Ekim 2020 Dergilerine Genel Bir Bakış-3

Dil, Bayram ve Dilsizlik Tedirginliği

Dil ve Edebiyat Dergisi 142. sayısına adına yakışan bir yazı ile giriş yapıyor. Üzeyir İlbak, Dil, Bayram ve Dilsizlik Tedirginliği isimli yazısında Dil Bayramı’ndan yola çıkarak dil hassasiyetine dikkat çeken bir yazı kaleme almış.

“Neyin bayramını kutlamalı? İnsanlar birlikte yaşadıkları coğrafyada kullandıkları ortak dil, kelime ve söz miktarınca varlar. Sokağında, okulunda, üniversitesinde, ticaretin yapıldığı yüksek binalarda hatta ev ortamında nesiller arasında kullanılan ortak kelime sayısı yüzler hanesindeyse bir bayramdan söz etmemek gerek. Plaza çalışanı iş yeri girişindeki garsona aynı dilden yemek siparişi veremiyorsa, Mahmutpaşa’da alışverişe gelen Çankırılı esnaf Sirkeci’deki lokantanın menüsünden tek kelime anlamıyorsa; Felsefe kitabı mütercimi sözlük yardımıyla tercüme ettiği kitaptaki kelimeyi soran öğrenciyi ikna edemiyorsa hangi bayram?”

“Dil Bayramı, Harf İnkılabı’ndan sonra yürürlüğe konan tasfiye ve uydurma dili ikame etme çabasını meşrulaştırmak amacıyla mı ilan edildi? Tanzimat’tan beri Batı'nın kültür ve medeniyet iklimine eklemlenme çabasındaki öykünmeci azınlık, mal bulmuş mağribi gibi geçmişle irtibatı kesen bu devrime dört elle sarılmıştı. Hatta “Türkiye Batılılaşacaksa tam Batılılaşmalı; Batı kültürünün, düşüncesinin kurucu dilleri Grekçe ve Latince liselerde zorunlu olarak” okutulmalıydı. Buna benzer bir teklif de “Nev-Yunânî” okur yazar takımının kimi üyeleri tarafından din değiştirme ve Hıristiyan olma konusunda yapıldı. Dilsizliği, yeni bir dinle taçlandırma tutkusu 1930’lu yılların çılgınlıklarından biriydi. Dil ile ilgili tedirginliklerin yaşandığı bir çağda, “Dil Bayramı” kutlama yerine dilimizin meselelerini konuşalım. Dili ideolojik kaygılardan arındırarak zenginleştirelim ve ihtiyaç duyulan alanlarda kelime ve terim türetelim ve/veya kelimeyi aldığımız dilden olduğu gibi alma yerine; o kelimeyi Türkçeleştirip dilimizi zenginleştirelim.”

Dergide dil üzerine yer alan yazılardan altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Bütün diller iletişim, diplomasi ve ticarî amaçlarla temas eder ve birbirleriyle etkileşir. Bu etkileme ve etkilenme özellikle dönemin egemen kültür ve bilim dilleri vasıtasıyla olur. Türkçe de tarih boyunca ilişki kurduğu devletlerin, toplumların, inanç sistemlerinin dillerinden ve kültürlerinden etkilenmiş ve onları etkilemiştir. Son bir asra gelininceye kadar bunu aldığı kelimeleri hazmederek dilinin yapı, ses ve mantığına uygun hâle getirerek yapmış ve bununla dili zenginleştirmiştir. Çağın düşünce akımları içerisinde dil ile ilgili yaklaşım ve uygulamalar değişse de dilin oturmuş temel kuralları değişmez ve değişikliğe uğratılamaz.”

“Dil öğrenimi hayatın erken dönemlerinde başlar ve ömür boyu devam eder. Bu eğitim sonucu kişide "dil duyarlılığı/hassasiyeti" oluşur. Dil duyarlılığı oluşan kişi dilin düzgün, yerinde kullanmasını bilir ama nedenini, kuralını bilemeyebilir. Öğretim ise dile ilişkin diğer kısmın gelişimini sağlar. Söze konu ettiğimiz dilimizdeki keşmekeşin arkasındaki dil eğitim ve öğretimimizdeki rahatsızlık yatmaktadır. Ailelerin okul öncesi ve ilkokul düzeyinde tamamlanması gereken dil duyarlılığını ve bunun üzerine inşa edilecek dil öğretim ve eğitiminin yanlış tanı ve girişimlerle sakatlandığı ortadadır. En büyük tehlike bunu ortadan kaldıracak eğitimci ve öğreticilerin bu hâle duçar olmalarıdır.”

“Yazının olmazsa olmaz üç öğesinden ikincisi yazılacak satıhtır ki; bu birkaç bin yıldır papirüs, parşömen, kâğıttır. Bunları irdelemeyi tehir ederek üçüncü unsuru, kalem sözcüğü ilişkisinden ötürü yazalım; bu yazının görünür hâle gelmesinin esası olan mürekkeptir. Bileşik anlamına gelen mürekkebin ilginç bir keşif seyri vardır. İlginç olan diğer tarafı ise uzun yıllar bu amaçla kullanılan maddenin bir deniz canlısından elde edilmesidir. Şimdilerde sofraları süsleyen mürekkep balığıdır bu canlı. Mürekkep balığından elde edilen, sarıdan kahverengine kadar uzanan renk gamına sahip bu mürekkebe sepya denilmektedir. Dijital teknoloji ile elde edilen fotoğraflarda bir filtre olarak da kullanılan bu renk tonu ve yukarıda bahsettiğimiz mürekkeple yapılan resimler için de aynı kelime, sepya kullanılır. İlginç olan tarafı bu deniz canlısının adının kalamar olmasıdır. Yunanca kalamari, kӑlamostan türemiş; kamış-kalem+ari-kalemle ilgili demek. Yani mürekkep kaynağı. Kelamdan kaleme, kalemden kalamara, kalamardan mürekkep ve kâğıda uzanan karamel tadındaki gezintimize mürekkep, kâğıt, kitap yolundan devam ederiz belki, belki.” Hakan Hadi Kadıoğlu

“Günümüzde yaşayan 4 bin civarında dil olduğu bilinmektedir. Bunların bazısı küçük bir topluluk tarafından kullanılırken bazısı milyarlarca insanın kullandığı dillerdir. Bu yaygınlık kazanan diller bilimsel, dinî ve ekonomik-teknolojik nedenlerle büyük bir kitle tarafından kabul görmüştür. Kültür dili olarak da adlandırılan bu diller güçlü dillerdir. Bir dilin güçlü olması çok fazla insan tarafından konuşulması, çok soyut ve somut kavramlarla düşünceleri ifade edebilme yeteneğiyle bağdaştırılmaktadır.”

Antik Dönem düşünürleri ise dille ilgilenirken en çok dilin ilahî yetenek olup olmadığını tartışmışlardır. Bunun yanı sıra, insanın buluşu olma ihtimali ve bunu toplumla olan ilişkisi de meraklarını çekmiştir. M.Ö. 400’lerde Sokrates’ten Platon’a filozoflar farklı düşüncelere sahipti. Bu düşünceler, yine en temelde ilahî kaynak veya insanın dile eğilimine ilişkindir. Dine önem veren toplumlar, kendi dinî yazın dilleri doğrultusunda o dilin ilahî bir güç tarafından verildiğini savundular. Kimi filozoflar ise dilin doğal bir olgu olduğunu, sağır bir insanın jest ve mimiklerle anlaşabildiğini öne sürdü. Bu dönemlerde insanların dinin etkisi altında olduğu düşünülürse Hz. Âdem’le ilgili olan çeşitli yorumların fazlalığı daha kolay anlaşılır. Çünkü o zamanlar Romalı, Yunan veya herhangi başka ırktan olan toplumlar ilk insan olan Âdem’in kendi dillerini konuştuklarını savundular.”

İ”şaret etme ve belirtme her ne kadar jest dilinin bir parçası da olsa bunun geleneklerden geldiğine inananlar bu işaretleri bir dil hâline getirmeye karar verdiler. Ortada bir dil yokken hangi seslerin hangi anlamlara geleceğini belirleyerek belirtikleri şeylerin tartışmayı veya konuşmayı nasıl devam ettirdiği merak ediliyordu; ama bu çoğunlukla jest dilini destekliyordu. Bu yüzden kuram pek kabul görmemiştir.”

“Düşüncenin oluşmasında etkili olan insan beynin özelliği ve insanın yeteneği ve aynı şekilde konuşmanın oluşmasında bazı mekanik ögeler, dil, gırtlak, ses tellerinin başka hiçbir canlıda bulunmaması, çoğu kuramın çürütülme nedenidir. Çeşitli tartışmalara, araştırmalara ve görüşlere rağmen hâlâ kesin bir şey söylenememektedir. Teknolojideki gelişmelerin, dille ilgili çalışmalara da öncülük edebilmesi olağandır. Düşüncenin ve konuşmanın oluşmasındaki fiziksel özelliklerin incelenmesi, sırları ortadan kaldırabilecek ve nanoteknolojinin, nörolinguistik araştırmalarda kullanılmasıyla konuşma, bellek ve bunların kullanımına ilişkin, yeni bilgilerin elde edilmesiyle dilin doğuşuna dair kuramların bir kısmının ortadan kalkması ve yeni kuramların oluşturulması mümkün olabilecektir.” Cemre Çise Kadıoğlu

Ömer Seyfettin Hikâyelerinde Kahramanlık Teması

Lütfi Bergen, son zamanlarda Ömer Seyfettin üzerine yoğun çalışmalar yapıyor. Elbette ondan bir Ömer Seyfettin kitabı bekliyoruz biz de. Bergen bu yazısında birçok yazarın yazısından hareketle “kahraman” temasına dikkat çekiyor. Dergideki, Ömer Seyfettin Hikâyelerinde Kahramanlık Teması isimli yazısından paylaşımlar yapacağım.

“Ömer Seyfettin düzyazılarında “genişleyen Türk milleti ve yayılmacı İslamcılık” ideolojisini savunduğu ve bu nedenle de “sürekli harb” doktrinine kaçınılmaz olarak bağlandığı ifade edilebilir. Bu zaviyeden bakıldığında Ömer Seyfettin ile Ziya Gökalp arasında uzlaşmaz karşıtlık bulunmaktadır. Hacer Gülşen’in de Ömer Seyfettin’in “savaş” temasını kullanmasına dair bir model sunamadığı ortadadır. Ömer Seyfettin hikâyelerini “kahraman tipler”, “geçmişteki şanlı başarılara özlem”, “milli intikam edebiyatı” perspektifleriyle okumak bu hikâyelerin arka planındaki sürekli harb ideolojisini anlamayı güçleştirmektedir.”

“Ömer Seyfettin’in “kahramanlık” hikâyelerini motive eden gerekçe, “tarihteki başarılara özlem” olmadığı gibi, “hınç, intikâm duyguları” da değildir. Müellif, Ziya Gökalp’in bütün fikirlerine katılmamakta, zamanındaki Türkçü-Turancı yazarların geliştirdiği söylemleri eleştirmektedir. İttihat ve Terakki’yi desteklediği hâlde partinin politikalarını kabul etmemekte ve “sürekli harb” ideolojisiyle yazmaktadır. Ömer Seyfettin’in İttihat ve Terakki ile yakın ilişkiler geliştirdiği için “parti yazarı” gibi hareket ettiğine dair değerlendirmeler de hatalıdır.”

“Ömer Seyfettin’in Turan fikrinden hiç vazgeçmediği, yayılmacı bir Türkçülük siyasetini önerdiğini, “ezmeyen ezilir” doktrinini savunduğunu ve bu doktrin gereğince de “sürekli harb” ideolojisine uygun metinler ürettiği söylenebilecektir. Ömer Seyfettin ile Ziya Gökalp etkileşimi karşılıklıdır. Ziya Gökalp zaman içinde “Turan” fikrini terk etmiş ve “Türkçülüğün Esasları” (1923) kitabını yayımlamıştı.”

Yalnız Kadınlar Freskinde Bir Batı Arabeski

Elif Sönmezışık; İngiliz Kadın Edebiyatçıların Gotik Roman Eğilimi Üzerine Bir Denemesi ile yer alıyor dergide. Dikkat çekici tespitleri olan bir yazı bu. Kadınlar ve gotik edebiyat üzerine açılımı güçlü konulara değinmiş Sönmezışık.

“1897’de dünyaya gelen İngiliz yazar Şeli, annesizlik, babasızlık, kız kardeşsizlik ve evlatsızlık acısıyla harmanlanmış yoksunluk dolu bir ömür sürdü. Feminist bir yazar olarak tanınan annesi o doğduktan kısa bir süre sonra ölmüş, sevdiği adamla kaçtığı için babası tarafından mirastan mahrum bırakılmış, kız kardeşinin intiharına tanık olmuş ve iki bebeğini doğurduktan sonra kaybetmişti. Bütün bu yitimin, travmaların ve onlardan doğan kâbusların eşliğinde değişen dünyanın kıskacında kalmıştı. Annesinden yadigâr kalan ve babasının devam ettirdiği entelektüel ortamda edebiyatı soluyan Meri Şeli, o devirde diğer kadın yazar ve düşünürler gibi yalnızca okuyarak kendini yetiştirmişti. Zira kadınların kendilerini geniş planda eğitebilmelerinin tek yolu okumaktı. Kütüphaneler kadın ziyaretçilere kapalıydı ve bu 20. yüzyılın başlarına dek devam etti. Şeli, 18. yüzyıl ortalarında başlayan korku/gotik akımından da besleniyordu. Ama onun benzersiz hikâyesi, genç yaşta karşı karşıya kaldığı acılar, yoksunluk ve yalnızlık duygusuydu. Dr. Frankeştayn’ın ve onun eseri olan isimsiz canavarın kesif ve acıklı yalnızlığı da hayatından damıttığı bir karabasan gibiydi. Ergen bunalımına dahi fırsat bırakmayan büyük acıların kışkırtıcılığıyla bir başyapıt ortaya koydu.”

“Şarlıt, Emiliy ve Enn (Anne) Bironti, dünyada nadir görünen bir üçlü sayılabilir. Üçü de gotik romancı olarak adını duyurdu. Şarlıt’ın Ceyn Eyır’ı (Jane Eyre), Emiliy’in Uğultulu Tepeler’i, Enne’in Vayldfel Hol’un Kiracısı (Wildfell Hall’ın Kiracısı) romanı en çok anılan, incelenmeye değer bulunan, sinema ve tiyatroya uyarlanan gotik başyapıtlar arasına girdi. İrlandalı göçmen bir ailenin çocuklarıydılar. Annesiz birer papaz kızı olduklarından sıkı şartlarda yetiştiler. Kuralcı tutuma rağmen aralarında yalnızca Şarlıt evlenmeyi seçti. Yazmak konusunda babalarından büyük destek gördüler.”

“Kendini kasvetin derin ve karanlık sularına adamış bu kadınların her biri, istediği hayata kavuşamadığı dünyada kendince bir yalnızlık tarifi yapıyordu aslında. Hatırı sayılır başarılarına rağmen çocukluktan başlayan acıların getirdiği yalnızlık sarmalıyla yazarak dahi başa çıkamıyorlardı. Çatısızlığın verdiği ürpertiyle tasvir ettikleri mekânlar birer ruh harabesi gibiydi. Çağlar öncesinden kalan terk edilmiş bir yapıdaki yıpranmış freskleri, ilkelle moderni bitiştirdikleri Arabesk bir yordamla tasvir ediyorlardı. Karanlık kuytularda gidebildikleri kadar ileri gittiler ve yarışılması zor acayiplikte eserlerle iz bırakmayı başardılar.”

Bursa’da Zaman

Nuray Alper, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Bursa’da Zaman şiirine ince bir tahlil denemesi yapıyor. Şiirin birçok dizesi adeta tekrar canlanmış yazıda. Bursa’da Zaman, Alper’in cümleleri ile damla damla süzülmüş unutulmaz bir vaktin tam ortasına.

“Şiirin yapısına hükmeden musîki dışında, ele alınan objelerle de kulaklarda bir su ışıltısı bırakır. Devamındaki mısralarda şair, Orhan zamanından kalma bir duvarın ihtiyar çınarla aynı yaşta olduğunu anlatır. Şiirin giriş kısmında çizilen mekân tasvirleri yani cami avlusu, şadırvan, eski bir duvar ve ihtiyar çınar ağacı Bursa’nın tarihimiz içindeki yerini hatırlatması bakımından önemlidir. Zihinlerde yaratılan bu görsellik içinde sakin bir gün elenmekte, bu sakin dekorla şair ruhu bir rüyadan arta kalan hüzünle içlenmektedir. Karşılaşılan tablonun oluşturduğu hüzün, “yüzlerce çeşmenin serinliğinden” yansıyan bir ahenkle, derinlerde bir yerde anlatıcıya gülmektedir.”

Güvercin bakışlı sessizlik bile
Çınlıyor bu sonsuz devam vehmiyle

mısraları da hep o rüyanın tesirini devam ettiren bir yapı sergiler. Sessizliğin güvercin bakışıyla özdeşleştirilmesi, devam vehminin şairi bir sonsuzluk fikrine sürüklemesi onu rüya-gerçeklik arasında bir yere bırakır. Gümüşlü’de bir fecrin zafer aynasını gören sanatçı, Muradiye’de de sabrın acı meyvesini tatmaktadır. Zaferin sabırla iç içe geçiriliyor olması, yine okuru tarihî bir geçidin içine çekme gayesi taşır. Şiir, muhatabına sabrın acı meyvesini uzatarak fecir vaktinde zafer aynasıyla buluşturur. Bu yürüyüş Nilüfer’de türbelere, camilere, eski bahçelere uzanır. Binlerce erin şanlı hikâyesi, “sesi nabzım olmuş hengâmelerin” mısraıyla şairin nabzında bir ses kudreti yaratır. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ince bir resim çizdiği bu eserde, ses öğelerinden de faydalandığı dikkatlerden kaçmaz. Şairin nabzında duyulan bu ses, onda bulunmakla kalmaz, hatırasını da gelip geçenlere nakleder: “Nakleder yâdını gelen geçene.”

Saklı Gelin: Kınık

Mehtap Altan, İzmir’in gizli bir güzelliği ile tanıştırıyor bizi.üvey görünümlü öz ilçe” olarak tanımlıyor Altan Kınık’ı. Bir şair bakışı ile adımlarken sokakları, bir öykücü hassasiyeti ile her köşeyi nakşediyoruz zihnimize.

“Kınık, üvey görünümlü öz ilçelerinden biri İzmir’in. Evet… “Üvey kelimesi biraz ağır olmadı mı?” dediğinizi duyar gibiyim. Bazen, kelimelerin refakati tanımlara daha net elçilik yapar. Kelimeyi sindirirken bu ilçeyi kuytularında saklı kılan sebepler nedir önce onu düşünmek gerekiyor. Biz de öncelikli hislerimizi heybemize alarak tersten ve düzden “Kınık” diye okunan bu tenha beldemizde kaybolmaya edebî niyet ettik!

Bergama gezimiz esnasında, sonraki güzergâhımız olarak seçtiğimiz Kınık’ın bizdeki yazgısı sancılı bir döneme kaldı. Kovid-19 virüsü öncesinde gezi/gözlem maceramızın son ilçesiydi Bergama. Bunu elbette biz de bilmiyorduk. O gün Kınık mahcup ve mütevazı tavrı ile bizi kısık kısık çağırsa da yorgunluğumuzun eteklerine sığınıp sonraya ertelemek hem bu ilçe için hem bizim için bir daha asla eskisi gibi olmayacak anların son demiydi. Sonrası her gezi/gözlem turumuzda; maskeli, mesafeli, dezenfektanlı günler eşliğinde, sokak aralarında geçmiş ve gelecek arasındaki o hikâyede bir parça olmak adına mürekkebimizi gönlümüze mühür eyleyecektik. Ne vakte kadar? Yazılmamış bir tek şehir/kasaba/köy kalmayana kadar! Kim bilir?”

“Geçmişi tarihî Roma İmparatorluğu’na kadar uzanan ilçe, bugünkü adını Oğuz Türklerinin Bozoklar kolunun Kınık boyundan alıyor. Soma-Bergama otoyolunun ilçe dışından geçmesi nedeniyle gelişimini tam olarak tamamlayamamış. “Turizmi çok gelişmemiş ilçede, açıkçası turizm için gerekli tarihî-doğal özelliklerin bulunmadığı da bir gerçek!” denilse de biz bu ıssızlığın sebebini başka şeylere bağlıyoruz. Ki “Sebepsiz kuş uçmaz” sözünün gölgesinde, tarihî Rum evlerini seyre dalmakla kalmayıp gözümüze kestirdiklerimizin de kapısını çalıp, sokak röportajı adı altında komşu ziyaretleri gerçekleştiriyoruz. Dikkatimizi ilk çeken tarihî evlerin (konakların) hanımlarının yaşlarını göstermemeleri. Tıpkı tarihe şahitlik eden konakların duvarlarındaki, kapılarındaki, pencerelerindeki cüretkâr kafa tutuşlar gibi! Bunun yaşanmışlıktaki ortak bir süreçle bağlantısı olmalı. Belki de konakların hafızası ile içinde soluk alanların ruhu birbiriyle zaman ortaklığı yaptığı içindir. Kim bilir?..”

“İzmir’imizin ve ülkemizin birçok köy ve ilçesinde tarihî eserler konusundaki özentisiz restore çalışmaları, içimizde koca bir yaraydı. Sahip çıkalım derken, kalbini susturmak bir eserin! Kolu yerinde olsa, gövdesi gösterişli olsa ne çıkar ki? Kalbinin kanına girilmiş bir eser, özünün dibeğinde -yaşıyormuş gibi görünerek- dövüle dövüle ölür! Hayat, “mış” gibi yaşayanların eteklerinden dökülenlerce kirletilip nasıl temizleneceğiz zılgıtı yakılarak garip bir döngüye kurban edilmiyor mu? İşte bu bağlamda Tarihî Pekmez Pazarı Camii’nde bitmiş olan restore çalışmalarını görmek, bu konudaki sancılı yanımıza sıkı bir merhem olmuştu.”

“Günün sürprizi ise bizim Kınık’ın sokaklarını arşınladığımızı gören kız çocuğunun, küçük erkek kardeşi ile yanımıza koşarak gelişiydi. Yaşadığı yerin güzelliğinin farkındaydı ve bizim de fark etmemiz adına gitmemiz, görmemiz gereken yerleri tarif ediyordu. Bir görev gibi değil! Bir dikte gibi değil! Bir çocuğun masum, hesapsız kitapsız, cüretkâr zenginliği ile… Evet… Zenginlik bu cümlede ne güzel durdu değil mi?!”

Dil ve Edebiyat’tan Şiirler

doğrulanmamış ne varsa insana dair

henüz yıkanmamış ölü kadar yalnızdır

kapı pencere aynı anda açık kalmış gibi

dalda yaprak yaprakta kan lekesidir

burası bütün atların ve yolcuların

maskelerini çıkarıp dillerinin sürçtüğü yerdir

aile fotoğrafları fazladan değer kazanır burada

içinde gizli gizli çöl büyütenlerin

şehirlilerin bön bön bakışlarına karşı

çiy tanelerinin yumuşatamadığı çarşıdasınız

siz siz olun savunmada kalın

yumuşatmak istenmiştir duyargaları

Kadir Ünal

hasret üstüne hasret giyin

istediğin kadar

neden sonra

çırılçıplak kalacaksın karşımda

kabuk soyma hünerini yitirmişse birikemeyenler;

sen’le ilgili..sana dair

ne’m varsa biriktirdiğimi inkârla

silmeye, unutmaya, görmezden gelmeye zorla

ve sevmeyi nasıl dilersen

öyle anla

Halis Tamkoç

Hayır, eksilmedim!

Artarak gidiyorum bu dünyadan,

Her şey gibi.

Her şey… Her şey aynı gibiydi.

Kuşlar yaralı, yaralı kuşlar gibiydi.

Ah çok zaman olmuştu ama diyemedim!

Yollar yolcuyu, yolcu yolları unutmuştu

Herkes bildi de bir ben bilemedim

Var mıydı acaba bu yokuşun bir sonu

Fakat yine de,

Artarak gidiyorum bu dünyadan

Eksilm…

Volkan Kara

Olağan Hikâye başladı

Yıl:1 Sayı:1’e olan meftunluğum artık aşikâr. “Bir derginin üzerinde bu ibare varsa hâlâ güzel şeyler olacak diye umut edebiliriz” derim her zaman.

Olağan Hikâye dergisi yola düştü. İsmiyle müsemma bir dergi var şimdi elimde. Dergi fikrinin ilk çıktığı günden bu yana kıyısında köşesinde olsa da ben de derginin hazırlık çalışmalarını takip ettim. Elimden gelen katkıyı sunmaya çalıştım.

Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği bünyesinde çıkan bir dergi Olağan Hikâye. Dil ve Edebiyat dergisi zaten 142. sayısına ulaşmış, gerek dosya konuları ile olsun gerekse dil üzerine yoğunlaşan çalışmaları ile olsun kendini kabul ettirmiş bir dergimiz. Olağan Şiir de yine dernek bünyesinde çıkan bir dergi; 16.sayısına ulaştı.

Şimdi Olağan Hikâye Yunus Emre Özsaray yönetiminde yüzakı olacak ve bundan sonraki sayılar için umut vadeden bir sayı ile selamladı okurları.

“Yalan Değil Gerçektir Ben de Gördüm Tozunu”

“Yalan Değil Gerçektir Ben de Gördüm Tozunu” diyor giriş yazısında Özsaray. 80’lerden günümüze bir portre çizdikten sonra şu tespit ile sona eriyor yazı;

“Newton’un kafasına elma düşmesiyle başlatır ya kimileri modernizmi, insan bu elmanın düştüğü dal üzerinde oturarak geçirdi modern zamanları. Sonra bindiği dalı kesmeye başladı postmodern zamanlarda. Daldan düşüp hakikatle yüzleşse iyiydi, lâkin düşmedi, düşmeyince öteledi hakikâti. Boşlukta asılı kaldı. Yetmedi, bir de asılı olduğu yerin boşluk olmadığına herkesi inandırma evresine geçti bu defa. Görünüşe bakılırsa inandırdı da. Dünyanın artık farklı bir mecraya ve yeni bir döneme girdiğinin, algı yönetiminin her zamankinden daha önemli hale geldiğinin farkındayız. Farkındayız ve biz hayata boşlukta asılı kalan insanın gözüyle değil de yere düşüp hakikatle yüzleşen Nasrettin Hoca’nın gözüyle bakmayı istiyoruz.

İşte tam da böyle bir dönemde gerçekliği her zamankinden daha fazla ve her yönüyle tartışmaya ihtiyacımız olduğunu hissediyoruz. Bunu bir karşı çıkış, yel değirmenleriyle savaş olarak yapmıyoruz, her şeyden önce bunu kendimiz için yapıyoruz. Boşluğun öyküsü, hiçliğin, anlamsızlığın değirmenine su taşımaya devam etmesin diye, o rüzgarda sallanmayalım, ayaklarımız biraz yere bassın diye. Anlamın boşlukta salınması ilk başlarda cazip gelse de artık sıkıcı olmaya başladı. Kahraman uzun süredir asılı kaldığı yerden kurtulmadan hikâye sıkıcılıktan kurtulamayacak. Artık hikâye devam etsin.”

Dergilerin ilk sayıları önemlidir. İlk intibayı veren ipuçlarını okurlar ilk sayıdan edinirler. Olağan Hikâye’nin ilk sayısında bir dergide görmeyi arzuladığımız birçok isim derginin sayfaları arasında karşımıza çıkıyor. Şaban Sağlık, Dursun Ali Tokel, Mustafa Çiftci, Abdullah Harmancı, Cihan Aktaş, Yıldız Ramazanoğlu bu isimlerden sadece birkaçı.

Derginin ilk sayı dosya konusu “hakikat ve kurmaca.” Recep Seyhan’ın “Hakikati Kurmacanın Zemininde Arayabilir Miyiz?” isimli yazısından bir bölümü buraya alıyorum.

“Kendi ürettiği mekanik-android ürünlerin kuyruğuna takılan insanın aşındırdığı değerler yerine nasıl konacaktır? Hakikat sürekli yer değiştiren bir numen midir? Hakikat arayışında yeni yönelimler (fenomolojik devinimler), bu çabalara ne ölçüde katkıda bulunabilir? Burada, kurmaca metinler bir misyon üstlenebilir mi? Böyle bir şey olacaksa bu, kurmaca olanın doğasına ne kadar uyumlu olur? Bu sorular, üzerinde düşünmeye değer sorulardır.”

Dursun Ali Tokel’in “Bir Hikâye Olmalı Bir Hikâyede, Bir Hikâyeden İçeru” isimli yazısından da bir bölüm;

“Bugünkü hikâyecimiz, şairimiz; Halk hikâyelerinden, büyük halk anlatılarından, mesnevilerden; Fuzulî’den, Anadolu’nun Câmî’si (Molla Câmî’ye gönderme) Lâmi’î Çelebi’den, bir hikaye/mesnevî/anlatı uzmanı Nev’i-zâde Atâî’den, Şeyh Gâlib’den besleniyor mu? Bırakın beslenmeyi acaba haberi var mı?”

Geyikli Evin Hanımefendisinde

Aynı dergide yazıyor olmaktan mutluluk duyduğum isimlerdendir Cihan Aktaş. Hikâye ve romanları ile hafızamıza unutulmaz sahneler gönderiyor uzun yıllardır. Olağan Hikâye’de de Aktaş yine yüreğimize dokunan evrensel acıları konuk ettiği bir hikâyesi ile yer alıyor. Salgın, yitip giden umutlar, çaresizlik ve yaşamak denen kaygı var “Geyikli Evin Hanımefendisinde.”

“Yardım gönüllülerinin çoğu bir kalabalığın gürültüsüyle gelirlerdi. Bir öğle üzeri kapıyı açar açmaz foto muhabirlerini karşısında bulunca, neye uğradığını bilemeyişin ürküntüsüyle başörtüsünü yüzüne kapatmıştı; kendini ifade edemediği için saklanan biri değildi oysa, eskiden. Yine de iyi ki öyle yapmış, defalarca gösterirlerdi televizyonlarda elinde torbalarla, sonra internete düşerdi görüntüleri, neler neler yazılırdı altına; iyiliğine değildi ki bu...”

“Kaç gün geçtiğini hatırlamıyor, sordu sms’le, “İyi misin, gelmedin” diye, “Başım karışık abla, hele bir toparlanayım ilk sana geleceğim” diye yazdı. Bir kez daha yazdı, cevap alamadı. Ne oldu? Salgın her şeyi değiştirdi. Biri kapıyı çalmalı, bir haber gelmeli... Duyamadığı tıklamalar için günde birkaç defa aralayıp bakıyor, yok. Orada bir torba olsaydı, merdiven silerken biriktirdiği paraya üç beş parça yardımı da katıp ayı tamamlayabilirdi. Nisan müjdeli ay, ısınır havalar, kömür gerekmez. Bu sene salgınla geldi Nisan yağmuru ve dinmek bilmedi. Geçen sene bu vakit böylesine akmamıştı çatı. Çocukları kapı önünde oynarken pencereden göz atarak bulaşık yıkar, yemek yapardı. Beş ev ötede bir ailenin aldığı bez bebek siparişleri için küçük bereler, yelekler, çoraplar örüyordu; salgından bir süre sonra o iş de gelmez oldu. Facebook üzerinden sipariş alan bir şirket varmış, komşusu onlardan haber bekliyor. Aradıklarında vereceğim isimler arasındasın, diyor. Beğeniyor işlerini.”

“Gülümsedi ona, salgın olmasa ve kadının tiksinmeyeceğini de bilse sarılıp öperdi erken bir bayramlaşma hissiyle. Kadın da gülümsedi, hep ekmek derdindeyiz, çocuklar olmasa insan yine idare eder kendini, dedi. Sonra bir ev sahibi cömertliğiyle, doldur öteki torbanı da kardeş, biz almasak yakacaklar, günah, dedi. Tedirgin bir bekleyişle kapıya yaklaşan ayak seslerini duymaya çalıştığı haftalar boyunca kulağına başka seslerin de erişebileceğine bugünkü kadar inanmamıştı hiç. İşte haber geldi, diye düşündü ağır torbalarla eve dönerken, ilk habere ulaştım.”

Dördüncü Dünya

Yıldız Ramazanoğlu da Olağan Hikâye’de. Elbette bu da mutluluk verici bir buluşma. Günümüz öyküsünün yapıtaşı isimlerindendir Ramazanoğlu. Eğer ondan bir hikâye okuyorsanız zihninizdeki bütün sınırlar ortadan kalkar. “Dördüncü Dünya” isimli hikâyesinde de Gazze, Filistin, Suriye diyerek yüreğimizin bam teline dokunuyor.

“Masaların arasında insanlara değmeden dokunmadan süzülmeyi çabuk öğrenmiş. Hacmini duruma göre küçültüp azaltmak o kadar da zor değil. Sandalyelerin arasından kıvrılarak geliyor. Hava karardığı halde kapının önünde beliren arabada oturan daha önce hiç görmediği iki kişiyi tanıdı İyad. Yardım kuruluşlarında çalışan kadınlarda etrafa yayılan tuhaf bir elektrik oluyor. Patronla konuştu, iş bırakmasına birkaç dakika vardı, adam kısık gözleriyle eğilip baktı kadınlara kasanın yanından. Bedeni hızla büyümeye başladığından dengesini tam tutturamayan, orantısızca uzamış kolları iki yanında sallanan narin çocuk, toz ve çamur içindeki arabaya doğru yürüdü. Öne otur dedi Saliha. Fermuarı açık kalmış büyük siyah çantasını fren pedalının yanına koyup yer açtı. Sevinçle titredi İyad. En basit bir arzuya ulaşmak için bile uzun bir kuyruğa girilen dünyada, bir an için sıranın en önüne geçip ön koltuğa kurulmak az bir krallık değil. Özel bir arabaya binmeyeli, öne oturmayalı, dünyaya ön pencereden bakmayalı ne çok olmuş.”

“İyad onları duymuyordu bile, Reks sinemasının önünde bekleyen gençleri gözleriyle yiyip bitiriyordu. Afişler, daha çok yabancı filmlere aitti. Türkçe okumayı tam sökemediğinden resimlerden çıkarıyordu bunu. Sonra parlak dükkanların vitrinleri, şık koltuklu kafelerin renkleri, meydanda nefes tüketip bir türlü paraya ulaşamayan sokak şarkıcılarının bezgin ritimleri akmaya başladı. Birkaç kişi belli etmeden çekim yapıyordu, çünkü aleni yapınca gitar kutusunun içine birkaç kuruş para atmak lazım. Bazıları ise utanmaya gerek görmeden yırtıkça kayda alıp sonra pervasızca çekip gidiyorlar. Ana caddeye çıkınca telefoncular, kitapçılar, pastaneler, kulaklıktan gelen sesle belli belirsiz dans eden gençler, acelesi olanlarla olmayanlar, bir de dönercilerden gelen kokular hızla geçti. Deniz tarafındaki çay bahçeleri hınca hınç doluydu. Kıyının hemen arkasında, insanlar yere çökmüş develere benzeyen hantal otobüslerin arasında karıncalar gibi dolaşıyordu.”

“Öte yandan Suriyeliler derken gülüşünün dudaklarının bir yanından başlayıp öteki tarafta sonlanıverdiğini de fark ediyordu Semiha. Kapı açılınca loş ışığın içinden hamile bir kadın göründü. Genç bir kadın gülümseyerek kapıyı açınca solgun yanaklı mahallenin verdiği sıkıntı solup gitti. Bir hayırseverin getirdiği, yıllardır depoda beklerken üst yanı kırılmış, ama pekala çalışan tüplü televizyonda sabah kuşağı kadınları birbirine girmiş, kim kimin kocasını ayarttı meselesi ayyuka çıkmış. Kadın nasıl başkasına kaçtı, kaçtığı adam gerçekleri açıklayacağını söyleyen baldızını susturmak için onu nasıl iple boğup uzak bir tarlaya gömdü gibi kanıksanan televizyon olayları.”

“Mahalle sakinleriyle sonradan gelenlerin bulamaç olmuş yoksunluğundan oluşan tuhaf bir koku, betonların arasında dağılıp ayakkabılara yapışmış küflü meyvelerin yapışkan kalıntıları her yanı sarmıştı. Anadolu’dan göçenlerin bir gecede yaptığı eğri büğrü evlerin insana yaraşmayan kısımları, savaştan kaçanlar için biçilmiş kaftandı artık. Bir incir ağacının köklerine tutunmuş virajda, hiç hız kesmeden üzerlerine gelen kartal araba yüzünden yamaçtan aşağı uçmaktan kılpayı kurtuldu Saliha.”

“Karanlık çökmeye başlayınca hızlandılar. İyad dışarıda çocuklarla maç yapıyor. Arapça bir şeyler söyleyip durmadan gülüyor yine. Semiha en yakın arkadaşlarıyla bile güçlükle konuşan Saliha’ya hayretini içine attı. Esma bir dua yazıp verdi. Bunu kırk gün koynunda taşıdıktan sonra suya atmasını söyledi. Gözü görmeyen, kadınları toplayıp çoban hikayeleri anlatan ve her duası kabul olan ninesinin evlat sahibi olamayınca Allah’a yazdığı uzun bir arzuhalin giriş ve hitam bölümü.”

Trafik Işığında Durakalan Sarı Spor Araba

Abdullah Harmancı’dan bir hikâye okuyorsanız sizi kuşatacak bir anın şahitliğine soyundunuz demektir. Anlatımın ve betimlemenin yoğunluğu ile olayın içinde kendinizi hissederek tamamladığınız hikâyede, sizde bir anda kahramanlardan biri olabilirsiniz. Trafik Işığında Durakalan Sarı Spor Araba da aynı sıcaklığa sahip. Anlatım, kurgu ve cümle yapısı ile özgün bir hikâye ile bizi bekliyor.

“Trafik ışığında durakalan sarı spor araba neden durakalmıştı?
Her şey Saramago’nun Körlük romanının giriş sahnesindeki gibi başladı.
Yeşil ışık yandığı halde hareket etmeyen bütün nesneler sinir bozar.
Mümkünse sarı ışıktayken hareket edilmeli veya kıpırdanmalıdır.
Kıpırdanmak hareket etmek için sabırsızlanmak anlamında kullanılır.
Ne hareket eden ne de kıpırdanan sarı spor araba arkasında bekleyen sürücüleri delirtmekteydi.
Bir yandan ağustos sıcağı, öğlenin saat ikisi öbür yandan.
Sarı spor arabanın arkasındaki beyaz şahin önce kombine korna sesleri çıkardı.
Ardından daha öfkeli ve daha kombine korna sesleri çıkardı.
Ardından beklenen oldu ve beyaz şahinin sürücüsü öfkeli bir kol hareketiyle şoför kapısını açtı.
Son sürat ve son öfke sarı spor arabanın şoförünün ifadesini almak üzere ön tarafa seğirtti.
Bu hareket ve öfke arkada bekleyen bütün sürücülerin ve yolcuların öfkesine tercüman olmuştu.”

“Beyaz şahin sürücüsü şimdi sarı spor arabanın yanında elleri ceplerinde bekliyor, kuyruk uzadıkça uzuyor.
En iyisi gidip bir de ben bakayım.
Sarı spor arabada neler oluyor?”   

Yazılan Gelir Başa

Hikâyelerini severek okuduğum isimlerdendir Yıldırım Türk. Okuyucuyu yormayan, duru bir anlatımı var Türk’ün. Hayatın hikâyesini yazarken algılara ve kurguya çok da yer vermiyor. Yazılan Gelir Başa isimli hikâyesinden tadımlık bir bölümü buraya alıyorum. Devamı Olağan Hikâye’de.

İstanbul’a giden son otobüse bindirmedi annem.

“Hakkımı helâl etmem!” deyince bana söyleyecek söz kalmadı. İnce yollar iplik iplik uzayıp koptu birden gözümde. Bir adım ötesi puslu yoldu artık. Yirmi üç yıldır arşınladığım kaldırımlarda, her adım başı gördüğüm aynı yüzlerle bir ömür belki de pişmanlıklar, hırslar, küçük mutluluklarla sessizce geçecekti. Kaybolan yıllarım geriye dönüp bakılınca fark edilecekti. Her geçen gün biraz daha küçüldü dünyam, biraz daha sığmaz oldum kabıma. Hayallerim beni ne bıraktı ne yeniden yeşertti, gitmekle kalmak arasında çatallaştı yolum. Kafam adamakıllı karıştı.

“O gün zabıta müdürünün küçük oğlunun düğününde çalıyordum. Kafamda türlü hayallerle sahneden inince gözleri dolmuş biri yanıma sokuldu. “Ağzına sağlık delikanlı, çok içli okudun.” diyerek alnımda tomurcuklanan teri silmem için mendil uzattı. “Bu türkünün hikâyesini biliyor musun?” diye sordu. Konuşmasından, tavrından, giyiminden düğün sahibinin dışarıdan gelen hatırlı misafirlerinden olduğu belliydi. Toparlanmaya çalışıp sazımı kılıfına koyarken “Bu yörede herkes bilir beyim!” dedim. Sırtımı sıvazladı. Üzüldü mü sevindi mi anlayamadım. Yoksa kabuk bağlayan yarasını mı kanatmıştım? Sesimin çok dokunaklı ve farklı bir tınısı olduğundan bahsederek buralarda harcanmamam gerektiği, benim keşfedilmemiş bir cevher olduğum türünden gönül okşayıcı sözler söyledi. İçimden ılık bir şeyler aktı o an. Gönlümde yıllardır adını koyamadığım duygular yeniden uyandı. Konuşmak istedim ama derinlerde boğulan sesime gücüm yetmedi.”

Hasta Anneler Refakatçi Oğullar

Mustafa Çiftci’nin, içinde anne geçen hikâyelerini ve anlatılarını severek okuyorum. Dergide yer alan “Hasta Anneler Refakatçi Oğullar” isimli yazıdan bir bölüm;

“Ziyaretçiler gelmek ve ziyaretçilere mahsus sorulardan sormak istiyorlar. Ama annem ziyaretçi nazı çekecek durumda değil. Kendine gelse, “huf” deyip sıyrılsa, yerinden yekinse ve kalksa ayağa o zaman bir ordu ziyarete gelse razıyız. Ama şimdi böyle yatıp kalmışken olmaz yani anlatabiliyor muyum?”

Dergide birçok bölüm var. Özgün bir bölüm olarak; “Üç Nokta Atışı” isabetli olmuş. Elif Genç konuk olmuş dergiye. Genç’in bir öyküsü, Gökhan Yılmaz’ın bir değerlendirme yazısı ve Genç ile yaptığı bir söyleşi yer alıyor bu bölümde. 

Yılmaz; Elif Genç’in “Düşünsene Hızır Bendim” kitabı üzerine bir değinisi var dergide. Bir bölümü buraya alıyorum.

“Elif Genç’in Düşünsene Hızır Bendim adlı ilk öykü kitabı 2018 Türkiye Yazarlar Birliği Hikâye Ödülü’ne layık görülmüştü.

Edebiyatımızın öykü yolculuğunun heyecan verici olduğunu düşünmeme çok önemli bir katkı yapan bu ilk kitabın her bir öyküsünü okurken aklıma, edebiyatımızın büyük öykücüsü Tomris Uyar’ın “Edebiyatta asıl olan samimiyet değil, inandırıcılıktır.” sözü geliverdi. Kitaptaki on altı öykünün her birinde yakaladım çünkü aynı hissi. Yazar bize samimi şeylerden bahsetme ihtiyacı hissetmeden inandırıyor bizi kurduğu öykü âlemine. Yaşayan, nefes alan her bir ayrıntı, öyküleri daha da inandırıcı kılıyor. Kitap bittiğinde sizinle kanamaya devam ediyor mesela Kiraz öyküsündeki Meryem’in yüreği. Enes’in, öykünün sonunda Hayriye ablaya saydıkları hâlâ dolduruyor kulaklarınızı mesela Gitmek İçin Çok Düşünmedim adlı öyküde. Kanadı Kırık Organizasyon öyküsündeki Fazilet o kadar gerçek bir karakter ki Şeref’ten daha çok inanıyorsunuz varlığına, deliliğine, yarasına. Yazar, öylesine ne yaptığını bilerek kuruyor ki atmosferi, öykünün içinden başka bir yerde yaşayamıyorsunuz bitirene kadar ve belki de bitirdikten sonra. “Edebiyatçı işini bitirdikten sonra geriye açıklanamayacak bir sır kalır.” diyen usta öykücü Flannery O’Connor geliyor aklınıza, çünkü biliyorsunuz ki gerçek edebiyat insanın hakikatini anlattığı/gizlediği ölçüde başarılı olur. Elif Genç hikâye ederken bu sır hep canlı, hep aranızda, hep hakiki.”

160 sayfalık hacimli bir dergi var elimde. Yani iki aylık süre içerisinde okuyucunun elinden düşmeyecek bir dergi Olağan Hikâye. Bu ilk sayı günümüz edebiyatında öykünün yükselen grafiğine önemli katkılar sunacak. Çünkü ilk ışık, umut vaat ediyor.

Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği, klâsik dernekçilik anlayışının ötesinde edebiyat dünyamıza da katkı sağlayarak ismine yakışan işler çıkarmaya devam ediyor. Ben de Tokat Şube Başkanı olarak böylesine değerli işlere imza atan derneğimizin mensubu olmaktan mutluluk duyduğumu ifade etmek istiyorum.

Tüm çalışmalarda emeği geçen başta Genel Başkanımız Ekrem Erdem olmak üzere herkesi canı gönülden kutluyor, Olağan Hikâye’nin çıktığı yolda iz bırakan hikâyelere ilham olmasını diliyorum.

Olağan Şiir: 16

16. sayısına ulaştı Olağan Şiir Dergisi. Şiirin nabzını tutan ve sadece şiirin yer almadığı, şiir üzerine metinlerin, şiir kitaplarına dair metinlerin yer aldığı bir dergi Olağan Şiir. Tema dergilerini çok önemsiyorum çünkü okur nezdinde bir odaklanmayı sağlıyor bu tür dergiler. Olağan şiir dergisi de şiiri ciddiye alan ve şiir üzerine düşünen bir ekip tarafından çıkarılan bir dergi.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Yunus Emre Koşar’ın Şiir Bağlı Cümlelerle Kurulan Sistemler Sistemi Bir Dile Getiriştir isimli yazısından olacak. Şiirin kuruluş aşamasını cümleler bağlamında sıralıyor Koşar.  Bir şiirin adım adım cümleleler aracılığıyla ete kemiğe bürünmesine şahit oluyoruz.

“Malarme’nin (Mallarmé) şiirin kelimelerle yazıldığını söylediği o meşhur retoriği Türk şiirine oturtulmaya çalışılmıştır. Oysa bu tümüyle yanlış ve boş bir retoriktir. Kelimeleri şöyle ikiye ayıralım; bazı kelimeler başlı başına bir cümlenin yoğunluğunu taşır. “Avize” kelimesi ile “tahta” kelimesi arasında devasa bir fark vardır. Bu farkı şöyle açıklayabilirim: Avize, kendisine bakıldığında birçok nesneyi içinde taşıyan ve istiareye uygun bir kelimedir. Avize üzerinden çoklu benzetmeler yapabilirsiniz çünkü o; içinde ampulü, camı, kabloları, birden fazla rengi, telleri, aradaki bağı oluşturmak amacıyla var olan tutkalı veya menteşeleri ve modele bağlı değişen birçok farklı parçasıyla başlı başına bir nesneler bütünüdür; dediğimiz gibi, “avize” bir cümlenin genişliğini taşır. Peki ya tahta? “tahta”da kendisinden başka bir şey sayabilir miyiz? Ama Mallarmé “Şiir kelimelerle yazılır, fikirlerle değil” derken ne böyle bir ayrımı ne de anlamlı bir anlam kaygısı vardı. Şiir dinamik yapısından dolayı tanımlanamaz dedik ama şiirle ilgili kesin bir şey söylenebilecekse bu “şey” şiirin ana malzemesinin dil olduğudur. Dil, işaret fişeğinden ambulans sirenine kadar birçok iletişim aracını kapsar. Anlamın iletilmesi, bir şeye dil dememizin gerekli şartıdır. Bundan dolayı şiir anlamı asla dışlayamaz. Yalnızca şiir değil bir sanat eseri olarak önümüze konulmuş hiçbir şey anlamdan uzak duramaz çünkü sanat eseri insana anlam verebilme kabiliyetinden yaklaşır. İnsana başka bir yaklaşım biçimi yoktur zaten. Bu yüzden Mallarmé’nin “hiç”bir şeyi anlatamayan, zihnimizi sadece kelimelere maruz bırakan ve o kelimelerle bir anlam peşinde koşmaya iten metinleri şiir değildir çünkü anlam taşımazlar. Mallarmé’nin bu kelimeleri bağlamsızdır, anlamsızdır, iletişimsizdir ve dolayısıyla “dil”in sınırları içinde değildir. Mallarmé’nin şiiri şiir değildir çünkü ağzından/kaleminden dökülenler dil de değildir. Bu tümevarımı bugünün birçok mısracısına da uygulayabiliriz. Onların bunu yaparkenki tüm argümanları kelimelerin çağrışım gücüne yaslanır. Ama bu fazlasıyla özel bir şeydir. Bu rastgele çağrışım gücüne yaslanan şiirler bir mısrada söylediğinin tam tersini veya birbiriyle hiç örtüşmeyen şeyleri diğer mısralarda söyleyecektir ve çelişkiyi ona gösterdiğimizde “ben bunu kastetmiyordum” diyecektir ama bu durum “ben elma derken armutu kastediyordum” demenin bir diğer yoludur. İşte tam da bu yüzden şiir mantıksal bir tasarımın sonucudur, ortak dil ile yazılan bir şiirde, yeterince zeki ve gayretli bir insanın çelişik olmayan bir kompozisyona rastlamadan anlam bulamaması kabul edilemez.”

“Şiir bir sistemler sistemidir’e ileride ayrıntısıyla gireceğiz. Ama bir sistemler sistemini anlatmak için tüm çarkları aynı anda çalıştırmak ve her konu başlığı altında ifademizin bağlı öncülleriyle sonuçlara varmak mecburiyetindeyiz. Aslında bu alt başlık; “şiir bir sistemler sistemidir” ifadesinin bir ard kabulüdür. Her cümle birbiriyle bağlantılı olmak zorundadır. Buradaki “cümle” kelimesi mısranın şiirdeki yerinin her zaman bir “satır” olmak zorunda olmadığını, bazen bir bendi kapsayabileceğini vurgulamak amacıyla seçilmiştir.”

“Şiir, Yuri Lotman’ın deyişiyle bir sistemler sistemidir. Buna katılmamak mümkün değildir. Şiirdeki her şey birbirinin öncülü ve ardılıdır. Biçim içeriği, içerik biçimi hizaya sokar; şekillendirir. Ses perdesi, personanın karakterini oturtur, kontrastı ayarlar. Şiirin kuruluş tarzı; fikrin kuvvetini, ana duygunun koyuluğunu veya açıklığını belirler. İyi şiirin tüm unsurları birbiriyle organik veya mekanik bir şekilde uyumludur. Organik veya mekanik… Yani biçim ve içerik apayrı şeyler söylüyor olabilir, buna organik bir bütünlük diyemeyebiliriz. Genelde bu birleşimden ironi doğar. İroni şeytanın kahkahasıdır. Bu kahkaha sevinçten veya mutluluk verici herhangi bir şeyden doğmaz, komikten doğmaz. Bu doğal bir kahkaha değil, istem dışı zorunlu bir kahkahadır. Bu kahkaha mekaniktir, nefretin kontrolüdür ya da buna benzer. Aşkın organik getirisi hüzündür, mutlu aşk yoktur. Mutlu aşk mekaniktir. Doğal değildir. Mekanik; kuvvetlerin cisimler üzerindeki etkisinin bilimidir ve üzerimizdeki kuvvetlerin “anlık” dışavurumu mekaniğin alanındadır.”

Cahit Koytak Şiiri Üzerine

Mahsum Oğrak; Cahit Koytak şiiri üzerine yazmış Olağan Şiir’de. Şairin şiir dünyası, anlatım özellikleri, düşünce evreni toplamında ortaya çıkan şiirinin topyekûn bir çözümlenmesi var. Koytak’ın şiiri günümüz şiirinin bir haritasıdır adeta. Değişen ses yapısı ve kurgusu ile dünyasına girilmesi gereken bir şiirdir bu.

Yazının merkezinde Koytak’ı  “Rüzgârların Yağmurların Irmakların Mimarisi” isimli kitabı var. Yazıdan altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Rüzgârların Yağmurların Irmakların Mimarisi”, Cahit Koytak’ın son şiir kitabı. Kitabı incelemeye başladığımda herhangi bir bölüme dâhil olmayan -bence okuyucuyu Cahit Koytak evrenine hazırlamak amacıyla yazılan- “Marangoz Dükkânı” ve “Demirci Örsü” şiirleri bir ön söz niteliği taşımakta. Çünkü şair bu kitabın, dahası diğer kitaplarının yazılma nedenini bu şiirlerde dile getiriyor: “Bence, en iyisi, işin kolayını yapalım biz, / şiir dükkânımızın bir köşesine / bir marangoz tezgâhı, / bir köşesine de bir demirci örsüyle, / demirci ocağı koyalım da, / sözü, birinde yontup biçim vererek / ötekinde dövüp haddeleyerek / şiirin ince mimarisi üstüne, / onu, görünen, bilinen, elle dokunulan / şeylerin arasına sokmaya elverecek/ düzgün örnekler üretelim.” Son kitapta verilen ön sözü okuduğumuza göre şairin son kitabından ziyade genel olarak Koytak külliyatına bakalım. Çünkü şair için ilk yahut son kitap ayrımı yok, daha çok bir bütünlüklü kitap yazma gayreti ve isteği var.

“Cahit Koytak şiiri konuşkan olmasına rağmen okuyucusuna “hepsinden önemlisi az konuşsun, senin şiirin!” öğüdünde bulunuyor. Sezai Karakoç “Edebiyat Yazıları”nda “şair halkın önünden gider” diyor. Cahit Koytak ise “sana üç ömür, / beş ömür daha / verilecek olsa… sakın, ama sakın ha / bir şaire sorayım deme!” (s.44), “ama sakın peşinden gitme, onun” (s.16) Aklıma Fuzuli’nin mısraları geldi: “Ger derse Fuzuli ki güzellerde vefa var / Aldanma ki şair sözü elbette yalandır”. Burada şair Fuzuli’ye yakın gibi dursa da öğüt vermelerine baktığımızda Sezai Karakoç’a daha çok benziyor. Çünkü şair külliyatı boyunca neredeyse pent-name yazıyor gibi öğütler veriyor okuyucuya.”

Cahit Koytak’ın poetikasını düzyazı yerine şiir olarak vermesinin nedeni geleneksel bir tavır sergilemek istemiş olmasıdır… “‘İyi Şiir’ Üzerine Notlar” ve Genç Şaire Yol Azığı: Kırk Koza” bölümlerinde iyi şiirin nasıl nitelik kazanacağından ve niteliğinden bahsediyor: “başla, birkaç mısra yaz, / sonra bir kenara bırakıp / bekle, filizlensinler.” (s.225), “şiir yazıyorum, / söze sığmayan şeyleri, / göğe sığdırmaya çalışıyorum;” (s.217), “iyi şiir, hastalık, yaşlılık / ve ölüm karşısında kahırlanmaz,” (s.145). Cahit Koytak’ın söyledikleriyle yaptığı arasında bir çelişki söz konusu: “iyi şiir, sahra dolusu kumu / biçimden biçime sokan, / bütün bir sahrayı kum tepeleri halinde / dalga dalga alıp götüren yelin / arzda yaptığı işi yapıyor insan ruhunda. (s.167), “oysa ne kadar az konuşur iyi şiir” (s.184). Bunları çok yazan bir şairin söylemesi ironik bir durum. Cahit Koytak “büyük şiir, / bir cinin ya da meleğin getirdiği / şu ya da bu şiirde değil, değil, sanırım, şairin kaydettiği, kaydedeceği bütün şiirlerin, birlikte / ortaya koyduğu bütündedir. / o bütünün kendisidir, efendimiz.” (s.189) Büyük şiire ancak bütünlüklü bir yapı meydana getirince ulaşılabileceğini yukarda söylemiştim.

Yeprem Türk’ün Değinileri’nden

“Şiir, halktan kopmadı. Ama halk şiirden koptu. Buna neden olan şey ise modern hayat tarzının insanları günlük olay ve dile kenetlemesiydi. İnsanımız okumuyor, sadece seyrediyor. O da medyanın sunduğu kadarıyla. İnsan bugün felsefeden, tarihten, kadim kültürden arınmış durumda. Hazın, hızın, eğlencenin olduğu yerlerde takılıyor insanımız.”

“Barbar ve medeni kavramlarının temeli İbn-i Haldun’un Hadari ve Bedevi ayrımına dayanır. Batı’nın siyasetçileri de sosyal bilimcileri de barbar ve medenî ayrımına giderken bu kökten etkilenirler. Sezai Karakoç, düşüncelerini oluştururken medeniyet terimini merkeze aldı. Ancak İbn-i Haldun’a göre medenî olanda, hayatî olandan çürümeye doğru da gizli bir yol vardı. Medeniyet, bedevilikten başlayıp çürümeye giden yolun en ideal, en güzel kısmıydı. Ama medeniyetin öncesinde asabiyye sonrasında ise kokuşma vardı.”

“Yahya Kemal, Mehmet Akif, Nazım Hikmet arasındaki ortak payda, Süleymaniye Camii’dir. Ve bu camii üçünün gözünde de aslında Türkiye’dir.

Akif, Süleymaniye Camii’ni kürsü, minber olarak kullanır. Milletine de ‘Ey cemaat-i Müslimîn…’ diye seslenir. Bu minber, bu kürsü Akif için öze, ruha, İslam’ın hakikatine dönüş yeridir. İnsanı onaran, ona şevk ve heyecan katan, Allah’ın evidir.

Yahya Kemal içinse Süleymaniye, kendi gök kubbemizdir. Ulu mabeddir. Varisi olmakla övündüğü ve cedlerin mağfiret iklimini hissettiği bir abidedir. Ve Tekbir adlı sestedir.

Nazım Hikmet içinse bu mabed, ‘hesapla maddenin ahengine dayanan en muazzam eserdir.’ Ona göre Süleymaniye, içinde ezan okunmasına ve ibadet edilmesine rağmen bir cami değildir. Türk emekçisinin yaratıcılığının delilidir. Ve aslında Süleymaniye üzerinden farklı bir Türkiye hayalidir. Maneviyatı ve ruhu alınmış; tarihsiz, İslam ile ilişkisi koparılmış sosyalist bir Türkiye düşüdür, bu. İbadetsiz, ezansız, İslamsız bir Süleymaniye Camii, Süleymaniye Camii olur mu ya da İslamsız Türkiye, Türkiye olur mu; bu da ayrı konu.”

Olağan Şiir’den Şiirler

Dağlarımıza ilk oğlakların varışı

Karşılamak obamıza yeni gelmiş ayetleri

Ve okşamak

İnsan ismi üzerinde korkmadan duran keklikleri

Ovayı ovada unutmak ağaçları ağaçta

Ayın, dağların ve serin suların

Mesleklerini ellerinden alamamak

Sözler

Dağlardaki keçilerin ömrü kadar hâlâ pak

Dağlarda kuzular gibi dolaşan âyetler

Kuzumun göğsünden geçerken

Paçaları ıslanan âyetler

Babalar insanlar gibi Tanrı mektupları

Analık da cennetten çıkarılmamıştır

Picasso akrebin fırçasını kullanmış

Şam alınıp yerine Guarnica sunulmuş

İnsanın içine insan dökülmüştür

Osman Serhat Erkekli

yaratığım ben bir yaratık

balık olsam suda yaşardım, değilim

hem parlak pullarım da yok, sosyeteye almazlardı beni

yine de bir balık hayatı yaşamak hoş olurdu

doğduğumdan beri seviyorum suyu

deniz bana acıyıp da anne karnı olsa

daha talihli mi gelirdim dünyaya

bence balıklardan köpekbalığı olup azardım

yine “yaratığım ben bir yaratık” diye şiir yazardım

yaratığım ben bir yaratık

çözüm değil şık giyinmek

İstanbul beyefendileri gibi konuşup kibar davranmak çözüm değil

beni medeni yapmaz çatal bıçak kullanmak

aynı masayı paylaşıyorum hayvanlarla

dana bonfile kuzu pirzola var tabağımda

kasaplar yerime kan akıtıyor

etin şehvi tadı hâlâ damağımda

Zafer Acar

üstünde iyileri de kötüleri de taşır toprak

kırık parmakla çalıştığımda söyledim bunu

nefretin direkleri birikmiş üstüme, içimi açtım sonunda

mezar evleri semtinde Kahire’nin

bırakın bitireyim kendimi ölüler semtinde

kayıp yıllarımdı deyip geçerim hepsine

başlangıç sofrasında biriktirdiklerim:

bir çocuk, nikâh kağıdı, üstüne çizilmiş can şenliği

eksik olmasın, şahit geldiler

tepsiyle çay sunan anneler

ayakkabımı çorapsız giydiren bizimkiler

cami arsasına oturdum kaldım

telefonum burada çekmez

eski yaralara girmeyelim şimdi

etlerim kemiklerimden ayrıldı hayat çemberinde

şişeye not bırakıp kıyıya attım inat ettiklerimi

düzgün taranmış saçlarla dünyaya karıştım

bırakın garajda değil barikatta öleyim

Hüseyin Peker

bir tuğla ver anne,

gece geç yatırdığım

huysuz şiirlerime

okul yapacağım.

dersimiz Çanakkale.

her sabah

bandolar çalacak

denizde pencerede

şiirler kara önlüklü

kapının açılmasını bekleyecek.

acısını unutmuş yüzlerle

çizilecek resimler.

sözcük işlemine göre

bilinecek Çanakkale.

şiir büyüktür şairden,

şair küçüktür şiirden

diyeceğiz hep bir ağızdan.

Serkan Özer

Yine de doğ hadi şimdi yar bir karnı

Biz bu yaşlara bir bağdaş kurduk

Omurgasını düzelttik yirmili yaşların

Bordrosuz yaşadık kravatımız olmadı

Cüzdanımız boş on beşinden sonra evet

Ancak içinde eskiyen birkaç vesikalık var

Valide Atikten bir yokuşu inip çık durma

Geceler kirlidir Turgut baba Geyikli der bakma

Bekçiler polisler ne bulacaktır kimliklerimizde

Tanıdıksız yaşadığımız şu hayat ne güzeldir

Gel seninle bir koşuya başlayalım

Belki susamak nasip olur

Hz. Hüseyin gibi

Musa Gönüllü

bir uyum aradım 1920’yle bugün arasında

Akif o yıl mebus olarak mecliste ve millet olarak cephede

bağımsızlık marşımızı yazmasına bir yıl var

yeni devlet kurmamıza iki-üç yıl daha fazla

“Ben ezelden beridir hür yaşadım hür yaşarım” diyen şair

ebede kadar bir hürriyet için Mısır yoluna düşecek sonra

İstiklal Marşını yazmasa da olurdu

milli marş olarak Akifin hayat hikayesini de okuyabilirdik aslında

elbette Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın

ama Akife de sürgün hayatı yaşatmasın bir daha

“Artık ölüm uykularından uyan” diyordu Akif

tamam, güneş karanlık gibi çökmesin istiyorsan uyu gecenin hududunda

ama fazla dalmaya da gelmez çağımızda

birkaç gün uyuyakalsan

üç yüz yıl sonra uyanan Ashabı Kehfin şaşkınlığını yaşarsın uyandığında

Aykut Nasip Kelebek

Bir Hitit mirası devşirilmiş iklimler otağında
Efsaneler dökülmüş yıldızlar bıçak gibi keskin
Elifle başlarken vav gibi eğrilmiş akşamlarda

Sabah bir lahit kapağı gibi ağır ağır açılırken
Heybetli atlar dolaşırdı uçsuz bucaksız vahalarda

Mehmet Baş

Özel Eğitim Çocuk Dergisi

Yıl: 1 Sayı:1 diyerek yola düştü Milli Eğitim Bakanlığı’nın Özel Eğitim Çocuk Dergisi. Mizanpajından içeriğine kadar her noktası özenle hazırlanmış bir dergi var elimizde. Dergi basılı yayınla birlikte sesli ve işaret dili de hazırlanarak dijital ortamda öğrencilere sunulmuş. Derginin bu denli özenli hazırlanmasında bu tür çalışmalara büyük destek veren Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un adını anmak gerek. Ayrıca dergi ve yayıncılık dünyasının tanıdığı Mehmet Nezir Gül (Özel Eğitim ve Rehberlik Hizmetleri Genel Müdürü) ve şair yazar Çağrı Gürel’in ( dergi editörü) adını anmakta fayda var.  Elimizde göz dolduran içeriği ile duran dergiye emeği geçen herkesi canı gönülden kutluyorum ve derginin nice sayılara ulaşmasını diliyorum.

Çağrı Gürel’den Mevsim Şeridi

Dört mevsim, güzellikleri ile geçiyor önümüzden. Çağrı Gürel, mevsimlerin çocuklara sunduğu güzelliklerle karşılıyor bizi.

“Sonbahar mevsiminde okula başlarız. Havalar bu mevsimde yavaş yavaş soğumaya başlar. Yapraklar birer birer düşer, düşmeyenleri de ya yağmur yağar düşürür yahut rüzgâr eser, süpürür.

Sonra kış gelir ve havalar bir hayli soğur. Sabah kalktığımızda bir de bakmışız ki her yer bembeyaz. Kar yağmış, etrafı beyaza boyamış. Bir dönem boyunca çalışan çocukların dinlenmek hakkıdır elbette. Bu yüzden okullar iki haftalık tatile girer. Yarıyıl tatilinin keyfi de bir başka olur.

Ardından cemreler düşer; TOPRAĞA, SUYA, HAVAYA. İlkbahar mevsimi gelmiştir. Çevremiz yine eskisi gibi olur. Ağaçlar yeşillenir, kırlarda rengârenk çiçekler açar. Uçsuz bucaksız ovalar yemyeşil olur. Irmaklar daha coşkun akar. Kuşlar daldan dala, kelebekler çiçekten çiçeğe konar. Kışlık giysilerimiz kaldırılır. Güneş odamıza daha çok uğrar. Uçurtmalarımız gökyüzünde nazlanarak uçar.

Yaz mevsiminde havalar iyice ısınır. Her yer çiçeklerle, meyvelerle ve çocuklarla dolup taşar. Okullar tatile girer. Çocukları güzel güzel oyunlar bekler o zaman. Yaklaşık üç aylık bir tatildir bu. Güzel güzel dinlenme ve bol bol kitap okuma zamanıdır. Ve...

Ve yaz biter, sonbahar tekrar gelir. Çocuklar dünyanın döndüğünü ispat eder gibi büyük bir sevinçle okullarına dönerler.

Bu masal hiç bitmeden, yağmurların yağıp ırmaklarla buluşması ve ardından buhar olup gökyüzüne yükselmesi gibi devam edip gider; bir daha, bir daha, bir daha...”

Baba- Kız Bir Kahve Sohbeti

Dergiye en çok yakışan ikililerden biri ile tanışıyoruz; Mim Kemal Öke ve kızı Nazlı Hilal. Down sendromlu olan Nazlı Hilal’in bir an olsun yanından ayrılmıyor Öke. Hatta kendisini “babalık mesleğinin profesörü” olarak adlandırıyor. Baba kızın kahve eşliğindeki sohbetinden kesitler sunacağım.

Sütlü espresso severiz. Günün kahvesi olacak. İlk yudumlarımızı almıştık ki sordu Nazlı:
“Baba, ben niye böyleyim?”
“Bu soruyu bana daha önceden sormuştun kızım… Çok önceleri…”
“Biliyorum… Hatırlatıyorum. Ne demiştin sen?”
“Yani… Şey… Herkesin bir engeli ya da kısıtı olabilir. Bak benim saçım yoktu. Ektirdim. Gözlerim yakını göremiyor. Gözlük kullanıyorum. Kimi baston kullanır mesela… Seninki de…”
“Benimki de…”
“Öyle bir şey…”
“Nasıl bir şey? Benim neyim eksik?”
“Bilakis, fazlan var. Artı bir kromozom. Down sendromlular böyle…”
“Bunu daha önce, yıllar önce de söylemiştin baba. Ben de dinledim. Kabullendim. Peki, sen benim ‘engelli’ olduğumu kabullendin mi?”
“Bu ne biçim söz kızım…” “Hayır, hep yanımdaydın. Uğraştın, beni ‘normal’/sıradan insanlar arasına katmaya çalıştın. Teşekkür ederim.”

“Sen, babacığım, sen evet; sen niye böyleyim onu gerçekten biliyor musun?”
“Kızım…”
“Babam… Ben sana, ben niye böyleyim diye sorarken merakımı gider amacını gütmüyordum. Sen anladın mı benim niye böyle olduğumu diye senin düşünceni öğrenmeye çalışıyordum. Çünkü, itiraf et baba. Kavrayamamıştın…”
“Diyorum ya kızım, sen benim hocam, Şems’im oldun diye. Eee, anlat bakalım.”
“Allah defolu mal yaratır mı?”
“Yaratmaz kızım.”
“O zaman biz özürlü mal, ürün değiliz. Vardır bir hikmeti… Öyle değil mi?
“Haklısın kızım, ben bunu hiç aklıma bile getirmemiştim.”
“Oldu mu baba? Sen insan ve toplum bilimleri profesörüsün. İnsan… Toplum… Peki baba, insan nedir?”
“Beden der bazı filozoflar, cisim yani. Kimi akıl der.”
“Peki baba, ruh?” “Zor konular Nazlı’m bunlar…”
“Ruhu nasıl tanımlarsın baba?”
“Vicdan mı desek, senin anlayacağın tarzda…”
“Vicdan nedir baba?” “İnsan’lık!”
“İşte, benimle yaşamak seni daha insancıl kıldı mı baba?”
“Kesinlikle…”
“O zaman insan buymuş, değil mi? Bizden öğrendin, bir engelliden…”
“Hiç böyle düşünmemiştim.”
“Bizim taraftan bakınca dünyada insanları görmeye başlarsın baba. İnsan olursun. O nedenle hep çitin bizim bulunduğumuz yanına geçmeni söylüyordum sana.”
“Yaa, evet sen bana öğrettin insan ne imiş…”

Mehmet Nezir Gül’den Âşık Veysel Yazısı

Mehmet Nezir Gül, türkü tadında bir yazı ile dergide yer alıyor. Aşık Veysel’i anlatıyor Gül. Türküler, memleket havası ve dostluğun huzur veren yüzü var bu yazıda.

“Bazı insanlar yaşarken de öldükten sonra da unutulmazlar.
Hayatta iken belki de pek çok sıkıntı ve zorluk görmüşlerdir. Bazen kızmış, üzülmüşlerdir. Umutsuzluğa kapıldıkları da olmuştur. Ama tüm bu yaşadıkları, insanlara güzel bir miras bırakmaya engel olmamıştır.
Velev ki engelleri bulunsa bile…
Çünkü engelli olmak; yaşarken güzel işler yapmaya, okumaya, yazmaya, çizmeye, eser ortaya koymaya asla engel değil. Spor yapmaya, bilimsel buluşlar yapmaya engel değil. Sanat yapmaya engel değil. Şarkı türkü söylemeye, sazın tellerine ahenkle dokunmaya, herkesi hayran bırakan besteler yapmaya engel değil.
Tıpkı Âşık Veysel gibi…”

“O söyledi Sivas dinledi.
O söyledi Anadolu dinledi.
O söyledi Türkiye dinledi.
O söyledi Dünya dinledi.”

Erdal Çakır ile Bir Soru Bir Cevap

Erdal ağabey, şiir değil konumuz. Konumuz şiir dolu çocukluğumuz. Okulunuzu anlatır mısınız, hiç kitap kokusu duydunuz mu?

Benim okul hikâyem, Erzincan’ın merkez köylerinden Başpınar, diğer adıyla Büyük Köşünker Köyü’nde başlar. Şehre altı kilometre uzaklıkta, ulu bir dağın yamacındadır köyümüz.

Doğal olarak yazlar kurak ve sıcak, kışlar soğuk ve (kar) yağışlıdır. Her gün nöbetleşe bir öğrencinin evinden getirdiği odunlarla ısınırdı tek derslikli okulumuz. Birinci ve beşinci sınıflar da dâhil, toplam yirmi sekiz öğrenciydik. İkinci ve üçüncü dersler arası verilen teneffüste Amerikan süt tozundan mamul sütümüzü, yine her gün ayrı bir öğrencinin evinden getirdiği peksimetler eşliğinde içer ve dersimize girerdik.

Okul, benim için ilk sınıfın ilk gününden itibaren kutsal bir mekânı, okul hayatım da kutsal bir zamanı ifade etti hep.

Soğanların tarlalardan söküldüğü, cevizlerin çırpıldığı bir zamana denk gelirdi okulun açıldığı günler. Bütün bir yaz iple çekerdim o günleri. Anmadan geçemeyeceğim bir ayrıntıdır okulumuzun bahçesindeki kocaman ceviz ağacı. Nedense bana çok ulu gelirdi. Gölgesinde, hele de eğitim yılının ilk gününde öyle tek başıma durup oynayan arkadaşlarımı ve çevreyi seyretmekten tarifsiz bir haz duyardım. O gölgeye de bir kutsallık atfettiğimi sonraki yıllarda anlamıştım.

Nafiz öğretmenimiz okulumuzun tek öğretmeniydi. Son derece ciddi, mesleğine düşkün, öğrencilerine bir şeyler vermek için çırpınan bir eğitim neferiydi. Biraz korkmakla birlikte kendisini ilk tanıdığım günden itibaren çok sevdim. O da beni severdi. Belki de en sevgili öğrencisiydim.

O tarihlerde de bugün olduğu gibi okul kitapları ücretsiz bir şekilde öğrenciye ulaştırılırdı. Eğitim yılının başlamasından bir hafta on gün evvel bütün sınıfların kitapları köye getirilerek öğretmenimize teslim edilirdi.

İlk sınıfı bitirip de ikinci sınıfa başlayacağım yıl ve onu takip eden yıllarda kitapların geleceği günü heyecanla beklerdim. Gününden evvel her gün okula gider, öğretmenimizi bir şekilde bulur ve kitapların gelip gelmediğini sorardım. Bu, artık bir tür oyuna dönüşmüştü aramızda. Bazen beni uzaktan görür, tebessüm ederek kafasını “Hayır.” anlamında sallar bazen “Gelmedi.” diye seslenir bazen de “Gel, gel!” diye heyecanıma ortak olurdu.

Birkaç gün üst üste sorup da olumsuz cevap aldığım günlerin ertesiydi. Biraz da çekinerek okulun kapısından içeri girdiğimde öğretmenimi bir masanın üstüne koyduğu sandalyede ahşap dersliğimizin tavanında oluşan çatlakları eliyle sıvarken buldum. Elleri çamurluydu. Beni görünce, hafif çatık kaş ama belli etmemeye de çalıştığı memnun bir yüzle “Gel bakalım başımın belası!” dedi. “Ellerim çamurlu, buradan beni aşağıya da indirme, senin kitaplar şunlar, al ve git!”

Nasıl aldım, nasıl gittim hatırlamıyorum. Deliler gibi hepsinin sayfalarını tek tek nasıl çeviriyordum! Her sayfanın kokusunu ciğerlerimin en derin noktasına yerleştirmeye çalışarak koklamış, koklamıştım. Abartısız, bir cezbe hâliydi sanki bu.

Sol Yanımız, Canımız

Durmuş Sezgin bizleri gerçek bir hikâye ile karşılıyor dergide. Oğlu Muhammed Ali var yazının merkezinde. Bir sevince, sevgiye, bağlılığa şahit oluyoruz bu yazıda.

“Bebek doğunca ağlamaz mı? Elbette ağlar. Muhammed Ali, hiç ağlamamış.

Ebe hanımın kucağında gördüm ilk onu; “Oğlun.” dedi. Koridor boyunca yürüdükten sonra bir odaya girdi. Ben de ardından girdim, topuğundan kan alıyordu ebe hanım. Yalnız Muhammed Ali, yine ağlamıyordu; bir iki hıngaa, hepsi o kadar. İlk çocuk mutluluğunu tadanlar bilir, ben de çok mutluydum…

Az sonra bizi ailecek bir odaya yerleştirdiler. Epeyce koşuşturmadan sonra dinlenme fırsatı bulmuştuk. Muhammed Ali, kendine ayrılan yerde sessizce yatıyordu. Koltukta yatmış, ancak yorgun uyanmıştım. Daha sonra kadın doğum doktoru ve çocuk doktoru odaya geldiler. Birkaç soru sordular ve Muhammed Ali’yi evirip çevirdiler. Kendi aralarında fısıldar şekilde konuştular, bir ara ağızlarından “down, down” gibi bir iki sözcük duyabildim.

Kontrol yapılmış ve bitmişti. Odadan çıkıverdiler. Az sonra kadın doğum doktoru geldi; bize “Down’a benziyor lakin kesin değil.” dedi. Daha önce duyduğum fakat hakkında derinlemesine bilgi sahibi olmadığım bu kelime sevincimizi hüzne dönüştürdü.”

“Okul için hazırlandık, okul kıyafetleri içinde Muhammed Ali’yi görmeliydiniz. Bir sevinç, bir sevinç, tatlı mı tatlı bir öğrenci… İlk gün diğer öğrencilere göre daha fazla ağladı sanırım. Birkaç gün sonra öğretmenimizin de desteğiyle, okul vaktinin geldiğini biliyor, hazırlıklara başlıyordu. Çantasını kimseye taşıtmıyor, sırtından bir an olsun indirmiyordu.

İlk karnesini aldığında anlamını çok bilmese de bir şeyleri başardığının bilinciyle, “Şampiyon, şampiyon!” diye haykırıyordu. Boynuma sarılıp destek bekliyor, onu buldukça daha çok sarılıyordu. Her ne olursa olsun bir şeyi başarmak, hayatta ben de varım, demekti bu.”

“O, bizim için hayatın anlamı. En özelimiz ve en güzelimiz… Allah’ın bize en güzel emaneti… Sevimliliği, saflığı, sıcaklığıyla neşemiz… O büyüdükçe biz büyüyoruz… O bizim canımız, oğlumuz… Muhammed Ali’mizi dahası tüm Muhammed Alileri çok seviyoruz… Yüzleri daima gülsün, bahtları ve gönülleri açık olsun…”

Özel Eğitim Çocuk Dergisinden İki Şiir

İki şiiri olan birini
Rüzgâra versin
Neden mi anne
Öğrencisiyim her an
Türkçenin.

Şiir bilen rüzgârlar
Götürsün okula beni
Hiç bırakmasın nar
Rüzgârın harflerini.

Gökhan Akçiçek

Yere düşsem, elimden
Tutup da kaldırırsın
Sevginin deryasına
Dalarsın, daldırırsın

Hiç çevirmez yüzünü
Ayırmazsın gözünü
Vefasızlık sözünü
Defterden sildirirsin

Kara günde dost olur
Hem dostuna post olur
Bin niyazla mest olur
Ağlarsam, güldürürsün

Ahmet Efe

YORUM EKLE

banner26