekkeye şeyh olarak tayin ettiği halifesi Hidâyetullah Efendi, babası daha sonra aynı tekkede şeyhlik görevinde bulunan Muhammed Said Efendi’dir.

Medrese tahsilini doğduğu bölgede tamamlayan Esad Efendi yirmi üç yaşında Hâlidî şeyhi Tâhâ el-Harîrî’ye intisap etti. Beş yıl sonra sülûkünü tamamlayarak hilâfet aldı (1875). Aynı yıl hac farîzasını yerine getirdi. Dönüşünde şeyhinin vefat ettiğini öğrenince İstanbul’a gitmeye karar verdi. Fâtih Camii’nde Hâfız divanını okuttu. Bu sırada Beyazıt Camii imaretinin meydanı gören bir odasına taşındı. II. Abdülhamid’in damadı Hâlid Paşa kendisini saraya davet ederek sohbetlerinden istifade etti. Bu arada Meclis-i Meşâyih üyeliğine tayin edildi. İlim ve irşad faaliyetlerini sürdürdüğü Şehremini’nin Odabaşı semtindeki Kelâmî Dergâhı’nın şeyhliğine tayin oldu. Bu dergâhta Kadirî ve Hâlidî âdâb ve erkânı üzere irşad faaliyetinde bulundu. Bir süre Fatih Halıcılar’daki Feyzullah Efendi Dergâhı’na da devam etti.”

“Bir grup gazeteci arkadaşıyla birlikte Erbil, Kerkük, Selahaddin illerini içine alan Kuzey Irak'a bir gezi yapan Yazar Akif Emre, Erbil’i şöyle anlatıyor: Kürt yönetiminin önde gelen isimleri, Türkmen cephesinin liderlerini de kapsayan görüşmeler yaptık. Kürtler yeni oluşumu nasıl yorumluyor, Türkiye’ye bakışları nasıl ve beklentileri neler? Türkmenler denklemin neresinde duruyor? Sonucu belirleyecek bir siyasi güç ve vizyonları var mı? Kürtler gerçekten ayrı bir devlet mi istiyor soruları ister istemez gündeme geldi görüşmelerimizde. Erbil'in güvenli ortamına karşın Kerkük'te kurşun gibi ağır havayı gördük. Tüm bunlardan Kürtler geleceğe dair neler düşünüyor, gelecek beklentileri ve Türkiye’nin oradan görünüşüne dair izlenimleri anlatmaya bugün başlıyoruz.”

Leblebinin Hikâyesi

Öznur Sondül, Çorum ve leblebi hakkında kaleme aldığı bir yazısı ile yer alıyor dergide. Yazının tümüne sinen bir leblebi kokusu hâkim.

“Bir Çorumlu olarak leblebinin evveliyatını bilmeliydim. Kınarlar adamı valla. Ama evvela kendi memleketimi tanımalıydım. İnsan kendi tarihini, soyunu, nereden geldiğini, kim olduğunu iyi bilmeli. Babaannem hep “Sakın kim olduğunu ve nereden geldiğini unutma evlat” der. Unutmamak için önce öğrenmek gerek. Hemen beynimde Hititler, Hattuşaş, Şapinuva, en sıcağından çifte kavrulmuş leblebi kelimeleri dolaşmaya başladı. Biz de bir şeyler biliyoruz canım çok şükür. Leblebisi ile tanınan memleketim kadim Hititlerin başkentliğine ev sahipliği yapmış aynı zaman da UNESCO Dünya mirasları listesine dahil edilen Hattuşaş’ı da bünyesinde taşımaktadır. Tarihi devirlere bakıldığında Alacahöyük, Hattuşaş, İskilip ( şimdi bir İskilip dolması olsa yerdik ), Kuşsaray, Pazarlı, Eskiyapar, Büyükgülücek ve Balimsultan köyü çevresinde yapılan kazılarda ve toprak üstü buluntularından anlaşılmakta imiş ki Bakır Çağı ile Tunç Çağı’na ait tarihlenen araç, gereç ve silahlar bulunmuş. Şimdi sizlere Bakır ve Tunç Çağı’nı anlatacak değilim korkmayın. Mevzumuz Çorum’dur. Ne kadar eskiye dayandığını siz anlayın diye bunlardan bahsediyorum. Yoksa gelin de görün derim; top oynadığım sokakları, ellerimi bırakıp yokuş aşağı saldığım bisikletle nasıl takla attığımı,‘Geleceğe Nefes’ seferberliğine katılıp nasıl nefes nefese kaldığımızı, Guinness Rekorlar Kitabı’na adımızı nasıl yazdırdığımızı, çın çın diye sokaklarımızı inleten saat kulesinin sesine kulak vererek nasıl şarkılar söylediğimizi, ( Çorum’un merkezinde yer alan ve şehrin en önemli sembollerinden olan tarihi saat kulesi Sultan II.Abdulhamit’in muhafız birliği komutanı 7-8 Hasan Paşa’nın Çorumlu hemşerilerine bir hediyesidir.) düğünlerimizi, elleri kınalı gelinlerimizi, fiskos yapan birbirinden maharetli teyzelerimi, özellikle Cuma günleri dolup taşan Muradi Rabi Ulu Cami’yi, dünyanın en dar sokağı ve eskiciler arastası olarak da bilinen ‘Dikiciler Sokağı’nı, (bu sokak 37 dükkana ev sahipliği yapmış zamanında, şu an sadece altısı açık olsa da halen çekiç örs sesleri kulağımıza çalınmakta), sokaktan geçmeden anlamazsınız oranın havasını.”

“Nohut üç ayrı günde üç kez tavlama yani ısıtılma işlemine tabi tutulur. Üçüncü tavlamadan sonra bir alana serilerek on beş günlük bir dinlenmeye bırakılır. E o kadar yandı, kavruldu, dinlenmeyi hak etti ne de olsa. Biz insanoğlu da keşke nohudu pişirebildiğimiz gibi kendimizi de pişirebilsek. Nefsimizi yenerek yükselsek, pişsek, yansak, olgunlaşsak. İnsan doğduk, insan kalabilsek. Velhasıl leblebiye dönecek olursak, leblebi dinlenmeden sonra yapılacağı günün akşamı ıslatılarak kabarması sağlanıyormuş. Sonra da yapılacağı tavada ısıtılıp mafrak denilen aletle bastırılarak kabuklarından ayrılıyormuş. Bir kez daha kavrulma işlemine tabi tutulmaları sonrasında pijamalarını giyiyorlarmış. Şaka şaka yani sarı üzerine siyah benekli görünümlerini kazanıyorlarmış. İşte buna ‘çifte kavrulmuş leblebi’ denir. Raf ömrü uzun olsa da bizim kara benekli taze tüketilmeyi sever. Hem zaten bekletilmeyi kim sever ki? Leblebinin taze olduğunu ise iki parmak arasında sıkıldığında un gibi ufalanmasından anlarsınız. Ben de iki parmağımın arasına aldığım beni derin düşüncelere daldıran leblebimi sıktım ama ufalanmadı. Demek ki taze değilmiş. Hey gidi kara benekli.”

Göçmenliği Bilmeden

Erbay Kücet, göçüp duran yüreğinin sesine kulak vererek otobiyografik bir yazı ile yer alıyor dergide. Klâsik bir otobiyografik metin değil bu. Şehirler, zamanlar, tarihler bir şerit halinde ilerliyor gözümüzün önünde.

“Kristof Kolomb’un, Latin Amerika yerlilerinin ‘Guanahani’ dediği ‘Bahia’ adasına ayağını basıp ‘San Salvador’ adını vermesinden 463 yıl, Amerika Birleşik Devletleri Beyaz Saray binasının temelin atılmasından 163 yıl, Amerikalı eczacı Pemberton’un ‘Coca Cola’ formülünü bulmasından 69 yıl, Ankara’nın Başkent olmasından 32 yıl, Turgut Özal’ın doğumundan 28 yıl, Atatürk’ün Mason Localarını kapatmasından 20 yıl sonra İtalyan kemancı Giovanni Battista Viotti adına düzenlenen ‘Viotti Keman Yarışması’nda keman virtüözü Suna Kan’ın birincilik aldığı 13 Ekim 1955 Perşembe günü Ankara’da dünyaya ‘hoş bulmuş’um.”

Bilirsiniz ilk tanışıldığında nerelisin? Ardından kimlerdensin? suali gelir. Çocukken mahalle ve okul arkadaşlarımın bu soruya babalarının doğup büyüdüğü köy, kasaba ve şehri söylediklerinde annemin köyünü söylemişimdir. O günlerde mübadil yani muhacir olduğumuzu bilmediğimden babamın Selanik’ten göçü sonrası yerleştirildikleri Giresun-Şebinkarahisar Güvercinlik köyünü görmemiştim. Yakın akrabalarla, Ankara’ya tedavi için geldiklerinde Aktaş’taki gecekondumuzda tanışırdık. Akrabalarımızın bir kısmının Niğde’nin Uluağaç köyünde, bir kısmının Manisa’nın Akhisar kazasının Medar köyünde yaşadıklarını öğrenmem sonraki yıllarda olmuştu. İlk gençlik yıllarıma kadar atalarımın Selanik’ten göçtüğünü kimseyle paylaşamadığımdan anne tarafından dedemin lakabı ve dayılarımdan bahsederek geçiştirdiğim çok olmuştur. O yıllarda göçmen veya muhacirlere yerleşik halkın ve bazı basın organlarının Selanik’ten Türkiye’ye göç etmiş ailelere ‘Sebatayist, dönme, Yahudi’ gibi sıfatlarla hitap etmelerinden rahatsız olduğumdan okul, mahalle ve komşular arasında bu konuya girmezdim. Ailede kimse “Selanikli olduğunuzu sakın söylemeyin” diye tembih etmemiş olsa da doğru olacağını düşünerek kimliğimi saklamak için “köyümüz Tatlar, lakabımız Avukatgil” derdim.”

“Ankara’ya yakınlığının verdiği avantajla dikkat çekmiş Altındağ’ın Tatlar Köyü’nden Cumhuriyet Halk Fıkrası IV. Dönem Ankara Milletvekili (04.05.1931- 23.12.1934) seçilmiş Muslihittin Tunca; Anavatan Partisi kurucusu, XVII - XVIII ve XIX. Dönem Ankara milletvekili, 46. ve 47. Hükümetler Sağlık Bakanı Halil Şıvgın ve teyzezadem Zekai Tunca’nın yetiştiği köy ile irtibatımı bugüne kadar kesmeden babamın akrabalarından bulabildiklerimle yetindim.”

Eski İstanbul’da Su Tiryakileri

Su ve tiryaki kelimelerini yan yana gördüğümüz nerdeyse pek vâki değildir. Suyun tiryakiliği mi olur diye düşünürken Mehmet Mazak’ın yazısını okuyunca bütün taşlar yerine oturuyor. Mazak yine bizi tarihin gizemli sokaklarında bir seyahate çıkarıyor. Bu kez su tiryakilerinin izini sürüyoruz.

“Hayatın kaynağı su… Varlığın dört unsurumdan biri, ancak olmazsa olmazı su… Her başlangıcın çıkış noktası, İstanbul’un ise sebeb-i varlığı su…

O İstanbul ki; dünyanın hiçbir yerinde sularının kaynaklarından böylesi cömertçe yer altından dışa sunulmadığı, o İstanbul ki; dünyanın hiçbir yerinde sularının, mesire yerlerini sarıp okşayıp dolaşmadığı ve de yine o İstanbul ki; dünyanın hiçbir yerinde sularının, burası misali ‘’Boğaz’ına kadar böylesi sevdaya, böylesi güzele batmadığı…

Ve her bir yanının denizlerle, kaynak sularla çevrili olmasına ‘’hamd’’edip, tarihinin hiçbir döneminde ona doyamadığı, kana kana kanamadığı, bir ‘’su gibi aziz’’ İstanbul…

İstanbul’un memba sularının tatlı olmasının sebebi, neojen çakıl ve kumlarında toplanan ve süzülen suların, geçirimsiz temel olan yerlerde kaynak oluşturmasıdır. Yamaç kaynağı diye nitelenen ve belirli hat üzerinde bulunan bu özellik sayesinde İstanbul’un içme suyu içene çok hafif içme imkânı sağlamıştır. İstabul’un memba sularını halk bu yüzden keyifle içmekteydi.”

“İstanbul’un işlek caddelerindeki sucu dükkânlarında şifalı sular da satılmaktaydı. İstanbul’un şifalı bilinen içimlik sularının tamamı yerleşim yerinin çok uzaklarındaydı. Halk arasında değişik efsanelere konu olan bu suların kaynak yerleri aynı zamanda birer mesire yerleri olarak ilgi görmekteydi. Muhtelif gün ve zamanlarda İstanbul ahalisi adeta bir törene gider gibi hazırlanarak bu mesire yerlerine gezmeye giderlerdi. İstanbul suları sadece İstanbul ahalisini cezb etmez İstanbul’a gelen seyyahların da hayranlığını kazanırdı.”

Su içim evlerinde muhtelif memleketlerden gelmiş ve muhtelif yıllara ait sular bulunur. Sucu dükkânlarındaki en makbulü Nil suyudur, Fırat suyu biraz yeşil ve sarımtıraktır, zayıf ve gevşek tabiatlılar için tavsiye edilir. Tuna suyunu ise daha çok enerjik kimseler tercih ediyor. Suları yıllara göre de ayırıyorlar.’’

Karagözü Yaşatan Sanatkâr Ünver Oral

Mehmet Nuri Yardım, bir ustayı tanıtıyor bize. Ünver Oral’ı kaybolup giden bir sanatımız olan Karagöz eşliğinde hatırlıyoruz.

“Ünver Oral ile dostluğumuz eskilere dayanır. 1980’lerin ortalarında çalıştığım Türkiye gazetesine gelirdi. Uzun uzun konuşur, sohbet ederdik. Ünver Bey, derdi olan bir sanatkâr. Kubbealtı Vakfı’nda çalıştığım senelerde de zaman zaman uğrardı. Bir ziyaretinde vedalaşırken, “Tanıştığımıza memnun oldum.” deyince yanımdakiler “Yeni mi tanıştınız?” diye sordular. Ünver Bey’le biz tebessüm ettik. Arada tekrarladığı şakalarından biriydi. Başka bir gün Karagöz’den bahsediyoruz. Şöyle dert yandı: “Eskiden Ramazan aylarında iki şey hatırlanırdı. Biri pide, diğeri de Karagöz’dü.” Sormuştum: “Peki bugün?” Güler yüzle “Şimdi sadece pide hatırlanıyor. Biz unutulduk.” demişti. Hakikaten belediyeler son yıllarda Karagöz sanatını ihmal ettiler. Diğer ses sanatçılarını her akşam iftardan sonra salonlarına, açık hava alanlarına, çadırlarına çağırdılar. Hâlbuki o sanatçılar zaten yılın 11 ayında iş bulup çalışabiliyorlar. Karagözcüler öyle mi? Onlar Ramazan’dan Ramazan’a hatırlanıyor ve hazırlanıyorlar. Bu konuda Karagöz ustalarının göz ardı edildiğini düşünüyorum. Ünver Bey hakikaten nüktedan! Yıllar önce bir yakınımda ziyaretine gitmiştik. İkram geldi, sofraya oturduk. Yemeğe başlarken “Çok fazla yemeyin, daha sonra biz de hanımla yiyeceğiz!” deyince yanımdaki şaşırmış ve elini derhâl sofradan çekmişti. Tabii bunun bir şaka olduğu anlaşılınca yemeğe yeniden dönülmüştü.”

“Ünver Oral sanatı yalnızca icra etmedi, geniş kesimlere aktarmayı hedefledi. Kitaplar yazdı. Bu sanatları yurtiçi ve yurtdışında birçok panel, sempozyum ve konferansta anlattı, tanıttı, atölyelerde uyguladı. Sanatkârımız, 1937 yılında Tokat’ın Erbaa ilçesinde doğdu. Sanat ve edebiyatın çeşitli dallarıyla ilgilendi. Bazı şiirleri bestelendi, bir radyo oyunu TRT tarafından filme alındı. Türk Gelenek (Halk) tiyatrosu çalışmalarına 1961 yılında başladı. UNIMA (Dünya Kukla ve Gölge Oyunu Birliği) temsilciliği (1975) yaptı. Türkiye Millî Merkezi’nin kurucularındandır. Özellikle Karagöz ve kukla konularında atölye, araştırma, yazı, kurs, sohbet, sergi, radyo-TV ve gösteri programlarına devam etti. Karagöz, Ortaoyunu, Kukla sanatları ile film senaryoları, şiirleri ve tiyatro metinleri ile ESKADER ve diğer kuruluşlardan ödüller aldı. Muhtelif yerlerden şu eserleri çıktı: Cinikizler, Küçük Kuklacılar, Küçük Mehmetçikler, Prenses ile Çoban, Karagöz Perde Gazelleri, Çocuklara Karagöz ve Kukla Şiirleri, Ah Şu İnsanlar, Börekçi Güzeli, Çocuklara Karagöz-Hacivat Söyleşmeleri, Karagöz, Kuklacı Kardeşler, Çocuklara Karagöz Hikâyeleri, Karagöz Belediye Memuru, Barış Korkusu, Kiracı, Yüz Çocuklu Anne, Karagöz Park Bekçisi, Kavuklu İş Buldu, Kediler Okulu, Karanlığın Kolları, Baba Ocağı-Ana Kucağı, Karagöz ve Plastik Tekniği, Karagöz Hayâl Perdesi, Karagöz Okula Başladı, İbişli Kukla Oyunlarımız, Karagöz Oyunları, Meddah Kitabı, Günümüzden Karagöz-Hacivat Söyleşmeleri, Kukla ve Kuklacılık, Kukla Kitabı, Karagöz Oyunları, Perde Gazelleri, Karagöznâme, Madalyalı Kuklacımız Talât Dumanlı, LorelHardi İstanbul’da, İlçemiz Beykoz, Yazı ve Resimlerde Beykoz, Karagöz Belediye Başkanı, Şiirlerde ve Şarkılarda Beykoz, Öp Hacivat’ın Elini, Karayazılılar, Tabut, Çocuklara Karagöz ve İbiş, Karagöz Amca, Karagöz Boyama, Öğrencilere Karagöz, Karagözden Hikâyeler, Çocuklara Karagöz ile Hacivat, Türk Mânilerinden Seçmeler, Türk Ninnilerinden Seçmeler, Türk Bilmecelerinden Seçmeler, Tekerlemeler, Türkülerden Seçmeler, Karagöz Geldi Hoş Geldi, Ülkücü Ali. Beykoz’u sanatın merkezi hâline getireceğine inandığım Murat Aydın Bey’in, ilçeye dair eserleri de bulunan Oral’a sahip çıkacağına yürekten inanıyorum. İnşallah yeni Karagöz ustaları Beykoz’umuzdan yetişecektir. Ünver Oral Beyefendiye sağlıklı, bereketli, huzurlu ve hayırlı bir ömür diliyorum.”

Priştina’yı En Güzel Fahri Tuna Anlatır

Fahri Tuna demek yüreğimizin bir parçası olan coğrafyaların sesi demektir. Onun anlatımıyla can bulur Tuna, Bosna, Priştina. Ayrıca Üsküp aşığıdır Tuna, oraya gömülmeyi isteyecek kadar. Şimdi bizi Priştina’ya davet ediyor. Kulağımızda eski zaman türküleri, aklımızda sallanıp duran bir sancak. 

“Urumeli âşığı olduğum herkesçe malumdur. Urumeli meftunu olduğum kadar o coğrafyaya hâkim olduğum da. On sekiz yılda altmış bir kez sefer eylemiş bu fakir Urumeli’ne zira.

Şöyle bir soru sorsanız bana: Senin için Rumeli kimdir? Hiç düşünmem, Sultan Murat Han derim hemencecik.

En sevdiğin şehir hangisidir? deseniz. Üsküp’ü, gömülmeyi vasiyet edecek kadar sevdiğim doğrudur. Prizren’de huzur ve sükûn cennetinde kaybolduğum da. Silistre’de Tuna Nehri üzerinde dolaşan dev gemilere baka baka fetih rüyaları gördüğüm, güzeller güzeli İşkodra’nın Mehmet (Muhammed) ve Ebubekir camilerinden - yeniden - ayağa kalkacağına inandığım, Selanik rıhtımında eski ihtişamların coşkusuyla yürüdüğüm de doğrudur. Gostivar’da kendimi şehrimde hissettiğim, Kırcaali’de plakaları 82 okuduğum, Sarajevo’da ‘işte şehrim / stan poli’ dediğim de doğrudur.

Sözü uzattım, biliyorum. Ama Rumeli’de daha nice sevdalısı olduğum şehirler olduğundan, kolay cevap veremediğimi bilin istedim.”

“Abdestim de var. Öğleni kılmamışım. İkindiye yarım saat var yok. Sultan Murad Han’ın mezarının bir metre kadar kenarında niyetlenip namaza durdum. Kaç rekât kılacağım peki farzı? Dört mü? Hayır, iki. Seferiyim ya. Kalbime danışayım dedim: Dört dedi. Neden iki değil de dört dedim. Baba ocağındasın ey seyyah, unutma! Osmanlı sultanının dizinin dibi baba ocağı değil midir? Hak verdim kalbime, dört rekâtla eda ettim namazı. Hadise budur.

Sultan Murat Han’ımız, Priştina’nın beş altı kilometre batısında 1389’dan beri, Kosova Meydan Muharebesi zaferi sonrası savaş meydanında dolaşan hain bir Sırp hançeri şehit etmesi sonrası, orada mukim ve meskûndur.

Murat Hüdavendigâr Türbesi Priştina’nın tapu senedidir. Sadece Priştina’nın mı? Bütün Rumeli’nin.”

“Eee Fahri Tuna, Priştina dedik, hep Sultan Murat Han ve türbesini anlattın. Priştina içerisinde anlatacağın bir şey yok mu bize? Olmaz mı! Var elbette.

Priştina, bizim Eskişehir, Adapazarı büyüklüğünde bir şehir. Aşağı yukarı beş-altı yüz bin nüfuslu. Köy ve kasabalarıyla beraber elbet bu sayı. Merkezi iki yüz bin civarında. Osmanlı’da Kosova Sancağının merkezi. Bugün de Kosova Sancağının pardon devletinin

(Not: Osmanlı’daki sancak-eyaletler bugünün küçücük devletleri zira) başkenti. Ülke nüfusu bir milyon sekiz yüz altmış bin. Üçte bir kadarı buraya, başkent ve civarına kümelenmiş durumda. (Bu oran Ankara için on altıda bir, İstanbul için beşte birdir.)

Derme çatma, plansız projesiz, kapanın elinde kaldığı, yapanın kafasına göre binalaştığı bir şehir görünümü vardır her zaman Pirştina’da. Hele de kenar yerleşimler. Bir gecekondu şehir düşünün. Ama binaları yeni ve iki üç hatta bazıları dört katlı olsun. Önden hiza filan olmasın. Hani bizim Karadenizlinin, arsa benim değil mi. Neresine kaç katlı bina yapacağıma belediye ne karışır. Dilediğim binayı yaparım misali bir şehir Yeni Priştina. Eski Priştina (Osmanlı zamanından kalan) nispeten daha düzenli tabii.”

Şiar’da Edebiyat ve Sinema Dosyası

Edebiyat ve sinema; birbirine çok yakışan iki kavram. İç içe geçen, birbirinden beslenen sinema ve edebiyat konusunu dergisinin sayfalarına taşımış Şiar dergisi 30. sayısında. Dosyada yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

“Sinemanın insanlar üzerindeki müsbet tesirleri hakkında küçük bir hatıramı anlatayım. Sahaflar Şeyhi denilmekle mâruf Muzaffer Ozak Efendi Hazretleri büyük bir âlimdi. Ciltlerce kitap yazmış. Bunu yapmak içinde evvela okumuş öğrenmiş. “Çağrı” filmi ilk vizyona girdiğinde İstanbul’da birçok sinemada oynuyor, bilet bulunamıyor o sıra. Efendi Hazretleri Laleli’de oturmasına, Beyazıt’ta dükkânı olmasına rağmen, Kızıltoprak’ta bir sinemada bilet bulduk ve beraber gittik. İki buçuk üç saatlik bir filmdi. Şimdi sağını solunu kesiyorlar. Filmden çıktıktan sonra Muzaffer Efendi Hazretleri şöyle dedi: “Elli senede okudum üç saatte tekrar ettim.” Sinema böylesi bir etkiye sahip olan bir iletişim kurumu. Ne yazık ki sadece para kazanmak için kullanılıyor. Hâlbuki sinema, cemiyetin ihtiyâcı olan mânevî değerlerin en süratle ve en müessir şekilde aktarılması için son derece ehemmiyetli bir vâsıta olarak pekâlâ kullanılabilir, kullanılmalı. Ne yazık ki Türkiye’de sinema ve tiyatro, yâni gösteri sanatları sektörü belirli bir kesimin elinde propaganda vâsıtası olarak kaldı senelerce. Niye mâneviyata değer veren, dindar insanlar pek fazla meşgul olmadı bugüne kadar? Çünkü günah olduğunda ısrar edildi hep. Dedelerimizin nesli, yâni 1900’lerin başlarında doğan nesiller. 1800’lerin sonlarında doğanlar. 1960’a 1965’e kadar yaşayan nesil. Sinemaya, tiyatroya hep yasak, günah dediler. Ben öyle büyüdüm. Hâlbuki, doğru kullanılmayınca günah olur, doğru kullanılınca sevap olur.”

“İnsanların fikir dünyasının şekillenmesinde son derece ehemiyetli bir vâsıta olan sinema sanatı, hatta bugünkü hâli ile sinema zanaatının bu muazzam tesir gücünden istifâde etmemek şüphesiz akıl kârı bir iş değil. Hâssaten modern yaşamın getirdiği mânevî boşluk insanları çeşitli arayışlara sevkederken, Müslümanlığın ince bir yaşayış biçimi olan tasavvufu hakîkatli bir çare olarak doğru biçimde sunmak atılacak ilk adım olmalı. Üzerinde hassasiyetle durulması gereken nokta “doğru biçimde, İslâm’ın öngördüğü hakîkatler çerçevesinde” bir anlatım metodunu kullanmak olmalı. Zîrâ Muhammedî hedefe, Muhammedî olmayan yollardan varılmaz. Bunun için ortaya konacak mahsûlün gerek özünde, gerekse şeklinde Muhammedî ahlâkın olmasına hassâsiyetle dikkat etmek, dînî ve tasavvufî mefhumların hem zâhirî hem de bâtınî cihetlerini doğru şekilde aktarma kaygısını taşımak olmalıdır.” Ömer Tuğrul İnançer

“Sinema ve uyarlama deyince, -bunun içine roman, hikâye, tiyatro oyunları, çizgi roman, anı, biyografi, hatta bazen bir gazete haberini bile dahil edebiliriz.- aklıma ilk gelen Mario Puzo’nun Baba (Godfather) romanının filme uyarlanma hikâyesi geliyor.

Mario Puzo, edebiyat heveslisi genç bir adamken hayalinde Dostoyesvki, Tolstoy veya Hemingway gibi edebi bir kişilik olmak, öyle büyük romanlar yazmak var. Lakin kalabalık bir İtalyan ailesinde yaşamak ve maddi zorlular çekmek onu başka yazınsal denemelere de zorluyor. İşte bunlardan biri, çok iyi bildiği Amerikalı İtalyanların hikâyesini anlattığı Francis Ford Coppola tarafından 1972 yılında filme uyarlanan ve tam bir başyapıt olan Baba (Godfather). Puzo, Baba romanını yazdıktan sonra bir arkadaşına verip yaşadığı yerden bir süreliğine uzaklaşıyor. Arkadaşı romanı okuyup beğenince Puzo’dan habersiz bir tanıdık aracılığıyla Universal Stüdyosu’na okutuyor. Roman çok beğeniliyor. Mario Puza döndüğünde arkadaşı ona romanı okuduğunu, beğendiğini hatta başkalarına da okuttuğunu duyunca Mario Puzo çok öfkeleniyor. Çünkü “Baba” onun anılmak isteyeceği türden bir roman değil, onun amacı bu romanı müstear bir isimle yayımlamak bu sayede hem kendi adını kurtarmak hem de böyle ucuz romanlar ya da “bestseller”larla geçimi sağlamak. Arkadaşı Stüdyo’dan 20 bin dolar aldığını söyleyince paraya çok ihtiyacı olan Mario Puzo filmin senaryosunda da olmak kaydıyla teklifi kabul ediyor. Film çekiliyor ve çok başarılı oluyor. Puzo bu fırsatı kaçırmıyor ve serinin diğer kitaplarını (Sicilyalı, Son Baba, Aile) yazıyor. Mario Puzo hiçbir zaman hayalini kurduğu edebiyatçı olamasa da zengin olmayı başarıyor.”

“Sinemanın icadının üzerinden yüz yıldan fazla geçmiş olsa da bunun bir sanat dalı mı yoksa bir iş kolu mu olduğu tartışmaları hep sürüyor. Doğrusu ikisinin de çok başarılı örnekleri olsa da bu tartışma uzun yıllar devam edecek gibi duruyor.” Ethem Özışık

“Jean Baudrillard, Sanat Komplosu başlıklı makalesini 1996’da Libération gazetesinde yayımladığında, Abbas Kiyarüstemi’nin Zeytin Ağaçları Altında’sı Cannes Film Festivalinde gösterileli iki yıl olmuştur. Sanat Komplosu’nda sinemanın parodileştiğini, ironinin fosilleştiğini, imgenin ise pornografiye dönüştüğünü söyleyerek Batı sanatının geldiği yeri eleştiren Baudrillard, teknoloji aracılığıyla gerçeğe ilave edilen sanal fakat kusursuz gerçeklik boyutlarının, sanat için gerekli olan yanılsamayı öldürmesinden şikâyetçidir. Üstelik sayısız tekrar üretimle sanat yok edilmiş, gerçek kendi ikizi aracılığıyla bayağılaştırılmış, ileri teknoloji ve bolluk ürünü Batı sineması kendi tekniğinin ve kültürünün kanserine yakalanmıştır. Reklam filmlerinden şarkılar için çekilen kliplere kadar sanat artık her yerde ve her şeyde olduğundan, aslında hiçbir yerde ve hiçbir şeydedir. Sanatı öldüren de budur; olmaması değil, haddinden fazla olması. Yani yokluk değil, çokluktur sanatı öldüren. Çünkü gerçek sanat gücünü yokluktan, eksiklikten alır. Hâlbuki güncel sanat yığmaktan, eklemekten, arttırmaktan beslenmektedir. Sanatçı, yoklukla yüzleşip ona hâkim olacağı yerde, bir varlık yanılsamasına saplanıp kalmaktadır. Slavoj Žižek buna postmodern kopuş diyor ve bu kopuştan önceki son büyük modernist film olarak nitelediği Antonioni’nin Cinayeti Gördüm filmine dikkat çekiyor. Filmin kahramanı Thomas, bir moda fotoğrafçısıdır. Bir gün parkta çektiği fotoğrafları banyo ederken fotoğraflardan birinde bir leke fark eder. Dikkatli bakınca lekenin ceset olduğunu anlar ve gidip cesedi parkta bulur fakat fotoğraf makinesini yanına almamıştır, cesedin fotoğrafını çekemez. Daha sonra parka tekrar gittiğinde cesedin kaybolduğunu görür. Cinayeti kanıtlamak için uğraşsa da ortada ceset olmadığı için başarılı olamaz. Hattâ cesedin göründüğü fotoğraflar da kaybolur. İşte bu, Baudrillard’ın yoklukla, eksiklikle beslendiğini söylediği sanatın alegorisidir. Nesne kayıptır. Nesne yokluğu, nesnenin olmayışı filmin finalinde şöyle vurgulanır. On, on beş kişilik neşeli ve gürültücü bir grup genç, parktaki tenis kortuna gelir. Gençlerden ikisi diğerlerinden ayrılıp korta girer ve tenis oynamaya başlar. Bu bir pandomimdir çünkü ne ortada bir tenis topu ne de oyuncuların elinde raket vardır. Gençlerin arkadaşları gibi Thomas da bu tenis pandomimini kortun kenarından izlemeye koyulur. Derken olmayan top Thomas’ın arka tarafına düşer. Thomas gidip olmayan topu yerden alır ve var gücüyle korta geri fırlatır. Böylece Thomas da pandomime katılır. Pandomimciler oyuna devam eder fakat kamera Thomas’tan ayrılmaz. Thomas gözünü bir sağa bir sola hareket ettirerek olmayan tenis topunu izlemeyi sürdürür. Anlaşılır ki oyun, nesnesiz de oynanabilmektedir. O hâlde Thomas’ın “macerası da ceset olmadan sürebilir.” Modernizmle postmodernizm arasındaki fark budur. İlkinde “sanat, kendisinin ve nesnesinin kayboluşunu” kullanarak büyük eserler verir, diğerindeyse fetişleşen nesne ve sanat, kendi varlığının sınırsız mumyasını üretme zanaatını geliştirir. Baudrillard’ın belirttiği gibi çağdaş sanat nesneyi görünmeye, teşhire mahkûm etmiştir, tâ ki nesne, öznenin yerini alana dek. Biri, bir şeyin fotoğrafını çektiğinde, bunu kendi iradesinden bilir ama aslında fotoğrafının çekilmesini isteyen fotoğrafı çekilendir, yani bizzat nesnedir.”

“Bugün çokluk ve yokluk arasında sinema ikiye bölünmüş hâldedir. Çokluğun sembolü popüler Hollywood sineması bütün dünyaya egemen olsa da İran sinemasında görüldüğü gibi gerçek sanat sansürün, kısıtlı imkânların ortasında bile bir çıkış yolu bulabiliyor. Hattâ İran örneğinde sansürün ve kısıtlı imkânların sanata yeni bir yol açtığı bile söylenebilir.” Hakkı Özdemir

“Babası ünlü Rus şairi Arseniy Tarkovsky olan Andrey Tarkovsky, 1932’de Moskova’da doğar. Küçük yaşta babası evi terk eder. Bu ayrılıkta Tarkovsky, bir tarafı suçlamasa da annesinde kalmak istediğini belirtir, daha sonra sorulan bir soruya verdiği cevapta. Önce müzik daha sonra resim eğitimi alan Tarkovsky çeşitli şehirlerde çalıştıktan sonra sinema okulunu kazanır ve birincilikle mezun olur. Edebiyata uzak olmayan yönetmenimiz, bazı filmlerinde özellikle babasının şiirlerini de kullanmıştır. Sinemanın kurucu yönetmenlerinden olan Tarkovsky, yapılan bir söyleşide kendini en iyi ifade eden tanımın şiirsel sinema olduğunu belirtmiştir.

Tarkovsky, sinemanın entelektüel olmadan önce duygulara ve kalbe hitap etmesi gerektiğini belirtir. Bu anlamda imgesel bir anlatım yolunu seçer. Bu seçim, filmi kurgu açısından zor bir sürece sokar. Çünkü hem görüntü imgesel olmak zorunda hem de diyaloglar bu imgelerin oluşturduğu yapıyı desteklemek zorundadır. Bu zor süreci kimse Tarkovsky gibi yönetemezdi sanırım. Tarladaki kara buğday çiçeklerinin rüzgârda uçuşması sahnesini çekebilmek için önce artık kullanılmayan kara buğday tohumu bulunur. Tarlanın uygun olması için bir yıldan fazla beklenir ve o sahnenin çekimi gerçekleştirilir. Bu tavır yönetmenin her davranışına yansımıştır. Titiz, çok dikkatli bir anne ve şair bir babanın bütün özelliklerini kendisinde toplamıştır adeta.”

“Sanatçı yeteneğinin bedelini ödemek zorunda olan bir hizmetkârdır. Sanatçı konu aramaz, konu onun içindedir. Bir tohum gibi olgunlaşmayı ve şekillenmeyi bekler. Sanatçı dünyayı tanımlamaz, dünya onundur. Sanatçı başarı beklemez, beklenen tek şey sanatçının kendine sadakatidir. Ve en önemlisi de sanat insanı ölüme hazırlar. Bu paragraftaki sanatçı yerine yönetmen, şair, yazar, müzisyen de yazsanız kuralların gücü bir şey kaybetmeyecektir. Faniliğe değil sonsuzluğa inanan ve ölümden değil ölüm anındaki somut acıdan korkan Tarkovsky, 1986 yılında Paris’te ölür. Kendisinin çok sevdiği yönetmen Ingmar Bergman onun için “Hayatın bir yansımadan ve rüyadan ibaret olduğunu betimleyerek yeni bir dil icat eden Tarkovsky benim için büyük bir yönetmendir.” demiştir. Yönetmeni anlatan en güzel ifade bu olsa gerek.

Tarkovsky, bir deniz feneridir. Geminin kaptanı değildir, ama size gideceğiniz doğru limanı gösterir. Kendi yolculuğu ile diğer yolculara güç vermiştir. Tıpkı gece karanlık bir yolda arabanın farının her yeri aydınlatmadığı, ama sizi istediğiniz yere götürebildiği gibi. Bu anlamda Tarkovsky filmlerini anlamaya çalışmak yerine kendi sinema dilini kurabilmiş bir ustanın imge dünyasına kendinizi çağrışımlara açık bırakarak dalmak en güzelidir. Yerden havalanan bir anne/kadın neyi imgeler? İz Sürücü filmindeki son sahnedeki küçük kızın bakışlarıyla nesneleri hareket ettirmesi ile yönetmen bize ne mesaj vermektedir? Unlar gibi onlarca soruda bırakın sadece sizin cevabınız olsun.”

Mesut Uçakan ile Hasbihâl

Sinema ve Edebiyat dosyasına yakışan bir söyleşi var Şiar’da. Yönetmen Mesut Uçakan ile konuşmuş Serap Kadıoğlu.

“Küçükken tutulmuştur bir zülfiyâre. Henüz ilkokul sondadır. Platonik bir tutkuyla, karşılıksız kalan ve ardından sevgiliyi kaybetmeler, sonra yeni hayaller, yeni seraplar… Sürekli doyumsuz bir aşkı arayış. Sonunda sürekli hüsran… Ve o boşluğu sanatla doldurma çabaları… Derken önce şiir, roman denemeleri, sonra hayal ettiği sihirli bir dünyaya yani İstanbul’a yolculuk ve sinemada karar kılış… Özeti bu…”

“Her filmim aslında beni anlatır. Reis Bey’deki benden yansıyan merhameti; Kelebekler Sonsuza Uçar’da ve Anka Kuşu’nda, içimdeki aşkı ve hakikate dönük arayış sancılarımı; Yalnız Değilsiniz ve Sonsuza Yürümek’te dâvâ heyecanımı, Anne ya da Leyla’da, Suveydâ’da, Sessiz Ölüm’de, Yapayalnız’da nâhifliğimi, estetik hassasiyetimi. Dikkatli bakan gözler görür diye düşünüyorum. Her seyrettiğim filmde de benden çok şey bulan biriyim. Ama kiminde yüzde on, kiminde yüzde yüz. Bu yüzden tek film yoktur benim hayatımda, çok film vardır.”

“Milli Sinema denilince Yücel Çakmaklı gelirdi akla. O rahmetli oldu. Eskilerden bir de bizi sokuyorlar işin içine, arada bir sinema yapan biri olarak. Şimdilerde yeni sinemacılardan bir iki yönetmen de bu minvalde anılır oldu. Onlar da mecburen tek tük atış yapabiliyorlar. Elbette bu kuru sıkı atışlarla Milli Sinema sektör olamaz. Milli Sinema ruhunun mevcut sektöre hâkim olması lazım ki tasavvur ettiğimiz yere gelsin. Ama bu bizi umutsuzluğa düşürmesin. Bu ruha sahip, işin inceliklerini de bilen büyük bir genç sinemacı kitlesi geliyor arkadan. Özellikle kısa film yarışmalarında bunların ilginç örneklerini görüyoruz. Bunlardan aralarında ilk filmlerini çeken yönetmenler de çoğalmaya başladı. Bu çok umut verici bir durum. İnşallah gelecekte ülkenin kültür ve sanatına egemen olacaklar. Mesele sloganda değil ruhta. Gençler bunu iyi anlıyor.”

Şeyh Mustafa Kabulî

İdris Mahfî’nin bu ayki konuğu; Şeyh Mustafa Kabulî.

“Dünyevî meşakkatlerden halâs olup bir velîye bende olmak arzusu ile yanıp tutuşmaya başlamıştı bizim Mustafa Efendi. Onun bu samîmî ve ihlâs ile arayışı, karşısına Rıfâî meşâyihinin büyüklerinden İbrâhim Ecel Efendi’yi çıkardı tez zamanda. Bu kâmil zâtın hâl u etvârından müteessir olup elini tuttu, biat edip dervişi oldu Mustafa Efendi. İbrahim Ecel Efendi’nin postnişîni olduğu Rıfâî dergâhı, bizim evin birkaç sokak yukarısında Muradiye mahallesinde idi. Azizim Mustafa Efendi her gün bilâ-istisnâ şeyhinin dergâhına koşup hizmetinde bulunur, dergâha gelen misâfirlere, muhtaçlara, fukarâya hizmet için çırpınırdı. Ona her ne deseler, ne iş verseler, ne hizmete koştursalar “kabûlümdür” deyip koştururdu Mustafa Efendi. Bu güzel hâli yüzünden şeyhi İbrâhim Ecel Efendi ona “Kabûlî” mahlasını vermişti. Pîr elinden aşk bâdesini nûş eden Mustafa Efendi, bir de şeyhinden Kabûlî mahlasını alınca mîzâcındaki şâirânelik açığa çıkmış, pek güzel şiirler söyler olmuştu. Bu şiirlerin ekserisini de dergâhtaki hizmeti dışında neredeyse bütün vaktini geçirdiği hânesinin bahçesinde, yâni benim gölgemin altında söylediğinden her birini kelime kelime ezberlemiştim. Mahlası ile ilk şiirini sanki demin söylemiş gibi hatırlıyorum:

Gezerken derd içinde erişti dermân bana,
Elim alıp inâyet eyledi Sübhân bana.

Elim ol el olalı, ben bu aşka uyalı,
Hakk’a teslîm olalı görünmez cihân bana.

Her neye nazar kıldım, Hakk’ın birliğin gördüm,
Her şeyde mevcûd buldum, oldu Hakk ayân bana

Gündüzleri çabalaması yetmiyormuş gibi geceleri de boş durmuyordu azîzim Mustafa Kabûlî Efendi. Tebdîl-i kıyâfet sokağa çıkıp batakhânleri, meyhânleri dolaşıp kurtulup arınmaya istidâdı 55 olanları bulur, onlarla hâlleşip dertleşirdi. Bir gün, Saraçhâne tarafında Tunca nehrinin kıyısına oturup dertli dertli iç çekerek şarap içen birinin yanına oturdu. Bir müddet derdini, sıkıntısını dinledi. Adamcağız işsiz, kimsesiz, derdini içli şişelerine sığdırmaya çalışan bir garipti. “Âh..!” diyordu, “elimden bir tutan olsa da beni şu düştüğüm bataktan çekip çıkarsa!” Kabûlî Mustafa Efendi; “Seni bu kötü durumdan, işsizlikten, gariplikten kurtarırsa belki şu yukarıdaki dergâhın şeyhi Mustafa Efendi kurtarır.” diye mukâbelede bulundu adama. Adamcağız şaşırmıştı. “Böyle benim gibi rezil biri öyle mübârek bir insanın yanına varabilir mi?” diye sordu karşısındakini tanımadan. Azîzim dolunayın aydınlattığı mübârek çehresini adama çevirip mütebessim cevap verdi: “Evet, gâyet tabii. Onun adı Kabûlî’dir, herkesi her hâliyle hoş görüp kabûl eder.” Zavallı adam iknâ olmuş olmalı ki ertesi gün dergâhâ geldi. Başında tâcı, sırtında hırkası ile Kabûlî Mustafa Efendi’yi tanımamıştı ilkin. Ancak kendisine ismiyle hitâp edip “Gel bakalım efendi, her hâlinle kabûlümüzsün.” deyince ayıktı. Gözyaşları içinde azîzimin ellerine kapanıp tövbeler etti. Öyle gözyaşı döktü ki her damlasının yıllardır gönlünde biriken kirleri, günahları, acıları bir anda yuğup yıkadığını, eritip yok ettiğini hissettim. Kabûlî Mustafa Efendi, adamcağızın bu hâlini gören ihvânına ve muhibbânına dönüp şöyle dedi: “Her kişi kendini görüp bilmeye gelmiştir, görene, bilene ne mutlu.”

Şiar’dan İki Öykü

Merve Çakır- Alem-i Berzah Derneği

Bugün nasılsınız Ahmet Bey, iyisiniz iyisiniz, çakmak çakmak bakıyor gözleriniz, çiçekleriniz de ne güzel açmış, geçen gün kızınız geldi ziyarete gördüm, maşallah ne de güzel, gözlerini sizden aldı kesin, ellerini de Neriman Hanım’dan, öyle değil mi Neriman Hanım, sizi de pek güzel paklamış maşallah taşlarınız pırıl pırıl, çiçekleriniz hep güzeldi zaten, kadınların çiçekleri bir başka açıyor kalplerindeki sevgiden, kızınız da sizinkileri bir başka sulamış sanki, hehehehehe alınmayın hemen Ahmet Bey, ana baba ayrımı yapmaz kızınız eminim, hayırlı evlat dedikleri bu olsa gerek, bundan sebep kapanmıyor defterimiz, kızınız iyi, hoş, ama gönlümü kırdı biraz, görünce selam vereyim dedim, hem de sevdiğiniz şarkıyı sorayım, selam Allah’ın selamı, benim değil ya, garipsedi, sizin oralarda böyle mi yapılır, sanmam, yeni nesil selam sabah bilmiyor, neyse, kendimi tanıttım, sevdiğiniz şarkıları sordum, affedersiniz bön bön baktı yüzüme, sonra da gitti, koştum ama yetişemedim, çoktan arabaya binip gitmiş, başkası için olsa koşmam biliyorsunuz, sizin yeriniz bende ayrı, korktu o da zannımca, bir an hak veresim geliyor, sonra vazgeçiyorum, kötü bir şey demedim ki ben, neyse, “Tutam Yâr Elinden” açacağım bugün, benim sevdiğimden ama olsun, bence siz de seviyorsunuzdur, içiniz açılıyor değil mi, nedir canım bu haksızlık, toprağa girdiniz diye yaşam hakkınız elinizden alınıyor, kimse sizin burada müziksiz sıkılacağınızı düşünmüyor, neyse yine sızlanmayacağım, ruhunuza afiyet olsun.”

“Siz sanat hususunda daha çok konuşabilirsiniz Ozan Bey biliyorum, ama Züleyha’yı atlayıp size geçemedim, tam bir beyefendi olduğunuz için alınmayacağınızı da biliyorum, eşiniz geçen gün beni aradı, sizin oğlanın mezuniyeti için yurt dışına çıkacakmış, keman dinletir misin bu hafta Hikmetciğim dedi, hay hay dedim ben de, ne nazik kadın, bir de söylememi istedi, sizin piyanonun bakımı düzenli olarak yapılıyormuş, arada bir kendisi de çalıyormuş hatta, ama hemen ağlamaya başladığı için pek uzatamıyormuş, yine de içi rahat olsun, gözü arkada kalmasın dedi, sizin gibi müzisyenlerin kıymeti de hiç bilinmiyor değil mi, gerçi neyin kıymeti biliniyor doğru dediniz, yarım kalan bestenizi her gece dinliyorum, içimden bir şeyler kopuyor Ozan Bey, o nasıl bir yetenek, buraya gelmeden önce en büyük hayalimdi sizinle tanışmak, adınızı okuyunca nasıl sevindim anlatamam, hayranı olduğum beyefendi ile istediğim zaman uzun uzun konuşma şansına sahibim, Allah’ın sevgili kuluyum doğrusu, sanat konusunu haftaya sizinle uzun uzun konuşmak isterim, şimdilik gitmem lazım affedin, diğer dostlarımızı çok beklettim, Farid Farjad açıyorum uygunsa.”

Dilek Erdem- Dilsizler Şehri

Uyanır uyanmaz her zaman yaptığı gibi gözlerini kocaman açıp tavandaki çatlaklara baktı.

Yıllardır aynı tavanla göz göze gelince, çatlaklardan oluşan şekillerde tak tak beliriyordu zihninde. Şu lambaya yakın oluşan çatlaklar, basbayağı esnemekte olan kel kafalı bir adamı çağrıştırıyordu. Hemen yanında da Küçük Ev dizisindeki Laura’nın fırfırlı şapkasını takınmış dişsiz bir nine. Az ötede bir çekiç. Biraz ilerisinde bir atın belirgin bacaklarına karşın, silik, varla yok arası ince çatlaklardan oluşan eğersiz sırtı ve yeleleri. Yelelerinin üzerinde beliren kocaman sıva döküntüsü olmasaydı keşke.

Tavanda her şey yolundaydı. Bir tek atın sırt kısmında duran döküntü göze batıyordu. Sadece tavanda mı? Bütün ev dökülüyordu. Duvar kâğıtlı odanın nem ve küften ıslanan yapışkanı bitmiş, kâğıtlar soyulup yerlere inmişti.

Uyanmıştı madem, kalkmalıydı artık.

Annesinin odasına doğru yürüdü. Bugün annesini rahat ettirdikten sonra, bir gayretle eve çekidüzen verecekti. Neyse artık. Kaç paraydı ki on kilo boya?

Annesinin yanına gitti. Sonra annesinin odasının tavanına baktı. Anneler, dilsizler şehrine doğru yol alırken, tavandaki bütün lekeler tabuta benzerdi.

Şiar’dan Şiirler

biliyorum yaşamaktan söylemeye vakit kalmadı

içimde bir geyik bir geyik daha ölürken

çürüdü zaman çürüdü defter çürüdü gözlerimdeki

fer bile

ne istedimse tanrıdan genç ve bekâr bir ruhla

istedim

şimdi bir eşikte aşktan ve ışıktan yoksun

kelimelerden vazgeçtiğimi söylüyorum

yaşamak cevheri söze dönüşürdü

yahut söz yaşamak cevherine

yokuşun başında durup soluklandığım günleri

bana bir kere daha bağışlasın diye tanrıya daha

kulum daha

sırtımda bir dağ gibi yükseldi ve ağırlaştı

yapıp ettiklerim görüp sustuklarım

bir gemi leşi gibi kıyıda paslandım gün gün

Bahtiyar Aslan

İşte o ses bilirsin kıyısına durduğun

Gücenik kılan seni cigarayla hırlatan

Garez filan değil hem gamhane dedilerse

Yüzüne çizgi çekip Allah’ı hatırlatan

Onulmadık yaranın ta dibine vurduğun

Boğazında bir yumru azca kıymık sıralı

Hatırşinas bir soluk ah diyorsun derin ah

Ve uçurum kıyısı yara sıfır Allah bir

Yusufçuk kuşlarına küsülü ölü sabah

Ipıssız bir geceyi tertemiz ısıralı

Yılmaz Yetiş

Hiç böyle çalkanmadı boşluk görmedim onca

Çocukluğum, kalabalığım, Galata.

Seni böyle renklerinden soyunan güvercin

Seni böyle pulsuz, balıksız, gri bırakan kim?

Sabinin parmak arası ıslığı bu yürüyen

Dinledikçe kamaşıyor gümüş pulsuzluğun

Dans eden balıklar pabuçsuz, yalın sokak

Dudağımızda bir tebessüm bayraklaşıyor

Dudaklar çatlak, dudaklar kan, dudaklar kolay iş.

Boyalanacak!

Bir şehir, tarih, bir tuval sırıtıyor bak!

Mevsimler kanıyor kulaklarında

Plaklar; cızırtılı, çizik, kakafonik

Argolar, ağızlar, nenemin yamalı bohçası dil

Bu tütsünün içinden geçmeli yeniden

Onu kokmalı yüzüm, saçlarım nem varsa onu

Kuşanmalı bu şehrin rengine

İstanbul olmalı

Sıddıka Zeynep Bozkuş

Nehirde yıkanmış kelimeler topladım

Birleştirdim beş vakit seslerini

Ürkütmeden geçerken üstünden

Denizin eşiğindeki ölümün

İnce parmaklı kızların

Birikmiş mektupları okunur belki bir gün

Diyerek ilikledim sayfalarımı

Gökyüzüne çakılmış uçurtmalara

Dalgın tarihine bildiklerimin

Yeni bir gün dökülmeden sokağa

Ezberini bozmaya gidiyorum kentlerin

Zeynep Yıldırım

Seni ne zaman sevsem

İkinci tekil şahıs kipinde bir vaveyla kopuyor

Hasret sırılsıklam kuruyor gözlerimde

Kabuk tutmaz oluyor kekemeliğim

Arzın kalbi sayıyorum adının baş harfini

Aşk, çarmıha geriliyor lügat ülkesinde

Seni ne zaman sevsem

Zerdali çiçeklerine bir ayaz musallat oluyor

Bütçesi açık veriyor kelimelerin

Helinlerini kaybediyor kırlangıçlar

Bir hicret aşkı düşüyor sol köşeme

Perçemime iltica ediyor yara-berelerim

Cihat Barış

Nereden tanışıyoruz hissiyle hatırladım seni

Aynı sancının farklı basamaklarında oturmuştuk

Çocukluğuna uğramadan gelmiştin buraya

Annenin ağzı bal sağar sana bir türkü söylerdi Arapça

Ben işte buldum seni o sancıda

Ya sen, sen hangi şiirde gördün beni?

Sancı!

Derim ve başlar benden

Peşinden sen gidersin

Ondan bir kitap kalır

Bunu hiç sorma, bu zaten hep burada

Seda Şaffak

Sıradaki cemreyi içime düşürüyorlar

Kalbim bir gazete manşetinde siyah

Farkındayım evet az adamla yakalandık

Ellerimden dökülen maskeler gümrah

Muhammed Münzevî

Bursa’nın Ufak Tefek Taşları

Dört Mevsim Dergisi 16. sayısının sayfalarını Arif Ay’ın Bursa’nın Ufak Tefek Taşları yazısı ile açıyor. Arif Ay ile bir Bursa gezisine çıkıyoruz. Bize; Ahmet Hamdi Tanpınar, Evliya Çelebi, ibni Batuta, André Gide, Alberto Manguel eşlik ediyor. Bir şehri şair bakışı ile adımlamanın güzellikleri bunlar.

Bursa için “Burası muazzam bir şehir; çarşıları güzel, caddeleri geniş. Bahçeler ve gür çaylar çeviriyor şehri.” diyen İbn Battûta, burada Mısırlı bir gezginle karşılaşır: “Bu şehirde dervişlerden Mısırlı Abdullah ile karşılaştım. O, yeryüzünü epeyce gezmiş, ancak Sîn’e (Çin), Serendîb (Seylân) adasına, Fas’a, Endülüs’e ve Sudan’a (Siyahlar ülkesi) uzanmamıştır. Ben o bölgelere girdiğim için onu geçtim.” diyerek havasını atmaktan da geri durmaz. ( İbn Battûta Seyahatnâmesi 1, s. 430)

Bursa’ya üç kez gelen Evliya Çelebi, Yeşil Cami’yi bütün özellikleriyle anlatırken hayranlığını şu sözlerle dile getirir: “Cennet benzeri bu camide öyle ibret verici sanatlar, çeşit çeşit ustalıklar yapılmıştır ki, övülmekten aciz kalınır. Sözün özü, bu cami letafeti ve güzelliği yönüyle öyle bir yapıdır ki, yeryüzünde bunun gibi bir bina yapılmamıştır. (...) Seyyâhlar : ‘Başka yerde de bunun benzeri bir Allah evi görmedik’ derler, vesselam.” (Ruhaniyetli Şehir Bursa, s. 44)

Şu bir gerçek ki Bursa’yı şiiriyle, nesiriyle en güzel anlatanlardan biridir Ahmet Hamdi Tanpınar. O, A. Gide’in Yeşil Cami’ye hayranlığını “Yeşil’i en iyi anlayan muharrir o olmuştur.” diyerek över ve kendisi de şunları yazar: “Cedlerimiz inşa etmiyorlar, ibadet ediyorlardı. Taş ellerinde canlanıyor, bir ruh parçası kesiliyordu. Duvar, kubbe, kemer, mihrap, çini, hepsi Yeşil’de dua eder, Muradiye’de düşünür ve Yıldırım’da harekete hazır, göklerin derinliğine susamış bir kartal hamlesiyle ovanın üstünde bekler. Hepsinde tek bir ruh terennüm eder.” (Beş Şehir, s. 132)

Velhasılı kelam, Bursa’ya her gidişimde içime bir hüzün çöker: “Bir rüyadan arta kalmanın hüznü / İçinde gülüyor bana derinden.”

İlhan Berk’e Kısa Bir Mektup   

Enes Ali Yalçıntaş, İlhan Berk ile bir mektup aracılığıyla hasbıhal etmiş. Birçok şairin kulağını da çınlatıyor Yalçıntaş.

“Türkiye’de şairler müezzinden önce uyanırmış, bilmezdim.
İlhan ağbi affet beni, ben şiirden anlamayan bir gencim.
Gökyüzünün aydınlık ilk dakikalarında, kendimi balkonumun önündeki elektrik direğinin tepesinde hayal ettim. Kuşlara mübaşirlik yaptım, yıldızlara ise veda ettim.
Doğrusu bütün gece benimle sohbet eden yıldızları şimdiden çok özledim.
Ben kalbimden çok çektim İlhan ağbi.
Nedenini bilmiyorum, hüzünlü olduğumda kendimi hep daha iyi bir insan addettim.”

“Cemal ağbinin sigarasını bastığı kül tablasını görmek istediğim gibi, Birhan Keskin'in Kargo’sunu da ben almak isterdim.
İlhan ağbi affet beni, saygısızlık etmek istemem fakat ben şiirden anlamayan bir gencim.
Kelimeleri daha özenli dizip sana inci gibi bir şiir hediye etmek isterdim.
Tıpkı şu kasvetli dünyanın umutlu insanlarının, birbirlerine sarılmış halde fotoğraflarını çekmek istediğim gibi...
 İlhan ağbi affet beni, ben yazdığı şiirlere bile, şiir diyemeyen bir gencim.
Özlemle…”

Kırmızı Eşarp’tan Selvi Boylum Al Yazmalım’a

Zübeyde Andıç, edebiyatla sinemanın kurgusal olarak buluştuğu gizemli izdüşüme görsel bir perspektiften bakan bir yazısıyla yer alıyor Dört Mevsim’de. Aytmatov’un ülkemizde en çok bilinen romanı olan Al Yazmalım Selvi Boylum’dan hareketle bu eserin beyaz perde ile buluşma hikâyesini sunuyor bizlere Andıç. Sadece aktarım yapmıyor, tahlillerle de hem romana hem de filme notlar düşüyor.

“Kırgız asıllı dünyaca ünlü yazar Cengiz Aytmatov’un Kırmızı Eşarp, Yol Arkadaşı, Kazanmak ve Kaybetmek, Al Yazmalım Selvi Boylum gibi adlarla dilimize çevrilen hikâyesi, Ali Özgentürk’ün kelimeleriyle adeta yeniden yazılmış; Atıf Yılmaz’ın kamerasıyla yeniden betimlenmiş ve Selvi Boylum Al Yazmalım adıyla sinema tarihimizde bir başyapıta dönüşmüştür. Film; Asya’nın tercihini tartıştığımız, İlyas’ın bitmemiş türküsüne eşlik ettiğimiz, Cemşit’in merhametine hayran olduğumuz bir eser olarak kalbinin peşinden giden üç insanın yüreklerinin sesini izleyiciye duyurmayı başarmıştır.”

“Aytmatov’un bir Çin Masalı’ndan esinlenerek kendi coğrafyasındaki derin bir aşkı anlattığı ve 1960-1961 yıllarında yayımlanmış olan Al Yazmalım Selvi Boylum hikâyesi, 1977 yılında Atıf Yılmaz tarafından beyaz perdeye aktarılmıştır. Eser, Cahit Berkay tarafından yapılan müzikle birleşince yeni bir kimlik kazanmış; “Sevgi emekti.” repliğiyle zihinlere kazınarak Selvi Boylum Al Yazmalım adını almıştır. Vizyon sahibi üç usta isim bir araya getirilerek Türkan Şoray’la taçlanan Asya, Kadir İnanır’la hayat bulan İlyas, Ahmet Mekin’le özdeşleşen Cemşit ölümsüzleştirilmiştir.”

“Film, Asya’yla başlar Asya’yla biter. Çünkü bu hikâye, Asya’nın hikâyesidir. Asya’nın yürüdüğü yolda karşısına çıkanlar ile kendisine yoldaşlık edenler anlatılır. Asya, gönlüne yoldaş olanla hayatın gerçeğinde kendisinde yoldaşlık edenin ayrımını zor da olsa yapmaya çalışır.”

“Hikâyede köksüz, uçarı; filmde İstanbullu nitelendirmeleriyle karşımıza çıkan İlyas’ı kamyonundan ayrı düşünmek mümkün değildir. Özellikle filmde İlyas’ın kamyonuyla kurduğu bağ ön plana çıkarılmıştır. Kırmızı kamyonunun üstüne yazdırdığı "Aldırma Gönül" Asya’dan önceki çabuk bağlanan, çabuk terk eden, yalnız ve boş vermiş İlyas’ın dışa yansımasıdır. Asya’yla evlendikten sonra kamyonuna "Al Yazmalım" yazdırması, tutkulu aşkı Asya’nın taktığı yazmaya bir gönderme ve değişen hayat algısının tüm dünyaya ilanıdır.”

“Usta yönetmen Atıf Yılmaz, eserin ruhunu bozmadan, hikâyeye kazandırdıklarıyla ortaya çıkan bu filmle pek çok ödül almış; Cengiz Aytmatov tarafından da bizzat takdir edilmiştir. Yapım tarihi 1977 olmasına rağmen hiç eskimemiş bir film olan Selvi Boylum Al Yazmalım, bundan sonra da eskimeyecek ve sinemamızın başyapıtlarından biri olma özelliğini koruyacaktır.”

Seher Vakti Öten Bülbüller

Ayşegül Sezek, huzur veren bir yazı ile Dört Mevsim’de. Yazı boyunca bir bülbülün içli sesi hiç yalnız bırakmıyor bizi.

Seher vakti, bülbüllerin garip garip ötme vakti, bağışlanma dileme vakti, ret olunmayacak duaların dillerden dökülme vakti… Herkes uykuda iken, tüm dünya meşgalelerinden, riyadan sıyrılıp, ‘Ben geldim’ demekti seherde uyanık olmak, “Rabbim ben geldim, bağışla beni, Cemalullah’ı göreyim, gül kokulu Nebi’ye komşu olayım, vallahi yok dünya için muradım, tek muradım sensin, senin cemalini, senin rızanı, senin affını isterim.”

Şu dünya için endişelenen, tek derdi dünya olan ya da Allah’ın rızası hakkında gamı derdi olmayanın seherde uykusu kaçar mı? Kaçmaz elbet. Dertli bülbül gibi derdi Hak olanın seherde uykusu yoktur. Telaşlıdır seher bülbülleri, secdeye giderken gözleri ıslaktır, avuçları dua doludur, dilleri dua ile yorulur. Virdleri vardır seher bülbüllerinin:

Subhanallah, subhanallah, subhanallah…

Nebiler, Allah dostları, salih kullar; bülbülün seher arkadaşı… Onun sesiyle serilir seccadeler, tesbihler ‘Estağfirullah’ diyerek ilerlerken, kalpler cilalanır, açılır gönül kapıları, açılır dua kapıları, açılır gök kapıları… Rabbin adını seher vakti ananın yanına doluşur rahmet melekleri, tesbih dinlemeye, tilavet dinlemeye otururlar. Başlar onlar da seherde uyanık kullara istiğfar dilemeye… Arş sarsılacakken, Rab seher bülbüllerinin hürmetine indirmez gazabını…

Seher vakti garip garip öten bülbülü bilen Yunus Emre gibi, seher vaktinin, bülbülün hikmetini bilmeyi nasip etsin Yaradan. Bizleri seher vakti uyuyan gafil kullardan etmesin. Derdimiz bir olsun o da Allah olsun. O zaman bülbül çağırır seher vakitleri bizi de yanına… Dilde Allah, kalpte Allah, garip garip ötsek seherlerde Ya Rahim Allah!

“Yunus vücudum pak derken,
Cihanda mislin yok derken
Seher vakti; ’ Hak, Hak…’ derken
Bizi de unutma bülbül…’’ Yunus Emre

Dört Mevsim’den İki Öykü

Abdurrahman Alkan- Ah Bir Sabah Olsa

“Mecaza hiç mecalim yok. Hastayım. “Bu memlekette de bir gün sabah olursa...” diyen şaire kıyasla çok kişisel ve net isteklerim var. Sözcüklere yeni anlamlar yükleme takatinden çok uzağım. Gün ışısın penceremde, perdelerim aydınlansın yeter. Bir de şu amansız beyit zihnimden uçsun. Hepsi bu kadar. “Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir / Mübtelâ-yı gâma sor ki geceler kaç saat”

Kaç saat? Bilemiyorum. Sabah olmuyor bir türlü; onu biliyorum. Bir o yana bir bu yana dönmekten başım döndü ama akrep de yelkovan da hâlâ yerinde. Bir de Nezaket Hanım... Bir kere olsun dönüp bakmadı. Hasta olduğumu bilmiyor değil. Ağlayıp yas tutmasa da, bey nasıl oldun, bir ihtiyacın var mı deyiverseydi. Alacağı olsun, kımıldamadı bile.”

“Önce uşşak makamı tabi ki. Uşşak, insanı hemen sarıverir. Hani nasıl desem şifalı bir iğne gibi, doğrudan kana karışır, insanı iyileştirir. Kimi makamlar bir hap gibidir. Şifa olur ama yuttuktan sonra ağzınızda bir acılık duyarsınız. İyileşme de biraz zaman alabilir. Uşşak öyle değildir. Damarlarınızda dolaşır. Gittiği her yeri şifa ile doldurur.

Sanat müziği makamlarını ilaçlara teşbih etmem sağlıklı bir durum mudur acaba? Hasta bedenim, ruhumu ve beynimi esir mi alıyor? Sahi, hasta olan ruh mudur yoksa beden mi? Sadece beden ise ruhumuzu biz mi hasta kabul ediyoruz? Kabul etmeme imkânımız var mıdır acaba? Nedir hastalık?”

Zübeyde Andıç- Fikriye’nin Cımbız Hikâyesi

“Günlerdir hep aynı sorularla dolaşıyorum ama bir türlü cevap bulamıyorum. Tüm sorular kafamın içindeki duvarlara çarpa çarpa büyüyor, kafamın içine sığmıyor. Ben nasıl isteyeyim Gülşen abladan para? Hem daha yeni başladım işe. İş dediysem şimdilik getir götür işlerini yapıyorum. Yere dökülen sarı, kahverengi, kızıl, siyah, beyaz hatta bazen yeşil, mavi saçları süpürüyorum ille de beyaz olan fayansların üzerinden. Müşterilere çay, kahve götürüyorum titrek ellerimle. Ellerim titrek çünkü bu salona gelip gidenlerinki gibi ince, uzun parmaklı; ojeli tırnaklı değil.”

“Nereden duyduysa duymuş babam, kuaförlükte para olduğunu. Sakine öğretmenin “Okutmayacaksanız, bir meslek öğrensin bari” sözü kulağında kalmış olacak ki meslek öğrenme bahanesiyle beni Yeter teyzenin kızı Gülşen ablanın yanına vermeye ikna oldu. Sakine öğretmen de müşterisiymiş Gülşen ablanın. Onun da yardımıyla burdayım işte. Aslında hoşuma da gidiyor bu süs işleri ama henüz o süslü yanlarını göremedim buranın.”

“Ben annemi hiç böyle bir yerde düşünemiyorum. Herhalde yüzüne yüzüne kapaklanıp duran kızın yorgun bakışlarını gördükçe üzülür, yüzüne değen soluğunu hissettikçe cinnet getirirdi. Hem zaten o cımbız nedir bilmez ki. Bilse de hiç kullanmamıştır. Burada gördüklerimi anlattıkça, kömür karası kalın kaşlarını perdeleyen çemberini daha bir çekiştirip yayıyor yüzüne. Kavruk yüzlü, başlarındaki beyaz tülbentin gölgesinden dünyayı izleyen, çoğunlukla hevesleri kursaklarında kalmış kadınları görmeye alışan gözlerim bu ışıltılı, renkli dünyaya bakarken afallayıp kalıyordu önceleri; şimdi alışıyorum.”

“Burda işler böyle yürüyor. Herkes bulduğu ekmeği kaybetmemek için dört elle çalışırken ben henüz arıyorum. Günün birinde o makası benim ellerim de tutmayı öğrenecek. Benden de bir Gülşen abla olur bence. Ama önce şu sihirli duvarın ardından çıkmayı başarmalıyım. Gidip kendimi hatırlatayım, boş bardakları toplayayım. Şanslıysam belki kurutma makinesini tutarım. Belki Gülşen abla bugün birikmiş haftalıklarımı verir.

Telefon sesiyle irkildi. Burnunu çekip elinin tersiyle sildikten sonra telefondaki sese: Geliyorum canım, müşteriyle Mehtap ilgilensin.

Siyah kaplı ajandayı ait olduğu yere koyup çıktı.”

Dört Mevsim’den İki Şiir

Sirenler çalar yangınlar büyür

Sirenler çalar babalar ölür

Dalar acılara anneler

Taradıkça saçlarını kızlarının

Ve tarandıkça saçları kızların

Solgun güller dökülür uçlarından

Yollar yılan olur dolanır bahtına

Yıllar geçer gider selamsız sabahsız

Kalır babalar karanlıkta

Bulunmaz bir oğul gömleği

Mehmet Yıldız

Mayısta

Savrulan eski tapınaklar

Birkaç tuhaf adamla kaldırıldı

Birkaç tuhaf adam işte şehrin bütün acıları

Çocukta

Dün gibi hatırlar

Ölü bir tilkiyi, kırık camları, beyaz çarşafları

Annesinin hayali bir zaman yanılttı, yağan karları yağmurları

İnsanlar başka tarafa bakarken; falcılar, rüya yorumcuları

Kuşatmıştı sokakları, caddeleri, bulvarları; bir sur gibi yükselen bu apartmanları

Davut Güner

Bitmeyen İstila

Temmuz Dergisi 47. Sayısı ile karşımızda. Dergide özellikle sorgulayıcı, akıp giden düzene ince bir ayar tadında olan yazılar dikkat çekiyor. Derginin ruhunu da bu tür yazılar besliyor.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Tahir Günay’ın yazısından olacak. Günay, Amin Maalouf’un kitapları ışığında Haçlı Seferleri’ne bir istila zihniyetinin devamı gözüyle bakıyor. Maalouf, ülkemizde de çok okunan bir yazar. Fransa’da yaşayan Maalouf, istila kavramına getirdiği açılımlarla da dikkat çekiyor çünkü Fransa demek istila ile eş anlamlı kullanılacak bir zorbalığı da beraberinde getiriyor.

Yazıdan altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Amin Maalouf, Türk okuyucusunun en sevdiği yazarlardan birisi. Başta “Semerkant” ve “Afrikalı Leo” olmak üzere bütün romanları defalarca baskı yaptı, okundu, konuşuldu. Bütün eserleri gibi “Arapların Gözünden Haçlı Seferleri” isimli tarih kitabı da çok tutuldu ve pek çok baskı yaptı. (Elimdeki kitap 18. baskı)

Kitabın çok okunmasının en büyük sebeplerinden birisi, yazarın romanlarının başarısı ve sevilmesinin yanı sıra bir tarih kitabını adeta roman teknikleriyle kurgulamış olmasıdır. Onun ileride yazacağı romanların genel üslubunu da belirleyen akıcılığı, kolay okunabilirliği, diyaloglarındaki güçlü ifadeler ilk defa burada karşımıza çıkar. Yazar; kitabı “Önsöz”, “Giriş”, “Sonsöz”, “Notlar ve Kaynaklar”, “Kronoloji” ile “Dizin” hariç olmak üzere 6 kısım ve 14 bölüm halinde kurgulamıştır. Kitabın iddiası bu kurgu ile birleşince her okuyucu büyük bir iştahla kısımlar ve bölümler arasına soluk almadan dalar ve sadece tarafların değil, tüm dünyanın kaderini etkileyen iki yüz yıllık dönemin maceraları arasında savrulur durur.”

“Birinci Kısım “İstila”dır. Sadece dört yıllık bir dönemi (1096-1100) kapsar ama kitapta oldukça cömert bir yer ayrılmıştır. Konu hakkında azıcık bilgisi olanlar dahi bütün Haçlı Seferleri’nin içerisinde 1. Haçlı Seferi’nin ne kadar önemli olduğunu bilirler. Kudüs’ü kurtarmak üzere yemin eden ve bu yeminin nişanesi olarak elbiselerinin üzerine büyük bir haç işleyen şövalyesi, soylusu, köylüsü, kölesi iman sahibi Hristiyanlar Avrupa’nın dört bir yanından toparlanır ve akın akın Batı Anadolu’dan İslam topraklarına girerler. Üstelik gerçek manada hedefine ulaşan tek sefer de budur. Antakya ve Urfa alınır; içindekiler kadın, çocuk denmeden son ferdine kadar kırılır.”

“Zafer” dördüncü kısım için verilebilecek tek isimdir. 1146’dan 1187’ye kadar süren bu dönemin birçok kahramanı vardır (Anadolu Selçukluları sayesinde tamamen başarısız olan 1048 tarihli 2. Haçlı Seferi ve komutanları Alman İmparatoru Konrad ile Fransa Kralı 7. Louis gibi) ama sadece ikisini bilmek yeterlidir: “Şark’ın en sevgili sultanı” Selahaddin ve Kudüs. Hıttin Savaşı’nda tüm Kudüs ordusu imha edilmiş ve kısa bir kuşatmadan sonra şehir İslam ordularını bir kez daha kucaklamıştır. Kudüs kadar kıymetli olan bir başka gelişme daha vardır ki batılı tarihçiler bile tüm art niyetlerine rağmen bu gerçeği haykırmaktan geri durmamışlardır. Bu gerçek, Selahaddin’in şahsında İslam’ın merhameti ve affediciliğidir.

Tarihe Not Düşerek Yazıyor Ali Emre

Son yıllarda ardı ardına yazdığı romanlar ile bizi yaşanmış bir tarihin şahidi yapıyor Ali Emre. Bir şair bakışıyla ve ritmiyle yazdığı romanlar, İslam coğrafyasının bir tarih atlasını sunuyor bize. Temmuz dergisinin bu sayısında Halis Demir, Emre’nin Baybars: Şarkın Kalkanı romanı hakkında yazmış.

“Roman baştan sona Baybars'ın sütkardeşi olan Bedrettin Beyser’in gözünden anlatılmaktadır. Baybars bozkırda doğmuş, uzun bir maceradan sonra Kahire'de sultan olmuş, Şam'da vefat etmiştir. Mavi gözlü bu Kıpçak, göçebe bir Türk aşiretine mensuptur. Şu cümleler bulunduğu döneme dair ipucu vermektedir: “Bir süredir uçsuz bucaksız bozkırın tek hükümdarı olan vahşet; bir tarafta alçaklığın, diğer tarafta da güç yetirememekten kaynaklanan kahır ve utancın sayfalarını hızlı hızlı çevirmeye koyuldu.” (s. 15.) Baybars’ın hikâyesi burada başlar. Baskında babası ağır yaralanır, sağ kalanlar köle olarak satılmak üzere yola çıkarılır.

Baybars köle olarak Sivas’tan geçer. Kitabın yazarı Ali Emre’nin de Sivas'tan yolu geçmiştir. Şu cümle iki kahraman için de uygundur: “Ne kadar büyük bir şehir bu Sivas.” (s. 20.) Sivas yağmalara, talanlara ve ihanetlere kahırla şahitlik etmiş bir şehirdir. Büyük tarihe sahip görkemli bir şehirdir. Baybars ve süt kardeşi, Hama Kalesi’ne köle olarak satılır. Kalede Eyyubi beyi Alaaddin Aytekin Bundukdari oturmaktadır. Kalede Baybars sıkı bir eğitimden geçer.”

“Romanın hüzünle okunan sayfaları çoktur. Adım başı yağmalar, talanlar ve adam kaçırmalar yaşanır. Vahşet, şiddet, kin ve nefret adeta kol gezmektedir. Eşkıyaların, Moğolların veya haddini bilmez Müslüman emirlerin yaptıklarını bu şekilde kabul etmek mümkün değildir. Yüreğimizi parçalayan sahneler yaşanır: “Müslüman dünyada ise gidişat kötüydü. İster konakta ister çadırda yaşasın, kimsenin yüzü gülmüyordu. Tecrübe edilen onca acıya, atlatılan onca badireye rağmen, idarecilerin ders almaya ve birleşmeye niyeti yoktu” (s. 55.) Eyyubi hanedanının çocukları, birbirleriyle çekişirler: “Bencilliğin ve ayakta kalmanın kaygısının azdırdığı kargaşa, Müslüman dünyanın en büyük hükümdarıydı.” (s. 55.)”

Yazar ince üslupla romanı takip edilir hale getirirken, bazen de heyecanın temposunu azaltmaktadır. Senaryonun akıcılığı, kurguları veya Sultan Baybars'ın hayat hikâyesine ek olarak dil işçiliği, senaryonun kültür ve medeniyet unsurlarıyla takviye edilmesi de kitabı okunur hale getirmiştir. Heyecanı azaltacak unsurlar da kullanmaktadır: “Kader, kralla aynı fikirde değildi. Louis yeminini yerine getiremedi. Salamunlu köylünün gösterdiği yerden geçip Fahrettin'in ordugâhını işgal etmesi, seferdeki son başarısı oldu.” (s. 134.)”

“Bir tarihi roman olarak bu eser birkaç duyguyu diri tutmamıza sebep olabilir. İslam dünyasına yıllarca saldıran Batılılar iyi bir imtihan vermemiştir. İnsanlık dersinden sınıfta kalmışlardır. Moğollar her türlü gücün zirvesinde olmalarına rağmen her fırsatta bu güçlerini zulüm, zorbalık ve kötülük için kullanmışlardır. Müslüman Beyler, iktidar hırsı uğruna akla hayale gelmedik yanlış yöntemleri uygulamışlardır. Neticede ne iktidar ellerinde kalmış ne de tarihe hoş bir seda bırakmışlardır. Bilge insanlar, yani âlimler ilimlerinin gereğini yapmalı, topluma birer kandil gibi aydınlık ve huzur vermelidir. Bununla birlikte tarih içerisinde İslam’ın sancağını yükseltmeye çalışan, adil şahitler olarak dik duran, kıymetli örneklikler oluşturan şahsiyet sahibi dava adamları da hep var olmuşlardır ve onların mücadeleleri kandiller halinde yolumuzu aydınlatıp durmaktadır.”

Kronik Kötümserlik

Serkan Akın, insanlığı kuşatan ve iyiden iyiye bir hastalığa dönüşen kötümserlik üzerine yazmış.

“Zaman bize öğretmiştir ki, insanlar iyimser doğar, kötümser bir şekilde ölürler. Bu sürecin iyimserlikten kötümserliğe doğru olduğunu gösterir. Açıklaması basittir. Çocuklar kötümser düşünemezler. Her şeyin iyi, güzel olacağını zannederler. Kötümserlik için önce bir birikime sahip olmak gerekir. Bu kötümserliğin iyimserlikten daha çetrefil ve daha organize bir perspektif olduğunu da gösterir. Hatta kötümserliğin çoğu zaman bir politika aracı olarak da kullanılıyor olması onu bir ideolojiye doğru yükseltir. Aynı şeyi iyimserlik için söyleye meyiz. İyimserlik olaylara karşı parçalı bakışta bize bir gözdür ve uzun süreli bir bakış açısı da sunmaz.

Kötümserlik, bulaşıcıdır. Çabuk yayılır. Bir düşünürün dediği gibi “Kötü kötüleştirir.” Sağlam domateslerin arasına konulan bir çürük domates tüm kasadaki domatesleri çürütür. Çoğu insan olacaklar hakkında kötümser fikirleri zevkle dinler. Bu fikirler çabucak kabullenilir. Çünkü zemin böyle fikirler için hazır beklemektedir. Bazı insanlarda bu kötümserlik kronikleşmiştir. Hiçbir şekilde dünyaya, siyasete, sosyal hayata iyimser baktıklarını göremezsiniz. Ağızlarından sürekli “Biz battık.”, “Bizi gözden çıkarmışlar.” gibi cümleler duyarız. Birinci çoğul dilde konuşurlar çünkü bu felakete tek başlarına gitmeye cesaretleri yoktur. Hep beraber yanmak, hep beraber günah işlemek, hep beraber yok olmak isterler. Günahlarını bu yüzden her tarafa yaymaya çalışırlar ki, hep birlikte kötü olup kötümser fikirlere birlikte sahip olmak isterler. Kötülük ve kötümserlik yayılmacıdır. Emperyalisttir. Sömürgecidir. Etrafına ne kadar çok destekçi bulursa bir ateşin alevlenmesi gibi sarmak ister dünyayı. İyimserlik ise bütün bu yayılmacı kötümserliğe karşın saksıdaki çiçek gibidir. Oturduğu yerde bekler. Sorulursa cevap verir. Kendini ifade etmekte dahi zorlanan pısırık bir kişiliktir iyimserlik. Oysaki kötümserlik karizmatik bir kişiliktir. İnsanları çabucak etkiler. Etrafına toplar. Ve büyük liderlik yapabilir. Çoğu büyük liderin, kötü ortamlardan ve kötümser fikirlerden insanları korumak için ortaya çıkışları tesadüfi değildir. Her şey süt liman olduğunda mutlaka yeniden kötümser fikirler bulunması gerektiğini de bu liderler iyi bilir.”

Gölgemin İzi

Mehmet Mortaş, gölgesinin izini sürüyor. Bir koşuşturma, kaybolma, ortaya çıkarma ve ardından sürükleme macerasının ortasında, bir gölge var sahibine sımsıkı sarılan.

“Karanlığın boğucu rengini karşıma alarak yola çıktım bir seher vakti. Günlerce gölgemi kovaladım güneşin heyecanlı ışıklarını parlatarak mavi gökyüzünde. Suskunluk aydınlığın çeperinden aşağı inmediği, tan yerinin bağrında, ufuk çizgisinin tam da alnında gölgemin yüzü asılı kalmıştı. Zamanın kırık çehresi mevsimlerin üzerinde taht kurmuş gölgemin kime benzediğinin hesabını yapmaktaydı. Hayat kırık döküktü, kırık dökük gölgeler etrafında dönüyordu vakit. En son kırık bir nağme gibi yağan yağmurun başlamadan önceki, bulutların dağ başlarında nemlenmeden önceki, yeryüzüne gözyaşlarını indirmek için bir çocuğun ağlamasını bekleme vaktinde görmüştüm gölgemin hoyrat ve alıngan karamsarlıklarını.”

“Öğle sıcaklığında huysuzlaşır, görünmek istemez yeryüzünün bakımsız yüzüne, kısaldıkça kısalır bir kedi gibi sokulur kısalır gölgem. Öğle sıcaklığının derecesi yükselirken ışıkları tenimi acıtırcasına dik düşer. Yanımda bana kısaltarak yakınlaşan gölgem daha bir dikleşir. Yaşanmamış acılarımın üstünde zar atma vaktinin heyecanından dolayı gölgemin belirsiz suratı benim yanağımın yanındadır. Yanağıma her dokunuşunda gölgem, sinsi bir ırmak akıtır yüzümün gülmeyen taraflarında. Yüzüme öğle vaktinin yükselen sıcağında konan sinsi gölge yüzünden tanımaz hiç kimse beni dört mevsim.”

“Sabah serinliğinin çeperinde, çocukluğumuzun gölgesinin peşinden koşarız, bir kısrak gibi yerinde durmaz gölgemizin üzerindeki çocukluk izlerimiz. Uzun bir yoldur güneşin doğumunu müjdeleyen, sabah kırağının üzerinde doğum sancısı çeken gölgemiz. Öğle sıcaklığında yanımıza sokuldukça kısalır dili lal olur, orta yaş sendromlarında ne geri gider ne ileri gölgemiz. Varlık sancısının acısıyla öğle vaktinde kısalan gölgemiz yeni bakış açısıyla uzar gün dönümüne doğru. İkindinin kızıllığı uzayan gölgemizin rengine dokunamaz. Hep aynı renktedir mevsimlerin ortasında, yaşamın sonuna doğru elde ne varsa çıkarmaya çalışır, elinde kendinden başka olmadığını görür yanımızda yürüyen gölgemiz. Dünyaya üç vakit yaşam izi bırakmaya çalışır, cesedimizin çocukluk gençlik yaşlılık düşlerinde yanında yürüyen, hatıralardan dahi suretimiz ile beraber iz bırakmadan kaybolan giden gölgemiz.”

Temmuz’dan İki Öykü

Hikmet Dündar- Balkon

“Her şeyi bilirdi o. Arabaların fiyatlarını, yalıların fiyatlarını, başlıca zenginleri, servetlerini. “Adamlar var ya...” diye başlar yeni icatlardan, yeni şirketlerden bahseder, lafı dönüp dolaştırıp tiksinti ile çevresindeki insanlara, yöneticilerin iş bilmezliğine, sahille aralarındaki gezinti yolundan geçen halkın kültürsüzlüğüne, kafasızlığına hep aynı partiye oy verdiklerine getirirdi. Oysa Hülya dünyanın geleceğinden çok kendi geleceklerinden bahsetsin isterdi. Bağcılardaki evlerinin karşı köşesindeki apartmanın ikinci katı boşalmış, bir tarafı parka bakıyor, çok eski değil şirin bir daire. Kirası ne kadardır acaba? Ona sorsa yalı dairelerin kirasından konuşur böyle basit konulara girmeye tenezzül etmez. Bir de Beşiktaş muhabbeti vardır ki yolda siyah beyaz bayrak sarkan bir araba görse çocuk gibi oley diye kolunu kaldırır. Allah’tan spor konusunu Hülya’nın yanında pek açmaz. Sevmediğini bilir. Bir de pazar gününe öldür dokunma. O gün takımının maçı olur. Akşama kadar oynanacak maç için heyecanlanır, bu heyecan ertesi haftanın ortasına kadar oynanmış maçın kritiği ile devam ederdi.”

“İşte yine yalnızdı. Hep yalnızdı ama işte bugün açlık gibi, soğuk, gibi yalnızdı. Kim dokunsa yanan açık bir yara gibi yalnızdı. Onu arkadaşı ile tanıştırdığı güne lanet etti. Aynı takımı tutuyorlarmış. Ne anlıyorsa takımdan, futboldan, kız başına. Lafa girme çabalarına, aptalca yorumlarına gülmüşlerdi birbirlerine bakarak.”

“Kendini yavaşça geri çekti Hülya. Yavaşça ayağa kalktı, içeri girecekti ki hafifçe eğilip evin önüne park eden otomobillere baktı.

-Hülyaaa baban gelecek kızım, sofrayı kur.
-Geliyorum anne.
Sabahtan beri güneşin altında ısınan balkonun bunaltıcı sıcağından evin serinliğine doğru yürüdü.”

Muhsin Küllüoğlu- Başarı

“Onu uykusundan heyecanla uyandıran rüyayı yatağından doğruluncaya kadar geçen kısacık sürede unutuvermişti. Bir filmin geri alınması gibi tüm gördükleri saniye saniye silinip gitmişti. Hiçbir şey hatırlamıyordu. Ne bir kişi ne bir isim ne de bir yer. “Bir şeyi sıkı sıkı tutmaya çalışırken elinden yavaş yavaş kaymasına mâni olamayınca içine düşülen boşluk gibi” bir hisle ayağa kalktı yatağından.

Dışarı bakmak için pencereye yöneldi. Camın buğusunu içeriden eliyle sildi silmesine ama dışında yavaş yavaş süzülen veya süzülmek için hazırlanan yağmur damlacıklarından sebep bahçeyi görmek neredeyse imkânsızdı. Pencereyi açtı. İçeri giren soğuk hava aniden titremesine sebep oldu. Üzerine bir yelek almak için içeri girdiğinde telefonun çaldığını fark etti.

Bu saatte hayırdı inşallah…”

“Bir vuslata doğru yol alırken veya beklenmedik bir veda sonrası uzadıkça uzayan otobüs yolculuklarındaki gibi yanı başındaki camdan dalıp gitti. Bunlara birer cam denilemezdi; ancak “geçmişe dair, belki daha önce akla dahi gelmemiş karelerin en ince ayrıntısıyla, bazen hüzün bazen özlemle izlenebildiği ve bazen yarına dair; çorak toprağın kalmadığı, hiçbir çiçeğin solmadığı, içinde hep umut ve hep aşk barındıran hayallerin görülebildiği bir kalp penceresi” denilebilirdi.”

“Konuşmayı sohbet etmeyi çok severdi dedem. Yanında muhakkak Kur’an olurdu. Bir ortama girince muhabbet biraz ilerledikten sonra çıkarırdı cebinden Kur’an’ı birkaç ayette olsa muhakkak okur, konuşmayı Allah’ın kelamına getirirdi.”

Temmuz Dergisi’nden Şiirler

Belki herkes belki hiç kimsedir gölgem

Uykusundan henüz uyanmış duvarlara düşmez

Aldatmayı öğrenmiştir insandan

Kimbilir belki aldanmayı meleklerden

Böylesi yoktur kimsenin

Ya dibindesindir uçurumun yahut kenarında

Hiç kimse aşka boşluktan bakmamıştır benim gibi

Kenarsız, uçsuz bucaksız derin bir boşluk

Kalbin atışına sızar aklın koridorlarına

Ne tuhaf ki başka silahı yoktur anlamaktan

Bin bir bilmeceyi bir sihirle çözer

Çözer de bilemez bir kaderin sırrını

İşte bu yüzdendir hırsımın beni o denize çağırması

Hayrettin Orhanoğlu

Kandan elbiseler giyinirdim bileklerim buz gibi seylap

Nurdan elbiseler soyunurum aklım topal bir usturlap

O günler

Başımı üstünde bir hemze

Gövdemi göklere uzanan bir elif sayardım

Oysa cimin karnında bir noktaydım

Hurufat ilminde kekeme bir harf

Sonra okumayı söktüğüm o eski mushaf

Kavmini terk eden gecelerde tuhaf

Babamdan kalan yadigardı

Kulakları ezandı babamın

Bakır bir ibriğin gulgulesinde

Bir cenge hazırlanan

Müsellah ordular gibi

O kristal suları abdest eyler

Sofaları büyük bir ihtişamla ayaklandırır

Uzun bir yolculuğa çıkardı

Mustafa Yılmaz

Asıyor gök, maviye

Her insanı zaafından

Hepsi hepsi bu

Göz çukurlarımızda soğuyan et

Üç beş damla hiç kırık

Sahnesiz bir gösteri

Ki siz parçalanmış çocuk

Tabağınızdan

Mevsim gibi uzanmaktasınız güne

Dallarınız kış, dallarınız bahçe, dallarınız

Allanıp morardı dut karası takvim

Unutkan dudaklarınız döküldü yaprağından

Kargalar sekti asfaltta

Kıpırtılar kopardı içiniz

İç sesleriniz

Usulca havalandı etekleriniz

Serçe döktü bir kavak en yeşilinden

Sıddıka Zeynep Bozkuş

Kopacak biliyoruz yerinden kopmaya hasret olan

İpin ucu görüldüğünde boyası çıkıyor pastel dünyanın

Yüzlerine Cuma akanların Temmuz’udur her akşam

Resmini tutsak çocuklarımız çiziyor haylaz atların.

Son peygamber koklayıp bıraktı şu gümüşten çiçeği

Gölgesinde karışmıştı birbirine rengimiz ve terimiz

Belki dili çözülür en küçümen su birikintilerinin bile

Sel olur kucaklaşır Ayasofya’da yüzyıllık hasretimiz…

Necati Atilla Soykan

Büyük bir ağırlık var terimin soğukluğunda

O tutan aşk ile dayanılmaz ruhunun

Vurulmuş kuşlar ile genç düşlerimin

Bu dünyadan göçerim, sonsuz mutluluğun suyundan

Dönerim yüzümü dönüp bağıran ihtiyaçlarımdan korkarak

Sığınırım serin vicdanına kitabın.

İçerim suyu düzgün akışından, ince iplerinden güzelliğin

çiçekler açmış, burçlarında ayetlerin

secdeye kapandı bütün duygularım

Gölgelenirim ebedi mutluluğun haritası altında

Çıplak, dikiş tutmamış manaların

üstü ıslak güzel kokuların uzağında

çukur karanlık bir cesedi saklar

Sütunları, kemerleri, gün gün kopan kıyametleri

Kitabın keşif kolları

Bin sene uzaklık bir cehennem içinde uzar.

Ahmet Tepe

Besmelenin Bereketi

Besmele ile başlamak.  Ne güzel bir başlangıçtır bu. Bütün kapılar hayırla açılır, huzur gelir cümlelerin en başındaki yerini alır. Maaile Dergisi 48. sayısına Besmelenin Bereketi ile başlıyor. Şenay Şeker’e ait bir yazı bu. Mevsimin tüm güzelliği sinmiş yazıya. Rahman’ın tecellileri bir bir karşılıyor bizi. Huzur iklimine giriyoruz, dilimizde Besmele.

Maaile, adına yakışan bir dergi. Aileyi ayakta tutan tüm değerlere sayfalarında yer veriyor. Hissederek ve idrak ederek yaşamanın ipuçlarını sunuyor okuyucularına. Bunu yaparken de sorgulamayı ihmal etmiyor.

Şenay Şeker’in yazısından altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Bağbozumu günlerindeyiz. Cennetin bir numunesi olan üzüm bağlarının arasında gezinirken tefekkür ediyor; aynı zamanda sonbahar mevsimi gibi ömrümüzün ahirine yaklaştığımızın farkına varıp hüzünleniyoruz. Hüznümüz elbette ki ölüme yani vuslata yaklaşmaktan ziyade, dünyada en büyük nimetlerden olan gençlik nimetinin elden gitmesi ve heybemizde acaba Rabbimize yüz akıyla salih amel meyvelerimizi sunabilecek miyiz endişesi ve mahcubiyetidir. O altın sarısı üzümleri dalından taptaze toplarken bağcının bu zamana kadar verdiği emekleri göz ardı edemeyiz elbette. İlk aşamasından itibaren bağın toprağını işleyip, bakımını, budamasını yapmasaydı, zararlılardan korumak için mücadele vermeseydi semeresini alabilir miydi? Toprak, hava, su, güneş ve bir ürünün yetişmesi için gerekli olan her şey Allah’a (c.c.) aittir. Kula düşen; besmele ile yola çıkıp emek vermek, her şeyin O’ndan olduğunu bilerek, tevekkül etmek ve teslimiyet içerisinde vazifesini yapmaktır.”

“Dünya hayatında insanoğlu son nefesine kadar nefsiyle ve şeytanla mücadele eder. Şeytanı tüm işlerimizden uzak tutmak ve yaptığımız tüm işlerin hayır ve bereketle sonuçlanması için bizlere ikram edilen bir kelamdır besmele. Elbette ki sadece bir kelam demek eksik olur, nasıl ki insan sadece bedenden hâsıl olmayıp ruh taşıyorsa her bir duanın ve her bir kelamın da bir mahiyeti ve ruhu vardır. İşte Besmele-i şerif biz Müslümanlara Rabbimiz tarafından lütfedilen ilahi bir kelam ve muhafızdır. Besmele ile başlanılan her iş şeytanın desiselerinden korunmuş ve hayırla sonuçlandırılmış olur. Kâinatta her şeyin bir sırrı vardır. Bununla ilgili Hz. Ali (r.a.) şöyle buyurmuştur: “İlahi sırlar; peygamberlere inen kitaplardadır, peygamberlere inen kitapların sırrı; Kur’an’dadır, Kur’an’ın sırrı; Fatiha Suresi’nde, Fatiha’nın sırrı; besmelede, besmelenin sırrı ise; be harfinde, be’nin sırrı ise altındaki noktadadır.”

“Allah Resulü (s.a.v.), İslam’ı tebliğ için yolladığı mektuplara da besmele yazarak başlamıştır. Ayrıca yapılan antlaşma ve sözleşmelerde besmele kullanılmıştır. Enam Suresi 6. ayetinde; Allah’ın adı anılmadan kesilen hayvanların etinin yenmeyeceği bildirilmiştir. Görüldüğü gibi besmele-i şerif Allah rızası için yapacağımız her işin anahtarı, şeytan ve nefsin hayırlı amellerimize karışmaması için de aynı zamanda kilididir. Rahmetli Erbakan Hocamız da devlet işleri dâhil olmak üzere her işine, her sözüne ve yazısına besmele ile başlardı. Hatta “Bir işe başladığınız zaman çektiğiniz besmelenin ihlâsı ne kadarsa başarınız da o kadar olur” diyerek tek kuvvet ve kudret sahibinin Allah-u Teala olduğunu ve başarının ancak O’nun yardımıyla mümkün olabileceğini bizlere her daim hatırlatmıştır. Bizler de bu dünya hayatında yolculuk halindeyiz. Bizi nelerin karşılayacağını bilemiyor fakat Rabbimize olan inancımızla yol alıyoruz. Besmelenin kuvvetiyle bereketli ve hayırlı işlere vesile olmak temennisiyle…”

Kaybettiklerimiz

Kaybetmek büyük acı. Hele de kaybedilen şeyler bir toplumun temel taşlarını oluşturan değerlerse acının derecesini tahmin etmek mümkün değil. Fatma Yılmaz, kaybettiklerimizi sıralıyor yazısında.

“Düşünmeyelim diye kendimizi işe verdik. Başka türlüsünü de yapamazdık zaten. Çalışmaz, kazanmazsak yaşama imkânı bırakılmamıştı. Düşünmeyi kaybettik. Güveni kaybettik, birbirimize güvenmiyoruz. Baba oğluna güvenmiyor, borç vermiyor. Birbirimizi bankalara emanet ettik, bankaların vicdanlarına terk ettik. Oysaki bankaların vicdanı yok. Oysa elinden dilinden emin olunan, kapısına kilit vurmayan, canını bile önce Allah’a sonra ötekine emanet edenlerdik. Muhabbeti kaybettik. Artık ne akrabalarımızla ne komşularımızla şöyle huzurla muhabbet edemez olduk. Siyasi ayrılıklar ilişkilerimizi şekillendirir oldu. Her selamlaşma, ardından getireceği isteği veya art niyeti düşündürür oldu.”

“Çocuklarımızı kaybettik. Birilerinin onlara “Z kuşağı” demelerine müsaade ettik. Çocuklarımızı ellerimizle teknolojinin yapışkan ve sinsi kollarına emanet ettik. Kumandayı ellerine verdik ve saygınlığımızı kaybettik. Bize olan saygılarını yitirmekle kalmadık izledikleri karakterler bizden daha üstün ve daha yolundan gidilesi oldu onlar için. Biz çocuklarımızı bir ev sahibi olma uğruna, kredilerimizi ödeyebilmek için kreşe terk ettik. İnancımızın gücünü yitirmeye başladık. Sosyal mesafeye rağmen safları sık tutma vakti. Evde kalsak bile sokakta olanların halini anlama vakti. Neşe ve umutla uyanıp yeni güne varlığımızı ve sonrasını düşünmeye başlamalıyız. Sımsıkı bağrımıza basıp birbirimizi, korkmadan sırtımızı dönebilmeliyiz. Muhabbetimiz kardeşliğimizden olmalı; kardeşliğimiz de menfaatimizden değil. Tevekkül edebilmeli, kaza ve kadere tekrar tekrar iman etmeliyiz. Çocuklarımızdan kumandaları alıp ellerine ellerimizi vermeli, deccalın tuzaklarından korumalıyız. Kaybettiklerimizi geri kazanma vakti hâlâ gelmedi mi?”

Cahiliye

Cahiliye ifadesini duyunca çok eski zamanları düşünüyor insan ister istemez. Yaşadığımız çağ çok da gelmiyor akıllara. Aslında aklı selim ile düşününce ne büyük cahilliklerle karşı karşıya kaldığımızı ve asıl cahiliye devrinin aramızda hüküm sürdüğünü anlıyoruz.

“Son Cahiliye Dönemi” kavramını kapağına taşımış Maaile. Teknoloji, imkânlar, kolaylıklar ve yaşanan sınırsız bir Hak tanımamazlık.

İsabetli bir kapak konusu olmuş. Uyuyan ve uyuşmuş zihniyetleri uyandırmak için bazen bir cümle de etkili olabiliyor.

Dosyadan altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Modern cahiliye ile asıl cahiliyeyi kıyaslayabilmemiz için öncelikle “cahiliye” kavramının tanımı üzerinde durmamız gerekir. Nedir bu ‘cahiliye’? Kelime anlamı itibariyle “bilgisizlik, gerçeği tanımama” anlamına gelir. Çoğu kişinin Arap Cahiliye’si diye tanımlama yaptığı ‘cahiliye dönemi’ aslında bir kavme has olarak kullanılmaz ve yeryüzünde sadece İslam öncesindeki anlayış, yaşayış ve uygulamaları kapsamaktadır. Yani İslam öğretisine gönlü açık olmayan kişi ve istikametleri, cahiliye olarak vasıflanır ki, anlaşıldığı gibi cahiliye dönemi kavramının (eğitim alanında da karşımıza çıkmış olsa da) bilgisizlikle bir alakası yoktur. İslam, cahiliye kavramıyla bilgisizliği veya ilim eksikliğini kastetmez. Bilakis o dönem açısından astronomi (yıldız ilmi) gibi, şiir-edebiyat gibi, linguistik (dilbilim) gibi, at yetiştiriciliği veya hitabet gibi pek çok ilim dalı ile oldukça ileri seviyede uğraşan bir cahiliye toplumu karşımıza çıkmaktadır.”

“Irk, dil, mezhep, çıkar farklılığı sebebiyle ümmet şuurundan koparan her türlü uygulama ve despotizm çağ farkı olmaksızın cahiliyenin kesin ve net bir görüntüsüdür. Eski ve günümüz cahiliyesinin değişkenlik göstermeyen özelliklerinin sınırlı basit bir mukayesesini yapsak dahi, İslam öncesinde yaygın olan hayat tarzının, bugün “modern cahiliye” olarak varlığını sürdürdüğünü görebiliriz.”

*Eski cahiliye zenginin fakiri, yönetenin yönetileni, haksızın haklıyı, güçlünün güçsüzü ezmesi üzerineyken; modern cahiliye tüm bunları demokrasi kılıfına sokmak suretiyle aynen ve alenen devam ettirmekte.

*Eski cahiliye zina, fuhuş ve ahlaksızlığın bin bir çeşidini üretip kokuşmuş bir hayat yaşarken; modern cahiliye yeni yeni cinsel sapıklıklar çıkarıp reel-sanal-robotik fuhuş sektörü üretmiş manevi hayatın tahribatı had safhaya ulaşmıştır.

*Eski Cahiliye mensupları debdebe ve gösteriş içinde yaşar; içki içmek, kumar oynamakla övünür, kumar meclislerine katılmamayı ise ayıp sayarlardı. Modern cehaletin acınası mensuplarıysa (muhafazakâr-mütedeyyinler de dâhil), had safhadaki debdebe-gösteriş ve israfın, içki ve milli olanı da dâhil kumarın envai türlüsü ile beraber maddi-manevi tüm varlıklarını yutmasını yaşamın olmazsa olmaz eğlencesi saymaktalar.

*Eski cahiliye mensuplarının çoğu putperestti. Allah’ın varlığını kabul etmekle beraber putlara taparlar; o putların Allah katında kendilerine şefaatçi olacaklarına inanırlardı. Günümüz Modern Cahiliyesi’nde ise başta deizm olmak üzere inançsızlığın ve manevi buhranın her boyutunu görmekteyiz. İlaveten görünmeyen putlara misalen makam-mevki putuna, sevdiği kişi putuna, şehvet-şan-şöhret-fenomenlik putuna, çoğu zaman ana-baba-çocuk hatta koca-eş putuna, şarkıcı-sanatçı-artist-başkan-müdür-siyasi lider putuna, efendi-hoca-mürşid-şeyh-din baronu putuna kul ve kölelik söz konusudur. Habibe Alpay Aydın

“Gün geçtikçe emellerimizin üzerine yenisini ekledik. Düşünmeden somut bir algıyla her şeye el uzattık. Ömür bu kadar kısayken emellerimizin uzunluğunda perişan olduk. Dünya işlerinin kasveti kalplerimizi kapattı. Allah-u Teala’dan basiret dilemek akıllarımızdan uçup gitti. Sağa sola çarpıp durduk. Birine el uzatsak ellerimiz koparak geri döndü. Bir ben kaldı bizde! Ama o ‘ ben’ e de yüz çevirdik. Oysa değil mi ki biz, sadık bir dosttuk bize. Kendi kendimizin düşmanı olunca, Nasihatlerimiz nefsimize kâr etmez, Müdafaamız ona fayda vermez oldu. Azığımız azaldı, yolumuz uzadı. Yolun uzunluğu bize cehaletin simsiyah elbisesini giydirdi. Öyle karardık ki gece karanlığımıza bakıp hayrete düştü. Biz, kendimizi siyahlar içinde kaybettik. Kendimizi kaybettiğimiz gün rehbersiz kaldık. Boşluğa yuvarlanıp durduk. Hakikat gözbebeklerimizde parlamaz oldu. Ey nur! Biz bizden kurtulamıyoruz. Cehaletin kara elbisesini soyunamıyoruz!” Fazilet Aydın

“İnsanlar büyük bir ısrarla cahiliye döneminin bundan bin dört yüz küsur sene öncesinde kaldığını düşünüyorlar. İçinde yaşadığımız dönemin oldukça aydın bir çağ olduğunu, cahilliğin artık çok gerilerde kaldığını savunuyorlar. O dönemin “cahiliye” olarak adlandırılmasının sebebi malum olunduğu üzere cehaletin, sapkınlığın çok olmasıydı. O dönemin adetlerine bakıp şimdi farklı bir yöne evirilmiş olan cehaletin daha kötü bir noktaya gittiğine körler, sağırlar. Esas cahiliyetin cahilliğinin farkında olmamak olduğunu, Hakk’a körlük olduğunun farkında değiller. Şuan “modern” bir cahiliye devri içerisinde yaşadığımızın da farkında değiller. İsmi değişse de eski adetlerin daha da artarak bugüne geldiğini ya anlamıyor ya kabullenemiyor ya da çıkarlarına ters düştüğü için bu şekilde isimlendirmekten geri duruyorlar. Bilgiye ulaşabilmenin kolaylığının cahilliği silip götürdüğü yanılgısındalar. Her ne kadar şu an bilgiye erişimin çok kolay olması dönemimizi “bilgi” çağı haline getirmiş olsa da bilgiye sahip olmak cehaleti götüren bir olgu değil maalesef. Eğer ki çok bilmek bizi cahillikten kurtaracak olsaydı ne Kur’an-ı Kerim’de “kitap yüklü merkepler” benzetmesinde bulunulurdu ne de Amr bin Hişam “Ebu Cehil” olurdu. Bugün bir topluluğa girip Amr bin Hişam dense tanıyacak insan sayısı bir elin parmaklarını geçmezken Ebu Cehil’i tanımayan neredeyse pek azdır. Hikmet sahibi, bilgili bir insan olduğu için Mekkeliler ona “Ebu’l Hakem” demişlerdi. Hikmetin babası… Hakk’a olan körlüğü, neye neden inanması gerektiğini bilmemesi daha doğrusu bunu kabul etmek istememesi, düzeni bozulur korkusu ile hak olana kulak tıkaması ve bu doğrultuda yaptığı, yaptırdığı nice eziyetler onu cehaletin babası yani Ebu Cehil yapmıştı. Tıpkı günümüzdeki okumuş profesör Ebu Cehiller gibi… O kadar bilge bir insanı cahilliğin babası ilan eden elbette Peygamberdir. (S.A.V.) Bunu hiç şüphesiz ki isteyen Allah-u Teala’dır. O (S.A.V.) kendi kafasından konuşmazdı. Allah’ın emri ile Ebu’l Hikme, Ebu Cehil olmuştu. Necm Suresi 4. Ayet-i Kerime’de, “O’nun konuşması ancak bildirilen vahiydir” buyurulmaktadır. Yaradan nezdinde cehaletin babası olarak adlandırılan bir kimse dünyanın bilgisine sahip olsa ne kıymeti vardır? Evvel veya ahir, dün veya bugün cehalet vardı var olmaya devam edecek. Ebu Cehiller bitmedi bitmeyecek. Ama Rabbimizin, “…Cahillerden yüz çevir.” (Araf/199) emri baki kalacak. Bu nedendir ki, biz müminler cahilden ve cehaletten ateşten kaçar gibi kaçacağız. Bunu yangın yeri berbat bir çağda başarmak zorunda olsak da bunu hedefleyeceğiz.” Sedanur Eşitti

“Cahiliye Dönemi’nin eski zamanlarda yaşanmış bir masal havasında anlatılması cahiliyeye bakış açımızı etkileyen faktörlerden biridir. Gerek okullarda, Kur’an kurslarında gerekse özel eğitimlerde cahiliye dönemi anlatılırken zihnimizde kaba, çirkin, cahil, acımasız adamlardan ve kadınlardan başka bir şey canlanmaz. Ha bir de helvadan put yapıp acıkınca yemeleri, bir cahiliye komedisi olarak anlatılır durur. Hâlbuki Kur’an’ın cahiliyeye bakışı apaçık bir sistem eleştirisidir. Haksız ve adaletsiz bir sistemi, zalim yöntemlerle sürdürmeye çalışmaları, ırkçılıkla beslenen kibirli egoları ve tevhide uymayan çok sayıdaki putları İslam öncesi dönemin, cahiliye devri olarak adlandırılmasının ana sebepleridir.” Betül Tatar Tüzünol

“Ebu Cehl, “Söyle O’na, O’ndan nefret ediyorum. Şimdi nefretim bir kat daha arttı. Biliyorum şimdi işimi bitireceksin, bari kafamı omuzlarıma yakın yerden kes de başım heybetli gözüksün.” Cehaletin zirvesi, ölürken bile Rabbini, haddini, acziyetini, akıbetini bilmemek… İbni Mesud, cehaletin babasının zelil haldeki başını Resulullahın önüne koyunca, Hatemü’l Enbiya Rabbine, hamdü sena da bulunup, şükür namazı kılmıştır. Zira Ebu Cehl’in ölümüyle, cahiliyenin bel kemiği, cehaletin babası, beyni, piri, duayeni ölmüş, tarihin karanlıklarına, cehennemin narına yuvarlanıp gitmiştir. Ama maalesef ideolojisi bir takım akıl edemeyen, düşünemeyen, dünyayı, hayatı, ölümü ve sonrasını yüce kitaptan okumayanlar, kendilerini, menfaatlerini ve kendi gibileri ilahlaştıranlar tarafından günümüze kadar gelmiştir.” Zeynep Turhan

Zaman Geçmeden

Ne kadar çok şey sığdırıyoruz şu zaman denen mefhuma. Olanı, olmayanı, olacağı derken bir yığın halinde birikiyor her şey. Bir de bakıyoruz, zaman geçmiş ama “huzur” denen ülkeden eser yok hayatımızda. Gülay Ayvazoğlu, Bir Varmış Bir Yokmuş isimli yazısında yitip giden insan yanımıza bir zeyl düşüyor. Evlilikler, eşler, huzur ve hayattan kesitler var Ayvazoğlu’nun yazısında.

“Evet, neyi kaçırıyoruz ki evliler hızla yıpranan hale, yuvalar mutsuz ve huzursuz çatılara dönüşüyor? Bu yazıda kocaman kocaman veriler olmasın, istatistik değerleri de vermeyelim, psikolojik kuramlar eklemeyelim bu yazıya, aile iletişim uzmanlığı eğitimlerindeki kocaman sözler de olmasın bu yazıda. Daha basit olsun her şey, Ayşe Nine’nin o gönülden çıkıp gelen, temiz ve akıllıca kullanılmış üslubu olsun yazımızda. Yine Ayşe Nine’nin gönlünün tatminliğini tam sağlamış, eşine olan itaati olsun konumuzun içinde. Ayşe Nine’nin aslında saf bir kadın değil de, tam tersi ne istediğini iyi bilen, bunu eşine de en güzel dille aktaran modeli dursun önümüzde. Dursun ki, sıradan yaşanıyor gibi algılanan hayatların bizlere verdiği en önemli aile içi iletişim eğitimlerine katılmış olalım hep birlikte.

Ayşe Nine modeli bir hikâye konusu diye geçen düşüncelerimize hemen hatırlatalım, bizim ninelerimizi, dedelerimizi. Onlarda gördüğümüz saygıyı, sabrı, tahammülü, yetinerek mutlu olabilmeyi, evde yaşanan huzurun nereden sağlandığını. Sahi ne çabuk unutur olduk bu tabloları bu resim karelerini? Unuttuğumuz için mi o sahneleri, yuvalarımızın mutluluk oranları bozuldu? Çağı hızlı yaşamak, büyük şehirlere adapte olma telaşı, kadınların canhıraş çalışmaları, sunulan sınırsız imkanlar, teknolojik çağın getirileri diye sıralanacak koca bir listeyle, huzurlu yuva modellerini unutma bahanelerimizi sıralayabiliriz belki. Ama bu durumumuza çözüm bulmaz. Hayat kitabımız Kur’an-ı Kerim Rum Suresi 21. Ayet’te şöyle buyuruluyor. “Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.”

Vakit; Arınma Vakti

Nazile Şanal, kalpleri arınmaya davet ediyor. Sırat-ı Müstakim üzerine yaşamak için yapılması gerekenleri sıralıyor. İlk yapılacak olan; her şeye kendimizden başlamak. İlk hedef kendimiz.

“Günümüz coğrafyasında söze (kâl) verdiğimiz ehemmiyeti yaşantımıza (hâl) dönüştürmüş olsaydık bu kadar bananecilik olur muydu? Tarih sahnesine baktığımızda her biri can çekiştiği halde getirilen su kırbacını diğer kardeşini işaret ederek, kardeşinin canını kendi canına tercih eden neslin hassasiyetinin zerresini idrak edebilmiş olsaydık bu kadar adam kayırma, iltimas, bencillik ve ihtiras yaşamın olmazsa olmazı olur muydu? İkindi vakti girdiği halde kendisine ulaşan bir haber neticesinde namusunu kurtarmanın vazife olduğunu iliklerine kadar içselleştiren ve Resulullahın gözümün nuru dediği farz olan namazı iffetini koruduktan sonra kılan Hazreti Ömer’i yeterince tanımış olsaydık gül gibi kızların namusu kirletilip canlarına kast edilirken sessiz kalabilir miydik?

Lut’un kavminin evine inen meleklere saldırmasını hakkıyla idrak edebilmiş olsaydık helak olmuş halkın yaptığı ahlaksızlığı yasallaştırıp taraftar da bulur muyduk? Allah ve Resulüne harp ilan etmek mealindeki faizi kurumsallaştırıp dini müesseselere fetva verdiren bir sistemin yanında olmak nasıl bir ayet bilmezlik ya da bilmezlikten gelmezlik?”

“Hep birlikte kıyama kalkma vakti! Beraber silkelenme vakti. Mükemmelmiş gibi görünmekten kurtulup mükemmeli yakalama yolunda topyekûn Allah’ın ipine sarılma vakti. Rabbimizin vaadi hak ve kesindir. Kendisine tutunanı bırakmaz. Vesselam.”

YORUM EKLE

banner26