Ekim 2020 dergilerine genel bir bakış-1

Sanat Eseri

Hece Öykü Dergisi 101. sayına girdi. Derginin hazırlandığı süreçte Ali Karaçalı hocamızın hastalandığı haberini aldık. Elimizdeki en büyük gücümüz olan dualarımızı gönderdik hocamıza. Şükür, şimdi durumu iyi hocamızın. Buradan geçmiş olsun dileklerimi iletiyor, tüm hastalara acil şifalar diliyorum.

Rasim Özdenören’in “Açıklamanın Yetersiz Kaldığı Bir Dünya: Sanat” isimli yazısı ile başlıyor dergi. Bu yazılara klâsik bir dergi giriş yazısı diyemeyiz. Yol gösteren, üslup öğreten yazılar bunlar. Bu sayıda da Özdenören, sanatın işlevine dair bir yazı kaleme almış.

“Sanat eseri –her türden olan sanat eseri, sahne sanatlarından resime, edebiyat ürünlerine kadar- bize açıklaması olmayan bir dünya sunuyor. Açıklaması olmayan veya açıklaması yetersiz kalan ve her defasında bir daha açıklama ihtiyacı hissettiren bir dünyadan haber veriyor.

O dünya, aslında bizim reel olarak içinde yaşadığımız dünyanın kendisidir de… Biz, içinde yaşadığımız dünyayı açıkladığımızı sanığımız her defasında bir kere daha yanıldığımızı fark ediyoruz. Her açıklama, bir evre sonra yeni bir açıklamayla batıl hâle getiriliyor. Ama dünyamız bulunduğu yerde kalmaya devam ediyor.

Sanat eseri de bize, genelde sanılanın aksine, bir açıklama sunmuyor. Tersine, bize bir dünya sunuyor ve o dünyaya ilişkin bir soru/sorular getiriyor. Öyle bir soru ki, her defasında, getirilen cevap yeni bir sorunun yolunu açıyor.

Gerçek bir sanat eseri –hakkını yerine getirerek meydana getirilmiş bir sanat eseri- okuruna, temaşa edene, her defasında cevabı aranacak yeni sorular sordurur. Kendisindeki sarih müphemlik asla çözülemez. Mona Liza’nın tebessümü gibi… Shakespeare’in hasta Hamlet’i gibi… Fuzuli’nin Mecnun’u gibi…”

Ahmet Sarı ile edebiyatın iyileştirici gücü üzerine

Ali Necip Erdoğan, Ahmet Sarı ile yeni bir söyleşi gerçekleştirmiş. Söyleşinin merkezinde Sarı’nın yeni kitabı Edebiyatın İyileştirici Gücü var.

“Almanya’da doğup büyümüş, orada okumuş biri olarak okuma disiplinini orada aldığımı söyleyebilirim. Çok küçük yaşlarda anaokullarına gönderilen çocukların okuma ile bağlantıları okumayı öğrendiklerinden sonra sistematik olarak geliştirilmeye dönük bir eğitim anlayışı var Almanya’da. Almanların karakteristik özellikleri olan dakiklikleri değil disiplinli oluşları; yaptıkları işte işin mantığına nüfuzları; ezberciliği değil de yoruma bağlı bir eğitim ve düşünüş biçimini geliştirmiş olmaları, herkes gibi beni de yaşadığım yıllarda gelip bulmuştu. Çocuklar için gelişmiş edebiyat külliyatı, renkli ve çocuklara zevk veren kitap çeşitleri, çok çeşitli ve zengin Comic kültürü daha erken evrelerde çocukların hayal dünyasına etkiyi kolaylaştırmaktaydı. Bunlardan ben de payımı aldım diyebilirim. Aklıma gelen bir örnekle sorunuza geçeyim. Annesi ile bankaya giden bir çocuk, anne bankada sırasını bekler, işlerini kotarırken çocuk kendisine tahsis edilen, oturabileceği bir yerde küçük sinema kutusunda masalları izleyebilmekte, dinleyebilmekte, masal görselleriyle vakit harcayabilmektedir. Annenin işi bitse dahi çocuğu bankadan çıkaramadığınızı düşünsenize. Çocuk masalın büyüsüne kapılmış ve izlediği dünyadan bir türlü kopamamaktadır. Bu sözünü ettiğim yıllar 1970-1980 yıllarıydı. Okuma zevki ve disiplini alındıktan sonra kitaba saygı, kitapla baş başa kalmanın zevki, kitaplarla vakit geçirmenin büyüsü de zaten elde edilmiş olmaktadır. O sevgi edinilmişse maddi manevi zenginlikler artık gelir ve okuru bulur. Bu sözünü ettiğim, bir şekilde hurufata saygı beslemesi gereken insanın da hikâyesidir.”

“Erzurum’a kesin dönüş yaptığımda Türkçemin bozuk olduğunu fark ettim. Arkadaşlar bu “Alamancı” ağızla dalga geçerlerdi. Ben de bu sefer Türkçe yazılmış kitaplara sarıldım. Dilimi düzeltmek, geliştirmek için romanlardan, hikâyelerden daha iyi ne olabilirdi. Ama bunun da dengesini ayarlayamadım ve işi hastalık seviyesine taşıdım. Bozuk dilimi düzeltme girişiminden gerçek hayatı neredeyse kaçıracak, kurmaca evrenin hakikatiyle efsunlanmış, neredeyse oradan başka hakikat olmadığı vehmine inanan biri haline geldim. Bende yazının iyileştirici gücü her şeyden önce “broken language” olan bozuk Türkçemi iyileştirmesiyle, bununla ruhuma da moralman güzellik katmasıyla, kendimi iyi hissetmemi sağlamasıyla, daha sonra da okuduğum her eserle farklı dünyalara açılabilmenin zevkiyle kendini gösterdi. Hele kışı uzun ve zemherinin iklime gerindiği bir yer olan Erzurum’da yaşıyorsanız kurmaca bir dünyanın sıcaklığını, insanın ruhunu sarıp sarmalayışını hiç unutamazsınız. Bugün hâlâ çok sevdiğim yazarların uzun süre beklediğim eserleri, çok sevdiğim yazarların bulamadığım ve ansızın kaderin bir cilvesiyle karşıma çıkan kitapları beni sağaltır. İnsanın belki de kelimelerle tarif edemeyeceği bir doygunluk durumuna erdirir beni. Sevdiğim kitapların bende hükmü budur.”

“Yazı evet hem yara hem de merhemdir. Çok büyük nehirlerin kaynakları nasıl sesiz sakin bir akışla başlar ve daha sonra çağıldayan nehirler haline dönüşürlerse yazarın kapandığı odasında bir yara olarak kendi içinden, iç görüyle katharsis yoluyla başlayan metin ve yazı -ki bu yaranın kanaması demektir- okurun metni alıp, okuması, o metinle hemdert olması ile kendinde merhem olma aşamasına götürür süreci. Aslında biraz da spesifik bir şekilde anlatacak olursak yazı kaynağından çıkar, bu bir yazardır, kaynaktan çıkma aşamasından yazarın kendisi için hem kanayan yara, coşku durumuyla yazmak ve içini açmak, hem de merhemdir çünkü yazar da sağalır.”

“Yazarların yazma yoluyla arındıkları bir gerçektir. Thomas Bernhard’ın yazma için kendini fildişi kulesine (Krucka) kapattığını biliyoruz. Yazma eyleminin insanı arındırdığı ve ruhsal sıkıntılarını bertaraf ettiği görüşünün yanında Hölderlin ve Robert Walser durumunda da olduğu gibi yazmasa çoktan intihar edeceği ama uzun süre yazma yoluyla içsel sükunetlerini sağladıkları, yazmanın gücüyle yaşamda kalabildiklerini söyleyebiliriz. Çılgınlık ömre gelip otursa da yazma yoluyla kendi çılgınlığını aşmanın yolları aranır. Hölderlin bunu yapmıştır. Şiir yazdığı için yeteri derecede katarsis imkânı bulamadı da denebilir.”

Benim Öyküm’de Ethem Baran var

Hece Öykü’nün Benim Öyküm bölümünü çok kıymetli buluyorum. Sadece okur-yazarlık öyküsü olarak bakmıyorum bu bölüme. Bir atölye gibi özellikle gençlere yol gösteren ipuçlarının olduğu bir hazine gibi adeta.

101. sayıda Ethem Baran, okuma-yazma serüvenini paylaşmış okuyucular ile. Kurutulmuş Gül Mevsimi’nden bu yana takip ettiğim, Hasan Ali Toptaş ile Tokat’ta ağırladığımız, hasbıhal ettiğimiz değerli bir yazar Baran.  Onun Benim Öyküm dediği kesitler bir yol haritası gibi.

“Ortaokulda, Türkçe öğretmenimizin “hikâye yazma” ödevi vermesiyle başladı yazı hayatım. Çok okuyordum. Neredeyse günde bir kitap. Hepsi roman. Hikâye diye bildiğim sadece Ömer Seyfettin hikâyeleriydi. Kendimi yazıya nasıl yakın hissettiysem artık, o duyguyla hikâye yerine roman yazmaya başladım. Resmi de çok seviyordum ve gece gündüz resim yapıyordum. Neden ikisi bir arada olmasın dedim ve bir çizgi roman hazırladım. Tabii başladığım romanı ve bitirdiğim çizgi romanı ne yapacağımı bilmiyordum. Yozgat dediğin 20 bin nüfuslu küçük bir şehir o zamanlar. Birkaç öğretmenime sordum, bilen yoktu. Çevremde zaten yok. Benim çizgi romanı bir öğretmenim aldı ben bu işi bir araştırayım diye, sonra kimlere verdiğini hatırlayamadı ve ilk şaheserim (!) kayboldu. Roman işinin olmayacağını ise edebiyat dergileriyle tanıştıktan sonra kendim fark ettim. Öykü yazarsam yayımlatma şansım olabilirdi. Ömer Seyfettin öyküleri dışında (bir de Türkçe kitabında Sait Faik’ten, Son Kuşlar’dan ve Domatesler ve Karanfil Suyu’ndan alınma kısa parçalar okumuştuk) öyküler okumaya başlamıştım. Öykü yazmaya ve dergilere göndermeye başladım. Yaş 14, ortaokul son sınıf: Bir derginin “Genç Kalemler” veya “Sanat Fidanlığı” gibi adlar verilen bölümlerinden birinde adımı gördüm. Daha çok okumam, okuduğum yazarların etkisinden kurtulmam vb. yönünde öneriler. Devam etmeliymişim. Zaten Türkçe öğretmenimiz de öyle demişti ben romanımdan bir bölümü sınıfta okuyunca: Çocuklar Ekrem ilerde yazar olacak.”

“Deli gibi okuyordum ama bu okumaların çoğunun boş olduğunu sonradan anladım. Üniversiteyi kazanıp Ankara’ya gelince ve Ankara’daki kitapçıları doya doya, saatlerce gezmeye başlayınca esas okumam gereken sayısız yazar ve kitaptan bihaber olduğumu gördüm. Yozgat’a gelmeyen, adını dahi duymadığım pek çok dergi. Büyülenmiş gibiydim. Çizdiğim desenleri, öykülerimi gönderdim onlara. Ve yayımlanmaya başladı.”

“Sonrası Ayrılık, 1991 yılında, dosyayı teslim ettikten dört buçuk sene sonra, ben yirmi dokuzuma gelmişken basıldı. Kitap yirmi bin adet basılmıştı. O yıllarda bütün illerde bulunan (şimdi hepsi kapandı) satış yerlerinde okura sunuldu. Aradan yıllar geçti ve kitabın ikinci baskısının yapılması gündeme geldi. İlk baskı kurşun dizgiydi, bu yüzden yeniden dizilmesi gerekiyordu. Oturup dizdim, bir de kapak hazırlayıp gönderdim. Bir süre sonra bir telefon: “Kitabın kapağını dışarıda bir şirkete yaptırıyoruz, içeriği hakkında bir şeyler yazar mısınız, nasıl bir kapak olsun?” Niye çıldırmıyordum, hâlâ anlayabilmiş değilim. Ellerindeki kapağı kullanabileceklerini, para pul istemediğimi, imzamı silebileceklerini vb. söylediysem de kâr etmedi, kitapla hiç ilgisi olmayan, üzerinde, kafes içinde bir kuş fotoğrafı bulunan aptal bir kapakla yeniden beş bin adet basıldı Sonrası Ayrılık…”

“Her gün okuyorum, yazmaya çalışıyorum ve her gün yeni bir şey öğreniyorum. Hikâye anlatmayı önemsiyorum. Her öykümde sağlam bir hikâye olmasına özen gösteriyorum. Bir elimle geleneğe uzanırken diğeriyle moderne tutunmaya çalışırım. İnsanı ve doğayı, kısacası hayatta ne varsa onu odağa almaya, anlamaya ve anlatmaya çaba gösteriyorum. Bütün bunları yaparken gözettiğim ilk ve en önemli şey dildir. Dile gösterilecek özen, ona verilecek emektir.

Bu yıl almış olduğum Sait Faik Hikâye Armağanı öykü yolculuğumun en önemli ödülüdür diyebilirim. Çok önemli bir öykücü adına verilen çok değerli bir ödül. Sorumluluğu çok büyük. Sait Faik kendi öyküsünü yaratan, kendini yakalamak için kendi peşinde koşan bir öykücü; bize öyküyü öğreten adam. Adımın onun adıyla aynı cümle içinde geçmesi bile büyük onur benim için.

Yazı benim vazgeçilmezim. Kimse okumasa, basmasa bile yazmayı sürdürürüm. Hiçbir şey yapamasam, kendim yazar kendim okurum.”

Dede Korkut Hikâyeleri’nde şeytani bir arketip: Tepegöz

Emin Gürdamur, Tepegöz üzerine kaleme aldığı bir yazısı ile yer alıyor dergide. Yazının girişinde destanlardan, geleneksel algıdan, mitler ve toplumsal değişim etkisi gibi birçok konu üzerine görüşlerini dile getiriyor. Daha sonra Dede Korkut’a geçiş yaparak kahraman karakter üzerinden Tepegöz’ü iyilik-kötülük kavramları merkezinde işliyor. Oldukça derinlikli bir yazı.

“Türk muhayyilesinin anıt eseri Dede Korkut Hikâyeleri, mitoloji ile gerçeğin kesiştiği dramatik köprünün üzerinde durur. Eserde kadim döneme ait unsurlar her ne kadar İslami bir restorasyona tabi tutulmuşsa da bütünüyle ortadan kaldırılmamıştır. Fuad Köprülü, Dede Korkut’taki harici İslami kültürel tabakanın, onun “hakiki ideolojisini” ve “pagan bakiyesini” layıkıyla örtemediğini söyler.2 Aslında bu düşünce ilk olarak Wilhelm Barthold tarafından ortaya atılmıştır. Bu düşüncelere karşı çıkan Orhan Şaik Gökyay, eserin bir Müslüman ermişin kitabı olduğunu ve bu hususiyeti her Müslümanın ilk okuyuşta fark edebileceğini söyleyerek hikâyelerde İslami unsurların yer yer yüksek seviyeye erdiğini savunan Ettore Ressi’nin safında yer alır.3 Görüş sahiplerinin, üzerinde uzlaştıkları bir konu vardır ki o da Dede Korkut Hikâyeleri’nde yer alan mitolojik izlerdir. Hikâyelerde mitolojinin izini sürmek isteyenlerin karşısına çıkacak ilk figür de annesi peri, babası çoban olan ve gerçekle gerçeküstünün kuraldışı temasından doğan Tepegöz’dür.”

“Tepegöz’ün babası çoban, annesi ise su perisidir. Büyüyüp Oğuz beylerini dize getiren, şeytani güçlere sahip bu olağanüstü varlık aslında dünyanın hemen her yerinde masallarda, mitlerde rastlanabilen tek gözlü bir devdir. Ama Dede Korkut Hikâyeleri’nde yer alan “Basat’ın Tepegöz’ü Öldürdüğü Boy” adlı bölümde çok daha zengin bir yapıyla; ilk günah, öteki ben’in inşası ve gerekçelendirilmiş kötülük gibi çağrışımlarla karşımıza çıkar.”

“Tepegöz, Oğuz’a saldırsa da Oğuz’u zebun etse de nihayet kendisi de bir Oğuz’dur. Kendi sıkışık yazgısını bütün Oğuzlara yansıtır. Onları yurtları ile sürgün arasına sıkıştırır. Kahramanların teker teker zelil düşmesi, anlatıyı destandan mite yaklaştırır. Bu noktada Oğuzların yüce kişisi Dede Korkut devreye girer, Oğuzların ricası üzerine Tepegöz’le konuşur. Ona “Oğul Tepegöz” diye hitap eden Dede Korkut, günde altmış adam isteyen Tepegöz’ü, “Bu şekilde sen adam komaz tüketirsin dedi. Amma günde iki adam ile beş yüz koyun verelim” 26 diyerek anlaşmaya razı eder.”

“Simgelerden, arketiplerden oluşan mit, insanın yaşamına ve ölümüne ilişkin sorulara cevap arayışı esnasında ortaya çıkar. Mit, her zaman soruları cevaplandırmaz, kimi zaman da soruları hazırlar. Bu şekilde bir kimlik inşa eder. Çünkü insanın inşasında cevaplar kadar soruların da önemi büyüktür. Mitler, bir arada yaşamanın ilk sonucudur. Çocukları yiyen, ocakları söndüren, Oğuz’u zebun eden kötülük aslında Oğuz’a dışarıdan gelmemiştir. Babasından ve musallat olduğu boylardan onun Oğuz olduğunu anlıyoruz. Oğuz’a içeriden gelen bir kötülüktür Tepegöz. Oğuz’un her daim savaştığı kâfirlerden bile güçlüdür. Dede Korkut bile ancak taviz vererek onunla anlaşma yapabilir. Annesinin su perisi olmasıyla şeytani, Oğuz’un içinde büyümesiyle insani bir metafordur. Romantizm döneminden beri, mitolojik canavarların yoktan var edilmiş (ex nihilo) şekilde katışıksız bir icat şekilde görme anlayışının yaygın olduğunu söyleyen René Girard, “Oysa mitolojik canavarlar incelendiğinde asla böyle bir şey ortaya çıkmaz. Canavar, mevcut birçok biçimden ödünç alınıp bir araya getirilen öğelerden oluşur hep. Ancak bu karışımdan sonra bağımsız bir varlık olarak ortaya çıkar canavar figürü.” der.”

“Dede Korkut Hikâyeleri’ndeki Tepegöz arketipi, insanın iç dünyasındaki azılı düşmanını temsil eden nefis olarak yorumlayanlar, Jung’un kolektif bilinçdışı ve arketipler üzerine geliştirdiği tezlerin katkısıyla kendilerini zihin açıcı bir okumanın karşısında bulurlar. Neticede Tepegöz, bir çobanın azgınlığının, zafiyetinin sonucudur. Doymak bilmeyen yemek ve öldürmek arzularına sahiptir. Dede Korkut, bu arzuyu ve arzunun sahibini ortadan kaldırmak yerine onu koyun gibi makul bir hedefe yönlendirmeye çalışır. Tepegöz’ün vahşi taşkınlıkları mutasavvıfların köpek, domuz, yılan, ejderhaya benzettiği nefis nazariyesine tıpatıp uyar. Modern psikanalitik kuramlara göre Tepegöz, Basat’ın öbür ben’i, bastırılmış kimliğidir. Evlatlık edilen Tepegöz’ün Basat’la birlikte büyütülmesi, savaştıkları esnada Basat’ın Tepegöz’ün her dediğini yapması gibi detaylar, Basat ile Tepegöz arasındaki “öteki ben” teorisini güçlendirmektedir. İlk günahın faili olan babanın, bir anda hikâyeden çekilerek Basat’ın merkezî karakterine yer açması, zıtlıklardan beslenen yeni bir bilincin doğmasına olanak sağlar. Jung, “Hiçbir şey, içsel zıt kutuplarla yüzleşmek kadar, bilincin gelişmesini sağlayamaz.” der. Bu noktada bir arketipi Mundy gibi mantığın süzgecinden geçirmeye çalışmanın, ona uzamda bir yer aramaya çalışmanın absürtlüğü ortaya çıkar: “Arketip ifade biçimleri içgüdüsel önkoşullardan kaynaklanırlar. Mantıkla ilgileri yoktur.”

Öykü uyarlamalarına kuramsal bir bakış

Hatice Bildirici, edebiyat ve sinema kardeşliğini kaleme almış. Sinemaya uyarlanan öyküleri anlatıyor Bildirici örnekler eşliğinde. Yazıda özellikle dört madde şeklinde sıralanan ayrıntılar kaynak bilgi olarak not edilmeyi hak ediyor.

“Bir sanat eserinin bir başka sanat dalı ile yeniden yaratılmasını “uyarlama” olarak adlandırıyoruz. Şiirden tiyatroya, romandan sinemaya, resimden sinemaya, resimden şiire, şiirden öyküye, öyküden tiyatroya, çizgi romandan sinemaya ve öyküden sinemaya yapılan birçok örnek eseri uyarlama tabiri ile karşılarız. Bu saydığım tür geçişleri arasında bilhassa sinemanın kendinden önceki yapıtlara dayanması dikkat çeker. Sinema 19. yüzyılın sonunda bir sanat olarak ortaya çıktığından bu yana kendinden önce insanlık tarihine neredeyse koşut biçimde var olan müzik, resim ve tiyatrodan etkilenmiş; bunları bünyesinde âdeta eritmiştir. Bu noktada elbette fotoğraf-sinema etkileşimini de zikretmeden geçemeyiz.”

“Bir edebî metnin hem tiyatroya hem sinemaya uyarlanması da söz konusu olabilir. Buna örnek olarak Cengiz Aytmatov’un Selvi Boylum Al Yazmalım adlı eserini gösterebiliriz. Hatta bir şiirin ilk önce bir öyküye esin kaynağı olduğunu, öykünün de bir sinema filmine uyarlandığı görüyoruz. Buna örneğimiz ise Orhan Veli’nin “Tahattur” isimli şiirinin Sait Faik’in “Menekşeli Vadi” isimli öyküsüne kaynaklık etmesi, bu öykünün ise Lütfü Akad tarafından “Vesikalı Yârim” adlıyla sinemaya uyarlanmasıdır. Bir halk hikâyesinin önce bir nazma, oradan hem tiyatroya hem sinema filmine dönüşmesini de “Leyla ve Mecnun” ve “Romeo Juliet” ile örneklendirebiliriz.”

  1. Birebir Uyarlamalar: Bunlar yorum içermez. Yönetmen adeta bir görevi yerine getirir gibi cümle cümle ya da nüanslarla öyküyü filme aktarır. Bu tür öykü uyarlamalarına şu iki örneği gösterebiliriz: 20. yüzyıl modern edebiyatının kurucularından kabul edilen James Joyce (1882-1941)’un ilk dönem eserlerinden olan Dublinliler adlı öykü kitabında yer lan “Ölüler” adlı uzun öyküsü; Amerikalı yönetmen John Huston (1906-1987) tarafından 1987’de aynı isimle bu şekilde filme uyarlanmıştır. Yine Stephan King’in “Rita Hayworth and Shawshank Redemption” adlı uzun öyküsünden yönetmen Frank Darabont’ın “Esaretin Bedeli” adlı dünya sinema tarihi içinde önemli bir yere sahip olan “Esaretin Bedeli” adlı filmi birebir uyarlamalar arasında yer alır. Yönetmenin öykü yazarının söylediğinden başka söyleyeceği yeni bir sözü yok gibidir. Elbette kamerasını koyduğu yer, ışık, ses, kurgu ve birçok sinematografik öge bir bakıma yönetmenin yorumudur. Ancak olay örgüsü, karakterler, zaman, kostüm gibi unsurlarla bu filmler öyküyü görüntüye aktarır.

IV. Bir Öykünün Kısmen Filme Kaynaklık Ettiği Uyarlamalar: Sait Faik’in “Menekşeli Vadi”adlı öyküsünden uyarlanan “Vesikalı Yarim”, Camus’nün aynı adlı öyküsünden uyarlanan “Konuk” ve Cortazar’ın “Cinayeti Gördüm” adlı öyküsünden Michelangelo Antonioni tarafından 1966’da uyarlanan “Blowup” bunlara örnek olarak gösterilebilir. Bu filmlerde de yönetmenin yorumu öne çıkar. Yönetmen elindeki öyküyü genişletirken meselesini yeni bir kurgunun içinde ifade eder. Bu filmlerin de bir sanat eseri payesi almaya yakın olduğunu söylemek mümkün. İnsanın diğer insana ve kendine duyduğu merak sürdükçe yani ilelebet tahkiye sürecektir. Edebiyat ve sinema da bu ilgiye ve ihtiyaca cevap vermeye devam edecektir. Bu iki türün, hangi formda olursa olsun ilişkisi sürecekse uyarlamalar da incelenmeye değer eserler olarak ilgi odağımızda kalmaya devam edecek.

T. S. Eliot’a göre eleştirinin sınırları

Eliot, şairliği kadar eleştirmen yönü de ağır basan bir edebiyat adamı. Onun bir esere bakış açısını kavramak için öncelikle onun sanatçı dünyasına girmek gerekir. Sercan Ceylan, eleştirmen Eliot’u anlatmış bizlere.

“Kültür, akademi, eleştiri, şiir. Bunlar T. S. Eliot’ın (1888-1965) yaşamını adadığı, onu tanımlayan alanları oluşturuyor. Akademide dil, edebiyat ve kültür üzerine çalışmalar yürütüp yazılar yazan Eliot, bir şair olmasına karşın eleştiride de kendine özgü yorumlar üretmiştir. Bu yorumlar, dönüp dolaşıp kendi kişiliğinin sınırlarına ulaşır. Yani Eliot’ın eleştiri ve şiir anlayışını konuşmaya onun yaşamöyküsünü anlayarak başlanmalı. Şair ve eleştirmen dünyasına dair yaşamından küçük, fikir verici fragmanlara değinmek aydınlatıcı olacaktır.”

“Eliot’ın denemelerinde söylediği gibi, “bir yazarın eserlerini ciddi bir şekilde ele alan bir eleştiri, o yazarın hayatını da bilmek zorundadır.” Elbette bu bilme, mesafeli, temkinli bir bilme olacaktır. Çünkü yazarın hayatı eserinden sonra gelir. Ancak yazılarındaki, özellikle Edebiyat Üzerine Düşünceler’deki1* fikirlerini anlamadan önce, Anglo Saxon çekingenliğiyle metni yargılayan kim, anlamaya çalışmalıyız.”

“Eliot’ın eleştirilerinde şiire gereğinden fazla ağırlık verdiği söylenebilir. Bu doğrultunda modern eleştirmenlere değil, şairlerin görüşlerine başvurur. “Eleştiri ve akademi arasındaki ilişkiyi düşünürken şairlerin yanında diğer eleştirmenlerin varlığını unutur.” (Wellek, 1956: 401). Ulysses dışında roman ve öyküye neredeyse hiç değinmez. Çünkü modern romancıların dikkate de ğer eserler vereceğinden şüphelidir. Bireysellik ve deneysellik çağında roman “Flaubert ve James ile son eserlerini vermiştir.” Bundan hareketle modern yazarlara karşı ön yargılarından kurtulamadığından bahsedilebilir. 1923’te yazdığı “Ulysses, Düzen ve Mit” yazısında Joyce ve onun kurgu tekniğini inceler. Eleştirisinde ön yargılarının yanında biraz da modern çağa karşı umutsuzluk sezilir. Önerisi, belki de çağın kargaşasına, modern sanattaki kaosa çözümü, mitlerde kullanılan hikâye anlatma metodudur. Böylece sanatçı, insanın çağdaş yaşantısıyla geçmişteki deneyimlerini bir araya getirebilecektir. Joyce arkasında, kendinden sonraki yazarların da denemesi gereken yenilikçi bir metot bırakmıştır. Öte yandan mit metodu ilk kez İngiliz şair W. B. Yeats tarafından ortaya atılmıştır. Yeats, şiir sanatı bakımından mito-poetik bir yöntem önermiştir.”

“T. S. Eliot’ın geçmiş, şimdi ve gelecek kavramlarını bir arada kabul eden görüşlerinin temelinde Bergson felsefesinin bulunduğunu söylemiştik. Paris’teki yıllarında Bergson’dan aldığı derslerden oldukça etkilendiği açık. Zaman üzerine fikirleri, edebiyat ve sanat hakkındaki teorilerini de beslemiştir. Gelenek ve tarih şuuruna dair fikirleri bunun bir göstergesidir.

Öte yandan Eliot, metinler arasında da birliktelikten, bütünlükten söz eder. Çünkü “Hiçbir sanatçı, kendisinden sonrakilere iletmek istediği dünya görüşünü tek başına veremez. Onun bize vereceği dünya görüşü, hayat felsefesi, geçmişteki şair ve sanatçıların görüşleriyle ilişkisi bakımından değerlendirilebilir. Onu tek başına değerlendiremezsiniz; onu ölülerin arasına yerleştirip eserlerini onlarınki ile karşılaştırmalı ve mukayese etmelisiniz.” Yani bütün eser ve yazarlar bir düzen, daha doğrusu bir organik bütün içindedir. Etkilenmeler, öykünmeler, özdeşleşmeler, bu bütün içindeki kaynakları oluştururlar. Dolayısıyla şimdiye yön veren geçmiş zamandır, geçmiş ise çağın şuuruyla sentezlenmektedir.”

“Eleştirinin Görevi” adlı denemesinde Eliot, eleştiride iki amaç belirler, “sanat eserlerini açıklamak” ve “halkın zevkini geliştirmek.” Böylece kendi eleştirisinin sınırlarını da çizmiş olur: Açıklayıcı ve faydalı. Sanat eserini açıklarken iyi ya da kötü gibi öznel hükümlerle bağlayıcı davranmamalıdır. Çünkü Eliot’a göre okur, doğru yargıya kendi ulaşabilir. Eleştirmenin tarafsızlığı, okurun zevkini de geliştirmiş olacaktır. Öte yandan eleştiri, kendi ufkunu genişletmek, sınırlarını aşmak durumundadır. Mesela teolojiye, felsefeye, psikolojiye, fiziğe, siyasete, tarihe açılması gerekir. Bu gerekliliği, “halkın zevkini geliştirme” amacıyla da örtüştürebiliriz. Yine de salt edebiyat verileriyle Dante’yi, Shakespeare’i ya da Goethe’yi anlamak mümkün değildir. T. S. Eliot “Eleştirinin Sınırları” başlıklı denemesinde bunu, “Edebiyattan başka hiçbir şeyle ilgilenmeyen bir eleştiricinin bize söyleyeceği pek bir şeyi yoktur.” sözleriyle açıklar.

Hece Öykü’den beş öykü

Hasibe Çerko- Kuzey

“Şimdi burada düşlerken o zeytuni kahverengi gözleri, yaprakları okşayan rüzgâra güven doğdu içimde. Şakaklarım dinlendi, hafifledi yangını ciğerlerimin. Dağ havası kamaştırdı alnımı. Karaya çalan yeşil otların bürüdüğü toprak yoldan kırmızı açıklığa doğru yürürken göğsüm, kollarım, ayaklarım kavuştu eski huzuruna. Bahçenin dokusuna yatıştırıcı uğultularla karışan rüzgâr, çocukluğumun rüzgârının neşeli uğultusunu hatırlattı: arkların suyu yavaş yavaş erguvan rengini alır, engebeli arazi ta yukarıdan başlayıp derenin eteklerine kadar incecik yapraklarla örtülürdü. Şırıltılarla, dallardaki sevinç gürültüleriyle öylece inerdi akşam, yolunu tamamlayınca güneş, yumuşacık bir çarpışla son damlalarını sererken tepeye, gündüz seslerinin kalabalığı kesilirdi aşağıda, kırlarda. Ve nazlı koyunlar, geniş zümrüt otlaklarda nefeslenen, dipleri ufak taşlarla döşeli gölcüklerden meleyerek su içen koyunlar akşamın örtüsü altında birden sessizliğe gömülür, rengarenk kuşlar kanat çırpıp cıvıldamaya başlardı yüksek dallarda. Tünerdi bir baykuş kaya kovuğuna, kafasını bir sağa bir sola çevirir, öter, tok sesini birkaç kez bırakıp uçardı kıraçlara doğru, Bahçenin gelişiminin olgun müziği işte gitgide belirginleşip şekillenmeye başladı, bütün tonlarıyla kucakladı beni, ocaklarda kaynayan taze yemiş şıraları ve buğdaylar davet etti çağrılı rayihalarla.”

“Burada kavradım hissedişin anlamını ve gözyaşlarını. Kendimi attığım bu toprakta, otların üzerinde. Toplayıp kaldırdım yere düşenleri. Canlıydı her biri, bağrıma basıp ısılarını hissettim, tuttum parmaklarımla o ipek duyarlıkları, çamura belenmişleri bile. Onlar acı geldi en çok. Dizüstü çöktüm önünde, kıvrandım, özledim, ağladım ağaca, yaslandım sonunda tükenmez aşka. Kaldırır kaldırmaz başımı, tepenin yuvarlak zirvesinde, yukarıda, çalıların süslediği taşlı patikada günbatımını seyrettiğim beyaz kayanın ardındaki yaşlı kavaklar belirdi. Sırma yaprakların hatırası içimi titretip doldurdu içimi. Hemen gidemezdim oraya, uzaktan tuttum yumuşak, kırılgan dokuyu. Sıkıca sarıldım, bağrıma bastırdım, oradaki taş oluklarda akan karların suyuyla ıslatıp yıkadım kumla yaralanmışları. Nasılsa her şey, her şey hep aynı yerinde. Gerçi bu mevsim daha da arınmışlar. - Olağanüstü hassas titreşimlerle karşıladılar, kuvvetli akımlarla. Hep orada kalmak istedim, gün boyu dinlemek suyu, mevsimi, bitkiyi.”

Safiye Gölbaşı- Hikâyenin Yazarı

“Böyle inat edince sayfaları hızlıca kapatıp masadan kalkıyorum. Yok bu Kahraman affedersiniz taş kafa çıktı. Geçmişe gidecekmiş de orada kalacakmış. Bu mümkün mü? Mümkün mü? Değil işte değil tabi. Yoksa mümkün mü? Hayır hayır. Misal ben de bin dokuz yüz nokta nokta senesine gidip orada kalmak istiyorum da bugünle ilgilenmiyorum. Diyelim. Ben de tıpkı Kahraman gibi yaşadığımı ancak o sene idrak ettim, her şeyim yalnızca o sene tamdı, sonra hep eksilerek devam ettim. Diyelim. Ve bin dokuz yüz nokta nokta senesine gidip orada kalmak isteyeyim. Mesela. Mümkün mü? Acaba? Muhtemelen değildir. Denesem mi? “

“Sen de benim gibi üçüncü bölüme gitsen bile artık mutlu olmazsın, anlıyor musun? Orayı da karıştırırsın. Çünkü artık masum değilsin, masum değiliz. Seni de beni de kandıran mutluluğa inandıran masumiyetti, ilerleyen bölümlerde neler olacağını bilmiyor olmamızdı. Şimdi sen oraya gitsen bile mesela yedinci bölümde ne olacağını biliyorsun hatta sana hikâyenin sonunu da söyleyeyim. Sen öleceksin. Üçüncü bölümden tam sekiz bölüm sonra öleceksin. Bunu bile bile yine mutlu olur muydun herhangi bir bölümde? O zaman yaşadığın şeylerin tadını tekrar çıkarabilir miydin, yanında olduğun insanlara yine öyle sarılabilir miydin? Yapamazdın hayır. Çünkü olmuyor çünkü kimse yapamaz bunu. Ben de yapamadım. Artık biliyorsun işte ne olacağını, beni anla bana acı ve müsaade et bana yardım et, bitireyim hikâyemi.”

“Kahramancığım beni dinlemiyor artık. Hikâyenin üstünden kalkmış. Üstüne başına bulaşan kelimeleri harfleri silkeliyor. Yolunu buldu. Üçüncü bölüme gidecek. Bu novelladan umudumu kestim. Bir gece yarısı yaşadığım o heyecan bile uzak, yabancı bir anı şimdi. Müsaadenizle Kahraman’ı üçüncü bölüme bırakıp geleyim. Ben mi? Burada kalacağım. Bu zamana kadar neyi unutmaya çalıştıysam yine onu unutmaya çalışmaya devam edeceğim. Tabi şimdilik.”

Segah Gümüş- Çevirimiçi

“Tam on dakika dokunmamaya karar veriyorum nihayet. Masanın üstünde, çektiğim ıstırabı umursamadan sessizce yatıyor şimdi. Nasılsa birazdan dönüp önünde diz çökeceğimi biliyor. Beni bu azaptan kurtaracak iksirin sadece kendinde olduğundan emin. Ondan böyle umarsız, sağır, dilsiz. İçimde bir öfke büyüyor. Alıp duvardan duvara çarpmak, paramparça etmek istiyorum onu.

Gözüm duvardaki saatten ısırık alıyor habire. Engel olamıyorum. Altmış, altmış bir saniye... Ya şimdi gelmişse! O da telefonun diğer ucundaysa. Şu anda çevrimiçi olup olmadığıma bakıyorsa! Evet kesinlikle! Büyük bir fırsatı kaçırıyorum.”

“Yapabilir miyim? Gözlerime onun gibi bakabilir mi bir başkası? Aynı şarkıda aynı duyguyu hissedebilir miyiz? Ben burada hastalansam onun orada başı ağrır mı? Üzülsem, gözlerinden yaşlar boşanır mı sebepsizce? Bir yerim ağrısa, hisseder mi daha söylemeden? Her şey bir yana avucumdaki koku… Olmasaydı belki unuturdum. Günlerdir içimi kavuran ateş sönerdi. Bitti gitti, bu da buraya kadarmış, diyebilirdim… Fakat avucuma kayıtlı o… her şeyi kaldırabilirim, tüm acılara katlanabilirim… parmak uçlarımda gömülü sırrımız… yüz yıl engelli kalayım onda… unutamam, vaz geçemem…”

“Soğuk bir gündü. İşyerine gidiyordu. Konuşmak istediğimi söyledim. Şaşırdı. Daha cevap veremeden bakışlarımı yüzüne saplayıp ellerimi kaldırdım. Bak, dedim. Ellerime bak! Parmaklarıma… Üşümüşler. Bak nasıl morarmış uçları. Anlamıyordu. Bir şeyler geveliyordu. Birkaç adım geriledi. Daha açık nasıl anlatabilirdim. Ben de yürüdüm üstüne üstüne. Ellerimi yüzüne götürdüm. Görmeliydi. Göstermeliydim. Sonra boğazına gitti ellerim. Hissetmeliydi. Parmaklarımı sardım yavaşça. Anlamalıydı. Ellerim nerde bitiyor yüzü nerde başlıyor? Gözlerinde garip bir ifade var. Tuhaf hareketler yapıyor. Yüzündeki damarlar yol yol haritalanmış, rengi kırmızı-mor arası bir şeye dönmüş. Ellerimin soğukluğu vücuduna geçmiş olmalı. Çaresiz. Anlayabiliyorum. Ben de aynı böyle hissediyordum son zamanlarda. O anda çevremizde insanlar fark ettim. Üstüme atılıyorlar, beni ondan uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Deli galiba, diyorlar. Çıldırmış kadın! Bir ara parmaklarımın arasında kızıl saç yumakları görür gibi oldum. Hiçbir şey düşündükleri gibi değildi. Çıkıp gitmeliydi dünyamızdan. Düşündüğünüz gibi değil. Gitmeli. Hayır hayır yanlış anladınız! Bırakın beni sadece konuşuyoruz.”

Recep Seyhan - Gözlerinde Çivi Yoktu Senin

“İki yaş büyüktü babamdan. Kalabalık bir aileydik ve evde halamın üzerinde herkesin tasarruf hakkı vardı. Hatta çocuklar bile buyurgan bir üslupla hitap edebilirlerdi ona. Gülfü derlerdi: Kız Gülfü, babam seni çağırıyor. Gülfü, bana bir yumurta versene folluktan. Kendisine bir soru yöneltilmedikçe kimseyle konuşmazdı. Bir soruya cevap vermek zorunda kalırsa sözlerini belirsiz bir yere gönderir gibi sarf ederdi ve gözlerini kaçırırdı muhatabından. Kendisiyle az çok iletişimi olan tek birey babamdı ve o da yıllar sonra bile eskiden devreden bir alışkanlıkla onunla konuşurken bir boşluğa bakardı.”

“Sen olmasaydın o evde daha fazla yaşayamazdım. İnsanların içindeki çığlıkları damıttığını düşündüğüm coşkun akan derelere, hüzünleri yapraklarında eleyerek sallanan ağaçlara, kışları folluktaki tavuklara, ahırdaki danalara, işlediğim kaneviçelere, ördüğüm çoraplara, dokuduğum kilimlere döküyordum içimi. İtiraz etmeden dinliyorlardı beni. Bilmiyorlardı ki ruhumdaki kirleri. Annen hummadan vefat ettiğinde Altı yaşındaydın. Zamanları bir gergef gibi dokuyacağım, günlerin güne benzeyeceği bir fırsat doğmuştu: Seninle geçecekti artık zamanlarım. Benden başka sana bakabilecek biri de yoktu zaten. Annen gidince sen mi bana sığındın, yoksa ben mi sana sığındım bilmiyorum; nefes olmuştun bana. Artık bu evde benim de kullanabileceğim bir pencerem vardı. Tek taraflı konuşmalarımız ta sen beşikteyken başlamıştı. Önceleri ahırda danalara, pineklikteki tavuklara, evin kedisine; sen gelince kimselere söyleyemediklerimi, gizli odalarda bu kez sana anlatıyordum. Anlamasan da dinliyordun beni.”

“Ben öyle işleri nereden bilecektim? Her şey o Hayfa şırfıntısının başının altından çıkmıştı. Beni ayartmakla kalmamış Kuru Karı’nın oğlunu da bana doğru bir yolculuğa çıkarmayı başarmıştı. Daha on altı yaşındaydım. Toydum, hayatı da insanları da tanımıyordum. Soğuk kış günlerinde kuşların nerelerde yaşadıklarını, baharın nereden çıkıp geldiklerini; rüzgârın ne yönden nasıl eseceğini, yolumda hangi kuyuların bulunduğunu, karşıma çıkan hendekleri nasıl atlayacağımı, gözlerimi nerede nasıl kullanacağımı, ayaklarımın yönünü, sözlerin içinde sakladıklarını bilmiyordum, bilmiyordum…”

“Birinin gözlerimin farkına varması hoşuma gitmişti. İlk kez biri bana güzel baktığımı söylüyordu. Sağ avurdumun üstündeki benin bana çok yakıştığını da duymamıştım kimseden. Bakışlarımın bir insanın içini titretebileceği ise aklımdan bile geçmezdi. Ben nereden bilirdim ki bunları?

Hayfa şeytanı, o yaşın başımda estirdiği kavak yellerinin kıpraştırdığı halleri gözlemlemiş olmalı; ondan bana, benden ona haber iletirdi. Bize gelmediği gün onun nerede olduğunu bilirdim. Evdekiler çoklukla tarladaydı. Mısır biçme zamanıydı. İş zamanıydı ve köy içi ıpıssızdı. Yanımda sadece Hayfa vardı. O gelince Hayfa şeytanı bir mazeret uydurup gitti. Meğer anlaşmalıymış bunlar.”

Ethem Erdoğan- 3. Sayfa Hırsızları

Ayazın iliklere işlediği bir mart sabahı kaybolan, büyük bir şehirden yola çıkıp büyük beklentilerle küçük bir şehre gelen A en son bir çorbacıda görülmüştü. Çorba önemliydi mutlaka. Yoksa ne işi vardı küçük şehirde? Zaten herkes, inanca ve ideale değil (modası geçmiş laflar bunlar!) çorbaya bakmıyor muydu? (Short short story, versiyon 2)

   Suikast, kaza ya da cinayet varsa ortada, açık seçik kanıtlar kalır geride mutlaka. Bu uzmanlık gerektirir tabi. Herkes olay yerine bakıp kanıtı göremez. Kaçırılmışsa bile yetkililer bunun bir sebebe dayalı olduğunu, sebebin de ne olduğunu bulurlar. Bizim A’nın durumu, bu durumlardan hiçbirine girmediğine göre, onun durumuyla ilgili bir çıkar yol, bir ipucu bulmak da neredeyse imkânsız. Yanlış anlaşılmasın ama bu ortaya konan tablodan dolayı yazarın A hakkında olumsuz yargılara, peşin hükümlere ulaştığı gibi bir fikre kapılın bence. Bunun için yeter miktar gerekçeye sahibiz. Mesela A’nın ortadan kaybolmasını tipik bir kaçış olayı sayarsak, kayıp olaylarının çoğunun “tipik kaçış vakası” sınıfına girdiğini de bilmeliyiz ve bu polisiye bir realitedir. Binaenaleyh A’nın durumu da ipucu yokluğu noktasında bir istisna sayılamaz. A’nın durumun ne olduğu, yazar tarafından neredeyse anlaşılmış olsa da, anlatılmamış olduğundan dolayı; bizler olmayan belirtilerle bu drama bakıp bakıp; o küçük şehirdeki ölüm haberlerinde bizim A’nın eşkâline benzeyen bir ceset bulunduğu raporu gelip gelmediği üzerine kafa yormalıyız. A’nın görevinin belirleyici özellikleri düşünülünce kaybolmasını, kaçırılmasına bağlamak büyük ölçüde -faraza bir onuru olan- karanlık işlere ve bir nevi adam kaçırma eylemine ağır saldırı sayılırdı. A’nın rutininde, gündelik hayatında, kaçabileceği ya da kaçırılabileceğini iğva edecek bir tavrı da hiç olmamıştı.

Bir Nokta’dan Fethi Gemuhluoğlu özel sayısı

225. sayısını Fethi Gemuhluoğlu özel sayısı olarak çıkardı Bir Nokta dergisi. El emeği göz nuru bir dergi ile yüz yüze geldiğinizi anlayacağınız bir titizlik hemen göze çarpıyor derginin her sayfasında.

İlk paylaşımım derginin giriş yazısından olacak. Mürsel Sönmez kaleme almış bu yazısı. Samimiyetle ilmik ilmik dokunmuş bir selamlama bu.

“Birnokta gelmiş masaya kurulmuştur. Kapaktaki o çok özel Ahmet Uğur Keltek fotoğrafına bir süre bakakalınır. Görüntü, neyi içerirse içersin; duymaya, düşünmeye, güzelliğe ve sözün kâinatına davetkâr bir tecellî olarak kapıyı aralar. Sonra sunuş yazısına gelinir. Her sayı bıkıp usanmadan insan/insanlık hallerine dair kaygı, endişe ve elbette umut dillendirilerek yerini almış, edebiyatla bağı kurulmuştur. Tüm varlık ve oluşa dair tümel bakışın anlık parıltısı duyumsanır.

Sonra “Aşka Dosta Fethi Beye…” Başlıklı yazısıyla Şamil Kucur girizgahına gelinir. Fethi Bey’in en yakın arkadaşlarından merhum Abdullah Kucur’un oğludur Şamil Kucur. Kültür gazetecisidir. Çocukluğu Fethi Bey çevresinde geçmiştir. Yazmanın yüklediği sorumluğu yüksek derecede hisseder. Hele babası Abdullah Bey ve Fethi Bey söz konusu olunca edebinden susuverir. “Öyle güzel ve özeldiler ki yazmaya kıyamam” der gibidir. Ama ne çare. Şamil Bey de açıldıkça açılacak, yazıldıkça yazılacak olan Fethi Gemuhluoğlu destanına satırlar ekler. Özel, sıcak ve muhabbet dolu.”

Dosyada yer alan yazılardan

“İnsan doğar yaşar ve bu aleme veda eder, her fani gibi! Ama ardında güzellikler, eserler bırakan, dualar ile anılan insanlardan olmak ise, her insanın arzu ettiği ama her insana da nasip olmayan temennilerdir. Hayatta iken de, Hakk’a vuslatından sonra da, hayatı, fikirleri, düşünceleri, aşk anlayışı, dostluk anlayışı, insana, hayata, tarihe, tabiata, coğrafyaya bakış açısı, devlet, millet, vatan hassasiyet, kültür ve sanatın kişi ve millet varlığındaki olmaz ise olmazlığı, ilme, edebiyata, musikiye bağlılığı, sohbetlerinde, yazılarında ve dostluklarındaki en öne çıkan husus iman, aşk, samimiyet, vefa, sadakat, gayret olan bir zamane “alp eren”i geçeli bu alemden, nerede ise yarım asır oldu. Bu alp eren İrfan Fethi Gemuhluoğlu’dur.”

“Merhum babam Abdullah Kucur’un hayatında Fethi Beyin çok ayrı bir önem ve kıymeti vardı. Onunla yaşardı ama konuşmazdı, yazmazdı çünkü O da Fethi Bey gibi, “Söz ve yazı orucu tutanlardandı.” Ancak, yaşananlar hatıralar ve bu gün de hatıralarımızda ve gönül alemimizde Fethi Bey yaşamaktadır.

Fethi Gemuhluoğlu ile ilgili, ilki 1997 yılında olmak üzere, farklı gazete ve dergilerde yayınlanan, makale ve dosyalar ile Fethi Beyi ve onun fikir ve gönül dünyasını, haddimiz olmadan, bugünün insanına anlatmak ve paylaşmaktı mütevazice gayretimiz.”  Şamil Kucur

“Yaşadığı dönemde oldukça meşhur pek çok insan ve yazar şöhretini ve önemini kaybettiği halde vefatının üzerinden 43 yıl kadar uzun bir zaman geçmesine rağmen Fethi Gemuhluoğlu hâlâ konuşulmakta ve gönüllerde yaşamaktadır. Halbuki nesiller değişmiş, hadiseler, meseleler farklılaşmış, dünya fikri, siyasi, ekonomik birçok değişim ve dönüşümler geçirmiştir. Hep düşünür, merak eder dururum. “Kırk senedir “söz orucu” tutuyorum. En az 20 senedir, 25 senedir “yazı orucu” tutuyorum. Ne yazarım ne çizerim. Zaten okur-yazar takımından da değilim” diyerek sükûtu, meydanlarda görünmemeyi tercih eden, mahfî bir kişiliğe sahip Fethi Ağabey’e yönelik gün be gün artan bu ilgi ve teveccühün sebebi ve hikmeti nedir acaba? Üstelik O’ndan bize intikal eden yüzlerce makale veya kitap da bulunmuyor. Sadece bir konuşması, Anadolu’nun ücra denilebilecek bir yerinde, küçücük bir kasaba olan Arapkir’de, 1949-61 yıllarında Arapkir Postası gibi mahalli bir gazetede yayımlanan 30 köşe yazısı, iki röportaj ve 1953-77 arasında dostlarına yazdığı 36 mektup. Mehmet Genç’in dediği gibi “O, zamanımızın Sokrat’ı” mıdır yoksa? Belki de öyle. Bir tek eseri olmayan fakat 2000 küsur yıldan beri insanlık âleminin en gözde filozofu Sokrat. Demek ki sevilmek, hayırla yad edilmek için onlarca eser vermeye hâcet yokmuş. Nitekim İmam-ı Rabbânî’den de bize kalan sadece mektupları, “Mektûbât”ı değil midir? Ebu Hanife’nin de telif ettiği bir kitabı yoktur. Fakat Ebu Yusuf, İmam Muhammed, Züfer gibi her biri müctehid talebeleri vardır. Ve Ebu Hanife de o vefalı talebeleri sayesinde düşünceleri ve fikirleriyle hâlâ yaşamaktadır.”

“Fethi Gemuhluoğlu’nu hakkıyla anlayabilmek, önemini ve rolünü idrak edebilmek için yaşadığı dönemin şartlarına ve muhitine göz atmak gerekecektir. Necip Fazıl, Nurettin Topçu, Cemil Meriç, Sezai Karakoç, Hilmi Ziya Ülken, Rahmi Eray, Eşref Edip, Mümtaz Turhan, Mahir İz, Nihat Sami Banarlı, Ali Yakup Cenkçiler, Ali İhsan Yurt hayattadır. Kadir Mısıroğlu ve Şevket Eygi popüler, Osman Yüksel Serdengeçti menkıbeleri ve mücadelesiyle dillere destandır. Samiha Ayverdi, Kubbealtı ve çevresi, Ergün Göze, Ahmet Kabaklı ve Türk Edebiyatı dergisi ilgi odağıdır. Tasavvuf ve tarikat büyükleri geniş kitleleri irşad etmektedir. Fethi Ağabey, “Türkiye’nin muhtarı” ünvanını hakedecek şekilde tüm bu çevrelerle irtibatlı, faaliyetlerinden haberdar, onlarla iç içe, yan yanadır. Etrafını gözlemlemekte, ibret alıp dersler çıkarmaktadır. Bütün bu dînî, fikrî, siyasî teşekküllere ve öbeklere rağmen Fethi Gemuhluoğlu da nev’i şahsına münhasır müstakil bir şahsiyet olabilmiş, kendi hususi muhitini ve çevresini oluşturmuş, feyz ve ilham alınan bir cazibe merkezine dönüşmüştür.”

Kitab’a dosttu. Tüm tanıdıklarının eksiğini gidermek için sürekli okuyordu. Bir neslin tüm sorumluluğu omuzlarındaydı adeta. Kitaba dostça, anne şefkatiyle, merhametle yaklaşırdı. Bir canlı gibi görürdü kitabı. Kutsal Kitab’ın adı geçtiğinde “fizikötesi bir akım geçerdi yeryüzüne O’ndan. “Tüm okuduklarımız” derdi “bizi olgunlaştırmalı, daha iyi anlayabilmemiz için Kutsal Kitabı”. İnsan sıcaklığının ancak Kutsal Kitap’la duyumsanabileceğini, insan sıcaklığının ancak Kutsal Kitap’la yeryüzünde büyütülebileceğini anlatır ve Eklerdi: “İnsanın bunalımı Kutsal Kitab’ı yeterince anlayamamasından ileri gelmiyor mu?” Müjgan Uluçam

Gemuhluoğlu Türkiye’de sorunun, yanlışlığın tenkit fikrinden kaynaklandığını, tenkid üzere değil tebliğ üzere olunması gerektiğini söyler. İrfan mektebinin verdiği üstün bakış açısı ile tenkidi édellâk ve dellâl” olmaklık olarak görmüştür. ‘Dellâkler, vücudumuzdaki kiri önümüze koyarlar, Allah’ın Settârü’l-Uyûb vasfını rencîde ederler. Dellâller, iki kişinin mâbeyninde bir kişiyi iltizâm etmek durumunda kalırlar.’

Gemuhluğlu, batılı aydın ve doğulu aydın tablosu çizer, kıyaslar. Batılı aydın sanat üretimi için bunalımı gerekli görür diğer veçhesi ile sanat üretimi üretme kaygısı bunalımını arttırır. Batılı aydının bunalımı tabidir, fikri ve kalbi olarak boşluktadır. Doğulu aydın ise mü’min, muvahhid olması nedeni ile sanat üretimin merkezinde cezbe ve şevk vardır.” Resül Tamgüç

Kâmil Yeşil’den bir öykü

Öykülerine aşina olduğum bir isim Kamil Yeşil. Hayatı okumayı çok başarılı bir şekilde yaparak öyküsüne hayatın sesini katıyor.  Baston isimli öyküsünden bir paylaşım yapacağım. Devamı Bir Nokta dergisinde.

“Yaya kaldırımında mahrem düş(ünce)lere dalmış yürüyordu.
Bastonun kavisli kaygan kısmını okşamak, yalnızlık duygusunu unutturmuştu.
Kaldırıma düşen gölgenin, taşları yaralayacağından korktu bir an.
Gölgesinin kıvrımları, dans eden bir kadına benziyordu sanki.
Her kıvrımı büyük bir zevkle seyretti.
Eli bastonunda idi ve kavisli kısmından kavramış olduğunun farkına vardı.”

“Kendisini aşk olarak konumlandırabilir mi örneğin. Onun karşısına aşk olarak çıkarsa mı daha çabuk kavuşur; yoksa nefret olarak tanımlarsa mı? İnsanın kendini nefret olarak tanımlaması kolay değil. Öyleyse. O, kolay olmayanı tercih etmeli. İnsan en kolayından kendini mi nefret olarak tanımlar yoksa karşıtını mı? Kendini nefret olarak tanımlarsa karşıtını (Semiray) doğrudan aşk olarak tanımlamış olur mu?
Olmaz.
Olmaz mı?
Olur.
Sen benim için aşksın, der.
Aşkın kendisisin der.
Ben de senin karşıtınım.
Adını söylemez ama.
Sadece karşıtınım der.
O ne anlarsa anlasın bundan.”

“Bastonu bir kez daha vurdu yere.
Elektriği kaybolmuştu sanki.
Kavisli kısım düzelmişti.
Soru çengeli değildi artık elindeki.
Kayganlık kaybolmuştu.
Evirdi çevirdi elinde.
Eğri bir odun dedi.”

Ne de çabuk yitiriyoruz “Sen”i

Ezgi Fatma Açıkgöz, yitirdiğimiz bir değere ışık tutan yazısı ile Bir Nokta dergisinde. Ben çukurundan kurtulup karşımızdakine bakmak, kardeşlik duygusunu yaşatmak ve erdemli bir yaşamı kuşanmak. Aslında bütün bunlar hepimize çok yakın kavramlar ama hayat denen keşmekeşte ister istemez ihmal edilen taraf oluyor karşımızdaki.

“Nasıl bir devirde yaşıyoruz, anlamak zor. “Önce benim arzularım yerine gelmeli; diğer insanları da düşüneceğim elbet fakat kendimden sonra.” diyebilen bireylerden oluşan bir toplum olduk çıktık. Aslında bu durumu yalnızca içinde yaşadığımız topraklarla sınırlandırmak doğru sayılmayabilir. Dünya genelinde de hızla yayılan bencillik hastalığının ta kendisi bu; başka bir şey değil.”

“İnsanın olumlu, sevgi dolu, bencillikten uzak değerleri kendi benliğine işlemesi, zaman içinde bu değerleri “önce ben” demeden “sen” demeyi bilerek tıpkı tarlasına nitelikli tohumlar saçan bir çiftçinin özeniyle aile bireylerine ve yakın çevresine yansıtması nasıl da mucizevî sonuçlar açığa çıkarabilir. Sevilmek isteyen birinin önce karşısındakini tüm varlığıyla sevgiyle sarmalaması ve hayatına dahil etmek istediği nimetleri çocuk sâfiyetiyle karşısındakiyle de paylaşabilmeyi düstur edinmesi, huzur ve mutluluk kapılarının kendisine de açılmasını sağlayacaktır. “Benim dediğim doğru, önce senin isteklerin değil, benim isteklerim gerçekleşmeli, sıralamada öncelik daima bana ait vb.” tarzındaki düşünce ve tutumlar aile içindeki anlaşmazlıkların, huzursuzlukların, bir bakıma küçük savaşların kaynağını oluşturmaz mı? Üstelik bu zihniyetteki kişiler, yaşadıkları toplum içinde de ister istemez benzer kişilik özelliklerini sergileyeceklerdir. Önce “Sen” demeyi bilmeyenler, “Ancak kendi tatminlerimi düşünerek ve yaşamımı garanti altına alarak düzenimi sağlandıktan sonra diğerlerini de düşünmeye başlarım.” diyerek sürdüreceklerdir hayatlarını. Sosyal / kişisel ilişkilerinin yanı sıra iş hayatlarında da “Acımayacaksın, yoksa acınacak hâle gelirsin.” düşüncesiyle atacaklardır adımlarını. İstisnalar, kâideyi bozmaz elbette. Buna karşılık, beden ve gönül gözlerimize takılan gerçekler de bunlar ne yazık ki.”

“Kâmil insan olabilme gayretini sürdüren az sayıdaki insan dışında “Önce sen.” diyen kaldı mı?

Ya sizce?...”

Bir Nokta’dan şiirler

Raptiyeler dökülüyor çatmalarından

şakaklarıma

Karyoladaki kadın doğuruyor köşedeki

mezarları

Köy odalarında kokan gül yüzlü kara

bacıları

Ve türkülü köy mutfağında ot yolan

ninem

O mezarlar ki şimdi açılan penceremin

Manzaraları

Ali Küçük

Hepimiz aynı türküyü çağırıyoruz

Çünkü baharın kubbesi hepimizi kuşatıyor

Misal bir kısrak yelesiyle ben aynı makamdan

Güneş yeşillere vurdukça seviniyoruz

-güneş yeşillere hep vursun

Durup izliyoruz gece fethederken toprağı

Yıldızlara hasretimizi yineleyip

Hasırlarda uyumaya hazır çocukları

Bahar yanaklarından öpüyoruz.

Canı tenden ağmış bir yürek

Filizlenen palazlanan domuran

İşte geliyor koynuma bahar

Sımsıcak elleriyle yurdum oluyor

Bir yudumda biliyorum tüm nehirlerin tadını

Bir bakışta kaplanlarımı suvaran

Hicret ediyoruz kervan kervan

Bir yürek ki yollar boyu yoğurulmuş.

Muhammed Gazali Kılınç

Mesude

Kuru eylül renginden söz edeyim gel otur:

Devrilen güneşlere koşan kardeşim sen yaşıyorsun

Kim demiş eğilip su içmez Denize taş atıp incitmez

Kapıyı kırk iki defa örten Akşamı üstüne döken

Bu sahil yakışmıyor senin açıklarına

Deniz ağlasın

Ya İlahi!

Sen koru Mesude’yi Kuru havalardan

Mesude de mevsimleri

Hüseyin Burak Us

çöl bir ok atımı mesafede

ve büyüyor an be an

adım ve adım

oysa hızla akan bir ok

ok mu dedim aslında mızrak

ok ya da mızrak her neyse

çöl yaklaşıyor hızlı adımlarla

balkonumdaki saksılarda büyüyen

pembe domates fidelerine

kısa bir geçmişimiz var

bir çay demlenmesi kadar

ve belki o da yok

Suavi Kemal Yazgıç

Sonbahar sanat ve gerçek

Gökmavi Dergisi 20. sayıyı sonbahar ile selamlıyor. Kapaktan başlayan güz renkleri derginin tümüne sinmiş adeta.  İçten, kuşatan ve gönle dokunan bir dergi Gökmavi. Mütevazi duruşunu hisli yazılarla besliyor.

Ahmet Musa Alp, Sonbahar, Sanat ve Gerçek isimli yazısında mevsimlerin edebiyata yansıyan yüzünü anlatıyor. Rabbin bir tecellisi olan sonbahar var yazıda.

“Sonbahar kime ne hissettirirse hissettirsin tartışmasız bir içe dönme, hanelere çekilme vaktidir. Koşuşturmalar hava muhalefetinin büyük etkisiyle azalır. İnsan ve doğa içinde ne biriktirdiyse onu varsa dışa vurmaya başlar.

Yaratan'ın sanatı önümüze serdiği ve sanatın içinde yaşamamıza izin verdiği dönemdir sonbahar. Bulutlu gökyüzünden süzülen kızıl sarı güneş ışıkları neye değse güzelleştirir. Her yer ilham veren ilahi hikmetlerle dolar. O bereketli yağmur dinince, su birikintilerinde ışıyan şehir ışıklarının dansı sıkıcı kenti bir düş ülkesine çevirmez mi? Dökülen yapraklardan bahsetmek ne kadar klişe olsa da onların hışırtısından söz etmemek, rüzgârda uçuşmalarına imrendiğini itiraf etmemek ne mümkün. Sonbahar, görebilene bir görsel, işitsel bir duygu şölendir. Eli fırça tutana, kalem tutana, deklanşöre basmak isteyene... Görsel ziyafetin büyük etkisiyle kuşkusuz, estetik algımız, sorgulama isteğimiz yükselir. Öyleyse sanat ne?”

“Farklı sanat tanımlarının ortak yanlarından birisi; yapılan işin estetik kaygı taşıması gerektiğidir. Her insanın estetik kaygı ile yaptığı iş bazı tanılamalara göre sanat olarak görülse de bizim için sonbaharda yağmurda, çadırda yaşayan çocukların olduğu bir coğrafyada sanat sadece dökülen yaprakların hüznünü anlatmak olamaz. Olmamalı. Bizim için sanat, mensubu olduğumuz milletin, üzerinde yaşadığımız coğrafyanın dertlerini kendisine dert etmeli. Uyuyan, kulaklarını tıkayan, vazgeçmiş insanı yeniden gören duyan yaşayan insan hâline getirmelidir.”

Muhteşem Gatsby “Sözde Kızlar”a karşı

Emine Aslan bir inceleme yazısı ile yer alıyor dergide. F. Scott Fitzgerald’ın Muhteşem Gatsby romanı ile Peyami Safa’nın Sözde Kızlar romanını arasında karşılaştırmalı bir inceleme bu. İlginç detaylar var. İki romanı okumayanlar okumak isteyecek. Okuyanlar tekrar okuma gereğini duyacak.

Her iki eserde hâkim olunan duygu toplumun yozlaşması en önemlisi de ahlaki çöküntü dikkati çeker. Muhteşem Gatsby’de caz çağı zihinlere yerleşirken Sözde Kızlar’da da gösterişe, batıya özenmenin sonucunda bireyin felaketlere sürüklendiği bunun nezdinde bireydeki ahlaki çöküntü zihinlere yerleşir. F. Scott Fıtzgerald’ın Muhteşem Gatsby ve Peyami Safa’nın Sözde Kızlar Adlı Romanlarına Karşılaştırmalı Bir Yaklaşım İlk olarak her iki eserin işlediği konulara bakıldığında Muhteşem Gatsby’de Amerika’daki 1920’li yılların ruhsal ve fiziksel olarak çöküntüsü görülürken Sözde Kızlar’da ise yanlış Batılılaşma sonucunda bireyin düşmüş olduğu hazin durum dikkati çeker. Yitik kuşağın her zaman gittikleri merkez New York, Paris, İstanbul, Çamlıca, Beyoğlu’dur. Nitekim Muhteşem Gatsby’de görüldüğü üzere: “... Tom Buchanan, sevgilisi ve ben hep birlikte New York’a gittik.”(s.30) Sözde Kızlar’da ise merkezin hem Çamlıca hem de Beyoğlu olduğu görülmektedir. Şöyle ki Fahri, Mebrure’yi Çamlıca’ya çağırır: “Yarın sizinle Çamlıca’ya gidelim mi?”(s.122) Ayrıca Hatice ölüm döşeğinde: “Hatice’ydim Belma oldum, Cerrahpaşa kızıydım, Beyoğlu kadını oldum” (s.165) diyerek Beyoğlu’nun İstanbul’un eğlence merkezlerden biri olduğu görülür. Böylece her iki eserin müziğe, eğlenceye, dansa düşkün olduğu görülmektedir. Bu durumda Nazmiye Hanım’ın Mebrure’ye: “Burada bizim haftada da bir kabul günümüz vardır, genç kızlar, falan gelinler, konuşur, oyun oynar, dans eder, müzik yaparlar, ...” (s.31) dediği gözlemlenir. Gatsby’nin ise: “Evi sürekli, gece gündüz ilginç insanlarla dolduruyorum. İlginç işler yapan insanlarla.”(s.84) dediği görülür. Her iki eser eğlencede Batılılaşma metaforu olan “piyano çalmak” görülür. Sözde Kızlar’da Nevin ile Mebrure arasında konuşurken piyanonun geçtiği görülür. “İsterseniz içeri girelim, biraz piyano çalalım.” (s.18)

“İlk bakışta her iki romanda bireyin yıkılmışlığı, çürümüşlüğü ve yozlaşmışlığı göze çarpmıştır. Buna en iyi örnek olarak verilebilecek isimler ise Nazmiye Hanım, Daisy, Tom, Gatsby, Behiç, Salih, Belma’dır. Farklı dönemlerde kaleme alınmışlarsa da bu iki eser aynı tem etrafında buluşmaktadır. Yani toplumun yozlaşmasını eserlerine aksettirebilmişlerdir. Ayrıca caz çağının olmazsa olmaz motifleri her iki eserde de dikkati çekmektedir. Piyano çalmak, müzik eşliğinde dans etmek, içki içmek...”

Nokta deyip geçmeyelim

Hayrettin Durmuş, noktanın yolculuğuna davet ediyoruz bizi. Bir noktanın nelere kadir olduğuna şahit oluyoruz.

Hikmetli bir sözde “Kainâtın özeti Kur’an’da, Kur’an’ın özeti başındaki Fatiha’da, onun özeti başındaki Besmele’de, onun özeti başındaki Ba’da, onun özeti de altındaki nokta’dadır.” denir. Tefsir kitaplarında bu nokta üzerinde tafsilatlı açıklamalar mevcuttur. Mevlana’nın Mesnevi’ye “Bişnev in ney çün hikâyet miküned” (Dinle bu ney neler hikâye eder) diyerek başlaması da bu noktadan değerlendirilmiştir. Mesnevi’nin Besmeleyle değil de Bişnev’le başlaması, Besmele’nin bütün anlamının “Bişnev’in başındaki Be’nin noktasında olduğundandır” denilir.

Peygamberimizin “İlim şehrinin kapısı” diye övdüğü Hz. Ali’nin “İlim bir nokta idi. Cahiller onu çoğalttı” dediği rivayet olunur. Hal böyle olunca biz de noktaya bir bakalım dedik. Nokta’ya sorduk “Bize kendini tanıtır mısın?” diye. Bakın nasıl cevap verdi:

“Ben bir küçük noktayım. Bakmayın boyumun küçüklüğüne. Ben olmasam dünyanız nasıl karmakarışık olurdu hiç düşündünüz mü? Hayatın özeti gibiyim. KüResimleme: Kübra Karataş çük bir dünyam vardır benim. Çokluğun aslı, dairenin merkezi bendedir. Birliğin adresi, vahdetin sembolü olurum. Âdemoğlunun kaderiyle aynıdır kaderim. Zübde-i âlem olan insan da âleme nispetle noktadır ancak özünde ne sırlar ne hazineler gizlidir.”

“Ben olmasan ne ünlem olurdu (!), ne soru işareti (?), ne de noktalı virgül (;) Silin o önemsemediğiniz, küçük gördüğünüz noktayı altlarından. Bu işaretlerin anlamlarını nasıl yitirdiklerine tanık olacaksınız.

Mecazi anlamda da çok işine yararım insanların. Fazla konuşan birisini gördüğünüz zaman ‘Yeter artık! Konuşmanı noktala!’ demez misiniz? Bir işin sonucunu görmek, tadına ermek için ‘Ah şu işi bir noktalayabilsem’ diye hayıflanmaz mısınız? ‘Nokta Atışı’ ya da ‘Nokta Tayini’ yaparken koordinatlarınızı kim belirler zannediyorsunuz?”

Her daim aşk ile

Aşk ile yaşamak, her işi aşk ile yapmak. Bu, başarının da bir sırrıdır adeta. İsmail Aydoğdu, aşk tutsun elinden diyerek bizi aşk ile kurulmuş bir yazının kalbine çağırıyor.

“İnsan!
Kalbinin öteleri duyumsayan hissiyatıyla, anlamak ve anlam bulmak arzusundaki insan!
Güzel yaratılan, güzelce bir istikamet ile asıl güzele kavuşma arzusundaki insan!
Bunun için arayan, ümit eden fakat girdiği her yolun sonunda acziyetine şahit olan fani.
İçinin susmayan, susturulamayan konuşmalarıyla buhranını yaşaması fakat nasıl teskin olacağını bilemeyişi.
Ardı sıra gelen yalnızlık, çaresizlik ve kalbinin sızısı…
Düşünen varlık, haline derman bulamaz ne garip!
Çünkü kendisinden medet umduğu akıl, imkânların mahdut çıkmazlarından bîzar.
İnsan, ruhunun rehberi olan kalbine sığınmaktan başka ne yapsın?
Gelecekse “aşkın” olandan huzur ve istikamet ancak kalbin arzusu ve gayreti ile gelecektir.”

“Yaşamak bu liyakat için talimden ibarettir aslında.
Sevgiliye gönül çiğliği ile muhatap olmamak için pişer ve mahcubiyetten kurtulmak ister.
Talibin arzusu ve tahammülü neye müstahaksa, o raddeye kadar yol vardır elbet.
Kusurlar, arayışlar, çırpınışlar ve nihayet kalben sığınış!
İnsanın fiili duasıdır bu yolda.”

Ketebe Piyan 20. sayı

20. sayıya ulaştı Ketebe Piyan Dergisi. Dikkat çekici kapak görselleri ve sıcak içeriği ile kendi okuyucu kitlesini oluşturan bir dergi oldu Ketebe Piyan.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım; derginin kapak konusu da olan Hayri Dev üzerine kaleme alınan yazıdan olacak.

Ormanın ardındaki hazine: Hayri Dev

Feyza Çelik, bizlere kültürel bir hazine olan Hayri Dev’i tanıtıyor.

“Hayri Dev. Uzun yıllar sanatıyla ormanların arkasında kalmış müzik devi. Hem müziğiyle hem de yaşamıyla örnek biri. Yüreğinde olan ise sadece çalıp söylemeye duyduğu aşk.”

“Özellikle “Çam düdüğü” yapımı, icrası ve bu kültürü en iyi şekilde taşıdığı gerekçeleriyle 2008 yılında UNESCO tarafından Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi kapsamında Hayri Dev, “Yaşayan İnsan Hazinesi Kültürel Miras Taşıyıcısı” olarak ilan edildi. Bu adımdan sonra; Dev, ulusal boyutta tanınma yoluna girdi ve kendisinden geleneğin sürdürülebilirliği konusunda faydalanma çabaları arttı.

Değerinin anlaşılması sonrası memleketi Çameli Halk Eğitimi Merkezi kendisini bünyesine aldı ve Türkiye’nin çeşitli yerlerine davet edilerek rağbet gördü. Hayri Amca, üç telli cura ve çam düdüğü ile Türkiye’de de konserler vermeye başladı. Çameli Halk Eğitimi Merkezi’nin oluşturduğu 10 kişilik grup içinde üç telli cura ve çam düdüğü çaldı. 2004’te Ankara’da, 2005’te İstanbul’da Kültür Bakanlığı’nın yaptığı Halk Oyunları şölenlerinde, 2007 İzmir İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünün davetlisi olarak bu grubun içinde bulundu. Çameli‘de düzenlenen festivallerde yerel sanatçı olarak konserler verdi.”

“O çalarken dinleyen insanları gözlemlediğimizde, gülümsediklerini, ritim tuttuklarını, kendilerini müziğin akışına kapılmaktan alıkoyamadıklarını görüyoruz. Belki de hissederek çalmasıdır bunun sebebi. Sazıyla bir bütün, tek vücut olmasıdır. Müzik onun değil, kendisi müziğin parçası olduğundandır belki de. Müziğin gücü kalpten çıkıp yine kalbe hitap etmesindendir. Onunki gibi dopdolu bir kalpten çıkanlar da elbette diğer kalplere neşe verecektir. Kendisi ile tanışanların sanatı ve tevazuuyla gerçek bir dev olduğunu söylemeleri de boşuna değildir tabii ki. O yaşamı ve kişiliği ile gerçek bir tevazu abidesi idi. “Çalgıcılıkta hırs olmaz.” diyordu Koca Usta. Haklı. Çalmak aşk işidir. Samimiyet gerektirir. Yaşayıp hissetmek gerekir. Curada başarısının sebebi de bu olmalı. İçtenliği ve temiz kalbi…”

“Avrupa’da birçok üniversitede gösterime sunulan “Ormanın Arkasında” (Derrière la forêt, 1999) Türkiye’de kaybolmak üzere olan bir geleneği Avrupa’da yeniden canlandırır. İlgisi olanların veya kültürümüze sahip çıkıp onu korumayı ve yaşatmayı isteyenlerin izlemesini şiddetle tavsiye ederim. Yüksek görüntü kalitesiyle bulamasam da benim için pek çok anlamı oldu. Samimiyeti, doğallığı, o güzelim yayla havasını her saniyesinde hissettiren bir belgesel. Hayri Dev’ in de dediği gibi “Yaptığımız müzik ormanların ardında kalmasın, herkes duysun, dinlesin bu müziği.”

 Ayrıca Hayri Dev’in dâhil olduğu müzik grubunun albümüne internetten ulaşabilirsiniz.”

Sabahattin Ali’nin Yeni Dünya’sı

Burhan Alsan, Sabahattin Ali’nin Yeni Dünya’sı isimli yazısı ile yer alıyor dergide. Sabahattin Ali’nin öykü derlemelerinden oluşan Yeni Dünya hakkında bir değerlendirme yazısı bu. Güzel tespitler var yazıda. Altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Yeni Dünya, Sabahattin Ali’nin çeşitli öykülerinin bir arada olduğu eseridir. Kitapta on üç öykü yer almaktadır. Her birinin ayrı bir tadı ve havası var. Sabahattin Ali; dili oldukça yerinde kullanan, benzetmeleriyle, tasvirleriyle insanı öyküde yaşatan bir yazar. Okuru derinden etkileyen diliyle günümüzün en çok okunan ve hâlâ üzerine değerlendirmeleri yapılan eserlere sahiptir. Anadolu’yu, köy ve kasaba hayatını ayrıca buralarda yaşayan insanların gündelik sorunlarını gayet güzel betimlemelerle anlatmaktadır.”

“Selam isimli öyküde bir berberin kara sevdaya tutulup geride eşini ve çocuklarını bırakarak kaçmasına şahit oluyorsunuz. Berber Yusuf köye gelen kumpanyalardaki kadınlara saç maşası yapmaya başlar. Oradaki kadınlardan biri Yusuf ’un dükkânına gelerek ona arkadaşlık eder. Arkadaşları onu uyarsa da Yusuf bir sevdaya tutulmuştur. Gel zaman git zaman bu durum böyle devam eder. Sonra kumpanya köyden gidince Yusuf eskisi gibi kendini işine verir ve berberliğini adamakıllı yapmaya devam eder. Bir gün köye gelen bir tanıdık Yusuf ’a seni bir kadın sordu, sana selam söyledi, der. Yusuf buna çok sevinir. Selamın kimden geldiğini çok iyi bilmektedir. Selam getiren kişiye o kadının nerede olduğunu sorar. Yerini öğrenir öğrenmez alır başını gider ve arkada üç çocukla bir kadın bırakır.

Sabahattin Ali’nin muhtelif öykülerinin derlendiği öykü kitabı Yeni Dünya, okuru sıkmayan sürükleyici bir üslupla kaleme alınmıştır. Yazar, sosyal hayattaki gerçeklikleri yalın ve kinayeli bir biçemle aktarmıştır. Yeni Dünya, insanın yüreğine dokunan, okuyucuyu derinden etkileyen, dramı ve mizahı bir arada sunabilen öyküleri barındırmaktadır.”

Beş Şehir ve insan

Eyüp Kurt, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir adlı kitabından hareketle insan karakterleri üzerine bir yazısı ile yer alıyor dergide.

Şehirlerin dokusu, insanın hafızası, folklorun birleştiriciliği üzerinde yaşadığı coğrafi bölgenin, toprağına öyle sıkı ve koşulsuz nedenlerle bağlanır ki, o sevgi ne beşeriyete ne diyalektiğe indirgenebilir. Kaybolmayan masumiyetlerin ilahi anlamlarını içselleştirmekle bir kültüre vakıf olmak aynı değerlerden doğar. O yüzden coğrafyanın üzerinde ki hakimiyetin siyasi yöntemleri değişse de, kültür zihniyetini genişleterek yaşamaya devam eder. İlk başlarda çatışmalara neden olan yeni kültürün eski kültürle birleşen değerlerinin, ne zaman hayatlarımızın değişmez parçası olduklarının farkına bile varamayız. Zaman, her insanda öznel ve farklı anlardan terennüm ederken, kültür üzerinde ki işlevini özüne sadık kalan bir kaynaşma ile teşkil eder. Tanpınar’ın benim hayatımın tesadüfleri diye bahsettiği şehirlerin aynı anlamdan doğan mücadelelerini aynı sonuca ulaşmak için verdiklerini anlarız. Beş Şehir’de anlatılan Ankara’nın coğrafi konumunun tarihte ki nice devlet tarafından değerlendirildiği ve milli mücadele döneminde bile şehrin coğrafyasının adeta korunaklı ve merkezi bir üs olma kimliğini benimsemeye devam ettiğini anlıyoruz. Burada ki kültürün devamlılığı için en önemli hassasiyet olarak korunması gereken şeylerin başında mimari gelmektedir. Şehre imtiyaz kazandıran binaların ihtişamı her çağda korunmalı ve çarpık kentleşmenin önüne geçilmelidir. Bir şehir de olsa liderlik vasfını sürdürmesi gereken koşullar her zaman sağlanmalıdır. Güveni kırılan insanın liderlik yapamayacağı gibi, güveni kırılan bir şehrinde, herkese benzediğinde liderliği ortadan kaybolacaktır. Bu şehrin insanları Hacı Bayram gibi çalışmalı ve iltifatlar karşısında şımarmamalıdır. Şehirle münasebetleri Akşemsettin tahayyülünde olduğu gibi karşılıksız ve derin bir tevazu içinde olmalıdır. İnsan önce Ankara’da ardından diğer şehirlerde tevazunun ve çalışmanın bilincinde olmalıdır. Çünkü bu mecburiyetten Beş Şehir’de şöyle bahsediliyor. “Fatih’in İstanbul fethinden evvelki uykusuzlukları, Bâkî’nin ve Nedim’in, Neşatî ve Nâilî’nin Sinan’la Hayreddin’in, Kasım’ın Itrî ile Dede’nin, Seyyit Nuh’la Tab’î Mustafa Efendi’nin ve daha yüzlerce onlara benzeyenlerin dehalarına yüklü bir kaderi kendisine taşımasından gelen bir sabırsızlıktan başka ne olabilir? Ve eğer o mübarek ağrı olmasaydı bütün bu eserler nasıl doğarlar, hangi mucize ile eski hayat ağacı yeni meyvalarla donanırdı? Mustafa Kemal ve arkadaşlarını Anadolu yollarında dolaştıran, binbir güçlükle güreştiren yapıcı ve yaratıcı ağrı, Malazgirt’in ve büyük fethin başladığı işi asırlar boyunca devam ettirecek ve nasıl Sinan ile Nedim’i, Yunus ile Itrî’yi muzaffer rüyalara borçlu isek, gelecek çağların şerefini yapacak olan isim ve eserleri de İnönü›nde, Sakarya ve Dumlupınar›da harita başında geçen uykusuz gecelere ve bu gecelerin ağır yükünü kemik ve kanı pahasına taşıyan isimsiz şehit ve gazilere borçlu kalacağız...”

Erzurum’un mütemadiyen acılar çeken silüetinin, sahip olduğu kültür ve neşe ekseninde yeniden ayağa kalkan hali insana hayatı anımsatıyor. İnsan hayatının her anında Erzurum gibi çetin bir simaya ve yumuşak bir kalbe sahip olmalı ki, başına gelen hadiselerin üstesinden gelebilsin. Erzurum kültürün önemli değerlerini taşında toprağında yaşatırken sürekli devinen halden hep zaferle çıkıyor. Çünkü sesi var türkü olmuş dillere dökülmüş, şiiri var dağlarda nara atmış, tarifi olmayan acıların terennümü ruha ferahlık vermiş, halk oyunlarında ki hareketler tarihsel değerini yansıtmış, her oynanışında ruhlara zindelik vermiş, çarşılarda ticaretin kuralları hep hakkı gözetmiş ve dayanışmadan gelen ilerleme hiç kaybolmamış…

Örtü Güzel Şeydi Doğrusu

Böyle söylüyor Sıddıka Zeynep Bozkuş, Örtü isimli metninde; “Örtü Güzel Şeydi Doğrusu.” Bir örtü… Her şeyi örten ya da bir anlık için de olsa kapatan. Sonra her şey aynı hızla ilerliyor. Öykü dilinin tüm kıvraklığı var Örtü’de.

“Uyandı. Salonda buldu kendini. Yığılıp uyuya kalmıştı okurken. Televizyon açık kalmıştı. Parti grup başkanının siyasi açıklamaları akılları yalayıp şekillendirmeye devam ediyordu. Okurken onu da dinlemişti bir yandan. Uyandığında hala o konuşuyordu ekranda. Açık kalmıştı bir şeyler: Kitabı açık kalmıştı söz gelimi. Kuşlara ekmek döktüğü pencereyi açık unutmuştu. Balkon kapısını, balkondaki kahvaltılık tepsiyi… Unutmuştu. Bir şeylerin açık kalması iyiydi bazen; vicdana sinmeyen meselelerin tarafların kavgada yenmek arzusu olmadan, birbirlerinin gözünü oymak niyetiyle değil de iyiye, doğruya, güzele ulaşmak arzusuyla istişare etmesi ne unutulan bir erdemdi. Unutmak da güzeldi kimi zaman; yapılan iyiliği unutmak mesela. Yanlış anlaşılmıştı çok şey gibi bu da. İyiliğe uğrayan unutmuştu herkesten önce. Güzel bakmanın değil güzele bakmanın sevap sayılması kadar kaymıştı anlamlarımız.”

“Kalktı. Silkelenip kumandayı aradı. Herkes bir diğerini, birçok insanı, elinden gelse herkesi ele geçirmek istiyordu. Herkes kendine hayrandı ve sudaki yansımasına âşıktı. Bunca kendine âşık insanı bir yöne eğmek ve aynı ışığı göstermek ancak bir sihirbazın işiydi. Uyku sersemi aklını aralayıp odanın içindeki beden mülküne geri döndü. Kumanda, kumanda kimde? diye deli deli düşündü şaşkın şaşkın aradı. Buldu. Kanalı değiştirdi. Kapadı. Örttü… Çırılçıplak sokağa atılan mültecileri gördü. Biraz dinledikten sonra zapladı. Her zamanki eleştirel bakışıyla saçma sapan moda ikonu yarışmalarına bir göz gezdirdi. Çenesini yukarı kaldırmıştı. Birbirine gömmüş olduğu dudaklarını yumuyordu. Yumulan göz, yumulan ağız…? Durumu aşağıladığını fakat suskunluğunu koruduğunu görebiliyordum her halinden. Birileri çıplaktı, birileri daha çıplak… Birileri gerçekten aç ve susuzdu, birileri aç- susuz bırakılıp yarışmada başarı sağlayanları yemekle ödüllendirecek kadar tanrılığa soyunmuştu. Açların göz bebeklerinden bakınca tiksindiren bir oyun olmalıydı bu. Virüs ne çok yayılmıştı. Ne çıplak bir örtü… Herkes maskeli… Zıpladı:

Yuvasına yabancı bir yavrunun gelişine onu gagalayarak cevap veren dişi kuş, kendi yavrularını yabancılardan koruyordu. Erkekler başlarını yukarı kaldırıp iki yana çeviriyor ve kanatlarını açıyordu. Flamingolar yavrularını kursak sütüyle besliyordu. Yalnız kendi yavrularına değil başka yavrulara da sütannelik ve sütbabalık yapıyordu bu hayvanlar. Evet hayvanlar… Kapadı hepsini.”

Sinan Terzi’den Bir Öykü

Yine keyifli bir Sinan Terzi öyküsü ile karşı karşıyayız. “Çok Üzgünüz” isimli öykü, keskin cümleleri ile ve hayatı sorgulan sert ironileri ile bir solukta okutturuyor kendini.

“- Simge Hanım son iki dakika canlı yayın için.
- Ay çok heyecanlıyım. Böyle bir günde ölüm haberiyle başlamak! Lanet olsun ya! Bilgi var mı kimmiş?
- Yazar olduğu söyleniyor. Olay yerindeki kalabalığın arasına karışıp canlı yayın esnasında siz öğreneceksiniz artık!
- Kameraman mı baş belası mı belli değil! Ne olur sanki biraz yardımcı olsa?
- Efendim, bişey mi dediniz?
 - Hayır hayır heyecanımı bastırmaya çalışıyorum sadece!”

“- Gerçekten çok aydın bir insandı. Sürekli evine kitap dergi gelirdi kargoyla. Yüksek sesle bir şeyler okuduğunu da duydum birkaç kere. Kapıda karşılaşınca hiç yüzümüze bakmaz, iyi günler deyip kapıyı kapatırdı. Çok üzgünüz!

- Memur bey, memur bey. Şahısla ve evin durumuyla ilgili az da olsa bilgi verebilir misiniz acaba? Canlı yayındayız. İzleyicilerimiz merak içerisinde!”

“- Evet bir canlı yayında daha sizlerle birlikteyiz sevgili izleyiciler. Türk Edebiyatının büyük ismi Zeynel İnler kabri başında geniş bir katılımla anılıyor. Benim içinde çok duygusal bir gün. Zira meslek hayatımın başlangıcı kendisinin vefat haberiyle olmuştu. Böyle değerli bir ismi kaybetmenin acısı o gün bugündür yüreğimizde. Bu arada yayınevleri arasındaki telif kavgası da tesadüfen bugün sonuçlandı! Mahkemenin vermiş olduğu karar gereği yazarın eserlerinin yegâne mirasçısı Türk milletidir denildi. Buna göre eserlerin telifleri ile ilgili Kültür Bakanlığı varis kabul edilecek. Anlaşmalar Bakanlıkla yapılacak, telifler hazineye gidecek. Böylelikle milletimizin bağrından çıkmış olan bir değer yine milletimize iade edilmiş olacak. Merhuma Allah’tan rahmet diliyoruz. Çok üzgünüz!”

Ketebe Piyan’dan Üç Şiir

ürkünç bir gelecekten geldiydi

sabahlığı üzerinde henüz

korkunç geçmişe sövgülü

malum soyaçekimi

kökleri eşreften yoksun

fanilik uzar az müddet kararınca

geçkin aralıktan geç

temmuza buğzetme yeter

hep esmerdin zaten

keyiflice geçil

naylon çocukluk kayarak girer

metropol karmaşasına

giriyor karmaşaya büyük çocuk

davetkar her konaklayana, ne garip

vakitlice sokulgan

metropol kabuk attırır kırsallıya

yüzler satıp, buruşuk eller verir

yok pahasına

Ünal Sarman

Her şey mümkün ucu açık bir gök uzanınca üstümde

Kalbi delik çocuk sesim

Her şey mümkün çok sevince

Çağım çöp içinde

Her şey mümküüün

Duyuyor musun götü Antarktika’ya düşmüş dünyayı?

Çın çın öten bir tencere sessizliğini

Sırtına giymiş

Adı gitmek olan hikâyenin

Baş kahramanı olmuşuz.

Her şey mümkün sevince

Dünya değişir, değişir iklimler

Yer değiştirir.

Misal şaşırmıyorum artık yazın kar yağmasına

Üstelik hep bunu anlatırmış Muhsin amca

Her şey mümkün sevince.

Hacı Söylemez

Bir ses duyuldu,

Uzak diyarlardan

Uzak yârlara

Bir hıçkırık

Bir yakarış

Bir medet!

Uzatılan diyarlardan

Ellerin körlendiği

Erlerin körüklendiği

Bir yaşam

Umutsuzluğun pençesinde

Işık yok

Işık artık bir trenle yolculukta

Ve karanlığın yumuşak yüzü

Bir yaşam

Ki yaşamdan nasibini almamış

Nefes yok

Çünkü hür olmak

Romanlar arasına sıkıştırılmış

Rümeysa Çelikli

Peygamber sevdalısı şairler

Peygambere sevdalı olmak. Bu ifade bile başlı başına bile şiirin ruhuna dokunan bir inceliğe sahip. Bu sevdayı bir şair ele alıyorsa işte o zaman ortaya çıkan eserlerin her satırı bu sevda ile nakış nakış dokunur.

Medeniyet Dergisi 53. sayısına ulaştı. İsmine yakışan bir sayı hazırlamışlar. Her çalışma, medeniyetin bir ışıltısını sunuyor bizlere.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Şakir Diclehan’ın Peygamber Sevdalısı Üç Şair: Mehmet Akif, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç isimli yazısından olacak. Diclehan, yazısının başında edebiyatımızdaki naat geleneğinden bahsediyor. Daha sonra ele alacağı üç şairin şiirlerindeki peygamber sevgisini örneklerle veriyor.

“Edebiyat dalında başta naat, mevlid, şemail, hilye, siyer, hicretname, mucizat-ı nebi, esma-i nebi, regaibiye, vefatü'n-nebi, şefaatname, kırk hadis gibi türlerle kendisinden en çok söz edilen, hakkında en çok şiir yazılan şahsiyettir Peygamber Efendimiz. Buna tasavvuf şiirindeki ilahi, nefes ve benzeri türler ile halk şiirindeki koşma ve semailer de eklendiğinde ciddi bir peygamber sevgisi edebiyatının varlığından söz edilebilir.”

“İslâm peygamberini övmek, onu yüceltmek, onun şefaatini istemek gibi nedenlerle kaleme alınan bu türde köklü bir gelenek oluşmuştur böylece. Üstelik bu tür, yukarıda sayılan birçok türün aksine, akamete uğramamış, günümüze kadar sürdürülmüştür.”

Akif; irfan, aydınlanma, düşünce, din, ahlâk, adalet, birlik ve uyum gibi bir medeniyetin hem maddi hem de manevi unsurlarını sayarak Hz. Muhammed'in yirmi beş yıllık peygamberliği döneminde İslâm'ın bu nitelikleriyle büyük bir mesafe kat ettiğini ve diğer toplumlara da örnek olduğunu dile getirmiştir.

Bu bağlamda Hz. Muhammed, sadece bir elçi olarak ya da kendisinden şefaat beklenen bir kişi olarak değil, bir medeniyetin kurucu sembolü olarak da idealize edilmiş ve şiir diliyle bu noktada bir bellek tazelenmesine örnek olmuştur. Hemen belirtmek gerekir ki, Akif, bu hususa sadece şiirlerinde değil, düz yazılarında da değinerek Hz. Muhammed'in İslâm medeniyetinin vücut bulmasındaki kurucu rolü üzerinde oldukça fazla durmuştur. Böylesine bir yaklaşım, “Bir Gece” şiirinde çok açık bir şekilde görülür.

“On dört asır evvel yine böyle bir geceydi
Kumdan, ayın on dördü, bir öksüz çıkıverdi
Lakin o ne hüsrandı ki: hissetmedi gözler
Kaç bin senedir, hâlbuki bekleşmedelerdi”

dizeleriyle şiirine başlayan şair, kendi zamanından on dört asır evvel dünyaya gelen Hz. Muhammed'in, buhran içindeki dünyanın karanlığa boğulması ve gözlerin kapalılığı yüzünden onu hissetmeyen duyular ve görmeyen gözlere rağmen kırk yaşına geldikten sonra insanlığı kurtardığını söyler.”

“Akif, Müslümanların yaşadığı sıkıntıların arka planında bu iki genel, aynı zamanda temel sorunun olduğuna inanır. Hz. Muhammed ve onun ardından gelen Halifeler Devri'nin, şan ve şeref dolu günlerinin yaşanmasında ona göre adalet ve kardeşlik düsturu önemli olmuş ve daima ön planda tutulmuştur.”

Kısakürek, Hz. Muhammed'e, geleneksel edebiyat geleneği içinde Mehmed Akif'ten farklı bir dil ve üslupla ancak benzer hassasiyet ve kaygılarla yönelir İslâm peygamberine. Ona göre Hz. Muhammed “Gaye İnsan ve Ufuk Peygamber”dir.

Necip Fazıl, müstakil olarak Hz. Muhammed'in hayatını anlattığı biri mensur diğeri manzum iki eser kaleme alarak Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı'nda bu vadide at koşturan ilk isim olmuştur. Çöle İnen Nur, edebî dille kaleme alınmış bir mensur siyer çalışması olarak Türk edebiyatında başat bir eser olmuş ve başköşeye yerleşmiştir. Esselâm ise manzum olarak Hz. Muhammed'in hayatını kronolojik şekilde anlattığı, peygamberin yaşına telmih olarak altmış üç bölümden oluşan çok değerli bir eserdir ve geleneksel manzum siyer türünün modern Türk edebiyatı içindeki ilk örneğidir.

Bütün bunların yanında Necip Fazıl'ın şiirlerini topladığı Çile adlı eseri içinde de peygamber temalı şiirler önemli bir yekûn tutar. Birçoğu iki mısralık bu şiirlerde Hz. Muhammed'e duyulan sevgi ifadeleriyle devrin siyasi, ekonomik, ahlâkî şartları içinde bakma anlayışı baskındır. “Kılavuz” olarak gördüğü ve bu yönüne birçok şiirinde vurgu yaptığı İslâm peygamberi, Necip Fazıl için aynı zamanda dünyadaki en büyük inkılabın da sahibidir.”

“Karakoç, Hz. Muhammed'den kendi zamanına kadar İslâm'ın her alanda “bilginler, erenler, şairler, sanatçılar, yöneticiler, askerler ve eşsiz bir halk” yetiştirmek suretiyle, tarihi pırıl pırıl aydınlattığını belirtir. Bu bağlamda İmam-ı Azam, İmam-ı Gazali, Muhyiddin İbn-i Arabi, Mevlana ve İmam-ı Rabbani onun İslâm tarihinde ismini andığı ve idealize ettiği isimlerdir. Bütün bu isimler, ilhamlarını İslâm'dan, dolayısıyla onun peygamberi olan Hz. Muhammed'den almışlardır.

Karakoç da Müslüman bir şahsiyet olarak İslâm peygamberine bağlıdır ve onu eserlerinin başköşesine oturtur. Çeşitli vesilelerle onu anar, ona göndermelerde bulunur. Hz. Muhammed, Karakoç'ta başlı başına bir örnek, bir sembol ve ideal bir şahsiyettir. Hz. Muhammed'in gelişiyle zaman dirilmiş, gidişiyle de zaman ölmüş gibidir. O, Kâbe'yi putlardan temizlemekte kalmamış, “kalplerdeki ve düşüncelerdeki, hayallerdeki ve hülyalardaki putları” kırmıştır. Irkçılığı ve köleliği bitirmiş, iyilik ile kötülük arasındaki sınırları netleştirmiş, insanı varoluşuyla ilgili bütün sorulardan ve bunalımlardan kurtarmıştır. Onu bütün nitelikleri, getirdikleri, yaptıkları, söyledikleri ile bir mucize olarak ifade eder Karakoç…”

Ayasofya Üzerine

Derginin dosya konusu Ayasofya’nın ibadete açılışı. Dosyada yer alan yazılardan birkaçını paylaşmak istiyorum.

“Fatih Sultan Mehmet, fethin sembol emaneti Ayasofya'yı zengin vakıflarla donatmıştı. Kayıtlardan öğrendiğimize göre, 1350 dükkân, 51 hamam, 987 ev, 32 bozahane, 22 aşevi Ayasofya'ya vakfedilmişti. Bu akarlar, kıymet bakımından yıllık 13.000 Venedik dukası/altını getiriyordu. Bir Venedik dukasının 3.5 gram altın olduğu bilinmektedir.1 13.000 rakamı 3.5 ile çarpıldığında, neticenin 45.5 kilogram altın ettiği görülür. Bugünkü değeri düşünüldüğünde Ayasofya'ya verilen kıymet de anlaşılmış olur. Neşrini yapmış olduğum Câbî Tarihi/Tarih-i Sultan Selîm-i Sâlis ve Mahmûd-ı Sâni adlı eserin müellifi Ömer Efendi, III. Selim, IV. Mustafa ve II. Mahmud'un saltanatının ilk yıllarında Ayasofya Câbii idi. Vakıf gelirlerini toplayan tahsildar. Bu muazzam gelir, Ayasofya'nın her ihtiyacı için başvurulacak bir kaynaktı. Elbette sadece Ayasofya değil; Süleymaniye, Şehzadebaşı, Sultanahmet... Edirne Selimiye, Erzurum Lalapaşa... Her camiye, mescide, medreseye, tekkeye, mektep ve imaret gibi ammenin hizmetine mahsus inşa edilen hayır eserlerine vakıf/ vakıflar tahsis edilir; bu yapılar, müesseseler vakıf gelirleriyle idare edilirdi. Her vakıf, özel bir forma sahip bir vakfiye/vakıf senedi ile kayıt altına alınırdı. Vakfiyenin içeriği/şartları, vâkıf/vakfeden tarafından belirtilir, devrin kadısı/hâkimi tarafından düzenlenerek kayıt altına alınırdı. Vakfiyede vakfın amacı, tahsis edilen akarın hangi amaçlarla kullanılabileceği, hizmet erbabından kime ne kadar maaş ödeneceği açıkça yazılırdı. Nihayet vakfiye bir beddua ile sona ererdi. Bedduanın amacı, sonra gelecek olan kimselerin, hükümdarların vakfa dokunmaması için caydırıcı bir tedbir idi. Beddua bir ikazdır; elbette maddi bir yaptırımı yoktur ama manevi sorumluğu hayli yüksektir. Sultan II. Mehmet, İstanbul'un fatih'i, şehrin ulu mabedini camiye tahvil etmiş, hizmetlerinin görülmesi için vakıflar tahsis etmiş, vakfiyesini de tanzim ettirmiştir.” Mehmet Ali Beyhan

“Kaybettiklerimiz arasında asla unutmamamız, daima hatırda tutmamız ve hatırlatmamız gereken ilk kıblemiz, ikinci mescidimiz ve üçüncü haremimiz olan isra ve miraç hadisesinin gerçekleştiği, Hz Peygamberin göğe yükseltildiği Mescid-i Aksa'mızı özgürlüğüne kavuşturmak ve onu bağrında taşıyan Kudüs-i Şerif'imizi işgalden kurtarmak için çalışmaktır. Kudüs, Mescid-i Aksa ve Filistin davamızı daima diri tutmak, ona hizmet eden adımları ve ona giden yolları desteklemektir.

İşgal altındaki Kudüs'ün kurtarılmasının yolu İstanbul'dan geçer. Ayasofya'nın zincirleri kırılmadan, Mescid-i Aksa tutsaklıktan kurtarılamazdı. Dolayısıyla Ayasofya'nın açılması, Mescid-i Aksa'nın özgürlüğüne kavuşturulması yolunda atılmış önemli bir adımdır.

Çünkü Kudüs ve Mescid-i Aksa davası sadece Filistinlilerin değil tüm ümmetin ortak davasıdır. Bu mukaddes topraklar düşman elinden kurtarılıncaya kadar Müslümanların başta gelen gündem maddelerinden biri olmaya devam edecektir. Kudüs kurtarılmadan bu ümmet kaybettiği izzetine “kavuşamaz.” Ramazan Tuğ

Topluma biraz cesaret gelmiş olmalı ki Ayasofya konusu hep gündemde kaldı. Bir yıl sonra yani 1968 yılında İstanbul'un Fethi'nin 515. yıldönümü kutlamaları vardı. İzmirli İstanbul Edebiyat Fakültesi Öğrencisi Eyüp Ekmekçi memleketine gitmek üzere Sultanahmet'ten Sirkeci'ye, şehirlerarası otobüs terminaline yürüyordu. Ayasofya ve bahçesindeki mezarları görünce içeri girip dua etmek düştü aklına. Öyle de yaptı. Doğru kabirlerin başına geçerek Yasin okumaya başladı. Bir görevli bunu görünce koşarak yanına geldi ve burasının cami değil müze olduğunu ve ibadet etmenin yasaklandığını söyledi. Eyüp Ekmekçi “Ecdat ruhuna bir Yasin okuyup çıkacağım. Üç beş dakika ancak sürer. Başka bir amacım yok. Bunun için izin ancak İngiliz sömürge ve işgal yönetimlerinden alınır. Burası Türkiye!” deyince adam ayrılıyor. Ama bu defa Ayasofya Müzesi Müdürü koşarak geliyor hemen, Eyüp Ekmekçi'ye defolmasını hatırlatıyor. Eyüp Ekmekçi sadece bir Yasin-i Şerif okuyup ayrılacağını belirtse de müdür, Eyüp Ekmekçi'yi ceketinden tutup dışarı çıkarmak istiyor. Eyüp Ekmekçi ise müdürün yakasından tutup silkeliyor ve duvara doğru itiyor. Bunun üzerine yirmi kadar polis hemen tartışma noktasına gelerek Eyüp Ekmekçi'yi emniyete götürüyor. Neticeyi merak ediyorsunuz değil mi? Savunmasını Avukat Bekir Berk yapıyor ama 45 gün nezarette kalan Eyüp Ekmekçi bir yıl hapis cezasına çarptırılıyor. O günlerden bugünlere gelindi. Başbakan Süleyman Demirel'in girişimiyle 1980'de Ayasofya'nın bir bölümünde cuma namazı kılınmaya başlanıyor. Ama 12 Eylül askerî darbe yönetimi bunu iptal ediyor. Başbakan Turgut Özal döneminde de Ayasofya konusunda gelişmeler oluyor. Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek Ayasofya'da 24 saat Kur’ân-ı Kerim okutmayı, hünkâr mahfilini ibadete açmayı başardı.” Mehmet Cemal Çiftçigüzeli

Bir Neslin Hikâyesi

D. Ali Taşçı, hatıralar eşliğinde bir neslin inşasında rol oynayan faktörleri anlatmış yazısında. Günümüze örnek olmasını arzuladığımız birçok ayrıntı var yazıda.

“Okulda almış olduğumuz bilgi, tamamen materyalist bir yapıdaydı. Kocaman bir kitle manevi yapıdan uzak tutuluyordu. Mesela benim namaz kılan öğretmenim hiç olmadı. Babam namaz kılıyordu. Babamla öğretmenlerimin arasında bir tercih yapmak zorundaydım. Zorlandım. Fakat babamın sevgisi, tercihimi ondan yana yapmak zorunda bıraktı beni.

Köylerden kopup kasabanın benzin kokan atmosferine geldiğimiz zaman (Bir bilseniz benzin kokusu, benim için şehir kokusudur ve bunun karşılığı bende çok derindir.), sudan çıkmış balıktan beterdik. Bize sunulan bataklıklara bile razıydık.

Öğretmenlerimin hemen hepsi “sosyalist”ti. Bilmezdik o zaman bunun ne anlama geldiğini. Akşam öğrenci odalarında tokuşturulan kadehlerle fakirlik edebiyatı yapılır, türküler söylenir ve Rusya'dan “eşitlik” örnekleri anlatılırdı.”

“Necip Fazıl ufkumuzu açtı, bize Üstad oldu. Ardından Seyyid Kutublar, Mevdudiler, Hasan-el Bennalar, Said Havvalar, Ali Şeriatiler… sökün etti. İbn-i Arabiler, Mevlanalar, Yunuslar, Said Nursiler, Sezai Karakoçlar, Cemil Meriçler, Nurettin Topçular… bu kervandaki malzemelerimi yoğurdu.

İslâm'ın her yüzü ile tanışıyorduk. Sağ ve sol çatışırken biz, kitap dünyasında ruh terleri döküyorduk.

Batı çıktı karşımıza. Dosto, Tolstoy, Hugo… Sartre, Camus, Bergson; klasik ve modern filozoflar… Rabbim nasip etti, Batı'yı uzun zaman kendi içinden de gördüm: Hiç şaşırmadım, koyduğum yerdeydi!

Bütün dünyadaki fikir hareketleri bizi ilgilendiriyordu ve onlara elimizden geldiğince ulaşmaya çalışıyorduk. Maddi kazançlarımızı da bu uğurda harcıyorduk. Bütün bunları ben yalnız başıma yaşamadım elbet. Uzunca bir kitabın konusu olabilecek bu serencamı, kendi neslimle birlikte yaşadım.”

Çıkmaz Sokakta Ölüm: İntihar

Hayrettin Orhanoğlu, intiharın şiire yansıyan soğuk yüzünü yazmış. Şiirlerden ve yaşananlardan örnekler var yazıda.

“Sürekli kırılmalarla dumura uğrayan bir bilinç anlayışı, Avrupa düşünce ve sanat geleneğinde de kendine önemli bir yer ayırır. Bu bilinç, Jean Genet'den Emil Michel Cioran'a; Robert Musil'den, Thomas Bernhard'a kadar sanat ve düşünce adamlarında da geniş boşluklar açar ve 20.yy bireyi bu boşluklardan atlayabilecek gücü bulamayacağı endişesiyle kendi ötekiliğine sığınır. Sadık Hidayet gibi bir başka yaralı bilinç tavrı da intihar yolunu seçer. İntiharın sözü, sözün de intiharına dönüşmüştür artık. Bir başka deyişle sanatçı kendi anlatı kişisine öngördüğü yazgıyı yaşamak zorunda kalmıştır. Geriye dönüş yoktur. Anlatı kişisi ya da şiirsel özne, bütün yenilgilerine rağmen var oluşunu sorgulamaktan geri durmaz. Daha toplumsal bağlamda “savaş sonrası edebiyat” adını üstlenecek kadar bir yaklaşımla savaşın bilinçte bıraktığı kırılmaları yenilgilerle de olsa zafere dönüştürmek, öznelik hakkını elde edebilmek için kendi içinde bir sürgün olarak kalma pahasına bilinç, daha şiddetli bir yırtılmaya uğrar: İntihar!

Şiirsel öznenin içinde olduğu durumdan memnun değildir. İçten dışa doğru gelişen ve iç dünyanın bütün korkularını, geçmiş ve gelecek tasavvurunu bilincin merkezine; öte yandan da dış dünyanın kuralları ve “saçma”lığını, barındırdığı isyan duygusuyla içe yönelten biri vardır. Bu çatışma ya da karşılaşma, Edip Cansever'in nesneler aracılığıyla tecessüm eden şiirsel bilincinde dolayısıyla şiirsel ben'de gerçekleşir. Ancak bu isyan, ben'in kendini meşrulaştırmak için bir araç değildir. Onun şiirsel özneleri dış dünyaya karşı önü alınamaz bir öfke içinde değildirler. Aksine zamanın akışını yumuşatmak için vardırlar. Denir mi, ama hiç denir mi, iş edinmişim ben / İş edinmişim öyle kimsesizliği / Kendimi saymazsam -hem niye sayacakmışım kendimi-/ Çünkü herkese bağlı, çünkü bir yığın ölüden gelen kendimi / Konuşmak? Konuşuyorum, alışmak? Evet, alışıyorum da / Süresiz, dıştan ve yaşamsız resimler gibi. (“Umutsuzlar Parkı”)1 Her şiirde yeniden şekillenen şiirsel ben, bu süreçte çoğu kez kendini bir fazlalık olarak dış'ta konumlandırır. O toplumun içinde ama kendi yalnızlığını yaşar. Evrensel bilince ait bu özne kurgusu, dille varlık bulan söylemsel alan içindeki bireyin dünyayla uyumu ya da uyumsuzluğu arasındaki çatışmayla her şiirde yeniden şekillenir.”

“Özellikle 1980 ve sonrası okumalarımızın önemli bir kilometre taşı olan Walter Benjamin üzerine yazılan her metin kuşkusuz, farklı disiplinler ve doğal olarak farklı bakış açısını da beraberinde getirir. Şiirin poetik arka planını da dolduran Ahmet Oktay için Benjamin intihar imgesiyle anılır. Kim yazacak karanlık geçmişini? Açın / yağmalayın kaç bin yıllık / terekesini müntehirin: “Bir biçim / ve görünüm vermiyorum sana / hiçbir / biçim sürüklemesin diye seni mezara” (Walter Benjamin)5 Walter Benjamin'in çalışma alanı klasik filolojiyle birlikte Alman romantizminin kökenleri üzerinedir. Dolayısıyla da terekesi geniş bir zamana yayılan çalışma notları ve yayımlanan kitaplarıdır. Oktay, Benjamin'in kaybı kadar intihar eden birinin ardından kalan çalışmalarının öksüzlüğü üzerinde yoğunlaşır. Yağmalanan terekesi üzerine yine onun sözlerini alıntılar.”

“İntiharın birtakım sorulara cevap olabileceği düşüncesi, öncelikle soruların niteliğiyle öne çıkar. Hayatla kurduğumuz bağlantıda yeterince mücadele edilip edilmediği ise bu soruların ilkidir. Çocukluğundan itibaren korkularla büyüyüp kapandığı iç odalardan çıkmak için şiire sığınan bir tutunamayan olarak tanıdığımız Nilgün Marmara'nın da intiharıyla bu cevaplara ulaşıp ulaşmadığını bilemeyiz. Ancak bilinen o ki hem intiharı hem de şiirleri yenilgiyi kabullenen bir bilincin şüphelerden kurtulamadığını göstermektedir.8 Ölüm dansı söylencesi soruları ışıklandırır / ve her konuşmadığımızı hep susmaklı yanıtlarımızı / en gelecekte bir küçük limana dek daha ne kadar / ve kim için süsleyerek, taçlandırarak, biriktirip / avucumuza kapayacağımızı (“Öte Işıklar Arzusu”)9 Liman imgesiyle birlikte ölümün soruları aydınlatacağı düşüncesi, dizelerde dikkat çeken ayrıntılardır. Hareket eden bir gemi, bir sürecin, bir başlangıcın ifadesidir. Ancak liman, bu sürecin sonuna işaret eder. Güveni temsil ettiği kadar bir yolculuğun da sonunu hatırlatır. Liman yani her şeyin sonunda Marmara'nın kimin için ve niye yaşandığının sorgulanması ise anlamsızdır. Hayat, Nilgün Marmara'ya göre bir süsten, dahası değersiz bir taçtan ibarettir. Dolayısıyla dizelerdeki bu keskin yargılar, hayatı ve kendiliği anlama çatışması üzerine yoğunlaşır.”

Kemal Özdal ile Beyrut Üzerine Söyleşi

“Lübnan, Osmanlı'nın önemli vilayetlerinden biridir. II. Abdülhamit Han, Trablusgarp Savaşı'nda Türkleri güvenli bölge olarak Lübnan'daki Trablusşam'a göndermiştir. Ayrıca bölgede Osmanlı padişahlarının torunları hâlâ yaşamlarını sürdürmektedir. Günümüzde Beyrut'ta yer alan hükümet binası II. Abdülhamit tarafından yaptırılmıştır. Trablusşam'ın merkezinde bulunan saat kulesi aynı şekilde Abdülhamit döneminde faaliyete geçmiştir. Özellikle Mardin'den Lübnan'a göç etmiş Türkler yaşamlarını Trablusşam civarında sürdürmektedir. Trablusşam, Osmanlı mimarisini taşıyan ve sokaklarında Osmanlı-Türk esintilerinin yansıdığı bir şehirdir. Bununla birlikte Hicaz Demir Yolu'nun önemli bir güzergâhı Lübnan'dan geçmektedir. Lübnan'da bulunan Filistinli mülteci kamplarında soy isimleri Türkoğlu, Osmanoğlu olan birçok aile yaşamaktadır. Bu ve buna benzer daha birçok sebepten Lübnan konusunda ülke olarak hassas durumdayız. Kaldı ki patlama sonrasında da cumhurbaşkanı yardımcımız ve dışişleri bakanımız öncülüğünde bir heyet bölgeye giderek kardeşlik ve dostluk mesajları vermiş, her zaman Lübnan'ın yanında olduğumuzu güçlü bir şekilde belirtmişlerdir.”

“Ülkede yaşanan ekonomik kriz nedeniyle aylardır devam eden sokak gösterileri koronavirüsün başlamasıyla hafifledi. Yaşanan patlama insanların hükümete karşı olan öfkesini tekrar arttırdı ve sokak eylemleri ülke geneline yayılmaya başladı. Bunun akabinde hükümet istifa etmek zorunda kaldı. Ülkede şu an enflasyon yüzde 100'ün üzerine çıkmış durumda. Patlama ile beraber şehrin yaklaşık 30 kilometrekarelik bir alanında hayat felç. Patlamanın ardından yaklaşık 200 kişi hayatını kaybetti. 6 binden fazla kişi yaralandı, 15 binden fazla ev ise kullanılamayacak hâlde. Beyrut Limanı'nda meydana gelen patlama en çok liman kıyısında bulunan Eşrefiye ve Burç Hamud gibi bölgelerde hissedildi. Bu bölgelerde ağırlıklı olarak Hristiyan kökenli insanların yaşıyor olması ve ciddi bir kısmının aynı zamanda Avrupa vatandaşı olması onları vatandaşlıkları bulundukları ülkelere yönlendirdi. Lübnan'da kalan insanların bazısı yazlık bölgelere, bazıları da Beyrut dışındaki akrabalarının yanına gittiler. Gelir seviyesi daha düşük olanlar ise yaşamlarını pansiyonlarda ve otellerde sürdürmekte.”

“Kaosun sebebi tek değildir. Birden çok sebebi vardır ama sonuç hep tek ve aynıdır. O da Lübnan'ın içine düştüğü sosyal, siyasi ve ekonomik kriz. “Evvela şunu söylemek gerekir, Lübnan'ın 2002 ile 2020 yılları arasındaki bütün krizlerini takip ettiğimiz için bu patlamanın normal bir patlama olmadığını ve tüm ülkeye büyük bir zarar getireceğini öngörüyorduk. 2005 yılında Refik Hariri'nin suikastla öldürülmesinden sonra ülkenin Suriye ile yaşamış olduğu sorunlar, hükümet kurma konusunda yıllardır yaşanan krizler, farklı etnik grupların çekişme içerisinde bulunuşu ve Orta Doğu ile Avrupa arasındaki krizler Lübnan'ı fazlasıyla etkiliyordu. 2006 yılında İsrail ile yaşadıkları savaş sonrasında ülkede İran ve Suudi Arabistan destekli gruplar arasında meydana gelen mücadele, kaosu daha da tırmandırmış ve Lübnan'a çok ciddi zararlar vermiştir. Suriye'de başlayan iç savaş sonrasında aralarındaki kültürel ve tarihsel bağ ile komşuluk ilişkilerinden dolayı yaklaşık 2,5 milyona yakın Suriyeli mülteci, Lübnan'a göç etti.”

Taşlıcalı Yahya’ya Nazireler

Taşlıcalı Yahya’nın “gider” redifli gazeline nazireler var Medeniyet’te. Bu şiirlerden bölümler paylaşacağım. Önce Taşlıcalı Yahya’nın gazeli.

Âdemoğlu âleme üryân gelir üryân gider

Nâle vü efgân ile giryân gelir giryân gider

 Bir nice mahbûblarla geldi geçdi sevdiğim

Gökdeki ervâh-ı kudsîlerle sanki cân gider

Hâr-ı râhındır senin lâm-ı te‘alluk sôfiyâ

Raht u bahtı olmayanlar cennete âsân gider

Âlem-i firkat bizi rencîde-hâtır eylemez

Gönlüme gelse hayâlin gussa-i hicrân gider

Âşık-ı bî-çâre erbâb-ı muhabbet bâbına

Âkil ü dânâ gelir dîvâne vü hayrân gider

Karşıdan gelse habîbi âşık-ı sâdıkların

Hayreti başdan aşar aklı şaşar iz‘ân gider

Her kimin lâm-ı te‘alluk gibi bir kullâbı yok

Âhiret sahrâsına Yahyâ gibi âsân gider

Taşlıcalı Yahya Bey

Nazireler

“Âdemoğlu âleme üryân gelir üryân gider”

Hay u huy içinde geçer ömrümüz giryân gider.

Nice ahbablarla sürer bu yalan maceramız,

Yârân meclisine bir cân gelir bir cân gider.

Bir mevsim-i şitâda Tokat'dan Amasya'ya,

Gözümüz yaşlı koyup bir adam insân gider.

Onsuz nasıl geçecek bu gurbet hengâmesi,

Yaslandığımız duvardan bir yân gider.

Turan Karataş

“Âdemoğlu âleme üryân gelir üryân gider”,

Kim demiştir sırr-ı âlem kalbile pinhân gider.

Gün olur devran döner her göz akıtır kanlı yaş,

Çözmeyenler bu lügazı her zaman giryân gider.

Neylesin can, tende kudret dizde derman yok ise?

Kurtulur gam beldesinden göklere tayrân gider.

Elde fırsat, isteyen her işte bin bir kâr eder,

İsteyen bir dem unutmaz halkını sultân gider.

Ah u vahın faydasın kimler görür göçte iken,

Merd olanlar şol denî dünyadan pür-handân gider.

Hanifi Vural

“Âdemoğlu âleme üryân gelir üryân gider”,

Aksâ-yı merâm mühim, kul gelir sultan gider.

Geşt ü güzâr eyledigi şol bî-vefâ dünyâdan,

Allâh'a mütevekkil, yâr olur kurbân gider.

“Mal sâhibi mülk sâhibi, ‘bilmem kimdür’ ilk sâhibi,

Emvâli yağma olup hânesi vîrân gider.

Eşref-i mahlûkât deyü müsemmâdur bil kim,

Şol sicn-i müselmâna şâdân gelür nâdân gider.

Dil-i şeydâ Mecnun gibi çöle düşmüş gâm degil,

Kimi maşûkun şaşurup bî-çâre vü nâlân gider.

Ali İbrahim Savaş

YORUM EKLE
YORUMLAR
M. YAKIN
M. YAKIN - 2 hafta Önce

Sa'yiniz meşkur olsun, selam olsun.

Kazim Şen
Kazim Şen - 1 hafta Önce

Teşekkürler Üstad.Yine uzun,doyumluk bir yazı olmuş.

banner19

banner13

banner26