Ekim 2020 Dergilerine Genel Bir Bakış-2

Edebiyat ve Futbol

“Bu ikiliyi yan yana görmek ne kadar edebîdir?” diye düşünenler olabilir ama edebiyatın geniş evreninde kendine her şeyin yer bulabildiği gerçeğinden yola çıkarsak futbolun da edebiyatın yanına yakıştığını anlamak çok da güç olmayacaktır. Karabatak Dergisi 52. sayısında Edebiyat ve Futbol konusunu işliyor. Özel dosyaları ile daha bir özel olan derginin giriş yazısında “Bir Ceza Sahası Olarak Edebiyat” diyerek konuya ustaca bir açılım getirmiş oluyor Ali Ural.

Dosyada yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

Futbol ve Satranç

Turgut Çeviker iyi futbol özlemini şöyle dile getirir: “Ustaca oynanan, yelpaze gibi açılan bir akının, dantelâ gibi örülen bir kombinezonun, beş pas ötesini hesaplayan satranççı bir taktiğin estetiğine varamayanlara futbolu övmeye kalkmayın. Seyircisinin muhayyile kısırlığı, bize, futbolun güzel bir sanat olduğunu unutturmamalı. Oyun biter, yenen, yenilen bir yana, yapılan ortak bir ayindir. Top üzerine ortak bir senfoni. Takımların orkestra gibi icra ettiği. Oyun biter, bu senfoni kalır geride. Eğer o maç iyi bir maç idiyse.” Turgut Çeviker, adeta topun sahada uzun uzun dolaştırıldığı bir pas oyununu tarif etmektedir ve bunu iyi oyun olarak nitelendirmektedir. Buna karşılık satranç ustası Richard Reti, daha basit ve doğrudan bir oyun anlayışı ortaya koyar gibidir. Reti’ye “Hamle yaparken kaç hamle ilerisini hesaplıyorsunuz?” diye sorulduğunda “Çoğunlukla tek hamle. Ama gördüğüm o hamle en iyi hamledir,” yanıtını verir.

Futbol ve Ahlak

Gelecekte bir gün bu yazıyı okuyan, sen, futbolcu olmayı düşleyen çocuk. Anthony Burgess’in şu sözleri kulağına küpe olsun: “Beş gün çalışacaksın, İncil’in dediği gibi. Yedinci gün Tanrı’ya aittir. Altıncı günse futbola aittir.” Semih Albayrak

“İngiltere’de üniversitelerde ve kolejlerde doğan ve Latin Amerika’da hiç okula gitmemiş insanların hayatının bir parçası olan futbol, “milango” ezgileri eşliğindeki bir dansa paralel bir oyun tarzı doğuyordu Buenos Aires ve Montevideo sahalarında. Oyunu oynayanla top arasındaki muaşaka bir çeşit dansa dönüşüyordu; el toque. “Artık topa bir müzik aletiymişçesine, bir gitarmışçasına hafif hafif dokunuluyordu.” Rilke’nin “Biz hangi sazın telleriyiz” dizesine cevap veriliyordu sanki.

Aynı dönemde Rio de Janeiro ve San Pablo’da tropikal aromalar içermeye başlayan futbol topluma mal olmaya başlamıştı bile. Enerji ile yaratıcılık, bireysellik ile toplumsallık birleşince ortaya bugün hâlâ gözlerimizi kamaştıran bir şölen çıktı. “Büyük kentlerin varoşlarındaki dans meraklılarının ve zenci kölelerin savaş danslarının hareketleri kullanılarak yaratılan, bacakların havalarda uçuştuğu, bedenin dalgalandığı, güzel bel hareketlerinin sıkça kullanıldığı dünyanın en güzel futbolu da böylece doğmuş oldu.” Futbolun büyülü gerçekçiliği.”

Hilmi Yavuz soruyor: “Sahi, spor yazarı olsam, acaba nasıl bir yazar olurdum? Kim gibi örneğin? Şimdi düşünüyorum da olsam olsam İslâm Çupi gibi bir yazar olurdum, diyorum. İslâm, benim Fatih’ten neredeyse çocukluk arkadaşım… Karagümrük Stadı’nda (o yıllarda FB’li Mehmet Ali’ye özenirdi İslâm) esaslı futbol oynadığına, sakatlanmayıp futbolu bırakmasaydı 60’lı yıllarda yıldızının parlayacağına bütün Şehzadebaşılı çocuklar: Rahmetli Cüneyt, gazeteci Mehmet Abi’nin oğlu Hakkı, kahveci Ammo Asker’in (Asker amcanın) oğlu peltek Hamdi, ‘Baba’ Yavuz, Osman Oğuz, ‘Doktor’ Oktay ve bilimum Vefalı ve Fatihli kopiller tanıklık ederler. Ben, İslâm Çupi’nin spor yazarlığını da önemsiyorum. Örneğin ‘Fenerbahçe, İnönü Stadı’nda sonbahar yaprakları gibi dökülüyordu. Andre Maurois’in İklimler romanındaki yapraklar gibi…’ diye yazabilmeyi hayal etmişimdir hep. Ya da yazsaydım ‘Derwall ayrıldı. Galatasaray kimi bekliyor şimdi? Beckett’in Godot’sunu mu?’ diye yazardım herhalde, diye düşünüyorum.”

Yavuz, sözü Türk entelijansiyasına getirerek devam ediyor: “Aydın, futbolcuyu, kitle kültürünün ideal tiplerinden biri olarak görmek eğilimindedir; bu yüzden de ‘ayaktakımı’ lümpenlerle futbolcuları (‘ayaktopu’ oynayanları) aynı düzlemde birbirine dönüştürür. Kendisi ‘baş’tır ya, onun için ‘ayak’ı, kitle kültürünün ‘ayaktakımı’ olan lümpenlerle özdeşleştirir, böylece de arabesk kültüre karşı elitizmi savunduğunu sanır: ‘Kafa’ ya da ‘baş’ elittir; ‘ayak’sa lümpen ya da kitle… Ercan Yılmaz

“Futbola antropolojik açıdan yaklaşan Simon Kuper, “Futbol, asla sadece futbol değildir,” derken futbolun/”ayaktopu”nun Uganda’dan Britanya’ya, Güney Amerika’nın “kesik damarları”ndan Asya’ya, elbette ki Türkiye’ye uzanan seyrine de işaret etmektedir. Nitekim şiir, futbol, edebiyat, İstanbul, Anadolu, Avrupa, Güney Amerika çoğu kez yan yana gelmektedir. Keza, “Panzerler, Vikinglere Karşı”, “Montpellier, Fransa’da tarih yazdı ve centilmen futbol kulübü tarihinde ilk kez şampiyon oldu” şeklinde cümleler kurup ve açıklamalar yaptığımızda, arka plânda, dilin/gramerin-edebiyat izlerini görürüz.

Edebiyata komşu olan sanat dallarından sinemada da futbolun “sadece futbol” olmayışına tanık oluruz. Meselâ, yakın zamanların futbol üzerine çekilen belgesel filmi Ultras, endüstriyel futbola karşı olan taraftar gruplarına verilen bu genel isimden hareketle, sosyolojik bir duruş kadar; politik referansı da içermektedir. Nitekim İtalya-Napoli’nin futbol olan Napoli ve taraftar grubunu merkeze alan bu belgesel film, aslında Türkiye’deki 1980’ler ve 1990’ların ortalarına kadar olan futbol ile bazı taraftar gruplarına, özellikle, İstanbul, İzmir ve bazı Anadolu kulüplerinin taraftar gruplarına dair izleri de yansıtmaktadır. Aynı şekilde, Avrupa’da eski Yugoslavya’nın Kızılyıldız, Partizan ile Zagreb, Marsilya ve Levski Sofya kulüp taraftarlarının özelliklerine dair de ipuçları vermektedir.” Ertuğrul Aydın

“Meslek hayatına 1957’de spor muhabirliği ile başlayan İslâm Çupi, pek çok gazetede çalıştıktan sonra 1981’den 2001’deki ölümüne dek Milliyet’te yazmayı sürdürdü. Adına açılmış olan web sitesinde kendisi için söylenen şu sözler onun sıradan bir spor yazarı olmaktan öte, edebî yönüyle maruf, orijinal bir kalem ustası olduğunu gösterir nitelikte: “Üstün zekâsı, özgün Türkçesi ve benzetmeleriyle spor yazarlığını saygın bir meslek haline getiren Çupi, bir ekol oluşturdu. Kendisini sevenler ona, bir spor yazarı olduğu kadar bir edebiyatçı gözüyle de bakıyordu. Gazetecilik yaşamı boyunca, başta Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve Türkiye Spor Yazarları Derneği’nden olmak üzere değişik alanlarda 26 ödül kazandı. Bir dönem Türkiye Spor Yazarları Derneği asbaşkanlığı görevini üstlendi.”

İslâm Çupi’nin kaleme aldığı yazılar ne mutlu ki kitap olarak ulaşılabilir durumda. Futbolun Ölümü, Olaylar Sağ Bekin Lahana Dolmasını Yemesiyle Başladı ve Mağlubu Anlatmak adlarını taşıyan bu kitaplar yazarın vefatından sonra yayımlandı. Ayrıca bu yazıların önemli bir bölümünün yazarın adına açılan şu sitede erişime açık durumda olduğunu da hatırlatmış olalım: http://İslâmcupi.org/ Serhat Demirel

“Edebiyatın futbolu deyince aklımıza gelmesi gereken bir diğer isim Eduardo Galeano’dur. Galeano’nun Gölgede ve Güneşte Futbol kitabı, edebiyat seçkisi içinde yer almayacak belki ama futbolun mutlaka görmemiz gereken yüzünü teşhir ettiği için çok kıymetli bir kitap benim nazarımda. Dünyanın neresinde bir futbol müsabakası varsa onun peşinden giden Galeano, kendi deyimiyle Tanrı’ya iyi bir futbol müsabakası için yalvaran bir futbol dilencisidir. Seyirci ya da taraftar denklemini aşıp sadece ve sadece iyi ve güzel bir saha içi oyununu seyretmek sanırım en iyi biçimde, bir edebiyatçıya yakışır. Sadece kendi taraftarı olduğu takıma değil neredeyse yeryüzünde oynanan her futbol müsabakasına seyirci olmak, futbol aşkıyla mümkün olabilir. Tam bu noktada Türkiye’nin Eduardo Galeano’su dediğim edebiyat adamı Ertuğrul Aydın’dan bahsetmezsek bir şey yarım kalacak. Aydın, edebiyatçı kimliğiyle tıpkı Galeano gibi, evet evet tıpkı Galeano gibi dünyanın birçok noktasında tribünlerde yerini alan bir isim. Biz edebiyatçılar bir takımın taraftarı olduğumuz gibi sadece kendi takımımızın değil lig ve klasman farkı gözetmeden bütün futbol müsabakalarının seyircisiyiz. Zaten taraftar ile seyirci ayırımı da burada başlamıyor mu? Kendi takımımızın müsabakasını seyrederken taraftar, başka müsabakaları seyrederken seyirci... Güzel oyun diye tesmiye olunan futbolun rengini ve havasını, edebiyatçı kimliğine sahip insanlar daha farklı algılayacaklardır. Edebiyatçılara burada pozitif bir ayrımcılık yapmakta bir beis görmüyorum açıkçası.”

“Peki, bizim toprakların edebiyatçılarının futbola ilgisi ne düzeyde? Futbol ve edebiyat deyince bizde aklımıza ilk gelecek isim Ahmet Erhan olacaktır. Fatih Terim’in çocukluk arkadaşı olan Erhan, Terim ile birlikte Adana Demirspor’un alt yapısında futbola başlar. Solaçık ya da solbek olduğu söylenir. Adana Demirspor’un genç takımında çıktığı bir müsabakada ayağı kırılır. Bu ağır sakatlıktan sonra bir daha toparlanıp yeşil sahalara dönemez. Futbol, hafızasında bir anı olarak kalırken sonraları şiir ile tanışır. Ahmet Erhan’ın bir sol kanat oyuncusu olması ve bir işçi takımı olan Adana Demirspor’da futbola başlaması bir aliterasyon değil de nedir? Erhan, şiire başlamayıp futbol oynamaya devam etseydi de muhakkak ki başka bir şiir yazıyor olacaktı. Şiir ve futbol arasında hiçbir fark görmeyen benim için aslında Ahmet Erhan, ayağı ile yazdığı manzumeyi elleri ile yazmaya başlamıştır farklı olarak. Her ne kadar çok uzun zaman oynayamasa da oynadığı futbolun, yazdığı şiire olumlu manada katkısının olduğu benim hüsnüzannımdan öte bir şeydir diye düşünüyorum doğrusu. Tıpkı Ahmet Erhan gibi futbolculuk geçmişi olan başka bir şair de Adem Turan’dır. Gençlik yıllarında Çanakkale’de amatör olarak futbol oynayan Turan, zaman zaman şiirinde gözüken futbolu çağrıştıran imgelerini, şüphesiz ilk gençlik yıllarına borçlu… O da Ahmet Erhan gibi ağır bir sakatlık geçirince futbolu bırakmak zorunda kalır. Aslında futbolu bırakmak deyimi son derece yanlış, bunun farkındayım. Futbol da şiir gibi bırakılmaz. Eğer isterlerse futbol ve şiir sizi bırakabilir ama siz isteyerek ikisini de bırakamazsınız. Öyle ki hem Ahmet Erhan hem Adem Turan futbol oynamayı bıraktıktan sonra futbol ile bağlarını koparmamışlardır. Adem Turan bugün ateşli bir Beşiktaş taraftarı olarak şiirler yazmaya devam ediyor.”

Nadir Aşçı

Mustafa S. Kaçalin ile Dile ve Edebiyata Dair

Rahşan Tekşen, Mustafa S. Kaçalin ile oldukça verimli geçen bir söyleşi gerçekleştirmiş. Dilden, edebiyattan, kaybettiklerimizden, lügatten ve hayattan bahislerin açıldığı söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Şehir insanı törpülüyor. Her meslekten, sanattan, ilimden beceri var. Siz kendinize ihtiyaç duyduğunuz ve sizde olmayan bir beceriden istifade etmek için birisine başvuruyorsunuz. Bunlardan biri sanatta mahir, biri dilde beliğ, biri tıpta hazık olabilir. Ve onu buluyorsunuz. Siz hangi mükemmeliyetteyseniz muhatabınız da öyle oluyor veyahut muhatabınız daha nitelikli oluyor ve sizi bir seviyeye çekiyor. Bu meslek dışı görüşmeler şehirliliği oluşturuyor. “Benim hocam bu, onun da hocası rahmetli falancaydı, ben bunu bilirim, bunu söylerim,” deyip de sekiz dokuz kişilik bir çerçeve içinde kaldığınız zaman kendiniz köylü kalırsınız. Kendinize tapınırsınız. Ondan sonra dünyanız o darlıkta kalır. Müdafaanız kabadayılığa dönüşür.

Şehrin temsil ettiğini veya çerçevesini biraz da ticaret erbabıyla anlatmak mümkün. Mesela bir halı dükkânına girip kocaman kocaman halıları indirtip serdirip sonra da “Kusura bakmayın, beğenmedim,” deyip çıkan bir müşteriye, dükkân sahibi “Efendim, çok memnun oldum. Sizinle tanışmaktan şerefyâb oldum. Tekrar buyurunuz. Bir çayımızı içersiniz. Bunu saymam. Bu olmadı,” diye dil döküyor. Gönlünden başka geçiriyor ama dilinden başka söylüyor değil. “Bu müşteridir, müşteriye böyle söylenir. Günün birinde gelir. Kendisi gelmezse başkasını getirir,” diyor ve o müşteriyi üst seviyede tutuyor. Bunun bir ilmî alışveriş olduğunu düşününüz. Yani başka bir bilim dalının kapısını çalıyorsunuz, o dal sizi törpülüyor ve süzülmüş bir nezaket elde ediyorsunuz. Muhtaçlığınız taviz vermenizi ve karşınızdakini tartışmasız kabul etmenizi sağlıyor. Şehir budur. Çevresiyle bu çerçeveyi çizen insan köyde de şehirli olabilir.”

“Mesela biz eğitim içerisindeyiz. Eğitimi devlet destekliyor. Öğretmenlerimizin parasını devlet veriyor. Ama devlet burada devlet kafasıyla hareket etmiyor. Kaç öğrenci yetiştireceksin? Bana bunu projelendir, kabul edersem sana bütçe çıkarırım demiyor. Öğrenci sever, sevmez, hayatının yarısında vefat eder, terk eder… Sen elli tane öğrenci yetiştireceksin, içinden dört tane öğrenci çıkacak. Devlet “Bu elli öğrencinin içinde dört tane mi çıktı? Yazık bu masrafa! Dört öğrenci için mi yaptık bu masrafı? Ben elli öğrenci istiyordum. Kırk altı öğrenci heder mi oldu şimdi? Burada bir yanlışlık var,” demiyor. Burada devlet kafasıyla iş yapmıyor. Eğitim devlet desteğiyle olur, devlet teftişiyle yürür, ama devlet kafasıyla olmaz. Devlet kafasıyla derken fırsat eşitliği, kâr zarar hesabı, maliyet hesabının toplamı diye anlamak gerek. Adalet eşitlik değildir. Devlet eşit yanaşıyor. Eşit yanaşmaya zorlanıyor.

Biz de öyle ilim yapıyoruz. Bir kitabı okuyorsun, bir şey bulayım diye. Dizini yok, ön sözü yok, son sözü yok, hiçbir şeyi yok. Bunda bir şey bulayım diye başından sonuna kadar okuyorsun. Ya çok güzel bir şey çıkıyor veya hiçbir şey çıkmıyor. Üç ay okuyorsun kitabı. Ondan sonra bir şey çıkmadı diyorsun. Kâr zarar ilişkisiyle kitap okusaydık, bir şey çıkacaksa okuyayım, olurdu. Bunları ifade etmek istedim.”

“Burada şunu da söyleyelim. Bir kültürde önce musiki ölür. İnsanlar kendi musikisinden zevk almıyorsa, bitmiştir. Yapacak bir şey yok. Ondan sonra mecazlar ölür. Yani sen bir nükte yaparsın, anlamaz, dur ben onu bir düzelteyim, der. Bitti! Yandı gülüm keten helva… Musiki ölür, mecazlar ölür, en son dil ölür. Şimdi Türkçede mecazların ölümünü yaşıyoruz. Mecazlar yok. Musiki zaten yok. Düğünde La Comparsita’yla dans ediliyor. Mesela gelin damat, salona rast peşrevle girmiyor. Harmandalı Zeybeği’nden zevk alınmıyor. Bu şimdi çok köylü kalır, deniyor. Herkes yer, içer, ıkınır, tıkınır, en sonunda Harmandalı türküsünü de söyleyebilirsin. Musiki ölmedi mi? Musiki öldü. Ama bin yıllık tarihimiz var diye hamaset yapıyoruz, o ayrı. Musiki yaşayacak. Türk musikisi yaşayacak. Ya türküyü seveceksin ya şarkıyı seveceksin ya ninniyi seveceksin. Başka yolu yok.”

“Bir yerden bir yere gidiyorsunuz. Göç oluyor, harpler, afetler, kıtlık vs. Hiçbir eşyanızı götürmüyorsunuz. Diyelim ki sıfırdan başlayacaksınız. Oradan göç ederken de hiçbir eşyanızı götürmüyorsunuz. Biraz buna benziyor. Ama büyük bir hasar yok. Son dönemde olan harf inkılabında, birden olduğu için hasar var. Yavaş yavaş olsaydı sıkıntı yoktu. Nitekim bütün öbür alfabeler yavaş yavaş oldu. Sıkıntı yoktu. Çok şeyler kaybettik. Doğduğumuzda tanıdığımız alfabeyle yazmak çizmek lazım. Birden değişiklik yapmak telafisi imkânsız hasarlar bıraktı. Değişiklik yapmanın ilmî olarak hiçbir dayanağı yok. “Peki, öyleyse bu yanlıştı,” diye geri dönmek de ikinci bir hasardır. Ne kadar az hasarla kalırsak o kadar iyi. Yavaş yavaş oluyorsa da önüne geçmeyeceksin. Tabii mecrasında ne tarafa kayıyorsa kaysın.”

“Daha çok tefsircilerle falan konuşuyorum ben. Bir piyasa tefsircileri var. İşte “Benim kitap şu kadar satıyor, şu kadar para kırdık,” falan gibi. Bir de “Onu anlayamadım. Âlûsî’de böyle yazmış. Ebu’s-Suûd böyle demiş. Beyzâvî böyle demiş. Ama Râzî şöyle diyor. Ama yine de anlayamadım,” diyor. Öyle birçok şey bilip sonuçta bir şey bilmediğini söyleyen âlimlerimiz var. Mesela ona bir şey söylüyorsun. “Yahu bunun hakkında kitap var,” diyor. “Ben de buna kafamı takmıştım,” diyor mesela. Veya “Dur, ben bunu sana söyleyeyim,” diyor. Tabii bu çok hoşuma gidiyor.”

Şiir Azatlık Savaşı mıdır?

Ali Ömer Akbulut, şiire derin anlamlar yükleyen yazılarına devam ediyor. Akbulut’un poetik yazılarını okuyunca şiirin görünmez evrenine doğru bir yolculuğa çıkıyoruz. Karşımıza çıkan her şey şiire biraz daha derinlikli bakmayı salık veriyor.

“Çocuğun hâlleri varlığa dâhildir. Zaman da, zamansızlık olarak bir uygunsuzluk değil, dilin ve de düşüncenin kapsayıp kavrayamayacağı bir insanlık çağlayanıdır. Zaman çocuktur, çocuk zamanın ta kendisidir. Gerçek zamanlı bir hayat isteniyorsa, sükûnetle karşılanan bir ilerleyişe ve yenilenişe sahipsek ve bu mutlu ve huzurlu hatta şen bir hayat bahşediyorsa bize, çocukluğa ait ne varsa korumak, “büyüklük”- ten gelen ne varsa kurtulmak, azat olmak elzemdir. İnsanın kendisiyle ve evrenle varlıksal kopuşuna sebep olan her ne varsa hepsinden kurtulmak, insanın kendine gelişine engel olan her şeyden azat olmak insanın sonsuz sonrasız özgürlüğünün ön şartıdır. İnsanı kendi’nden geçiren her şeyden azat edip onu kendi’ne getiren “kendi dili”nin benzersizliğidir. İnsanın “kendi dili” benzemezlik ifadesiyle şiirdir. Şiir insanın azatlık savaşımıdır.”

“Sorumlu olan dünya mıdır, düşünce mi, sanat mı? Yoksa her şeyin sorumlusu zaman mıdır? Nedir sorumlu, sorunlu olan ya da kimdir? Sorun insanın zamanında olunmayıştadır. Sorun, insana ait akışla süreklileşen bir zamanın olmayışıdır. Sorun, insanın insanlıkla mücehhez olma imkânlarını hepten yitirmiş olmasındadır. İnsana ait bir akışa sahip sürekli süreksizlikte hiçbir şey sorumlu ya da sorunlu değil, bizzat kendisi ve hakikisidir. Her şey evrenin varoluştalığına olduğunca hizmet eder ve dünya dâhil her şey kıymetlidir. Her şey varlığın özgüleyici açıklığına dâhildir ve her şey kendinde olarak O’dur, O’ndandır. İnsan, varlığın bu özgüleyici huzurunda, bütün renkleriyle ve kadim güzelliklerin parıltısıyla kendi ele geçirilmez açıklığındadır. Varlıktan gelişi ve varlıkla gelişiyle, varoluşa serpilen rahmet ve ruhla, evrenleri, âlemleri şefkatle sarmalayacak aşikâr harikuladelik olarak insan ve onun yeryüzlerine yansıyan zuhuratı, sırlı varlığını hiç esirgemez varlık yüzünden. Hâliyle her an ve durumda zamana sinmiş o insani rengin kokusu ve isminin bağışlayacağı sonsuz şefkat ve merhametle varlıkların yaralarını sarmaya ve sağlık bahşetmeye hazır bekler. Azade bir ruhla düşünüp taşınmaya değer olan budur.

Evet, Anadolu’da “düşünüp taşınmak” şeklinde enfes bir ifade vardır. İfade, biraz dikkatle düşünmeye başladığınızda düşünceyi zora sokan hayli şaşırtıcı bir deyiştir. “Düşünmek” tamam da “taşınmak” nedir? Düşününce yer mi değiştirmeliyiz? Şuradan şuraya geçmek gibi? Ne olacak ki o zaman? Anlamsız gibi [mi] geliyor? Yeni bir düşünceye varınca önceki düşünceyi terk etmek mi bu yoksa? Bu durumda önceki düşünce [ve onunla ikame olmuş yer] yersiz mi[ydi] demek bu? Düşünceden önceki düşünce ne ola ki düşünceden önceki yerini değiştireceksin? Hem düşününce “ev” mi değiştireceğiz? Dilden kurtulmak mı demek bu; dil varlığın evi ise? İşler biraz kızıştı değil mi?

Düşünüp taşınacaksın; “düşünmeden önce” durduğun yerde durmayacaksın. Düşünmeden önce durduğun yerin, “yerin” olmadığı anlamına mı geliyor bu? Yeri “düşünmeden önce” olan yer neresidir? Düşünme “düşmek”ten geliyorsa “düştüğün yer yerin değildir” demek mi bu? Âdem’den naşi, insanın düştüğü yer dünyadır dersek, şu hâlde dünya insanın yeri değil midir? Dünyada eğleşmemek insan oluşun vazgeçilmez şartı mıdır bu durumda?

Düşünmek “düş” [görmek]ten geliyorsa, “‘düş’ten uyanmalısın, rüya görmeyi bırak” anlamına geliyor olabilir mi “düşünüp taşınmak”? Buyrulduğu gibi “insanlar uykudadır”lar uyanmaları mı gerekir? Bunun için dünya azatlığı mı gerek?”

Karabatak’tan İki Öykü

Emre Şahin-Hayalperest Yüksel

“Yokuş aşağı yuvarlanan top ayağına geldi. Suratı kızarmış çocuk, abi yolla gelsin, diye bağırdı. Yüksel bu tip sportif fırsatları asla kaçırmazdı. Kaleye geç de bir şut çekeyim, dedi. Gerilip vurduğu top istediği falsoyu almayınca karşı kaldırımda kızıyla yürüyen kadına çarptı. Annesinin; “Ay aman Allah!” bağırışıyla irkilen Tülay (Yüksel’in orta okulda bana bakmaz diye aşık olmamaya çalıştığı ama kendine engel olamayıp yarım dönem kadar hoşlandığı Tülay) topu annesinin sırtına kimin zımbaladığını anlayınca geri zekâlı, dedi ona bakarak. Yüksel sesi duymasa da ne denildiğini anlamıştı.

Maalesef kalemizde ikinci golü görüyoruz sayın seyirciler. Dünya kupası finalinde dakikalar altmış sekizi gösterirken sağ taraftan gelen ortaya iyi yükselen Micheal Owen takımını iki farklı üstünlüğe taşıyor. Türkiye Yüksel’in eksikliğini çok hissediyor, ama maalesef takımımızın yıldızı sakat. Doktorlar kesinlikle oynayamaz dedi, hocası takıma moral olsun diye adını yedeklere yazdı. İşte kameralar onu gösteriyor.”

“Bu piller uzun ömürlü oluyor hanımefendi, bir kullanıcı olarak söylüyorum, satıcı değil. Gerçi Müslüm Gürses’in son kasetine dayanacak pil daha yapılmadı, orası ayrı. Bakkal arkadaşım olur. İşi varmış iki dakika yerimde dur, dedi. Önce kabul etmedim, beceremem diye korktum, yoksa yardımseverimdir. Bir kola açtı, benden, yerime baktığın için, diyerek önüme koyup gitti. Fena hediye değil, hele bu sıcak yaz gününde. Ama geldiğinde ücretini vereceğim. Kız gülümseyerek neden, diye sordu. Yüksel kendi ortasına koşup gol atmak için sıçradı ve... Sizinle karşılaşmak bana hediye olarak kafi. Gol. Gülümsedi. Gitti.”

Hilal Karaman – Firüs

“Büyük oğlu İlhan tuhaf biriydi. Fıtratına uygun olmadığı halde inatla kötü hayatı seçmiş, zorla kumarcı olmuştu. Ne içindi bu kini, inadı anlayamamıştı Rasim. Şükriye onun üzüntüsünden ölmüştü. Kumar borçları için satılan dairelerden sonra, oturdukları ev de gidince dayanamamıştı. Gerçi Şükriye yaşasaydı da İlhan’ın borcu için Rasim’in emekli maaşının gideceğini duyunca yine ölürdü. Ne boğaz, ne deniz ne de gemiler bir anlam kazandı karşısında. Kız kulesi bile mahalledeki Çöpçü Nihat’ın kulübesinden farksızdı. Rahmetli severdi Sarayburnu’nu. Her geldiklerinde Kız Kulesi hikayesini anlatır, Rasim de ilk kez duyuyor gibi dinlerdi onu. Bazen İlhan için “Kuduz oğlanı oraya bir kapatabilseydik,” derdi; ya mezara ya hapishaneye gireceğinden korktuğu oğlunun, ancak orada korunabileceğini düşünerek.

Deniz kenarına iyice yaklaştı, su sakindi. Dalga çarpmadığı halde dudağının kenarında tuzlu su damlaları vardı. Cebinden mendilini çıkartırken birkaç gün daha idare edecek parası olduğuna sevindi.”

“Aynı odada yattığı iki torununa baktı, sekiz yaşında olana şimdiden söz geçiremeyen ağız, mutfaktan babalık dersi veriyordu Rasim’e. Birden yüreğinin sızladığını hissetti, silkindi. İstemeden de olsa ah etmekten korktu. …

Kahveye gidene kadar mahalleliden tenkit üstüne tenkit yiyen Rasim neye uğradığını şaşırmıştı. “Evine git,” diyen “Polise haber veririm,” diyen “Hastalık bulaşacak,” diyen “Yasak! Amca ne işin var sokakta,”diyen, “Çocuktan betersiniz laf anlamıyorsunuz,” diyen insanların arasından kahveye vardı. Orası da kapalıydı. Kafasını kaldırıp göğe baktı.

Eve girmesini gelini, dışarı çıkmasını dünya istemiyordu. Kendini Çöpçü Nihat’ın kulübesinin önünde buldu. Kâğıtları istifleyen Nihat ona dönerek,

- Evde kal Rasim, dedi.”

Karabatak’tan Şiirler

işe buradan başlayayım ağaç dikmeye mevsimsiz

ortasına santranın herkese eşit derecede gölge

bir incir ağacı cıvıl cıvıl yaprakların altında oyun

gol atıldıkça değil meyve verdikçe ayakta stadyum

topu taca atsam her seferinde serinlemek için

yüzümden gelip geçse birkaç dakka kazanmanın sevinci

formamı isteyen yok bir korkuluk yapabilirim ondan

rengim siyah, beyazlar boğazıma basmayın öyle

işte panter kaleciniz penaltı bile kurtarabilir

kimse bekleyemez beklediği gibi siz de bekleyin

Ali Ural

Sözünü geri al

Dilime değmedi çiğ tanesi

Hiç olmadı benim yalanlarımın

Yalnızlığa bestelenmiş bir şarkısı

Aşk dersen o bir şehir efsanesi

Kendimden uzak sürgün anlarımın

Hiçbir şiirimin gelmez arkası

Hüseyin Akın

ben aymaz oğul güleç dolaşan bağlar içre

kam alıp gün ezen, avare, hoş değil miydim

lütfunla bildim hakikat önümce aşikar

aklım baştan kesip gecede yol gösterensin

şikayet değil sözüm. hiç zora gitmez yüküm

hangi deniz yorulur taşırken dalgasını

arı gün gün petek doldurur can gün doldurur

cennet koksa da ölüm gönle soğukça gelir

Şafak Çelik

Alkışlanan bir içimiz olmalı

İyileşmek için gözler birbirine bakarken

Bir tren saatimiz de yok ki kalkıp kalkıp gitmeli

Koca şehirler arası ruh haritası çizerken

Demirin müziği içinde gizli bir dağ olmalı

Zehri yaratan panzehir de yaratmış olmalı

İyileşmeden geçen günlerden sonra

Aynı zamana denk gelmiyor sevincimiz

Aynı zamanda birden çok savaş varsa

Bunda bir hikmet olmalı

Adem Yazıcı

Ruzigar sanıp durur kendin rakip hiç durmadan

Öflediğimiz belli değil diye tin verdin bana

Koşmayı hep isterim de yol verirsen ey yolum

Ellerindedir ayağım hoş zihin verdin bana

Böyle bir şey yoktur ha Enis olarak yoluna

Hep devamke dedim ondan firkatin verdin bana

Muhammed Enis Özel

gündüzün hürmetine saklayın perçemi örtüyle

gecenin hürmetine suyu bulandırmayın

ansızın gelen haberden ürkerek

en ıssız yerinde ormanın derinliklerine

ölümün ağaçlardan sallanarak düştüğü

kim inanır vaktiyle gittiğime

kutsamış mabetlerden çıkarıldım ellerinizle

şimdi bana saatin kaç olduğunu söylemeyin

kaç yerimden kırıldım vakitsizce

gürültüsüz geçip gitti herkes

uydurulmuş bir takvimle gün sayarak

kendinden eksilterek biraz daha

dört mevsim benim adımla başlayınca

sınırlarda gezen bir oğlağın

korkusuzca tutunduğu dik yamaçlarda

kaç akrebin zehrini yuttum bilmeden

susarak gülümsedim ama değişmedi yüzüm

yüzümde bir çiçeğin narinliği

çekinerek dokunuyorum sabaha

her sabah ölüme çağırdı da gitmedim

gitmedim çünkü ölüm soğuk baktı yüzüme

Filiz Geç

Ey kelimelerin yırtık gökleri!

Sırası geldiğinde,

Ey göklerin susulmaktan yorgun düşmüş kelimeleri!

Akşamdan terkedilmiş bir vahiy verin bana

Siz ey ölümün yüzünü gördükten sonra

Kendi çehresini unutan dilenci şairler!

Bana ansızın cebinizde kırılan suların

Karanlık aynalarını verin, inmeden daha

Islak ayaklarınızdan toprağın namahrem damarına

Bana ikindilerden örülmüş beyaz bir ölüm giydirin.

Faysal Soysal

Ethem Baran Çare’de

8. sayısına ulaştı Çare Dergisi.  Yine dopdolu içeriği ile Anadolu’nun bereketini doğrularcasına güzellikler sunmuş okuyucularına Çare.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Ethem Baran söyleşisinden olacak. Öyküye, romana, yazmaya ve Yozgat’a dair notlar var söyleşide.

“Öykü, dediğiniz gibi son yıllarda daha çok sesini duyurmaya başladı. Bunda iyi yazarların ve iyi öykülerin payı vardır mutlaka. Önceki yıllarda yazarlar yazı hayatına öyküyle başlar romanda karar kılıp bir daha öyküye dönmezlerdi. Son dönemlerde sadece öykü yazan ve öyküden vazgeçmeyen yazarların sayısı arttı. Okur da öykü türünü keşfetti bu arada. Bir ara tür olmadığını, dahası nitelikli okura seslendiğini kanıtladı öykü. Öykü dergileri çıkmaya, öykü çevirileri artmaya başladı. Öyküyü tutku derecesinde seven biri olarak beni çok mutlu eden bir durum bu.”

“Yazmak, tek çaresi yazmak olan bir derttir. Sanatçı, kendisine verilen dünyayı, içinde kendini bulduğu dünyayı yeterli görmediği için kendi dünyasını yaratır. Kuralları kendisi koyar. Bu dünyayı o kurmuştur ve ipler onun elindedir. Yeni bir gerçeklik yaratmıştır. Ve söyleyeceği her şeyi bu yeni gerçekliğin içinden söyler. Ben de öyle yapıyorum.”

“Döngel Dünya’da Yozgat vurgusu ya da göndermesi pek yoktur aslında. Önceki kitaplarımda adını da vererek, örneğin Çamlık, Saat Kulesi, Büyük Camii, Lise Caddesi vs. diyerek doğrudan Yozgat’tan söz ettiğim çok oldu. “Yeşerdiğim toprağa hasretim” eski haliyle ilgili tabii. Yozgat’ın şimdiki hâlini tanıyamıyorum, hatta dehşete düşüyorum. Türkiye’nin hemen her yerinde görüldüğü gibi, eskiye ait ne varsa yağmalandı, yıkıldı ve bütün şehirler birbirine benzedi. Oysa şehirlerin bir kimliği vardı eskiden. Çocukluğumun ve ilkgençliğimin geçtiği sokaklar, önünden geçtiğimiz o kâgir evler, konaklar yok. Her şey yapay şimdi. Yozgat’ın yetiştirdiği pek çok şair ve yazar var. Yozgat’ın her zaman çok canlı, alttan alta kaynayan bir kültür ve sanat ortamı olmuştur. Bu sayede çok isim yetişti, bundan sonra da yetişecek. Ama sanırım siyasi, ideolojik birtakım takıntıların, anlayışsızlıkların gölgesi altında kalıyor pek çok şey. Siyaset edebiyatın, sanatın önüne geçiyor.”

Kibir Sanat

Birbirine zıt iki kavram gibi görünse de kibir ve sanat; maalesef iç içe aynı bedende yaşam sürecekleri zemini çok kolay bulabiliyorlar. Hatta son yıllarda biraz daha ayyuka çıktı bu birliktelik. Kendinden başkasını görmeyen körlerle kuşatılmaya devam ediyor sanat dünyası. İlkay Coşkun, sanatta kibrin yerini sorgulayan bir yazı ile yer alıyor Çare’de.

“Övülmeye, okşanmaya, değer görülmeye meyyal olan insan için kibir her an yanı başında bir boy aynası yakınlığında bulunmaktadır. Ayna kadar yakındır kibir. Üstü başı, saçı sakalı düzeltme araçsallığındaki gibi beliriverir yanında. İnsan, aynada kendini her daim görmek isteyecektir. İlk gelişi şeker tadında veyahut tatlı bir şurup lezzetindedir. Bu durum özne olmaya meyyal olan insan için bulunmaz bir fırsattır.”

“Kibir duygusunu tasniflemek, belirli alanlara hapsetmek doğru değil. Kibir, az veya çok hayatın birçok alanında yaşamaya elverişli bir alan bulabilmekte. İnsanlığın beynelmilel bir hastalığı olduğunu söylesek çok da yanlış olmaz. Hani şunu söyleyebiliriz; insanların aktif üretim yerlerinden olan zanaat, sanat ve hükmetme alanlarında daha belirgin olarak görüldüğü bir gerçek. Çünkü şartlardan biri en azından gerçekleşmiş demektir. Gerçekte kibir, yanılsamalı kötü bir ruh hâlidir. İnsanoğlunun yaralarından biridir. Haset gibi olumsuz hâl, kibir ile daha çok yan yana kendine yer buluyor.”

“Acizliğini bilen, kendini tanıyan insan kolay kolay kibir ve gurur bataklığına düşmez. Hz. Mevlana’nın Mesnevi’sinde anlatılan kibirli fare ile sabırlı deve hikâyesindeki fare, kendisinin küçüklüğünü, suya atlama sırasında idrak etmekte ve devenin büyüklüğünü görmektedir. İlahlık iddiasında bulunan Nemrud’un kibrinin nasıl sonuçlandığını ve nasıl ceza bulduğunu az çok hepimiz biliyoruz. Yine Mesnevi’de anlatılan, eşek sidiğinin üzerinde yüzerken, saman çöpüne konan sineğin, kendini kaptan görmesi ahmaklığı birçok alanda yaşanıyor. Kendini oldu ve yaptı gören ahmağın herzelerinin ve zırvalamalarının yanında hastalıklı benlik duygusunu görüyoruz. Bu kötü duygulara karşı panzehirler geliştirip “gölge etme başka ihsan istemem” diyen Diyojen gibi farklı felsefelerle dünyaya bakmak gerekiyor.”

Dil Artık Sahipsiz Dönüyor

Ali Ayçil’den gitmelere dair bir kırılma yazısı okuyoruz. Yazıyı okudukça içimizdeki kuşlar kanatlanıyor. Günlerden salı. Yolumuz Adalar’a…

“Salı günü Adalar’a gidelim,” diyor, bir arkadaşım. Salı günü bir işimin olup olmadığını düşünmeden, başımı kaldırmadan, teklife karşı herhangi bir heyecan belirtisi göstermeden, “elbette” diyorum, “gidelim.” Salı günü Adalar’a değil de Adana’ya gidelim dese, istifimi bozmadan, isteği sorgulamadan yine “elbette, gidelim” cevabını vereceğimden şüphe yok. Güneş yer değiştirdiği için, üstümüzdeki şemsiyenin oturduğum tarafından gölge kalkalı epey oldu. Yüzümün sağ yanı, sağ kolum, sağ ayağım bir süredir açıkta duruyor ve ben bir süredir şemsiyenin mi yoksa benim mi yer değiştirmem gerektiğine karar veremiyorum. Eğer ben yer değiştirirsem arkadaşım da yer değiştirmek zorunda kalacak; eğer şemsiye yer değiştirirse, ikimiz de konumumuzdan olacağız. Bu küçük bir karar değil, küçük bir karar yok, karar karardır. Bir karar veremediğim için, bütün gövdem güneşin altında kalıyor. Siz de biliyorsunuz: Kararsızlık daima mevzi kaybettirir.

“Salı günü Büyükada’dan dönünce,” diyor arkadaşım, yine buraya gelir kaldığımız yerden devam ederiz. Hiç istifimi bozmadan “elbette” diyorum, “birimizin bu beraberliği bozması gerekir.” Salı günü Kadıköy ya da Eminönü iskelesine gitmeyeceğimi; Adalar vapuruna binmeyeceğimi; iskelenin üstü açık bölümünde oturup denizi seyretmeyeceğimi; Büyükada’da inmeyeceğimi, bisiklete binmeyeceğimi biliyorum. Sadece ben değil, şimdi karşımda oturan ve kalkmaya hazırlanan bitkinlik de biliyor bunu. Pazartesi akşamı arkadaşımı arıyor, dilimin aklıma hiç danışmadan, ruhuma onaylatmadan verdiği sözü bir başka tarihe ertelemeye çalışıyorum: “Biliyorsun ki, böyle sıcak bir mevsimde adalara gidilemez. İstersen sonbaharı bekleyelim, hem bisiklet kullanırken aşırı terlemekten de kurtulmuş oluruz.” Telefonun öteki ucunda ısrardan eser yok. Salı günü aynı saatlerde, aynı yerde buluşmak için sözleşiyoruz. Telefonu kapatırken arkadaşım karanlığa bir zar daha atıyor: “Öyle yorgunuz ki, sahibini daha fazla yormamak için dil artık sahipsiz dönüyor.”

Mavi Kuş’a Dair

Hüseyin Hilmi Arslan, Mustafa Kutlu okumalarına devam ediyor. Bu kez Mavi Kuş var karşımızda. Tozlu yollarda kıvrıla kıvrıla yol alıyor otobüs. Sırtında kocaman bir ülke.

 “Kutlu, Mavi Kuş’u hikâye ile roman arası bir yere koyar. Bu tanımlanmanın bir sebebi olduğu muhakkak. Şöyle ki Kutlu, tür olarak hikâyenin yalın ve romana göre daha kolay yapısı ile romanın derinlikli ve çaba isteyen taraflarını birleştirmek istemiştir muhtemelen. Nitekim kendisi de anlatacaklarına, giriş bölümünde romanlarda görebileceğimiz bir tasvire yer verdikten sonra “Bu hikâye ile roman arasında bir kitap. Kayda-kuyda bağlı. Girişi-gelişmesi-sonucu var. Alt yapısı-üstyapısı, çatısı bacası var. Göstereni, gösterileni, imi, timi var.” (s.17) der. Buradan açık seçik anlıyoruz ki Kutlu bir şeyler gösterme, işaret etme derdindedir. Kutlu, aslında bu cümlelerle anlatacaklarının farkına varılmasını istemektedir. Ve yine işte bu söz Mavi Kuş’un taşrada yaşanmış bir yolculuk macerası olmaktan fazla bir şey olduğunu, dikkatimizi daha derine inmek için kullanmamızı salık veriyor.”

“Mavi Kuş, bir dönem hikâyesi. Trenlerin önemini koruduğu, diğer toplu taşıma araçlarının pek yağın olmadığı bir zamanı anlatıyor. Hikâye kasaba ile tren istasyonu arasında yolcu taşıyan Mavi Kuş isimli bir otobüsün üzerine bina edilmiştir. Mavi Kuş, Deli Kenan’ın sahibi olduğu bakımsız ve perişan vaziyette bir eski otobüstür. Ama ötesi var. Kutlu, otobüs için şöyle der: “Otobüs o kadar eski, bakımsız ve perişandı. Yıllardır aldığı darbeler ile bütün gövdesi yamru yumru olmuştu. Değişen parçaları yüzünden ne marka bir araba olduğu bile anlaşılmıyordu… (vs.)” (s.19) Kutlu sanki Mavi Kuş’u değil de ülkenin vaziyetini anlatır gibidir. Her şeye rağmen Mavi Kuş ayaktadır. Tüm bakımsızlığına rağmen “Araba o devrin tozlu-topraklı yollarında böyle salkım saçak gider.” (s.20) . İsmindeki mavi ve kuş kelimeleri ile adeta umuda ve özgürlüğe de bir atıf vardır.”

“Mavi Kuş’u sosyolojik açıdan önemli kılan elbette yolcularıdır. İçindeki yolcularla ülkenin küçük bir modelidir adeta. Bu modellik daha çok taşranın yansıması olarak görülse de kimi yolcuları üzerinden taşrayı aşan bir tarafı vardır. Okumuşundan okumamışına, ağasından köylüsüne, memurundan esnafına, doktorundan hastasına kadar geniş bir kitlenin temsili söz konusudur. İçinde eğitim, tarih, siyaset, kalkınma, aşk, dostluk, sefalet, ticaret, suç, istihbarat, güvenlik, eşkıyalık, umut, saflık gibi temalar Kutlu’nun naif üslubu içerisinde hikâyede yerini almıştır. Aslında Mavi Kuş yolcularıyla beraber tüm bunları sırtlamıştır. Her bir yolcu kendi dünyasıyla beraber Mavi Kuş’la bir yolculuğa çıkarlar. İşte yolcuların beraberlerinde getirdikleri dünyaları Mavi Kuş’u önemli bir sosyolojik model haline getirmektedir.”

Gariplere Kırtasiye

Mustafa Çiftci, Gariplere Kırtasiye diyerek bizi geçmiş zamana doğru bir yolculuğa çıkarıyor. Her şeyin dupduru olduğu vakitlere.

“Aklımın ermeye başladığı günden beri biliyorum ki okul için gerekli alışveriş babalar marifetiyle olurdu. Babalarla yapılan kırtasiye ve okul alışverişinde düzen şöyleydi. Babanın ahbabı olan bir esnaf vardır. Oraya baba selamıyla gidersin ve sana gerekli olan alınır. Bak dikkat isterim sana gerekli olan neyse bellidir. Senin seçim şansın yoktur. Zaten seçim yapacak kadar çeşit de yoktur. Hem baba ahbabı olan esnaf da zaten baba gibi düşünür. Fazla mal satacağım diye hırslansa da sana lazım olandan fazlasını verse babandan duyacağı laf yanında esnaflık defterinde adının kötü esnaf olarak yazılması var ki sonu iflasa kadar gider. Alacağını alır ve çıkarsın. Hesaba yazdırılır, sonra baba öder. Kırtasiye malzemesi olan yerde okul kıyafeti de vardır. Hatta aynı dükkânın bir kısmında berber ve gıda reyonu da vardır. Çünkü taşra için uzmanlık bir çeşit körlüktür. Uzman olan kişi bir konuya yoğunlaşır diğer konuların cahili olur ya, işte sadece kırtasiye malzemesi satmak, sadece konfeksiyon satmak da bir çeşit körlüktür. Diğer malzemelere tezgâhınız kapalıdır. Yani müşteriye hizmet verecek tek kalem vardır ve zaten müşterisi sayılı olan esnaf için bu durum felakettir. Vatandaş senin dükkânına gelince her işini bitirmeli ve öyle gitmelidir. Yoksa geçinemezsin. Bu alışveriş esasen pek zevkli değildi. Lazım olan belli, alacağın yer belli, alacağın şey belli. Böylesine her şeyi tanımlanmış olan alışverişlerde garipler ne yapardı? O zamanlar tasarruf etmek konusunda hemen her aile kendi metodunu geliştirmişti. Bir kibrit çöpünü keyfi için yakmış gelini ânında boşayan erkekler anlatılıyor, geline yazık olmuş amma kibrite yazık değil mi diyerek israf edeceklere duyuruluyordu. Kızım sana diyeyim gelinim sen anla diyerek herkes az ile kanaat ederek yaşanabileceğini göstermeye azmetmişti sanki. Ama ne kadar kanaat ederse etsin gerçekten yoksul olanlar için durum zordu. Onların imdadına Almancı akrabaları, köyden getirdikleri nevale, zaman zaman yapılan hayırlar ve en önemlisi yaz deftere diyerek hep ötelenen borçlar yetişiyordu.”

“Sonra gel zaman git zaman okul alışverişinde “essah devrim” gerçekleşti. Artık alışverişi baba-evlat değil anne-evlat yapıyor. Devrim demem boşuna değil. Annelerin kendini rahat hissedeceği dükkân dizaynı, kadın kasiyer sayısının artması, çalışan annelerin alışveriş ile gezme tozma ihtiyacı için büyükşehre gitmesine yer bırakmayacak sayıda ve seviyede dükkân açılması, “ev hanımı” annelerin dua ezberler gibi şifresini ezberledikleri kredi kartını kullanabilmesi, kırtasiyede “lazım olan” değil “beğenilenin” alınması, annelerin esnaf ile çocuk arasında denge kurabilmesi gibi o kadar çok yönü var ki ister istemez devrim diyorum. Taşrada kadının alışveriş için evden çıkarılması, dükkâna getirilmesi ve kocasının “bin türlü cefa” ile kazandığı ya da “kadının kendi kazanmadığı parayı” harcamaya ikna edilmesi ise tamamen modern dünyanın maharetidir. Annelerin alışveriş yapmasını sağlayanlar biliyordu ki babaları ikna etmek zordu. Ama anneler dayanamazdı yavrucaklarının taleplerine. Üstelik kendi öğrencilik günlerinde görmediği kadar çok malzemeyi görmek de ayrı bir iştah açıcı oldu anneler için. Şimdi okul alışverişini anneler uzun zamana yayarak yapıyorlar. El kadar kırtasiyelerde bir silgi için yarım saat harcayarak, türlü çeşit malzemeyi yoklayarak, nelere dikkat etmeliyiz diyerek malumatfuruşluk yapan videoları izleyerek, telefonda grup kurduğu diğer annelerin alıp sattıklarını ihmal etmeden alışverişin tadını çıkarıyorlar. Anneler ile çocuklarının meşveret ederekten, yalancıktan yorgunluklar icat edip kafelerde dinlene dinlene çarşı pazarda saatler harcamalarını anlarım. Ama garipler ne durumdadır anlamak için ince görmek lazım. Çünkü daha evvel gariplikleri alenileşen yoksullar artık bu görüntüye razı değiller. Garip oldukları sezilmesin, parasızlıkları bilinmesin derdindeler.”

Çare’de İki Öykü

Mustafa Mete- Gül Ahmet

“Akşam vakti çalan telefonlardan çok korkuyorum. Hep acı haber veriyor. Kayıpları bildiriyor. Belki de bu uzakta olmanın korkusu. Yaşamak nedir yâd ellerde hasret korkuya râm olunca anlıyor insan gözyaşının kifayetsiz kaldığını. Yorucu mesainin bitiminde şehrin kalabalık sokaklarından sıyrılıp kendimi yalnızlığın dinginliğine bıraktığım bir gün batımında telefonum çaldı. Yine o acı çalış... Telefonun diğer ucunda babam. “Gel” diyor. Cümlenin gerisi boğazında düğümleniyor. Telâş içinde hazırladığım sırt çantamı alıp yola düşüyorum. O birkaç saat nasıl geçti anlamıyorum. Babamın adını verdiği hastanenin soğuk koridorlarından geçerek bizimkileri buluyorum. Tüm aile acil müdahale odasının kapısı önünde toplanmış. Kimi az ötede duvar dibinde ağlıyor kimi köşede Kur’ân okuyor. Gözlerim babamı arıyor. Bulamıyorum... Göremiyorum... Kalbim göğüs kafesimi sıkıştırıyor. Göz pınarlarım doluyor. Kapının önünde çökmüş tülbendiyle ağıtını silen annemi görüyorum. Varıp yanına eğilip babamı soruyorum. Yüzüme bakmadan “İçerde” diyor. Kapıyı aralayıp içeri girdiğimde babamı uzun ve tek çalan solunum cihazının başında ağlarken buluyorum. Sedyenin diğer tarafında amcam donup kalmış. Birkaç adım daha atıp sedyenin başına varıyorum... Dedem!”

“Babam ve amcam tüm bu gürültünün içinde acılı, mahzun elleri koynunda oturuyorlar. Kaybetmek nedir onlara bakınca anlıyorum. Gücüm, bakışımdaki acıyı kaldıracak kavilikte değil. Üst salondan Kur’ân sesi geliyor. Hoca efendi toprak mevlidine başlamış olmalı. Sesler gecenin karanlığında yükseliyor. Ölüm, hakikat olarak kapımıza uğruyor. Ona da kapımız açık. Gelene âmenna diyoruz. Dualar bizi ayakta tutuyor.”

“Bana anlattıklarını yapmak üzere çalışmaya başladım. Dedem gül bahçelerinden birini ve vilayette bulunan dükkânlardan ikisini kurduğu vakfa vakfetmişti. Ben tayin isteyerek ata topraklarına geri döndüm. Dedemin vasiyetinin gereği olarak kurduğu kütüphane ve vakfın başına geçtim. Öğretmenliğimin yanında vakıfla ve kütüphaneyle de ilmin kapısını bekleyecektim. Gül Ahmet’in ocağında ilim kapısı hep açık olacaktı. Benden sonra gelen Ahmetler de bunu devam ettirmek üzere yetiştirileceklerdi. Dedemin bize mirasıydı bu…”

Hilal Günar Gündüz- İçimdeki Sen

“Dün rüyama giren sokağı bugün de gördüm. Bunun bir anlamı olmalı. Çatısına kuşların yuva yaptığı iki katlı bir evin balkonundaydım. Pencerelerin menteşesi çiviler ile tutturulmuştu. Balkon le şeklinde ve uzundu. Her yerde beyaz üzeri siyah, gri benekleri olan taşlar döşeliydi. Ayaklarım taşlara değdiğinde hafif bir serinleme hissediyordum. Ama uzun sürmüyordu bu anlık esinti. Sıcak rüzgârın esareti sarıveriyordu vücudumu. Balkonda yan yana asılmış bezler vardı. Bazılarındaki sarı lekeler belirgindi. Annem kazanı üç günde bir kuruyorum diye anlattı ev sahibine. Bana da manalı bir bakış fırlattı. Oklar kalbime saplandı sandım. Kardeşlerim öğle uykusunda iken sokağı izlemeye çıkmıştım aklımca. Annem yanımdan ev sahibi ile konuşurken ben dışarıyı izliyordum. Toprak yolda bir o yana bir bu yana koşturan kızlar, oğlanlar vardı. Ne acayip bir yerdi burası. Köyümüze de benzemiyordu. Köy dediğin kanalından şırıl şırıl suların aktığı, dutların pıtır pıtır yere döküldüğü, mis kokulu şeftalilerin kasa kasa taşındığı yer değil miydi? Ha bir de ara ara yaylasına gidilip birkaç gün serin serin yatılıp, buz gibi sabahlarda çökelekli sıkmaların mideye indirildiği yer. Oysa burada tek bir yeşillik bulamazdınız. Sadece taşınırken yol boyunca gördüğüm zeytin ağaçları vardı. Onlar da evlerden uzakta çitlerin olduğu yerdeydi. Ha bir de çitler vardı burada. Sınıra en yakın köyde olduğumuzu babam anneme anlatırken duymuştum.”

“Okula gidip gelmek beni heyecanlandırıyordu. Onun etrafımda olması için büyük bir istek duyuyordum. Kaçak bakışlar ve selamlaşmalar yetmiyordu artık. Teneffüste de beraber dolaşmaya başlamıştık. Hiç olmadığım kadar rahat ve mutlu hissediyordum. Evde piknik için hazırlık yaptık annemle. Biraz poğaça, patates salatası ve onun çok severim dediği mantıyı yerleştirdim sepetime. Bir gün önceden annem hamuru açmış, ben içini yerleştirmiştim mantının. Gariptir ki annem de gülüşlerimin değiştiğini, gerçekten büyüdüğümü söylüyordu hazırlık sırasında. Yağmurlu sabahlara da uyanmıyordum artık. Bir bağ, bir sevgi beni ilelebet mutluluğa taşıyacaktı, hissediyordum. Hazırlandım ve ıssız okul binasının önünde bekleyen kalabalığın arasına karıştım.”

“Annemler ziyaretime gelmişler yine. Annem uyandığını görmeden gitmem demiş bu sefer. Etlerimde çimdikler geziniyor. Uyandırmasan olmaz mı anne. Ölecek içimdeki sen.”

Çâre’den Şiirler

başıma konuyor adı unutulmuş bir kuş

sanki rüzgarın boynunda gidiyor bulutlar

bir yetimin ruhuna benzeyen gözleriyle

kuş, yani burası çocukluk

geri kalanı yerinde olmayan bahçeler

ve hatmileri görüş açısı

bir bende mi kalmış lâmbası diye sorup duruyorum

şarkısını söyleyip gitmiş yıldızların

ya da yalnızlıkların açtığı çatlak

İsmail Karakurt

İyi niyet için değil bütün suistimaller

Bazısı yorgan yakar pireyle bir olup

Bazısı temkinli ölmeye

Ah eller, kırılası eller

İp gibi dizilmiş şu evreni

Maniviyatsız bir uçurum beller

Sırrımı aleme yayıp madara etmenin ne anlamı var

Uzun uğraşlar sonucu edindiğim yer

Balı una katmaya yarıyor, unu bala

Bana birazcık sen ver

Kalbim mutmain olsun Leyla.

Etrafı ölümle çevrili bir hayatta

Yalnızlık ihtiyaçtır

Ve hiçbir sırtlan başını yaslayacak bir omuz bulamaz

Yok çünkü, zenginler de açtır

Ömer Faruk Ünalan

Kentlerin gölgesiyle şişirilen

insanlardık biraz

aslında,

denizlerine dolgu yapılmış

büyükşehir belediye

yalnızlığıyız

biraz da.

Islık çalarak bu mevsimler

göğünü çizdirirken çocukların

oyunlarında,

incir ağacı diye

bir umut dikilir

karşımıza.

Fatih Tezce

Size kalsın

Dağ ve içindeki cevher

Çağ ve kukla oyunları

Yanmış ne varsa güzelliğin ateşiyle

Arta kalan közde kendimi buldum ben

Ölüm söylesin artık bütün şarkıları

Ahmet Menteş

Korkuyorum biri soracak bir gün

Hangi kitabın yapraklarında sarardığımı

Raskolnikov olmadığım da açığa çıkacak

Eninde sonunda ya oblomovkada

Ya da bir hamamböceğinin düşünde uyanacağım

Ah anne doğurduğun şey çok depresif

Ve niye kendi yangınını doğurur ki bir anne

Ya da insan neden en çok sever ki

En çok ağlatan kendini

Niye hep böyle ezilip kalıyorum altında kalbimin

Ölüyorum durmadan duraksız

Biliyorsa biri en iyi sen bilirsin bunu

Ceryansız gecelerde masallar bildiğin gibi

Ya da bilmiyorum

Dedem şimdi beni de götürür mü gittiği yere

Ya da anne sarar mısın beni kollarına

Sahi sarar mısın bir ateşi sarar gibi

Hüseyin Hilmi Arslan

Desem ki; kalk uyandır alemi, çıkalım suallerden

Bir boşluğa denk düşer baltalanır boynumuz

Yığın kapısızlığa odun kokan ekmeği

Çevrilen dile yığın anahtar kelimeyi

Suyu, ocağı, pulu, yetmiş iki vefayı

Buçuklamasın dudaklarınızda hasret

Susmak, dilimde kekremsi bir lezzet şimdi

Akıntıya yol bulur vurulup öyküsünden

Kuşkunun kötürüm ırmağında köpüklenerek

Sayfalardır kurşun askerleri çocukluğumun

Kayıp, tek bacağı yağmura tutulmuşken aşk

Ne uğultulu şey

Sıddıka Zeynep Bozkuş

işte geldik gidiyoruz dünyanın

kusurlu veznine yama olmaya

koynunda seraplar büyüten göle

kaçıncı defadır çaldığım maya

bağrını açarsa rüzgâra kuşlar

acıyı ötüşür gök yaka paça

alıp götürürler kavlimi bütün

yeni bir resimi boyarken fırça

Hümeyra Yargıcı

Ay Vakti’nden Poetika Özel Sayısı

Poetika, edebiyatın en derinlikli konularından biri. Şiirin tarifi, sesi, soluğu hatta kimliği diyebiliriz poetikaya. Kurgu ile gerçek, soyut ile somut arasında şiirin ruh halinin bulduğu mecradan arz-ı endam etmesi olan poetika hakkında bir özel sayı hazırlayan Ay Vakti dergisi, konuyu derinlemesine incelemiş birçok usta kalemin eşliğinde.

İlk söz derginin giriş yazısından. Poetikaya ve uzaktan eğitime dair önemli tespitler var yazıda.

“Koronavirüs gölgesinde döneme özgü bir tarzda yeniden yapılanan eğitim-öğretim, bize geleceğin eğitiminin nereye evrildiği ve yukarıda bahse konu olan kavram ve aktörlerle ilişkisi bakımından yeni sorgulamalara kapı aralamamız gerektiğini anımsatmaktadır. Eğitimin bütün kademelerinde, ikinci dönem yapılan uzaktan öğretim, Milli Eğitimin genel ve özel amaçlarıyla nitelik, kazanım ve başarı açısından çeşitli sorun ve tartışmalara yol açmıştır. Her ne kadar dünya genelinde sanal eğitimde/öğretimde iyi bir yerde olduğumuzun hakkını teslim etsek de, “eksik ve yetersiz” olduğu gerçeğini de yadsınamaz. Bu süreç, kitle iletişim araçlarının, özellikle internetin hayatımızdaki yerinin vazgeçilmez olduğunu da göstermiştir. Sosyal medya, araç olarak öncülüğünü tescil ettirmiş, sanal platformlar paradoksal bir realiteyle hayatımızdaki varlığını sağlamlaştırmıştır.”

“Eğitim, bilgi ve becerinin gelecek nesillere aktarılmasında en önemli araçlardan biridir. Bireyin sosyalleşmesi, toplum normlarına uyum sağlamasında eğitimin rolü tartışılmaz bir önemdedir. Toplumsal sistemin bir parçası olarak eğitim, pek çok açık ve gizli fonksiyona sahiptir. Kültür aktarımı, sosyal kontrol, toplumsal bütünleşme gibi önemli görevleri dışında müfredat yoluyla sorgulamayı öğreten, yeniliği teşvik eden yönleri de vardır. Ancak kitleyi disipline ederek verilen klasik eğitim anlayışının miladını doldurduğunu görmekteyiz. İçinde bulunduğumuz yeni çağın son çeyreğinde konuşulmaya başlanan yeni eğitim paradigmaları, özellikle koronavirüs sürecinde bütün dikkatleri tekrar üzerine çekmeyi başarmıştır.”

“Eğitim, pandemi döneminde en çok tartışılan konuların başında geldi. Ülkede yirmi milyonu aşan öğrenci ve eğitimci olunca haliyle gündemin en üst sıralarında eğitimin olması doğaldır. Hatta paydaş itibariyle bakıldığında bütün aileleri de konuya dâhil etmek gerekir. Bu sebeple salgında eğitim meselesi gerçekten çetrefilli bir hal almaktadır. Bu dönemde ülkelerin farklı uygulamaları, henüz aşının bulunmamış olması işi zorlaştırmaktadır. Bu noktada eğitim konusunda her gün yeni alternatifler ileri sürülmekte, alınan kararlar günübirlik değişebilmektedir. Çünkü bu süreçte asıl söz sahibi “koronavirüstür”. Bütün politikalar, onun seyrine göre şekillenmektedir. Son zamanlarda çare olarak sunulan “hibrit eğitim modeli” uygulanabilir gibi gelse de tereddütler devam etmektedir. Zira ulaşımdan sosyal mesafeye, beslenmeden korunma stratejilerine kadar pek çok konuda kafaların karışık olduğunu görmekteyiz.”

Poetika dosyasından altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Anladığımız, anlamadığımız ölçü ve işleyişle birdenbire. Nedensiz gibi açıklamasız gibi. Niçin böyle olur, nasıl olur? Ansızın, belli etmeksizin, seslenmeksizin, haber vermeksizin, bizler hazırlıksızken. Kurmamışken, tasarlamamışken, öngörmemişken her şey birden durur, birden durulur, değişir. Varoluş sürprizleri, hayata sorunsuz hazırlanmayı, hayatı sorunsuz sürdürmeyi imkânsız kılar. Belki de tecrübe dediğimiz birikimin özünde bu imkânsızlığı anlamak vardır. Birden başkalaşır, farklılaşır her şey, birden değişir, birden bozulur, birden düzelir. Gökyüzü birdenbire, az sonra denizi göreceksin birdenbire, güneş, bahar, çiçek birdenbire. Birdenbire kopar tufan. Kar ve güneş, ırmak ve ateş birdenbire! Bu böyledir; kurguya gelmez. Planlar tutmaz, öngörüler yanılır. Aşk birdenbire. İman, küfür birdenbire. Acı, sevinç, akıl, sezgi, unutma, hatırlama, yaklaşma, uzaklaşma birdenbire. Varlık, yokluk, hayat, ölüm, imkân, imkânsızlık, sevgi, şiddet, nefret, hasret, özlem birdenbire. Yol, yapım, yıkım, yürüyüş, çöküş, kalkış, doğruluş, diriliş, uyanış birdenbire. Bu birdenbireler, hayatın bize esprili, bize sürpriz gelen yasası, yansımasıdır.” Necmettin Evci

“Şiir, ancak şiirle tartılabilecek incelikte bir sanattır. Bu yönüyle kendinden başka bir şeye benzemez. Varlık sebebi yine kendisidir. Şair, kelimelerle örülen bu mitik ve mistik dünyayı mahrem bir alan olarak kabul eder. Yahya Kemal, bu durumu “mısra benim haysiyetimdir” cümlesiyle ifade eder. Yukarıda dönemsel olarak değerlendirdiğimiz Türk şiirindeki poetik öncelikleri ne yazık ki son zamanlarda göremiyoruz. Özellikle 2000’li yıllardan sonra şiirin kenara çekildiğini, şiirin ruhunu okşayan şair ve okurların azaldığını görmekteyiz. Gerçek şairler -ki sayıları çok az- sıfat olarak kendilerine “şair” demekten sakınacak kadar “ince ve güzel adamlardır”. Bugünün şiiri yetim değilse onların sayesindedir.

Asıl tehlike köksüz, yönsüz, moda uğruna savrulan, devamlılığı olmayan, bir üslup geliştiremeyen ama “tüketim malzemesi” olarak şiir adına sesi gür çıkanlardadır… Bu çağın bir diğer imtihanı da “sosyal medya”… Sosyal medya hesaplarında oradan buradan ç/aldığı kelime ve mısralarla “şiir yazdığını zanneden” ve dostlar arasında bir sıfat elde ettiğini düşünen kimi müteşairlerin bir şiir çizgisi olmadığı gibi, çoğunun “poetika” kavramından bi-haber olduğunu söyleyebiliriz.

Poetika, şairin pusulasıdır, yol haritasıdır.
Onu sıradanlıktan korur…
Şairin edebi kimlik ve kişiliğinin oluşumunda birince derecede etkilidir.
Potikasız şairin şiiri yok hükmündedir.” Salih Uçak

“Şiirim köksüz, geleneksiz, afaki bir iddianın kısrağına binerek yol almadı. Ancak köklerimizin yaktığı ateşin küllerini kurcalamak yerine o ateşi yanar tutmanın maharet olduğunu hep bildi. Çünkü atalarının başladığı yerden başlayan bedevi ve beşer kalmıştır. İnsan olabilen, atalarının bıraktığı yerden başlayandır. Zira şiir de diğer tüm sanat dalları gibi çoğaltılamaz ve biriciklik karakteriyle kimlik kazanır.

Biliriz ki şiir tercüme edilemez. Sebebi dile mecburiyetidir. Öyleyse şiir yazıldığı dile karşı sorumludur. Bu sorumluluğunu ancak o dilde üretilmiş geçmiş kaynaklara hürmetle ve onların izleğini sürerek yerine getirebilir.” Metin Önal Mengüşoğlu

“Şiirdeki fazlalıkları atman gerekiyor aziz dostum. Şiirde kendine iyi bir yer edinmek istiyorsan kendini yoracaksın! Cimri olmayacaksın! Şiirini bozan, aykırı duran, yâda birbiriyle uyuşmaz kelime yığınlarını hiç acımadan ayıklayacaksın ve çıkarıp atacaksın şiirinden. Zaten daha ilerde, sen şiirini olgunlaştırırken bunları göreceksin. Belki şimdi sana zor gelebilir bu şiirin içindeki uyuşmaz, fazla kelimeler nelerdir diye. Ama sen şair olacaksan birkaç atılmış kelimenin ne önemi olacak ki!

Sonra Allah’ın yarattığı kelimeler mi bitecek sanki sen onları atarsan şiirinden.” Nurettin Durman

“Şiirin bir medeniyet mevzuu olduğunu hepimiz biliyoruz. Elbette her medeniyet kendi kaynak alanını, edebiyatını ve kelimeler dünyasını oluşturur. Literatür ve terminoloji diyor Batılı buna. Medeniyetin iki kutbu olan toprağın ve ateşin özellikle şiir açısından kendi kaynak alanlarını ve anlayışlarını inşa ettiklerini söyleyebiliriz. Özellikle ateş medeniyetinin, şiir mevzu bahs olunca, sanatkâr özgürlüğü takıntısını ve diretmesini kullandığı âşikârdır. İnsan neyi ile özgürse, özgürlük diye bir kavram ortaya atılmış ve kuşatmıştır insan zihnini. Doğumundan ölümüne, memleketinden ailesine, içinde büyüdüğü inanışlardan kültür unsurlarına hiçbir şeyi baştan itibaren seçme özgürlüğüne sahip olmayan insanın, özgürlük takıntısına kapılması gerçekten hep düşündürmüştür beni ve bazen de mizahi çağrışımlar oluşturur. İnsan insana karşı özgür olabilir ve olmalıdır da. Ama insan hayata karşı, şartlara karşı ve bunları var eden Allah’a karşı asla özgür değildir. Onun dünyaya göndermesi ve tekrar kendisine döndürmesiyle sınırlanmıştır. Onun koyduğu kurallarla kuşatılmıştır. Bu kuşatmayı yaran ve onun dışına çıktığı vehmine kapılan insan kendisini insan üstü güçlere karşı özgür zannederken, kendisinin ve asla özgür olmayanların arzularının kölesine dönüşür ve bunun farkına bile varmaz. Çünkü ancak ve ancak yaratıcısına kul olan ve onun kurallarına boyun eğen bütün insanlara karşı özgür olabilir.” Nurullah Genç

“İkinci Yeni şairlerini okuduk daha çok; Sezai Karakoç, Edip Cansever, Cemal Süreya, Turgut Uyar vardı… Döne döne okuduk; şiirle yatıp şiirle kalkar olduk. Takipler vardı, soruşturmalar, baskı ve dayatmalar, savaşlar vardı; Afrika, Kudüs vardı; Ortadoğu o zaman da bu günkü gibi kanıyordu hiç durmadan. Bütün olumsuzluklara, dayatmalara, baskılara karşı şiirle karşı durduk, şiir denilen tüfekle… Abdestliydik ve şiirle yürüyorduk sokaklarda. Ama aşk vardı en önemlisi! 20’li yaşlardaki bir delikanlı âşık olmaz mıydı; olurdu elbet! Âşık olduk, yandık, piştik, kavrulduk...

Bir de dergiler vardı, benim mekteplerimdi onlar: Diriliş, Edebiyat, Mavera ve Yönelişler... Eğriydim, oralarda doğruldum/yoğruldum. Dolayısıyla, mistik bir donanımla çıktım şiir yolculuğuna; heybemin bir gözü kitaplarla, diğeri ustalarımın telkinleriyle doluydu. Usta-çırak ilişkisine çok önem veriyordum! Mahmut Kanık, Hasan Aycın, Arif Ay, İlhan Kutluer, Mücahit Koca, Ahmet Kot, İbrahim Ünal Taşkın, Mustafa Özçelik gibi şair ve sanatçılar şiirimde emeği olan ustalardı.” Adem Turan

Fuzûlî’nin Türkçe Dîvanı Mukaddimesi

İlimsiz şiir temelsiz duvar, benzetmesi

Eski Edebiyat’ın Dîvan Dîbâceleri

Klâsik şâirlerin şiir düşünceleri

Şiire ve şâire dâir birçok metin var

Mesnevî ve tezkirelerde, dîvanlar kadar

Kimisi manzum söylenmiş, kimisi mensur

Deryâdan habersizlik, bize özgü bir kusur

Ziyâ Paşa’nın Şiir ve İnşâ Makâlesi

Garb’a ve halka giden Yeni Aydın’ın sesi

Şiirsel mi şiirsel, Makber Mukaddimesi

Say ki, Romantiklerin Türkçe Beyannâmesi

Millî dil ve edebiyat tezi: “Yeni Lisan”

Genç Kalemler’den yeni nesillere armağan

“Şiir Hakkında -Hâşimâne- Mülâhazalar”

Şiirimizde Sembolizme kapı aralar

Yahyâ Kemâl’in şiiri, şiir düşünceleri

Doğu’yu, Batı’yı tarayan deniz feneri

Bekir Oğuzbaşaran

“Doğu’da şiir teması, Batı’ya göre daha nitelikli ve daha kapsamlı bir şekilde ortaya konulmuştur. Örneğin Arap toplumların da diğer sanat ve bilimlerle kıyaslandığında şiire çok daha fazla bir değer atfetmektedir. Araplar için şiir, belagat-retorik ve ritimdir. Şiirleri o kadar net ve sadedir ki, hiçbir yoruma ihtiyaç duyulmamaktadır. Araplar, şiiri en değerli en pahalı ipekli kumaşlardan yapılmış rengârenk işlemeli kumaşlar şeklinde tasvir etmişlerdir. Fakat İslâm’ın zuhuruyla Araplardaki şiir anlayışı büyük bir değişim geçirdiği için onlarda şiir eleştirisi de gelişir. Araplar, genel olarak şiir poetikalarını Câhiliye döneminden önceki dönemlerden özellikle de Aristoteles’in şiir sanatından alırken, Arap toplumunun genelinin ortaya koyduğu şiirler lokal özellikler taşır. Arap şiiri, Ebû Nuvâs (ö. 194/810) isimli şâirle tamamen sanatsal ve dilsel değişime uğrayarak, şiir doğallıktan çıkıp şehir dilinin ve kültürünün baskın gelmesiyle sanatsal yönde zirve konumuna yükselir. Klasik Arap şiirinin önemli simalarında Câhız (ö. 254/868), dil ve şiire yaklaşım konusunda Arap şiirinin öncüsüdür. Ona göre şiirin değeri anlamda değil, kelimelerdedir. Bu yüzden şiirin sanat değeri özel bir dil kullanımından gelmektedir. Yine Câhız’a göre, şiirin düşünceyle desteklenmesi ve yoruma ihtiyaç duyması mümkün değildir. Diğer önde gelen Arap şâirleri de farklı dönemlerde hem şiirin şekline hem de içeriğine önem vermek gerektiğini savunmuşlardır. Batı edebiyatında özellikle klasik çağda bazı yazarlar, şiir sanatını sanatsal etkinlik kapsamında ölçülülük, uygunluk ve estetik özelliklerini ele alıp üzerinde durmuşlardır. Onlara göre şiir hem öğretici hem de haz verici vasıflara sahip olmalıdır. Bu anlayış, daha sonra farklı coğrafyalarda “Felsefî Şiir” ekolunun ortaya çıkmasına neden olur. Felsefî şiir anlayışı beli bir dönem etkisini yoğun bir şekilde devam ettirdi. Rönesans döneminde, şiir felsefenin etkisinden kurtularak, şairler yeni ve özgün bir doğayı tema edinen şiirler ortaya koydular. Fakat Batı’daki şiir seyri hiçbir vakit aynı kararda duramadı. Örneğin 19. yüzyılda ünlü Alman şâir Freidrich Schiller (ö. 1805) gibi şâirler estetik kültürün gelişmesini, sanat problemlerinin ayarlanmasını amaçlayan, şiirden ziyade felsefî bir manzumeyi gaye edinen, bilim, ahlâk ve kültürün sanattan neşet ettiği düşüncesini tekrar hâkim kıldılar. Diğer taraftan “Tanrı, aşk ve ölüm” kavramları yerine dış dünyadaki nesne temasını işleyen “nesne şiiri” ekolunun temsilcisi Rainer Maria Rilke’nin (ö. 1926) izinde yürüyen bir şâirler ekolu oluştu. Yine 19. yüzyılın ünlü İngiliz şâiri Thomas Steams Eliot (ö. 1965), şiirin duygu ve heyecandan ibaret olduğunu ifade etmektedir. Kısacası Batı şiir anlayışında şiir, yukarıda işaret edilen benzeri temalarla icra edilerek yoluna devam etmiştir.” Ali Tenik

“Erzurum’da, yerel gazetelerin caddede panoları vardı. İlk sayfa ve spor sayfası yer alır, caddeden geçenler, bazen de özellikle okumak için gelenler buradan yerel haberleri takip ederlerdi.
Hece şiirler yazıyordum.
Mübarek gün ve geceler için yazdıklarım, o gün ki gazetelerden birinde, manşetlerin yanında ya da altında yayınlanırdı.
Parmakla sayılacak kadardır.
Bir gün o şiirlere ulaşırım inşallah.
Liseli bir gencin yazdıkları. Sonrasında Hekimoğlu İsmail’in yönetiminde İstanbul’da çıkan Sur Dergisi’nde aynı tarz şiirlerim yayınlandı.
İki yıldan fazla bu süreç devam etti.
Tarz uyuşmazlığı sebebiyle Mavera’ya, dolayısıyla Cahit Zarifoğlu’na şiirler değil, denemeler göndermiştim.
Takdir etmiş, devam etmemi istemişti.
Oysa şiir göndermeliydim.
Göndermedim.
Gecikerek, geç gelerek, geç kalarak birçok şey nasip oldu.
Şiir odası.
Hala misafirim.”  Şeref Akbaba

Ay Vakti’nden Üç Şiir

şu şirinlik gülüşlerin en hüzünlü olduğu yerden

gelinler kına dağına gitmeden ağlamaz biliyorum

ondan eylülün saçlarına hep kına yakarlar

şu sessizlik güllerin en kırmızı olduğu yerden

bahara âşık olan mevsim eylülde vuslat bulur

ondan ölümü şeb-i arus bilir âşıklar

Selami Şimşek

Sokak lambalarından kan ışıyan gecede

Ay ışığı toplamaya gel, üstünde beyaz bir karanfil

Ve yanağında tomurcuğu varken ömrün.

Ölsek diyorum şu ya da bu an,

Bıçak bilenmiş, kurşun kabzada gebe,

Irgat taylar gibi aksak, geçiyorken ömrümüz.

Güven Fatsa

uzun bakmaklar süslüyor şimdi camekânları

caddelerin hüzün yüklü asfaltlarını kalabalıklar.

bir tren düşüyor yâdına kent düşkünlerinin uzak mı

uzak, saatleri suya düşüren bir akşamdan.

cevabı olmayan sorular soranlar var burada

diyor bir kedi, kaynayıp giderken varlığı kompartımanda.

akşam, bildiğin bir akşam. ki bunu düşünmek şimdi

ürkütücü gelebilir uğunan raylara. üstelik günyazı’nda.

Ferhat Öksüz

Adam mı İnsan mı?

Hece Dergisi 286. sayısına Rasim Özdenören’in şu sorusu ile açıyor sayfalarını; “Bir işin adamı mı olur, insanı mı?”

İşin rengi belli. Son yıllarda özellikle kadın hakları savunucularının yoğun gayretleri (!) ile adam-kadın arasındaki ayrımın daha keskin çizgilerle belirlenmesi için iş kadını, bilim kadını kullanımı çok da kabul görmediği için bilim insanı denmeye başladı. Hem de “adam olmak” deyiminin cinsiyetle bir ilgisinin olmadığı göz ardı edilerek.

Söz Rasim Özdenören’de:

“Batı dünyasında kadın haklarını savunanlara feminist deniyor. Feministlerin özellikle ABD’de en azından farklı ücret uygulaması yönünden yerden göğe bir hakkı savundukları açıktır. Orada erkeklerle kadınların ücretleri arasında fark gözetiliyor. Ve aynı işi yapan kadınlara erkeklere göre daha az ücret ödeniyor. Kadınların buna isyan etmek ve haklarını savunmak elbette aksi iddia edilemeyecek kadar haklarıdır. Bizim ülkemizde ise aynı işi gören erkek ile kadına farklı muamelede bulunulmuyor. Konunun abartılarak bütün alanlara teşmil edilmesindeki yanlışlığı görmek gerekiyor. Türkçede adam kelimesi aynı zamanda insan anlamına gelir.

Dolayısıyla kimi feministlerin bu kelimede bile bir ayrımcılık güdüldüğü vehminin gerçeklikte bir karşılığı yoktur.

Adam kelimesinin erkek kişi anlamında kullanıldığı yerler kuşkusuz var. Ancak bu kelime münhasıran erkek kişi anlamıyla kayıtlı değil.”

“Ben, Türkçede “bilim insanı” veya “iş insanı” deyişlerini yadırgıyorum. Bu uğraşlar zaten insanın işidir, insandan başka yaratıkların bilimle veya iş hayatıyla ilgisi olmaz.

Kimi feministlerin işgüzarlığına bakarak dil ile oynamayı onaylamıyorum.
“Bilim adamı” deyiminin illa erkekleri hedeflediği farz edilerek kadınları ayrıca belirtmek gerektiğinde “bilim kadını” denebilir. Veya “bilginler”, “kadın, erkek bilim erbabı veya öğretim üyeleri”, “bilim camiası veya topluluğu” deyimlerinden biri seçilerek söylenebilir.

Türkçe zamirlerde zaten cinsiyet ayrımı gözetilmez, gözetilmiyor. Dilimizdeki “oğul” kelimesi eril ve dişil her iki cinsi birden ifade ediyor. Ancak zamanla bu kelime sadece erkek evladı ifade eden bir kapsama büründürülmüş.”

Şiire Dair Kaydedilen Notlar

Ömer Aksay, şiire dair notlarını paylaşmış. Yol gösteren, not aldıran özel ayrıntılar var yazıda. Yer yer poetik göndermelerin olduğu yazıda, yol arkadaşı olacak birçok isim var.

“Şiir beklenmedik ve istenmedik yanıtı getirebilir” dersek, bu yanıtın, getirildiği millet şuurunun beklentisine ve isteğine uymayan bir yanıt olduğunu da anlayabiliriz. Milletin şuuru böylesi bir yanıtı ne bekliyor ne de istiyorsa, şiir getirdiği yanıtı nereye ve kime teslim edecek?

İkinci Yeni şiiriyle yeni bir yanıt verme çabası başlamıştır. Bu ve bundan sonraki şiirin getirdiği hangi yanıt kabul gördü? Çünkü bu dönemden sonra şiir, hep beklenmedik ve ısrarla istenmedik yanıtı mı getirmekteydi Türk halkına? Türk halkı için Evet İsyan kadar, Of Not Being A Jew’un getirdiği yanıtlar da beklenmedik ve istenmedik yanıtlar değil midir? Nuri Pakdil’in ifadesiyle: “Ve üstündeki deli gömleğini, gün gün özkanına daha çok batırarak deliliğinin dibini bulan Trajedi Türkiyesi”nde beklenen ve istenen yanıt nerelerden getiriliyordu, neler pahasına?

“Şiirsiz kalmak Türkler için vatandan mahrum kalmak anlamına gelir.” Böyle diyordu İsmet Özel. Belki de şiirin yanıtını beklemiyor kimse; şarkılar, türküler, oyun havaları, politik mesajlar, sanal ortamlar, enformatik salgınlarla yeterince meşgul oluyorlar.

Yakup Kadri’nin ‘Gençlik ve Edebiyat Hatıraları’nı, otuz beş sene sonra üçüncü kez okuyorum. Ahmed Hâşim’in 1930 dolaylarında çekilmiş bir resmi var kitapta, bana yakışıklı göründü.

Ahmed Hâşim Çanakkale’de ihtiyat zabitiydi, onun Çanakkale’yle ilgili neden tek satır yazmadığı merak edilir. “Benden bir kahramanlık neşidesi mi bekliyordunuz? Onu da her şey olup bittikten sonra izzet ikram ile Çanakkale’ye davet edilen şairlerden dinlersiniz.” Memet Fuat, Ahmet Haşim adlı kitabında durumu şöyle açıklıyordu: “Çanakkale Savaşı üzerine şiir yazmaları için şairler savaş alanlarına götürülüp gezdirilirken, Çanakkale Savaşı’na katılmış olan Haşim’i kimse hatırlamamıştır.” Şöyle demiş Hâşim: “Ben, hâlâ mücadelemde devam ediyorum. Kime karşı bilir misin? Kendime karşı. Hem öyle bir öfke, öyle bir nefretle ki, aynada gördüğüm yüzüme tüküresiye kadar…”

“Mehmed Âkif için “camideki şair” demek ne kadar doğru? Bir tespit yapacaksak, doğru tespitle başlamamız şart. Cami, hayatın dışında duramaz, sanatla, siyasetle, şiirle içli dışlıdır, birbirine kenetlenmiştir. Elbette ki şair de cemâatin içindedir, cemâatten birisidir aynı zamanda. Mehmed Âkif camiden çıktıktan sonra hayatın içine karışan şairdi, meyhanede gözlem yapan, meyhaneyi bile yazan bir Müslümandı. Cemâati de, toplumu da kucaklıyordu. Şaire kulak veren, şairi dinleyen, şaire vaaz verdiren bir cemâatten söz ediyorum. Bugün, böyle bir cemâat yok ve vaizlik yapacak bir şair de yok.”

Ali K. Metin ile Barbar Şiir ve Eleştiri Üzerine

Şiire mesai harcamak tabirine tastamam uyan bir isimdir Ali K. Metin. Sadece şair değil, şiir üzerine düşünen bir isim olan Ali K. Metin Hece’nin bu sayı şiir buluşmalarının konuğu. Onun şiir üzerine söylediği her sözün çok kıymetli olduğuna inanıyorum. Altını çizdiğim satırları paylaşacağım. Faruk Uysal yönetimindeki oturumda yer alan isimler; Atıf Bedir, Hale Nur Yenihançer, İbrahim Eryiğit, Leyla Arsal, Nisanur Özboduç.

Uysal: Oturum konusuyla ilgili ilk soru da izninizle benden gelsin. Her şairin poetikası olmalı mıdır, şairin poetika iddiasının onun şiirine bir etkisi olur mu? Kısaca neden poetika?

Metin: Her şairin aslında bir poetikası var. Olması da gerekiyor. Fakat bu poetikaları bizim dillendirip dillendirmememiz ayrı bir konu. Poetikasını ifade eden veya bunu tebarüz ettirmiş şairler var, etmemiş şairler var. Ama bugün yazan, şiir adına söz alan, şiirde yer edinmeye çalışan herkesin şöyle veya böyle bir poetik görüşü var. Bu en somut ifadesiyle şu demektir: Her şair belli bir şiir anlayışının takipçisi, savunucusu veya sözcüsüdür. Yazdığı şiirde bu poetika içkin olarak yer alır. Şiirin zaten böyle bir poetikayla var olabileceği kanaatindeyim. Her şair şiire başlarken poetik bir tasarımla, bir anlayışla yola çıkıyor. Akabinde bu anlayışını değiştirebiliyor elbette. Anca burada asıl şu ayrımı yapmak gerekir: Bir tarafta poetikasını özel bir cehtle oluşturan şairler var, bir de belli bir poetik anlayışın, şiir pratiğinin içine doğan, onu içselleştiren, takipçi ve taklitçi diyebileceğimiz şairler var. Poetika dediğimiz şeyin bu anlamda belli bir bilinçlilik düzeyine tekabül ettiğini düşünüyorum. Kendi poetikasının yani şiir anlayışının içerimleri konusunda bile mesela farkındalık sahibi olmayan şairler var. Bunları biz biraz, ben kendi adıma biraz, modern şiir öncesindeki şairlerin durumuna benzetiyorum. Geleneksel şiir dediğimiz tam zaten böyle bir şey. İçine doğulmuş, sürüp giden, neredeyse sabit ve homojen bir fenomen. Modern şiirde de gelenekler var, fakat aradaki fark buradaki geleneğin sıfırdan değilse bile inşa edilmiş, yapılandırılmış, değişime uğratılmış olması. Ayrıca modern şiir, yaslandığı poetik zeminden dolayı muhtelif gelenekleri bir arada barındırır. Poetik akıl, modern şiirin gelişme ve varlık şartlarından biri hâline gelmiş, tabiatıyla şiiri çoğullaştır mıştır. Lirik şiir dediğimizde, imgeci şiir, anlatımcı şiir dediğimizde iyi kötü belli düzeyde, belli çapta gelenekleşmiş farklı çizgi, farklı damarlardan bahsederiz. Bunlara olduğu haliyle dâhil olanlar da var, belli bir mesafeyle bakan, sorgulayıcı şairler de var. Burada asıl olarak belki de poetikanın modern şiirle, modern zamanlarla birlikte nasıl bir anlam ve önem kazandığını sormamız gerekiyor. Ne oldu da poetika bu kadar önem kazandı? Dolayısıyla yaşanan değişimin ne olduğunu iyi görmek lazım. Şiir ne oldu da poetik açılımlara ihtiyaç duyar hâle geldi? Modern zamanlarla birlikte derin bir kırılmanın, zihinsel, epistemolojik bir kırılmanın meydana geldiğini görüyoruz. Bu üstelik sadece şiir üzerinden anlayabileceğimiz, yani şiire münhasır bir kırılma değil. Epistemik anlamda gelenekten çok temel, radikal bir kopuş söz konusu. Bunun şiir üzerinde tesirini göstermemesi tabii ki düşünülemez.

Âtıf Bedir: Üstat, şimdi Faruk beyin ilk sorusuna yeniden dönmek istiyorum. Yani poetika konusuna, şairin bir poetikası olmalı mı, poetika nedir konusuna girdik. Şimdi buradan sizin poetikanıza gelmek istiyorum. Barbar şiir sizin için bir poetika mıdır? Devamında şunu sorayım, sizden bir alıntı yaparak: “Hakiki şiir barbar bir kişilik taşır. Barbar şiir, insanı bütün çıplaklığıyla ifade etmenin vahşice huzursuzluğu ve heyecanıyla donanmış bir şiirdir.” Buradan hareketle, yazdıklarınızdan, şiir olsun yazı olsun, tanımını da sizin yaptığınız barbar bir şiirin peşinde olduğunuzu görüyoruz. Bir öfkelilik hâli, her şeyi süsleyip püslemeden, tüm sertliğiyle söyleme bizim geleneğimizle çelişmiyor mu? “Söylerken güzel söyleyin” gibi bir geleneğimiz var biliyorsun. Şiirin bunu kaldırma kuvveti nedir? Bir de şöyle bir durum var. Aslında yaşadığımız çağ barbar bir çağ. Şiirin kendisinin barbarlığa övgü gibi algılanmasından ziyade, asıl bu barbarlığa karşı durması gerekmiyor mu? Yani şiirin kendisinin barbar olması yerine, barbar çağa karşı bir şiir üretmesi gerekmiyor mu şairin?

Metin: Evet, biraz kapsamı geniş bir soru oldu. Bu sorunun cevabını verebilmek için zannediyorum burada barbar şiirden benim ne murat ettiğimi ifade etmem gerekiyor öncelikle. Barbar şiirin temel itkisi nedir? Temel özellikleri nedir? Bu noktada meramımı belki daha doğrudan, basite indirgeyerek anlatmam gerekiyor. Ama son söylediğinden başlayayım istersen. Barbar şiiri, barbar tanımlamasını burada bir çeşit ötekileştirme olarak da görebiliriz. Çünkü barbarlık biliyorsunuz, tarihsel olarak diyelim, küçümseme amaçlı kullanılır.. Bir topluluğun, Yunanlıların Yunanlı olmayanları, Romalıların dışardakileri, Avrupalıların Türkleri falan küçümsemek amacıyla kullandıkları bir kavram. Barbar Türkler bir şeyden anlamayan, cahil cühelâ, yerleşik düzeni olmayan, medenî ilişkilerden ve değerlerden yoksun insanlar gibi küçümseyici bir amaçla kullanılıyor. Fakat şiir gerçeği taklit etmez değiştirir. Şiirin her şeyden önce bu tanımları yerinden etmek gibi bir anlamı var. Şiir yazıyorsanız, şiir üzerinden şiir adına bir şeyler yapıyorsanız, bir şeyleri tersyüz etmek gerekir. Artistik tavır budur. Ters yüz ederek açıyı değiştirmek gerekir. Dolayısıyla barbar şiir tanımlaması her şeyden önce doğrudan uygarlık anlayışımıza yönelik bir müdahaleyi çağrıştırmalı Uygarlık konvansiyonumuzu tiye alan, bunun ironisini yapan bir göndermeyi ifade eder. Çağrışımsal olarak yani.

İbrahim Eryiğit: Şiir kendi dilini kurarken bazı yıkıcı tutumlar geliştirebilir diye anlıyorum.

Metin: Şiir, bir dil işidir, çok doğru. Ama bu dil neredeyse sınırsız bir potansiyele sahiptir. Dolayısıyla estetiğin imkânları da sınırsız gibidir. Bugün külhanbeyi gibi gelen, bıçkın gelen şeyler bize yarın çok başka bir zenginlik olarak gelebiliyor. Türk şiirine baktığımızda biz bunları hep görüyoruz. Metin Eloğlu’ndaki, Can Yücel’deki bıçkın tavır mesela neden rahatsızlık verdi? Orhan Veli şiiri niye hâlâ yadırganır, İkinci Yeni şiiri bir süre niye yadırgandı? Bugün de yadırganan pek çok şiirin olduğunu biliyoruz. Gerçi bu yadırgamaların hepsi yanlış, hepsi de haksızdır diyemeyiz. Bunlar içinde şiirsizliğe doğru giden örnekler elbette var. Ama mesela birisi bana Mustafa Irgat’ın şiirini saçma, absürt, estetik açıdan kötü bir şiir diye bahsederse, ben buna güler geçerim. Hatta buna benzer değerlendirmeleri bu masa etrafında konuşulmaya değer bulmam. Şiir üzerine kafa yormuş, şiir üzerine bir yerde duran insanlar olarak bugün mesela Mustafa Irgat, Ece Ayhan şiiri üzerine konuşmanın asgari şartı, dille ilgili bu farkındalığı göstermektir. Estetiğin çok dinamik ve hatta tarif edilemez bir şey olduğunu bilerek, görerek olaya bakmamız lazım.

Bedir: Bu yıl içinde çıkan son kitabınız Eleştiri Farkı’nda bir de eleştirinin eleştirisini yapıyorsunuz. Nurullah Ataç’ı ele almışsınız, Hüseyin Cöntürk, yerlilik örneği olarak Rasim Özdenören, Mehmet H. Doğan, Eser Gürson. Bu eleştirmenlere siz de eleştirel bir gözle bakıyorsunuz bu bölümde. Peki, günümüzde nasıl, böyle bir eleştirmen örneğimiz var mı? Günümüz eleştirisine, daha ziyade eleştirmenlere nasıl bakıyorsunuz?

Metin: Günümüzde şiir eleştirisi, son on yıl itibariyle baktığımızda bir gerileme içerisinde gibi gözüküyor. Şunu kabul edelim, bizim yola çıktığımız zamanlar, 90’lar itibariyle diyelim, epeyce bereketli bir dönem yaşıyorduk. Edebiyat hayatın daha merkezinde gibiydi. Bu bir yanılsama da olabilir, bizim hikâyemizle alakalı, başka şeylerle de alakalı olabilir. En azından yayımlanan dergi ve kitaplara baktığımızda, –internette olan bitenleri çok iyi bilmiyorum gerçi– eleştirinin o yıllarda olduğu kadar etkin olmadığını görebiliyoruz. O yıllar biraz da iddiaların gündeme geldiği, fikirsel çatışmaların yaşandığı yıllardı. Mesela edebiyat polemikleri olabiliyordu. Polemik matah bir şeydir, değildir, ayrı mesele ama günümüzde sanki bir buharlaşma yaşanıyor gibi. 12 Eylül akabinde yaşadığımız sürece bakıldığında –antidemokratik bir süreç diyoruz hani– o süreç içerisinde kim ne derse desin şiirin yeşerdiğini görüyoruz. Şiirin evine dönmekten bahseden şairler oldu. Bir eve dönüş oldu gerçekten, eleştiri de hız kazandı o tarihler itibariyle. Poetik çabalar ciddi şekilde arttı. Şiirin, eleştirinin, poetikanın ivme kazandığı bir sürece girdik seksenler itibariyle. Yetmişlerle bir hesaplaşma yapıldı, eve dönmek, şiiri ihya etmek falan dönemin ruhuydu. Şiirle beraber eleştiri de itibar ve irtifa kazandı. Doksanlardan itibaren yeni bir dinamizme şahit olduk, yeni kuşak şiirin evinden çıkmadan seksenlerle hesaplaşmaya başladı. Eleştiri işi daha bir ciddiye alındı, epey kıyıcı, toz duman bir dönem oldu. Kıyıcı olduğu kadar, seksenlere göre eleştirel disiplinin ve metodolojilerin önemsenmesi doğrultusunda daha pozitif gelişmeler oldu. Eleştiri, belki abartıyorum ama ben geldim dedi.

Eryiğit: Roman üzerine yeniden yazma niyetiniz yok öyleyse. O yazıların devamı gelseydi keşke. Metin: Roman üzerine o tarihten sonra pek fazla düşünme şansım olmadı. Daha açıkçası roman okumaya tabii devam ettim ama kuramsal tarafıyla üzerinde durma ihtiyacı pek fazla hissetmedim. Bunda şüphesiz şiirin yeri belirleyici oldu. Ben şunun altını burada çizmek isterim: Yaptığınız işi ciddiye alarak zorundasınız. Koltuğumuzun altında on karpuz birden taşıyamayız. Taşımak isteyenlerin ne hâlde olduklarını çok iyi biliyoruz. Şayet barbar şiir adına bir şeyler söyledim, bir poetika ortaya koyduysam, kendi adıma bir şair olarak yürümem gereken yolu yürüyebildiysem, bu işimi ciddiye almamın bir sonucudur. Bunun bedelini göze alacak kadar işinizi eğer ciddiye almadıysanız, zaman bunun intikamını sizden alır. O dönemler, o süreçte romanla ilgili yazdıklarımın çok damardan yazılar olduğunu düşünüyorum. Ama sonrasında roman veya başka bir şey, yazma hakkını kendinizde görecek kadar ilgi ve dikkat sahibi olmanız lazım. Bu bir yazar sorumluluğudur aynı zamanda. Şarlatan değil, yazar olacak, şair olacak, eleştirmen olacağız. İşimizin hakkını vereceğiz. Romanda da hikâyede de düşüncede de meselemiz hep aynı. Püsürükten şeylerle kültürü, edebiyatı, okuyucuyu yormanın, kendimizi yormanın bir anlamı yok.

Mehmet Aycı’dan Yunus Nadir Erarslan

“Öğrenir.

Öğretirken de öğrenir.

Allah her insanı yaratmıştır da onu daha bir başka yaratmıştır dedirtecek kadar özgün ve ilgili bir gülümsemeyle öğrenir. O kadar ciddi, can yakıcı, somut ve somurtuk şeyleri öğrenirken bile öğrendiği onca didaktik, sıkıcı şey, sanki bir kuşkanadı süzülüşü narinliğine, ne bileyim bir nergis yaprağı narinliğine bürünerek önce bakışına, sonra yüzüne, sonra kalbinin bakışına, sonra kalbine ve zihnine yerleşir.”

“Bırakın harfle, yazıyla, cümleyle, bırakın kitapla, sayfayla, kâğıtla kalemle, bırakın defterle, tuşlarla, bırakın masayla, aynayla kurduğu münasebeti, kendi kedisini sevmesi, biriktirdiği taşlarla konuşması, bu sevmenin, bu konuşmanın türlü halleri de öğrenme üzerinedir.”

“Bir söz verdiğinde, verdiği sözden de bir şeyler öğrenir, kendisinin söze doğru adımlarından, sözün kendisine doğru adımlarından da bir şeyler öğrenir. Sözünü yerine getirmesi de başlı başına bir öğrenmedir.

Yunus Nadir Eraslan bu…

Öykücümüz…

Çıraklığında çıraktı, kalfalığında da çırak kaldı, ustalığında da çırak…”

Hece Postası’na Dair

Hece Postası Faruk Uysal’ın kaptanlığında ilerliyor. Bu çok önemli. Şiir üzerine söz söyleyecek, gençlere yol gösterecek isimlerin ehil olması önem arz ediyor. Dergilerde neler görüyoruz neler… Bu bağlamda Uysal’ın yaptığı sadece dergilere gelen şiirleri eleştirmek değil. Gençlere ufuk açıcı tespitlerde de bulunuyor Uysal. Kırmadan, dökmeden yapılan bu eleştirilerin dikkate alınması gençler için büyük bir kazanç olacaktır. Değerli hocama kolaylıklar diliyorum.

Coğrafyanın Şahidi: Ersin Nazif Gürdoğan

Adem Turan’dan kapsamlı bir Ersin Nazif Gürdoğan portresi yer alıyor Hece’de. Eserleri ışığında Gördoğan’ın düşünce dünyasına bizleri de davet ediyor Turan.

“Yalnızca kendi etrafını değil, bir coğrafyayı, bir kültür coğrafyasını ve nihayet bütün dünyayı kendine mesele edinen bir kalemi, Ersin Nazif Gürdoğan’ı anlamak/anlatmak demek felsefeden sosyolojiye, tasavvuftan ideolojiye genişleyen bir dünyayı anlamak/anlatmak demektir. Bu coğrafyadaki düşünce insanlarını -Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, vb.- da içine alan okumalarıyla Ersin Nazif Gürdoğan’ı en azından iki ana başlık etrafında ele almak gerekir: a. Bilgi kaynakları, b. Dünyaya, olaylara bakışı.”

“İlk bakışta Mavera dergisinin kurucuları arasında gördüğümüz Ersin Nazif Gürdoğan’ın Üniversite eğitimini İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği alanında yapmış olması, dahası, İşletme İktisadı Enstitüsü’nün uzmanlık programını tamamlaması, devam eden yıllarda da Devlet Planlama Teşkilatı’nda uzman olarak uzunca bir süre çalışmış olması, kim ne derse desin, zihinlerimizde onu ister istemez bir teknokrat olarak canlandırmamızı haklı kılıyor. Ne ki, o, ailenin uslanmaz çocuğu gibi davranarak aldığı teknik eğitimle birlikte Necip Fazılların, Sezai Karakoçların, Nuri Pakdillerin peşine düşmüş, Büyük Doğu, Diriliş ve Edebiyat diye akan nehrin sularına bırakmıştır kendini. Bilerek yapılmış bir tercihtir bu; zaten aklı başında her Anadolu gencinin bu nehre girip kendini o gümrah sulara bırakması elzemdir. İşte, Ersin Nazif Gürdoğan, bu topraklarda yaşıyor olmanın gereğini böyle göstermiştir: nehir onu alsın, götürsün, götürsün ve ta mavera denilen yere bıraksındı, 7 kez bıraksındı, 7 kişi olarak çoğalsın diye. Böylece dördüncü nehirle birlikte sayı tamamlanmış olur: Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera...”

“Düşünüyorum da sonuç olarak ne söylenebilir bu upuzun yürüyüşün ardından. Şimdi hafiften bir yağmur başlasa mesela. Ve ben, bir yandan çayımı yudumlarken bir yandan da yağmurun penceredeki tıpırtıları eşliğinde dalıp gitsem, kaybolsam derûnumda. Sonra, Ersin Nazif Gürdoğan’ın bu yürüyüşleri uzun yıllardan beri hâlâ neden yapıyor olduğunu bir kez daha düşünsem. Tepkilerini düşünsem, sorgulamalarını düşünsem, hatırlatmalarını düşünsem, öfkesini ve hesaplaşmasını düşünsem, hüznünü, sevinçlerini, yorgunluklarını, seküler kültür karşısında sıklıkla kutsal kültüre, yerli kültüre vurgu yapmasını düşünsem. Geleceğin Fatihlerinin, Sinan gibi bin Süleymaniye, bin Selimiye, bin köprü, bin çarşı yaparlarken bile, ne denli mütevazı olmaları gerektiğini düşünsem...

Son olarak da, Ersin Nazif Gürdoğan’ın istediği dünyayı, Ümmü Sinan’ın şu dörtlüğü ile özetlediğini hiç ama hiç unutmasam!

Gül alır gül satarlar
Gülden terazi tutarlar
Gülü gül ile tartarlar
Çarşı Pazar güldür gül.

Âtıf Bedir de Ersin Nazif Gürdoğan’ın Müslümanca Bakışı isimli yazısı ile Adem Turan’ın yolculuğuna eşlik ediyor.

“İnsanın bir bakışı olmalı. Saf ve duru bir bakış. Değişmemeli, dosdoğru olmalı, yüce bir değerden neş’et etmeli. Gelişmeli, yenilenmeli, her dem yeniden dirilmeli ama beslendiği ana kaynağını yitirmemeli. Tüm bunları içinde barındıran Müslüman bakışı ise Müslümanca olmalı. O öyle bir bakış olmalı ki ta Âdem’den bugüne gelen birikimi özümleyerek son Elçi’nin getirdiği Kitapla ve onun yaşamıyla ortaya koyduğu bakışın izlerini taşımalı. Bu bakış inandığı düşüncenin saf ve duru suyuna yüzlerce yıldır karışan kirleri fark etmeli. Fark etmekle kalmamalı, şayet insanlara konuşmalarıyla, yazdıklarıyla, çizdikleriyle, yaşamıyla bir şeyler söylüyorsa suyun duru kaynağından seslenmeli, bunu diğer insanlara da fark ettirmeli.

İşte Ersin Nazif Gürdoğan, bize böyle saf, temiz, duru bir düşünce ve inancın kaynağından seslenen, Müslümanca bakışa sahip yazarlardan biridir. Bugün pek az insanda gördüğümüz bir meziyettir bu. Pek çok yazar, düşünür, edebiyat adamı bize seslenirken bulanmış bir suyu önümüze getirirler. Hatta birçoğu o suyu bizzat kendileri bulandırır ve kirletirler. Gürdoğan’ı nasıl tanımlarsak tanımlayalım, düşünür, yazar, denemeci, entelektüel; onun suyu bulandırmayacağını biliriz. Yazdıklarıyla bulanık zihinlerimizi berraklaştıracağını, bize de Müslümanca bir bakış kazandıracağını biliriz. Bu sözler salt bir insana övgüler dizmek için söylenmiş sözler değildir. Onun yazdıklarını, konuştuklarını, yetmiş beş yıllık ömründe yaptıklarını bilenler bu hakkı teslim edeceklerdir.”

“Yazılarında yeryüzüne büyük bir hoşgörü, iyimserlik ve en önemlisi de geniş bir açıyla bakan Gürdoğan, Avrupa Birliği’ne de aynı iyimserlikle bakar. Günümüzde Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi hiçbir zaman çatısının altına almayacağı kanaati yaygınlaşmasına rağmen Türkiye’nin ve Balkanların geleceğinin orada olduğunu düşünür. Bu iyimser bakış belki de sadece bir temennidir. Tabi burada temelleri Roma ve Yunan kültürüne dayanan Avrupa medeniyeti ile İslâm kültürüne dayanan medeniyetimiz arasındaki çatışmayı göz ardı etmez. Yalnız Balkanlar ve Türkiye’nin bu birliğe katılmasının Avrupa’nın, Ortadoğu’nun ve Asya’nın hayrına, özellikle buralarda yaşayan Müslümanlar için iyi olacağı, ayrıca Avrupa’nın genlerinde yer alan barbarlığı törpüleyeceği düşüncesi de hâkimdir. Gürdoğan, konu ile ilgili düşüncelerini şu satırlarda daha net ifade eder: “Geçmişte Osmanlıların ulus üstü yönetiminde toplanan Balkan Cumhuriyetleri yirmi birinci yüzyılda Brüksel’in çatısı altında toplanacaklardır. Türkiye ekonomik ve kültürel birikimiyle, Avrupa’daki yerini ne kadar sağlamlaştırırsa, o kadar Türk ve İslâm dünyasının Brüksel’deki temsilcisi olacaktır. Avrupa çok kültürlülüğün yurdu olmak zorundadır.” Gürdoğan’ın bu kakışı da ezber bozan ve tartışmaya açık bir bakıştır. Onun kanaati, genel kaygının aksine Türkiye’nin bu Birlik’te yer almasıyla, Birlik içinde yok olmayacağı, aksine kendi kutsal kültüre dayanan rengini Birliğe vereceği ve Batı’yı da yeniden kutsal kültürle tanıştıracağı yönündedir.”

“Gürdoğan, bilge bir anlatıcıdır. Onun yazıları, görmüş geçirmiş, kütüphaneler dolusu kitap okumuş, yeryüzünü gezip görmüş bir bilgenin her akşam çevresine topladığı insanlara sıcak bir üslupla sohbetlere benzer bir bakıma. Onu dinlerken (okurken); şiirden, musikiden, mimariden, sanattan, edebiyattan, medeniyetten biz de payımıza düşeni alırız. Onun sözleri arasında isimleri geçen kültürümüzün ve edebiyatımızın öncü insanlarını tanırız. Bize aktarılan isimler kesintisiz bir tarih ve kültür bilinci içinde yüreğimize dokunurlar. Sohbet halkasında oturup bize dünyanın geçmişinden, medeniyet coğrafyamızdan, kültür zenginliğimizden, gelecek dünyanın yeniden kutsal kültürle güzelleşeceğinden söz eden, sözlerini bilge insanların sözlerine katan Gürdoğan’ın tüm anlattıkları (yazdıkları), aslında tuğla tuğla yerine konulan ve Müslümanca yaşanabilecek bir dünyanın inşası gibidir.”

Hece Dergisi’nden Şiirler

Ağaçların kalbinde sadece torunlar

iz bırakır. Buzu kurutma bilgisi yalnız

onlara aittir. Bir dede kollarını nasıl

bağlarsa öyle. Öyle, nasıl sevinirse..

Biz diz ağrısı ve öksürükten anlamayız,

sığırcık yavrularını dost biliriz sadece.

Pancar demetleri önümüzden çekilmese de.

Nefes damla damla uçuşurken

birden yaz gelir. O pahalı sessizlik, bir elma

çekirdeğine doluşmanın hatırası olur.

Kalır çehrede tebessüm dolu saatler,

kalır cemâl ve celâl aynası sofranın avlusunda.

Mahabbet bir kelebeğe su vermenin

huşûunda salınır.

Nedense kederlenir zencefile dikkat. Zekâ

torunların boyunu aşar. Turuncu göz

her şeyin farkındadır, kalbi adım

adım suların mayısına yaklaşır.

İhsan Deniz

Çok kuru yağıyor yağmurlar

Soruyorum deniz rengi susuyorsun

Bu masalın ortası bin bir alâmet

Dilin değil gözün susmasıydı kıyamet

Çok insan eli değdi rüyalarıma

Artık ben dağıma gitmeliyim

Sen sustun ya,

İptal oldu alnımdaki güneş.

Ali Göçer

bir gün yani sözün gelişi bir gün

aslında yaprağın düşme zamanı kadar

nasıl diyeyim dans eder gibi değil

gözünden düşmüş tutamamış gibi de değil

yerinden çıkmış da yer bulamamış gibi

bir bakış uçarak başımın önüne düştü

Mehmet Narlı

Perdeler çoğu insan boyu

Çekip

Şişliklerini örtüyorlar bazı kere

Hayvansı, sivri kemikler ancak dem dem

Çıkrıkların gıcırtısından yani Anla

Söz çukurlarından, akrebin kuyruğundan.

Yalakalarla sarmaş dolaş çok çekmece

Yüzüne benziyor yumuşağın Anla,

Gidişine ve kelimelerin falan

Fani aptalların aslı orda.

Uykularını iteleyerek velfecir

Sörf yapan libido

Dedim iki çağın arasında işte Bak

Kuyruğuna bastığımı Anla.

Ali K. Metin

seni sevenler nokta oldular

söğütler akasyalar dut ağaçları

ne oldu bir bak bademe

çiçek açtı mı bunca gidişten sonra

bahçeye diktiğin anılar

yahut sakuralar.

M. Ali Köseoğlu

tibet’te kolları budanmış binlerce keşiş

çin’den, moğol’dan kırmızı, kıpkırmızı mürekkepler

manastırların bağrına bağrına yüzlerce hançer

kalbi başka, bedeni başka duvarlara gömmüşler

önce şairleri kırar eli maşalı dünya

sonra katli vaciptir fetvası elden ele

kıyıma çocuklar ve kadınlardan başlanır

bahçıvansız bahçeler suikaste kurbandır

Eyyüp Akyüz

suskunluğun bana kattığı bir dilim elma biraz gün hecesi

her gecesi kalın butik sanrılar bir bulut gölgesinde ay şımarık

ağaçların hizasından sana varan patika, ip atar giderim

sen dinle diye kaşımın arasına sakladığım o gizemli kelimeler

bir telini bulsa da karışsa havaya ulaşsa sağır yanımdan

bağrıma konmuş şu ağır şu sazende uşak efendiliğim

çıkagelse ve dese ki: hadi gidelim neyse ne

bilmem sonrasını hem alışkınsın deliliğime

kaçkın süvarilerin huzursuz uykularından uçarı

başımı iki yana vurup sesinden bukleler kulağıma

bakarsın gelirim evet kapında evet orada iki santim

koptu kopacak bir fırtınanın kıyısında durgun bir çimen yaprağı

kocatma yolumu, gerisini varınca söylerim

Yunus Emre Altuntaş

bir cesedi çiğnemeye nereden başlamalı

sorusuyla başlayabiliriz artık birbirimizi öldürmeye

şahdamara açılan bütün kapıları kapatabiliriz

yazgımıza iliştirilmiş suça inanıyoruz çünkü

şiire konu olmayı başaramayan ayrık otunun güzelliğine

dünyadan ayırttığımız yerlerde ağlattılar bizi

ki düşerken neye tutunsak onu tuğla belledik

benzersiz yaralarla biz inkâr etmenin künhünde acı tat

katil olmanın sıkı kurallarına çalışıp

ödüllü filmlerle dönmeye yeminliydi hayat

acının bilinen bütün türlerini kabullenip girdik şifa kuyruklarına

biz ki esmer Rapunzellerin kirpiklerinde sahipsiz gözyaşı

çağrılmışların kovulduğu cennete varmak için

varlığımızı armağan ettiğimiz yalnızlıkta unutulduk

Cengizhan Konuş

Geldim işte bir değirmen gerilimi yaslanmış hayata

Un ufak dağlar taze yaralar donanmıştı insanlık

Alnımda yüzyıllık bir iz, mühür ve ıslak imza!

Daha kavi bir göz görülsün için öpülmek için ela

Bıraktığın yer densiz bir edinememek sesi ve özlemi

Karanlık bir lekeden uyandı su, toprak; tadında ayna

Ethem Erdoğan

zaman

kimsesin saati değil mi

ey zamanı ve saati aynı yerde ve durumda gösteren

ey gösterilmiş zamanı ve saati saatin en belirgin halinde

zamanı zamana yapıştırarak işleyen unsur

ey kırılmış kadranıyla saati zamana yaftalayan sızı

ey sızı ey sızı sızlanarak akan boşluk

ey boşluğun sızlayan ve sızladıkça kımıldayan acı inleyişi

kendini unuttukça gölgesini duvarda arayan benim

şam’da bir nargile kahvesinde tütünün yumuşaklığına bakıp

endülüslü balıkçıların avuçlarına düşen küçük balığı

suya kavuşturan umut

Bilal Can

Her saklambaçta bilerek sobelendiğim aşk

Neden bu kadar vefasız

İçimde fokurdayan deryanın kıyılarını

Dövüp duran ne

Taştan ağır kelimeler muhayyilemde

Omuz ver şu takati kalmamış mısralarıma

Dertlerim bimecal yere düşmesin

Perde çekilip hikâyem sona ermeden

Alıp dikenlerimi bir bir

Kalbimin kınına takılı gülleri çıkar

Bana bir mısra ver dostum

Ona gözüm gibi bakarım

Aziz Kağan Güneş

Yediiklim Dergisi’nde Ahmet Yücel Dosyası

Ağustos ayında aramızdan ayrıldı Ahmet Yücel. Birçok dergi Yücel hakkında dosya hazırladı. Şairi sayfalarına taşıdı. Yediiklim Dergisi de 367. sayısında bir dosya ile şairi anmış oldu. Rahmet dilekleriyle dosyada yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

“Ahmet Yücel’in şiiri az bilinir; bilenler onu hep beğenmiştir “Bazı şiirlerin yazgısıdır bu”. O’nun hayal dünyasındaki ışıltının gücü, abartmaya ve lüzumsuz benzetmelere ihtiyaç bırakmıyor. Okurun da böyle bir beklentiye kapıldığı söylenemez. Ahmet Yücel’in süssüz, söz oyunlarına başvurmadan yazılmış bir şiiri vardır. Dünyada olup bitenleri şiirsel tada çeviren muhayyilesi onu nüfuz eden biri yapmış, o da nüfuzdan anlayana hitap etmiştir. Aldığı tadı olduğu gibi dışa salan söyleşi, attığı her adımda onun önünü açmıştır. Göz önündeki gerçeği yazarken de hayal parıltısı eksilmemiş, dağılmamış toparlayan olmuştur.” Ebubekir Eroğlu

“Ahmet Yücel şiirine geçmeden önce bu şiirin dayanak noktalarını görmek adına bu bilgileri vermek zorunluydu. Ahmet Yücel şiiri, şairin kendine has duyarlılığı da hesaba katılarak ele alındığında yukarıda çizdiğimiz çerçeve de bir şiirdir. Özellikle Tanrı, zaman ve varlık düşüncesi Yücel şiirinin (şairin bütün şiirleri kitap olarak basılmadığı için Yedi İklim dergisinde yayımlanan şiirlerine bakarak söylersek) temel problemleri olarak belirmektedir. Yedi İklim dergisinin ilk sayısında şairle yapılan söyleşide Tanrı düşüncesi hakkında şu cümleleri sarf etmiştir: “Yaratanla insan arasındaki ilişki biraz sevgi, biraz ürperti, biraz korku hatta şakacı bir mahiyettedir ve bu kaybolduğu takdirde bence dinin temelleri de kaybolmuş demektir. Üzerinde durulması gereken, bir şairin üzerinde durması gereken temel konu olarak bunu gösteriyorum.” (Yedi İklim, S. 1, 1987, s.9) Şairin bu vurgusu, aynı zamanda Cemal Süreya’nın da dikkatini çekmiştir. Özellikle Yücel’in bu söyleşisini de anarak Müslüman şairin günceli, dil ve söylem olarak yakaladığı ve muhafazakâr kesimden ayrıldığını belirten Cemal Süreya, bunu bir ‘yırtma olayı’ olarak tanımlar (Cemal Süreya, “723. Gün”, Günler, YKY, 200, s.288) Ahmet Yücel’in ve Cemal Süreya’nın vurgusunun temel esprisi, modern Müslüman şairin kendine özgü problemlerinin şiirde beliriyor olmasıdır. Klişeden, geleneğin klişeleşmiş yapısından da koparak daha özgün bir yaklaşımın belirmesidir bu anlayış.” Mehmet Özger

“Ben, Ahmet Yücel’den okuduğum ilk şiirler 1975’de yer alan toplam yedi şiirdir. O yaşlarda şiir okumaya ve yazmaya yeni başlayan 17-18 yaşlarında bir genç olarak 1969’daki 3. Dönemin dergilerini daha sonraki yıllarda bir biçimde edinip sonradan okumuştum.

İlk okuduğum şiirlerden edindiğim izlenim, sağlam bir şiir yapısıydı. Bu şiirin sağlamlığı daha ilk şiirlerinden belliydi. Örneğin “Dönem” şiirindeki şu dizeler;

Akşam bir armağan gibi gelir
Uyarılır bir kalbe düşse karanlık izleri
Yok bir tel örgü suyunda ekmeğinde
İnebiliriz artık kıyılara sessizce
Sen de ey sevgimin anıtlaştığı kadın
Ufukta kalan kadın
Kalbimde kalan kadın
Karış zamana

Ben yalnız mavi bir tablo hatırlıyorum
Ben yalnız mavi bir tablo hatırlıyorum
Ben yalnız mavi bir tablo hatırlıyorum”
Yasin Doğru

“İlk şiirleri Sezai Karakoç’un Diriliş dergisinde yayınlanmış. Ebubekir Eroğlu’nun çıkardığı Yönelişler dergisinin kuruluşunda yer almış, orada yazıları ve şiirleri yayınlanmış. Hepsi bu kadar. Bildiğim kadarıyla başka hiçbir yerde yazmadı.

Şiirleri henüz kitaplaşmış değil.

Yazmak biraz iklim işidir. Eseri tetikleyen bir ortam olması gerekir. Bu ortamı oluşturamayan yazarı işi zordur.

Genç yaşlarında ABD’ye gitmiş ve yıllarca orada kalmış. Ömrünün en verimli yılları bu ülkede geçmiş. Geriye kalanın sekiz yılını da İzmit’te geçirmiş. Yazı için bir ortam, bir iklim görünmüyor bu yaşantıda. Az yazmasının ya da az yayınlamasının önemli nedenlerinden birinin bu iklim eksikliği/yokluğu olduğunu sanıyorum.” Mustafa Aydoğan

“Yücel’in Yönelişler’deki yazı faaliyetlerinin en başında şiir gelmektedir. Yayımına başladığı ilk sayısından itibaren dergide şiirleriyle görülen Yücel, derginin şiir yükünü taşıyan isimlerden birisi olup toplamda 26 şiiri ile Yönelişler’in sayfalarında yerini alır. Ancak verimli başlayan şiir macerası Yücel için derginin ilerleyen sayılarında aynı şekilde devam etmez. Bu durumun başka bir sebebini de şairin edebiyat dünyası ve dergilerle olan bağının zayıflamasına yorabiliriz. Nitekim son dönemlerde bu bağı onaran Yücel, Yedi İklim çatısı altında okurlarına şiirleriyle yeniden seslenmeye devam etmiştir.” Fatih Memiş

Zarifoğlu Şiiri Üzerine

Cengizhan Konuş, Yediiklim’de Zahit Zaridoğlu şiiri üzerine kaleme aldığı bir yazı yer alıyor. Varlık, insan ve anlam arasındaki çizgide şiirin sesini kulak veriyor Konuş.

“Müslüman bir şair olarak insan, Cahit Zarifoğlu’nun şiirlerinde, nesirlerinde ve hikayelerinde mesele ettiği başat ögeler arasında yer alır. Çünkü insan bu dünyada imtihan halindedir ve “Mü’min bir şair olarak yazdıklarımdan sorumlu olduğumun bilimcindeyim.” (Bilge, 2007:93) diyerek hedefini ortaya koyar. Sanat eserlerinin bile içinin doldurulmadığı, bir meselesinin olmadığı bir zaman diliminde, sanatla şeriatı iki kapı olarak nitelendiren Zarifoğlu sanatın bu iki kapıdan geçtiği takdirde sanat olduğunu söyler. Osman Özbahçe, Sezai Karakoç, Turgut Uyar ve İsmet Özel ile birlikte Cahit Zarifoğlu’nu modern şiirimizin dört köşesinden biri olarak kabul eder. Eserlerini kadın, erkek ve çocuk bağlamında kuran Zarifoğlu insanın değerli olduğunu Yaşamak kitabında, “Diyorum ki insan her şeye rağmen insan mühimdir.” Sözleriyle anlatır. İnsan dünyadadır ve dünyada bulunmaklığıyla anlam arayışına sürüklenmiştir. Bu anlam arayışında edebiyat kimlik edinme ihtiyacının bir yansıması olarak insanın hikayesini anlatır. Zarifoğlu bu yüzden hikayesinin peşine düşen bir şair olması hasebiyle şiirlerinde bir kendisi olarak konuşur ve var olur.

“Ne yalan doğduk ne suçlu aktık
Yalnız ve kaviydik açtığımız çağda
Bir başak gibi dolu
Gizli ve başımız yukarda”

Yediiklim’den Bir Öykü

Meral Köse – Tuhaflık Terapisi

Arkamdan ‘günaydın’ diye seslendiğinde içime benimle beraber okula kadar yürüyeceği düşüncesi doğdu. Neden öyle bir düşünceyle doldum, her günaydın diyen benimle yürümek zorunda mı? Hayır ama o an olması gereken buymuş gibi gelmişti. Aslında hiç günaydın demeseydi, beni fark etmemiş gibi yapıp yanımdan yürüyüp geçseydi o açıklamayı da yapmak zorunda kalmazdı – yanımdan geçerken “biraz acelem var da” demişti – ya da geçerken ufak duyulur duyulmaz bir sesle günaydın deyip geçip gitseydi de olurdu. Küçük bir ‘merhaba’ üzerinde bu kadar durmam bile ayrıksı hallerimin birer görüntüsünden ibaretmiş.

İşte toplumumuzda sıfır suç oranı oluşunca cihazın bulması gereken yeni suçlar icat edildi diyelim. En başta farklı yani benim gibi tuhaf olanlar saptandı. Saptandıktan sonra ne olduğunu söylememe gerek yok sanırım zaten bilinen şeyler. En son buradayım işte kafamdaki tuhaflığın sağaltımı için diğer tuhaflarla beraber tutulduğum bu hastane, hapishane karışımı yerde.

Yediiklim’den Şiirler

burası dünya… kime sorsak zifiri karanlık, kime dokunsak
ancak yunus bilir nedir, ne demektir gece, deniz ve balık
kutsal kelimeler iner birden dilimize, ruhumuza aydınlık sızar
havarileriyle İsa girer, meclisi selamlayıp son nebiyi muştular
ve fahri kainat efendimiz… yürürken rahmet yağar
ayağa kalkar herkes ve her şey, yer gök ve deniz
bismillah der cümle varlık ve büyük ziyafet başlar

Eyyüp Akyüz

dutların gölgesine asılmış hırkamı giydiğimde
bozmuşlardı şairler şiirin kozasını
kelimelerden apartman yapıldı
yalana düşerek ezildi narçiçekleri
taşındı taşan suyun berraklığı enseme
simsiyah saçlarımı şırıngayla aldı köpüklü dünya
karıncaların filleri taşıdığına şahittir uykum
titreyen y harfine çarpıyor bakışlarımın ağırlığı
yalnızlığımı biraz daha tartsalar
görecekler ki,
ben yârin yanağında göçebe
ayakları altındaki tozum.

tuttum aynaya kavrulmuş düşleri
gökten yağmurla geldi bana ilham
harfleri büyüyorken yakaladım
kelimelerin omzuna saplanan hançeri
çıkardım ruhuma yaslanan balçıktan
rüya hastalığına ıslık çaldım ikindi vakti
şeytanlar ve hırsızlar yanaşamaz rüyama
çünkü rüyam yârin ahiret bahçesidir.

Yusuf Bilal Aydeniz

kimse istemez dışarı kaçan topu getirmeye
erken bir ayrılıktır nişan yüzüğünü atmak mesela
göz göze gelenler kaçırır düşüncelerini
kedi fark eder ancak toprağa düşen eti

Aykağan Yüce

 

YORUM EKLE