Ekim 2019 dergilerine genel bir bakış-4

Mehmet Gemci’nin ardından

Temmuz dergisi 36. sayısına ulaştı. Edebiyatımızın Yalnızardıç’ı, son dönemlerde Temmuz dergisinde sıklıkla gördüğümüz ve eylülde aramızdan ayrılan Mehmet Gemci hakkında Salih Erayabakan’ın yazısı ile dergi bir vefa örneği gösteriyor. Ben de Mehmet Gemci’ye Allah’tan rahmet dileyerek Erayabakan’ın yazısından paylaşımlar yapacağım.

“Maraş’ta bulunduğum vakitlerde başlamıştı tanışıklığımız, sonrasında da devam etti. Sanırım birbirimizi ilk kez Maraş’ın en kıymetli mekânlarından Yeryüzü Sahaf’ta görmüştük. Daha sonra imam hatiplik yaptığı Saraçhane Çarşısı’ndan ismini alan Saraçhane Camii’nin kendisi için ayrılan görevli odasında devam etti ahbaplığımız.”

“Öte yandan sıkı bir Sezai Karakoç ve Nuri Pakdil okuyucusuydu, Gemci. Bilhassa Pakdil ile uzun yıllardır süregelen bir tanışıklıkları vardır. Benim de Nuri Pakdil ile tanışmama merhum Gemci vesile olmuştu.”

“Şiir kitabının adı ustaca seçilmiştir: Yanlış Parantez. Her şeyi açıklamak için, durumu toparlamak için bir parantez açıyorsunuz ancak; bu parantezden sonra işler daha da karışıyor. Başka bir taraftan bakarsanız, ortasında kaldığımız her ikilemin ucu fasit bir daire oluveriyor da kendinizi oracıkta kaybediyorsunuz.”

“Şimdi saatimi yokluyorum, birazdan Maraş Ulu Camii’nde kılınacak namaza müteakip, ebedi yolculuğuna uğurlanacak Mehmet Hoca. Şüphesiz ucu açık olan bir parantezin yolcularıyız. Mehmet Hoca da buradaki parantezini kapayıp ucu açık olan yolculuğuna çıktı. İnşallah mağfurdur.”

Müştehir Karakaya ile söyleşi

Ahmet Can Altıok ve Tanju Kildiş Temmuz dergisi için bir söyleşi gerçekleştirmiş Müştehir Karakaya ile. Söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Kelimeler… kelimeler… kelimeler… Kelimeler, kullandığınız dil, içinizi dışa, dışınızı içe çevirir. Siz kelimelerin çocuğu olursunuz belli bir zaman sonra. Kelimeleriniz olmazsa siz siz olmaktan çıkarsınız. Sizi ele veren kelimeleriniz yani kullandığınız dil ve üslubunuzdur… Onunla bütünleşirseniz, dervişane baksanız derviş, kral gibi baksanız kral, geda gibi baksanız geda olursunuz.”

“Gitmek her şeyi peşinen bırakmak değildir aslında. Gitmek, çoğu kez nereye, hangi yola gittiğinize bağlı. Siz gidersiniz onlar kovalarlar. Onlar gider siz kovalarsınız. İnsanı yoran bu…”

“Aşk’ın bir tanımı yok ŞİİR gibi. Ben tanım getirmediğime kaniyim. Bir sınırlama olmaması gerekiyor burada. Hiçbir güç AŞK’a bir sınır çizemez. Aşkın kendisi bir sınırdır zaten. Sarıp sarmalar, kurutur ve yok eder.”

“Müştehir Karakaya’nın şiiri fevridir, çığlık çığlığadır, kötürümdür, hastalıklıdır, asidir, kuyulardaki inilti, gökyüzündeki yıldırım gibidir.”

“Geçmişle gelecek… Gelenekle bağımı koparmadan geleceğin şiirini yazmak… Hep derim ki; Fuzuli günümüzde yaşasaydı günümüz şiirini yazardı, biz o çağda yaşasaydık onun gibi yazardık. Divan şiiri olmadan halk şiiri, halk şiiri olmadan serbest şiir güdük kalır, yetim kalır. Medeniyet dediğimiz şey bunların çarpışması değil, buluşması ve kaynaşmasıdır.”

Mülteci olmak

Eminebur İskender’in “Amerikalılaştıramadıklarımızdan Biri” adlı öyküsü Temmuz’da en dikkat çekici metinlerden. Mülteci gözünden bakıyor dünyaya öykü. Dünyanın bir ucundan dünyanın başka bir ucuna.

“Mütercimin gözyaşları eşliğinde beni tekrar nezarethaneye gönderdiler. Hakkımda verilecek olan karar belliydi. Ülkede en ufak bir suç işleyen Suriyeli, ülkesine geri gönderilecekti. Fakat benim cezam bu değildi esasında. Yıktığım ofisin yeniden yapılacağını, belki bunun gibi birçok ofisin daha kurulacağını bilmek benim en büyük cezamdı.

Suriye’ye döneceğim için içimde onurlu bir sevinç vardı.

Bedenim ve ruhum Amerikalılaşmadan gerçek bir şehit olabilecektim.

Babam gibi.”

Temmuz’dan Şiirler

 hâlbuki sevmeye başladığım gibi
bir martının eteklerine diktim
ayrılığın yaylım ateşini
ve korkularımı ve vazgeçişlerimi
kelebekleri ve gelincik çiçeklerini

Ahmet Can Altıok

Kulaklarında cam şangırtısı, yüzünden
Bir tüyün kuşu olmalı süzülüp incinen mor dargınlık
Köreltir gölgeni, dilin yazmadığı kalem
Kalemin yazmadığı kesikler dilim, gülümse cânâ!

Sıddıka Zeynep Bozkuş

kalbim suya düşen
bir mendil gibi
hüzün emdi
dolaştıkça terli sokakları

Tunay Özer

İyiliğe teşneydik ya
Kutlu sevinç giysileri giyer
Baba yüreğinden bir ordu kurardık
Gür bir sesle melekleri gülümseten
Yırtıcı dişlerini söken dünyanın
Tanrım ihtimalleri bir üveyiğin kanadında gönder hep

İmdat Akkoyun

Bilirim bahçende güller hiç solmaz senin
burada kuruyor her şey çocuklar dahi
imansız uçaklar göğümüzü deliyor da
tuhaf
Müminler aldırmıyor buna

Ahmet Keser

Sıyrık 3’ledi

Üçüncü sayısına merhaba dedi Sıyrık. Nam-ı diğer Helezonik deliler.  Gençlik yıllarımdaki heyecanı görüyorum bu dergide. Zaten dergi çıkarmak başlı başına bir heyecan değil de nedir ki? Baktınız içinizdeki heyecan bitti, hemen kapatacaksanız dergiyi.

Bir şiir dergisi Sıyrık. Sadece şiir. Ben de okuyup altını çizdiğim dizeleri paylaşacağım sizinle.

Samimiyet zamanlarından kalma bir akşam,
Buğday yetiştiriyorum seni anlamak için,
Bu mihnetle ne yapsam;
Herakleitos’u unutamam. Aynalara gençlik öyküleri yazamam.

Eyüp Kurt

Esen yel, kırmızı ay
Her an hazır olmalı yeni sefere
Evet dostum, yolculuk var bugün
Topla kelimelerini bir veda şiiri yaz
Gerçi lügatinde her veda yeni bir başlangıçtı
Eşyaların omzuna ağır gelirse söyle
Biraz alayım yükünden, hafiflesin çehren

Ömer Faruk Burak

kamuoyuna saygıyla duyur
ve beni artık eskisi gibi sanma
son gücümü iteleyerek bana
tam bıraktığın yerde
dizlerimin üstünde
tekrar doğmamı emrettin
artık sabra yönelik hiçbir şeye vakıf değilim
çünkü mecazi değil
çarpıntılar
bu dertleri arkama aldım
ve hasretine sol ayağımla
çalım attım
defansif mizahım ile bekleyeceğim seni

Ceylan Kuşak

Bu basamak
Yabancı
Gözyaşına mızıkanın
Mavisine semanın
Bağrında yok dilenci sıcaklığı
Ve zikri kuşların

Feyza Nur Cantürk

Bugün savruk bir çocuğum
Kalemden ellerim
Kendi yazdığım düşü kendim oynuyorum
Kötürüm hırslarıma mal ettiğim oyunbozanlığım
Mecazlı söylemimde umudun küllerinden doğuşu bu
Küllerimden doğmuş gibi
Sevmeye meyilliyim seni
Kaburgamda ayak seslerin

Emine Sena Öz

Palamar, düğüm 1

Palamar dergisi  yıl:1 sayı:1 diyerek limandan uzaklaşmak için yola düştü. Durum ne olursa olsun, ortaya çıkan çalışmanın sonucu neyi işaret ederse etsin, bismillah deyip yola çıkmak bu çağda değerli bir başlangıç. Bütün hücrelerin kendini derin bir sessizliğe çektiği zamanda yeni bir şeyler ortaya koymak elbette değerli.

Dergiler dünyasının yirmi beş yıldır içindeyim. Evveli de var ama milat olarak seçtiğim yılı dikkate alınca yirmi beş sayısını gönül rahatlığıyla telaffuz ediyorum. Bu sebeple ilk sayısı elime ulaşan dergilere gönül rahatlığı ile bazı şeyleri söyleme hakkımı da kullanmak istiyorum.

Palamalar bir heyecanın eseri. Bu belli ediyor kendini. Heyecan olması çok iyi. Yoksa bu kadar cümle nasıl kurulurdu?

Gelelim dergiye.  Derginin çok renkli olması bir artı değildir. Çok renk dergiyi edebiyattan uzaklaştırıp magazine çekiyor.  Derginin renklerle ayakta kalmayacağını Dergâh dergisi yüzlerce sayıdır gösteriyor bizlere. Bu kadar renkli bir tasarım Palamar’a lise dergisi havası vermiş. Bundan uzaklaşmak gerek.

Derginin künyesine rastlayamadım ben.  Sevgi Yiğit ismi öne çıkıyor dergide. Bu zaten bilinen bir şey ama künye olmadan selamlama yazısı ile arka kapak ve arka iç kapak yazısı ile bunu anlamak zorunda değil okuyucuyu.  Künye, derginin kimlik kartıdır. Sevgi Yiğit’in teşekkürünü okuduğumuzda sadece bir isim zikrediliyor. Bu dergiye emeği geçen diğer arkadaşlar için çok da iyi bir seçim değil. Bu anlamda isim zikretmek riskli bir tutum.

İlk sayısı çıkan bir dergide bir yazarın yıllar önce yayınlanmış yazısını almak hatta bunu kapaktan duyurmak da pek tercih edilen bir durum değil. Dergilerde özgünlüktür daha çok önemli olan.

Mizanpaj, kapak tercihi gibi noktalar da zamanla oturabilecek hususlar. Zeminlerde kullanılan renklerin bazı yazıların okunmasını zorlaştırdığı da unutulmamalı.

Ben Palamar’a çıktığı bu yolculukta kolaylıklar diliyorum. Dergi ekip işidir. Ekiple yola çıkmak yokuşları da düz eder. Kendimden biliyorum.

Kalplerden Kaleler Kurduk

Ali Bal, Palamar’ın ilk sayısına bir direniş yazısı ile katılmış. Meydanları yüreğiyle dolduranlara selam hüviyetinde bir yazı bu.

“Vur!” dedi “Vur! İşte kalbim, tam buradan vur! Vur ki bayrağımıza benim de kanım aksın, rengi solmasın al bayrağımızın, kanımla daha kırmızı olsun.” dedi. “Vur! Bizi vurmadan bu tankı geçiremezsiniz. Bizi ezmeden geçemezsiniz.” dediler hep bir ağızdan ve hep bir yürekten.”

Kelebek Kanadındaki Mazlumlar

Zeynep Nur Bahadır, dünyanın mazlumlarına sesleniyor yazısında. Bir bir elimizden kayıp giden mazlumlar gözümüzün önünden geçiyor.

“Bir kelebek kanadı cesedi kıyıya vuran Aylan bebeği, dünyaya sırtını dönen on yaşındaki Hanzala’yı, Mısır’ın Esma’sını, Filistin’in Rachel’ini ve daha nicesini taşıyabilir mi? Mavi bir kelebek Avrupa’nın yemyeşil parklarında bisiklet süren bir çocuğun yanından geçtikten sonra Suriye’de annesini bir saniye önce kaybetmiş olan çocuğun eline konan mavi bir kelebek. Bosna’daki babaların, oğulların, annelerin ve kız evlatların mezarlarının üstünde uçan mavi kelebekler… Yaşama hakkı elinden alınan masumlar ve mezarların başında sessizliğe sığınan katil insanoğlu…”

Dünyayı Taşıyan Masa

Öznur Sondül’ün Dünyayı Taşıyan Masa yazısı bir Edip Cansever güzellemesi gibi. Yazıyı okurken “Masa da masaymış ha!” diyorsunuz ister istemez.

“Masa nedir efendi? Her gece başına oturup saatlerce düşünmemize eşlik eden, başucunda uyuduğum, saatlerce kapaklanıp ağladığım, içimi kağıtlara dökerken beni dinleyenim, dostum... Bir bayram sabahı tüm aile eşrafını etrafına toplamış sohbetlerine eşlik ederken yemeklerine ortakçıdır masa ya da zengin kızla fakir oğlanın ömürlerini bağlayacağı imzaya eşlik eden bir şahit. Çok değişik hâlleri bulunan bu aletin bir de ütü masası hali var. Annemin, babamın gömleklerini ütülerken ağlamasına şahit olan hâli. Bu hâl olsa olsa gaz hali olur masanın.”

Kafadar

Ömer Sevinçgül’ü okumak bir denize açılmak gibi. Umutla, heyecanla ve içinde biriken inançla yol aldığını hissederek okunur onun satırları. Kafadar adlı yazısında da yine gençlere yürek ferahlatan iyi niyet cümleleri var.

“Lisede başlamıştı sorgulamalarım. Kendimi geliştirmek, bilgimi artırmak, ufkumu genişletmek için var gücümle okuyor ve yazıyordum. Düşüncelerimi, duygularımı, izlenimlerimi yazarken önemli bir sorunla karşılaştım. Kendimi yeteri kadar ifade edemiyordum. Bunun üzerine dilimi, kelime haznemi, anlatım biçimimi geliştirmek için edebiyattan yardım almaya karar verdim. Her gün iki saatimi dili güzel kullanan romancıların, hikâyecilerin, şairlerin kitaplarını okumaya ayırıyordum. Yeni bir menfez bulmuştum adeta. Günlük olayların baskısıyla daralan ruhum kitap penceresinden nefes alıyordu. Böylece, felsefe merakımın yanına dil, anlatım, retorik ve benzeri alanlar da eklendi.”

“Eve dönünce kendimizi düşündüm. Bizim vaziyetimiz ‘dünyaya nizam verir gibi konuşan’ emekli memurların durumundan çok mu farklıydı sanki? Zaman ve mekânca bizden çok uzaklarda yaşamış, çoğu yüzyıllar önce ölmüş düşünürlerin, yazarların eserlerini okuyor, haklarında fikirler yürütüyorduk. Biz de aynı küçük şehirde, aynı yerel gazetedeydik. ‘Oturduğu ahır sekisi, söylediği İstanbul türküsü’ deyimi bizim için de biçilmiş kaftandı.

Bir süre bu karamsar düşüncelerin etkisi altında kaldım. Tıkanmıştım. Kitap okuyamıyor, yazı yazamıyordum. Halbuki umutla yaşardı insan, umutla başarılı olurdu. Yeis çabanın, çalışmanın, başarmanın en büyük engeliydi. Beni atalete sürükleyen karamsar düşüncelerimi bir an önce zihnimden kovmalıydım. Kendime telkinler yapmaya başladım. “Bugün durumun böyle olması gelecekte de böyle olacağı manasına gelmiyor” dedim.

“Merdiven basamak basamak çıkılır. Her şeyi hemen isteyip acele eden hiçbir şeyi elde edemez. Sabretmelisin” dedim. “Senden daha kötü durumda olanları düşün. Küçük de olsa bir gazete var elinde. Bu imkânı en güzel biçimde değerlendir” dedim. “Nice düşünür, yazar, romancı, şair de zorlukları aşa aşa ilerlemiş, başarılı olmuştur” dedim. Kolay olmadı kendimi ikna etmem ama sonunda başardım, kafamdan sildim fena düşünceleri. Tazelenen şevkimle sürdürdüm yürüyüşümü…”    

YORUM EKLE

banner26