Ekim 2019 dergilerine genel bir bakış-2

Mehmet Nuri Yardım ile söyleşi

20. yılına ulaştı Ay Vakti dergisi. İstikrarlı, çizgisini bozmayan bir yayın anlayışı ile çıkışını sürdürüyor. Nice yirmi yıllara diliyorum Ay Vakti’ne.

Mehmet Nuri Yardım ile bir söyleşi gerçekleştirilmiş bu sayıda. Edebiyat dünyamızın hafızasıdır Yardım. Onun eserleri geçmişle günümüz arasında bir köprü gibidir. Söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Efendim yazmak bir nasip işi, farklı türde yazmak da öyle. Cenab-ı Allah’ın belki de bir lütfu, hatta imtihanıdır bize. Neler yazıyoruz, nasıl yazıyoruz. Topluma, insanlığa hayırlı mesajlar verebiliyor muyuz yazılarımızda? Bütün mesele bence bu. Bugün teknolojinin yaygınlaşması sayesinde yazı yazanların, hatta kitap çıkaranların sayısı bir hayli çoğaldı. Ama bütün yazılanlar acaba bir yere varıyor mu, bir hedefe ulaşabiliyor mu, kalplere dokunabiliyor mu, zihinleri açabiliyor mu, beyin fırtınası estirebiliyor mu? Belki de buna dikkat etmek lâzım. Genelde edebiyatla ilgilenenler farklı türleri deniyor. Ben şiiri çocukluğumdan itibaren denedim ama başaramadım. O ayrı bir hâldir. Nesre yöneldim, hikâyeler de yazdım az da olsa. Sonra denemeye yüzümü çevirdim. Arada araştırmalar, incelemeler... Bende biraz araştırma ruhu var sanırım. Bundan dolayı 1980’li yıllardan itibaren Edebiyatçılarımızın Çocukluk Hatıraları’ndan başlayarak bu türde kitaplar hazırladım.”

“15 Temmuz Türkiye tarihinde bir milat. Hatta Müslümanların kaderinde de mühim tesirleri olan bir hadise. Sıradan bir kalkışma, isyan veya darbe değil. İslam’ın bağımsız kalabilen neredeyse son yurdu olan, mazlumların sığındığı biricik ülke Türkiye’yi parçalama ve yok etme harekâtı idi. İçerideki ihanet şebekesi FETÖ’nün dışarıdaki düşmanlarımızla işbirliği hâlinde bin yıldır üstünde şanla/şerefle yaşadığımız bu toprakları bize mezar etme girişimiydi. İstiklalden İstikbale benim Milat gazetesinde yayımlanan, özellikle 17-25 Aralık günlerinden itibaren başlayan ama 15 Temmuz’u merkeze alan yazılarımdan oluşuyor. Bu yazılarda elbette edebiyattan ziyade vatan sevgisi, İslam hassasiyeti, memleket şuuru, millî duygu ve düşünceler yoğunluktadır.”

“Ay Vakti gibi mektep olmayı başarmış bir dergiyi büyük bir cehtle yıllardır çıkaran Şeref Akbaba Beyefendiye sağlıklı, bereketli ve hayırlı bir ömür diliyorum. Ayvakti’nin vakti bol olsun, yüzü ay gibi hep aydınlık olsun. Ömrü uzun, hadimleri kaim, hizmetleri daim olsun inşallah...”

Mustafa Özçelik’ten Bursa’nın sırrı

Mustafa Özçelik, “Bursa’da Sırra Ermek” isimli yazısı ile yer alıyor Ay Vakti’nde. Bir Bursa ziyaretinden sonra kaleme alınmış hoş bir muhabbete ortak oluyoruz. Tarihten, edebiyattan ilham alan bir gezi  bu.

“Bir güne sığdırdığımız bu ziyaretlerden sonra zihnimiz de gönlümüz de Bursa’yla doldu. Huzur bulduk. Zira mazi camilerle, türbelerle, çınarlarla, sayıca azalsa da çeşmeleriyle konuşmaya devam ediyor. Tabi, onunla bir ünsiyetiniz, muhabbetiniz varsa. Değilse taş taş olmaktan, ağaç ağaç olmaktan öteye geçmiyor. Bir müzede dolaşır gibi oluyorsunuz. Mana pencereleri kapalıysa hiçbir şey, hiçbir şey söylemiyor. Ne Karamazak yokuştaki Âşık Yunus ilahileri geliyor aklınıza. Ne Bursa sokaklarında Evliya Çelebi’nin ayak izlerini aramak ne de Üftade dergâhındaki zikir seslerine katılmak. Bir yabancı gibi dolaşıyorsunuz şehri. Fotoğraflar çekiyor, susadıkça su içip acıktıkça yemek yiyorsunuz. Oysa bu şehirde acıkmak da susamak da ancak ona karşı hissedilmesi gereken bir duygu olmalı. Başka türlü bu şehirle bir bağ kurmanız imkânsız olur ve Tanpınar’ın dediği “Bursadaki o ikinci zaman”ı asla yaşayamazsınız.”

“Tanpınar, o meşhur şiirine “Bursa’da Zaman” diye ad vermişti. Derim ki zaman zaman olup devem ettikçe ruhunuz konuşacak, aklımız yeniden çalışacak ve biz mazi ile hali, hal ile istikbali birbirine bağlamanın gerekliliğini çok da iyi anlayacağız. Büyüyen zaferler tekrarlanan yenilgilerden doğarmış. Böyle söyler Karakoç. “ Aşk celladından ne çıkar mademki yar vardır/ Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır” O Var’a dönerek bu coğrafyada yeniden asli kimliğimizle var olmayı bilmek durumundayız. Yine onun dediği gibi küllerimizden yeni hisarlar yapabiliriz. Öyleyse gelin “Gelin gülle başlayalım atalara uyarak/ Baharı koklayarak girelim kelimeler ülkesine./ Bir anda yükselen bir bülbül sesi bize/ Bana geri getirsin eski günleri.”   

Fahri Tuna da Ayvakti’nde

Adem Erdoğan,  Ay Vakti’nde Fahri Tuna ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Her şeyiyle Fahri Tuna var bu söyleşide.

“Şiir hariç edebiyat türleri arasında büyük uçurumlar/farklılıklar olmadığını düşünüyorum. Hele de deneme ile portre yakın akraba alanlar bana göre. Röportajlar ise edebiyat kadar merak da içeriyor. Özetle sorunuzdaki üç tür de yakın unsurlar birbirine. Organizasyon ve edebiyat atölyelerine gelince: Çocukluğumda fark edilen bir organizasyon yeteneğim var, Allah vergisi. Kültür Müdürlüğü ve daire başkanlığı, vali danışmanlığı görevlerim bu yeteneğimi daha da geliştirip olgunlaştırdı sanıyorum. Liseli veya üniversiteli gençlerle şairleri yazarları sanatçıları bir araya getirmenin ihtiyaç olduğunu görünce de, şair ve yazar dostlarımın katılım katkı ve hoşgörüleri ile uygulamaya geçtim. Rabbime şükürler olsun, on küsur yıldır, sayıları yirmiyi geçen şehirde bunları uygulama imkânı bulduk edebiyat atölyelerinde. Enerji kaynağına gelince; kahvehane bilmem, gazete okumam, televizyon izlemem, hele yirmi küsur yıldır haber dinlemem: Bunlar beni diri ve enerjik tutuyor. Bir de biz bin yıldır bu topraklarda Türkçe üzerinden bir medeniyet kurduk. Bin yıl daha kalabilmek için çalışmamız, çalışmamız, daha çok çalışmamız lâzım. Bende gördüğünüzü söylediğiniz yüksek motivasyonun asıl sebebi budur, buncadır, burasıdır.”

“Son kitabım ’40 Şehir Portresi’nin adını ben değil yayıncım Hayy Kitap seçti. Bendeki adı ‘Kalbim Sizde Kaldı’ydı. Şehir ve Kültür Dergisi’nde beş senedir yayımlanan 60 şehir portresi içerisinden ‘Osmanlı medeniyetinin izinde’ teması çerçevesinde seçtiler bu kırk şehri. Benim kalbime dokunan, okurun da kalbine dokunacak, Mardin’den Mostar’a, Gaziantep’ten Gagauz Yeri’ne, beste beste, dize dize, eser eser kırk şehir... Hüzün, hicran hasret. Yaşayan, yaşanan, yaşadığım şehirleri yazdım. Okura bir ödev de yükleyecek bu kitap: Bu 40 kadim şehri yaşatmak gibi!”

“Adapazarı’nda ‘Asmaaltı Akademisi’ diye tanımladığımız bir kahvehanede - yeteneğine göre - birçok genç yetiştirdi. En başta Cihat Zafer. Ben de o şanslı gençlerden biriyim. Gerçek bir teknik direktördü aynı zamanda. Yetenek ve ilgilerimize göre bir alana yönlendiriyordu bizleri. Yedi İklim, Türk Edebiyatı, İzlenim, Ülke’de denemeler yazıyorken beni portreye yönlendiren odur mesela. Son on beş senedir ben de birçok şehirde, birçok edebiyat atölyesinde, birçok söyleşide onun bize yaptığını gençlere uygulamaya çalışıyorum.”

Ay Vakti’nden şiirler

Beni artık kim bilir bir gölgesi altında
Bakışından iyilik sere serpe bir gülüş
Çıkarabilir karşıma ansızın sabah erken
Bakıp geçebilirim kendime kalsa yalnız
Seyirse gözüm biraz daralsa içim birden
Aklıma gelir hemen gözün aydın diyerek.

Nurettin Durman

Ben boşluğa üfleyen cellat değilim
Karayele verdim ayaklarımı
Söyle bana, eceli kim tutar perçeminden
Hangi ölü bilmez nereye gittiğini
Sen miydin o mehpâre, o memnû, o dilruba
Söyle bana hindiba

Sen nasıl bu kadar bulut gülmesi
Sen nasıl bu kadar bıldırcın sesi
Sen nasıl bu kadar pencere önü
Sen nasıl bu kadar gök gürlemesi

Nurullah Genç

İstanbul boğazı serin bir bakış
Kıyılarında gezinir aşk dediğin
Sularında oynaşır her türden kara-kış
Taze bir hurma, terütaze bir yemiş
Şiirden gayrısı estetik değil, sanat değil
Kızkulesi, Galata, bir fırtına gibidir
Yani demem o ki
Tamda dilimin ucunda
Bakışın varya, bakışın İstanbul oluyor

Recep Garip

unuttum adını neydi hülyalarla zehirlenmiş uykunun,
otobüsünü kaçırmış yolcunun biletini kim bulmuş
kim bulmuş sevdanın ayak izlerini ellerinden öpeyim

Selami Şimşek

Tacettin Şimşek ile şiir ve gelenek üzerine

Hece Taşları dergisinin 56. sayısında Tayyip Atmaca Tacettin Şimşek ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Şiir ve gelenek merkezli bu söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Beni hoş görün ama bu “modern şiir” ifadesi hiçbir dönemde bana cazip gelmedi. Yıllar önce bir derginin editörü, şiirlerimi “eskimiş bir ses, yıpranmış bir söyleyiş, modern şiirden uzak” diye tanımlayınca uzun uzun düşünmüştüm. “Modern şiir” ne demek? Benim modern şiir yazmak istediğim ne malum? “Eskimiş bir ses” belki de benim bilinçli tercihimdir. O da geleneğe bağlılık olamaz mı? Geleneği günümüz şiirinin imkânlarıyla yeniden üretmek… Diyelim ki, böyle bir amacım, böyle bir çabam var. Öyleyse “Neden modern şiir yazmıyorsun?” diye eleştirilmeli miyim? Attilâ İlhan’ın Elde Var Hüzün’ü modern şiir midir mesela? Peki, Sezai Karakoç’un Gül Muştusu? Yani modernlikten kasıt biçim mi, içerik mi, şairin dünya görüşü mü?” 

“Gelenek konusunda ön yargılarımızı törpülememiz gerektiğini düşünüyorum. Çağdaş bir Fransız şairi, sonnet, terza-rima, triyole gibi nazım biçimlerini, aleksandren veznini yadırgamıyorsa bize ne oluyor da, “Bu çağda hâlâ mı bu vezin, hâlâ mı bu nazım birimi, hâlâ mı bu nazım biçimi?” diye efeleniyoruz? Shakespeare’le ilişkilendirilmek bir İngiliz şairi mutlu eder. Fuzulî’nin mirasçışı olmak bir Türk şairini neden utandırsın?”

“Klasik dönemin mazmununu imgeye dönüştürdük. Şiiri daha bireysel kodlarla yazıyoruz artık. Bakın, “yazıyoruz” diyorum. “Yapıyoruz” diyenler de var; Dağlarca gibi, Berk gibi, Yavuz gibi… Oysa geleneğin dilinde şiir, yazılan değil, yapılan değil, söylenen bir söz. Attilâ İlhan da bir yerde “Ben şiir yazmıyorum, yapmıyorum, söylüyorum.” diyordu. Bu, geleneğe ses yönüyle eklenmenin ifadesi... Aynı zamanda şiirin müzikle akrabalığının göstergesi... Soruya soruyla dönelim: Gelenekten yararlanmak nasıl olmalı? Attilâ İlhan’ın divan şiirini imbikten geçirerek serbest gazeli üretmesi gibi. Dağlarca’nın Şeyh Galib’e Çiçekler’de klasik şiirle çağdaş şiir arasında ideal bir vezin ve içerik dengesi kurması gibi. Sezai Karakoç’un geleneğe içerikle bağlanması gibi... Cahit Külebi’nin söyleyiş olarak halk şiirinden beslenmesi gibi. İlâ-âhir…”

“Bekir Sıtkı Erdoğan, Nihaî mahlasıyla, tamamı aruz vezniyle yazılmış şiirlerle mürettep bir divan oluşturdu. Biliyorsunuz, mürettep divanlar kasidesinden gazeline; musammatından mukattaat ve müfredlerine, varsa tarih manzumelerine; münacatından naatine, hem tür hem de nazım biçimi olarak eksiksiz divanlardır. İçinde her harfle kafiye oluşturulmuş en az bir gazel vardır. Her harfle en az bir gazel yazmamışsanız kitabınız Divan olmuyor zaten; Divançe oluyor. Bekir Sıtkı Erdoğan, bir divan oluşturacak kadar şiir yazdı ama bu onu “divan şairi” yapmadı.”

“Tek bilgi kaynağımız genel ağ. Tanpınar’ın Bir Adın Kalmalı şiirini beğendiğini söyleyen öğrencime, “Emin misin, Tanpınar’ın böyle bir şiiri var mı?” diye sorduğumda “Google’da öyle yazıyor.” deyiverdi. Tanpınar’ın şiir kitabına bakmak zor olsa gerek. “Şiiri okur musun?” dedim. Okudu. “Evet, salaş yalvarmanın korkusunda talan” ifadesine kadar zor dayandım. “Bak,” dedim, “Tanpınar’ın şiir kitabını baştan sona okusaydık, üslubuna biraz aşina olsaydık, iki cihan bir araya gelse Tanpınar’ın ‘salaş yalvarma’ ifadesini kullanmayacağını bilirdik.” Öğrencim hâlâ Google amcanın 53 saniyede listelediği sayfada… “Peki,” dedim, “bu şiirin Tanpınar’a ait olduğunu ispatla; arabam da, bu ayki maaşım da senin olsun.” Fakülte kütüphanesi ders yaptığımız sınıfa yirmi metre mesafede. Aradan iki yıl geçti. Öğrencimden hâlâ ses yok.”

Türk halk şiirinde gerçekçilik

Turgut Günay, bir araştırma yazısı ile yer alıyor Hece Taşları’nda. Sosyal yaşantısının halk şiirine yansıyan yönlerini el almış yazısında Günay.

“Kökünü Kökünü tarihin karanlık çağlarından aldığına inandığımız ve ilk yazılı örneklerini -tercüme kırıntıları hâlinde de olsa -Milâttan çok önceki yüzyıllara dayanan eski Çin kaynaklarında bulabildiğimiz1 Türk halk şiirinin değişik kanallardan bugüne kadar geldiği ve çok geniş bir coğrafya alanı üzerinde çeşitli türlere ayrılmış olarak yaşadığı bir gerçektir. Ancak, yurdumuzda çok yeni sayılabilecek ilmî halk edebiyatı araştırmaları, henüz Türk halk şiirini biçim yönünden bile sağlam ve ortak ölçülere dayanan bir sınıflandırmaya sokabilecek seviyeye erişemediğinden, bu alandaki zengin örneklerin içyapıları konusu üzerinde yeterince durulmadığı görülmektedir.”

“Savaşlar, ölümler, göçler, tabiî afetlerle ilgili destanlar, ağıtlar ve benzeri türdeki şiirler, Türk dünyasının dört bir yanında yaşamakta ve üremektedir. Bunlar arasında duygululuğa ve sübjektif ölçülere en yatkın tür olması gereken ağıtlar çerçevesindeki bazı örneklerin şaşırtıcı bir biçimde gerçekçi ve objektif ölçülere dayandığını görmek ilgi çekici bir kültür hâdisesidir.”

Hece Taşları’ndan şiirler

Kitabı ko zahit, kitapta mı nur?
Ene’l-Hak şifresi aklı durdurur
Dâra o yaftayla çekilen Mansur!
                        Can evimde sehpasın
                        Asın, beni de asın!
Mansur can yoldaşı sanır mı beni?

Mehmet Fatih Köksal

Doğulandan aldım düzlük dərsimi,
Təməli möhkəmdi ömür qəsrimin.
Hadisi olmadım mən öz əsrimin,
Nə imzam, nə də ki, sözüm qalacaq.

Vaqif Osmanov

Gül demişler çiçeklerin hâsına,
Çok katlandım acısına yasına,
Tercüman ol Karakoç’un sesine
Zarfla ahvâlimi, götür cânâna!

Bahaeddin Karakoç

Gaziantep’in müzeleri

H. Ömer Özden, Şehir ve Kültür dergisinde Gaziantep’in müzeleri hakkında yazmış. Şehirdeki müzeler, özellikleri ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor yazıda.

“Gümrük Han’ında gümüşçüler, tespihçiler, ressamlar, kilimciler, aba dokumacılar, mozaik sanatçıları, cam üfleme sanatçıları, bakır işlemecileri, takunyacılar, ebrucular, Antep işi örtü yapanlar, ahşap oymacıları, kutnu dokumacıları, yemeniciler ve sedefkârlık meslekleri yaşatılmakta. Gaziantep, Fransızların işgaline uğramış talihsiz kentlerimizden biri. Daha önce şehirde Ermenilerin terörü söz konusu olmuş. Mal bulmuş mağribî gibi şehre dalan Fransızlara karşı direnişe geçen Antepliler, bu direniş, mücadele ve savaşın sonucunda Fransızları şehirden dışarı atmışlar ve kendilerine TBMM tarafından Gazilik unvanı verilmiştir.”

“Yeni Han, bunlardan biriydi. Kutnu kumaşı üretenlerin bulunduğu bir başka iş hanına gittik. Kutnu’nun, Antep’e özgü, ipeği andıran bir kumaş türü olduğunu öğreniyoruz. Antepli hanımlar bu kumaştan yapılan elbiseleri severek giyiyorlarmış. bu cümleden olarak, gezdiğimiz yerler arasında dokuma tezgâhlarının sergilendiği bir müzenin bulunduğunu da kaydetmeden geçmeyelim. Bu toplu gezi sırasında benim en fazla dikkatimi çeken yer, bir açık hava müzesi konumunda olan eski bir zeytinyağı üretim yeri idi. Üzeri kalın cam tabakayla örtülü olan sahada üstten bakarak geçmişte yağ üretilen odacıkları görme imkânımız oldu. Zeytinlerin sıkıştırılarak yağın elde edilişi, dinlendirilmesi vs hep doğal ortamlarda ve ilkel şartlarda yapılıyormuş. Tabii ki bu zeytinyağı üretim yeri yüzyıllar öncesine ait ve şimdi müze.”

“Buranın adı, M.Ö. 64 yılında Romalıların hâkimiyetine geçtiğinde ‘köprübaşı’ anlamına gelen ‘Zeugma’ olarak değiştirilmiştir. Zeugma, Sasaniler tarafından yok edilene kadar şaşaalı bir dönem geçirmiştir. Bu yıkımdan sonra kent, bir daha eski günlerinin ihtişamına ulaşamamıştır. İçinde bulunduğumuz zamanlarda yapılan kazılarda bulunan eserler, bu şehrin tam bir mozaik kenti olduğunu ortaya koymuştur. İşte bu kazılarda elde edilen buluntular, Zeugma Mozaik Müzesi’nde sergilenmektedir. Müzede Zeugma kentinin binalarını süsleyen büyük parçalar halinde birçok mozaik örneği bulunuyor. Ancak genel kanaate göre asıl önemli eser, küçük bir parça halinde keşfedilmiş ve buraya taşınmış olan M.S. İkinci yüzyıl menşeli Maenad ya da daha bilinir adıyla Çingene Kızı Mozaiği’dir. Yazılı basında ve TV haberlerinde çok sık gördüğümüz Çingene Kızı Mozaiği’nin, Maenad Villası’ndaki yemek odasının tabanını süsleyen mozaik olduğu tespit edilmiştir. Bu mozaikte resmedilen çingene kızının gözlerindeki mahzun ifade, bu mozaiği müzenin en beğenilen buluntusu yapmış ve Zeugma’nın Mona Lisa’sı olarak adlandırılarak antik kentin ve müzenin simgesi haline getirmiştir.”

Şakir Diclehan’dan hazin bir öykü

Revani Mescidi’nin hazin öyküsünü anlatıyor Şakir Diclehan.

“Bugün yerinde artık yeller esen Revani Mescidi’nin çok hazin ve elem verici bir öyküsü vardır. 16.yüzyıl şairlerinden olan Revani’nin asıl adı İlyas Şücâ olup babasının adı ise Abdullah’tır. Edirne’de doğmuştur. Eskiden bir gelenek vardı, şiirde takma ad kullanmak. İlyas Şücâ Çelebi de şiirde “Revani” takma adını kullanmıştır. Bunun nedeni ve anlamı, Tunca nehri kıyısındaki bahçeler arasında ikametinin ve bu ırmağın tatlı akışının kendisinde uyandırdığı duyguların etkisi olduğu şeklinde yorumlanmıştır.”

“Ne yazık ki, İstanbul’da birçok mescit ve tarihi binalar, büyük bir sorumsuzluk ve vurdumduymazlıkla yıkılmış, yıktırılmış ve hafızalardan silinmiştir. Revani’nin Mescidi de aynı âkıbete uğramıştır. Bozdoğan Su Kemeri’nin yanı başında bulunan Mescid’in yerinde bugün Hıfzısıhha Enstitüsü Binası yükselmektedir.

Bize ne düşer? Bütün bu manzaralar karşısında susmak mı?”

Şehirler göç ve talan

Mehmet Kurtoğlu, şehri kalbiyle dinleyen bir yazar. Yani şehirle barışık, şehrin yerlisi. Şehir ve Kültür’de tarihten bu yana göçlerden ve talanlardan bahsediyor.

“Ortaçağ dünyasında işgal veya fetih sırasında komutan veya kral orduya şöyle seslenir: “şehir benim içindekiler sizin!” Şehir işgal veya fethedildiğinde yağma veya talan edilmesine üç gün veya beş, on gün izin verilir, bu süre zarfında savaşa katılanlar alacaklarını alır, şehir komutan veya kralın idaresine girer. Örneğin İmameddin Zengi Urfa’yı fethettiğinde şehrin güzelliği karşısında çarpılmış, yağma edilmesine izin vermemiştir. Ortaçağ dünyasında şehirler işgal ve talanı bekler, ne kadar süreceğini bilir, kaderine rıza gösterir. Ayrıca talan ve yağmadan sonra şehir yakılıp yıkılmışsa şehri fetheden komutan o şehri yeniden inşa eder, kendi adına mabetler, saraylar yaptırır. Şehre kendi kimliğini giydirir…”

Günümüzde artık şehirleri koruyan ne surlar ne de kaleler kalmıştır. Savaşlarda uçaklar gelip bombalayarak şehri yumuşatır, ardından piyadeler girip süngüsüyle şehri fethetmiş sayılır. Bunun dışında şehirler için asıl yıkım sinsi bir şekilde şehirlerin asli kimliklerinden koparılmasında yaşanmaktadır. Kadim şehirlerin bir kimliği, bir şahsiyeti vardır, bunu binlerce yılın birikimden sonra oluşmuş bir şeydir. Şehirleri savaştan daha çok artık göçlerle, belediyelerin getiriye dayalı talanlarıyla tahrip edilip yıkıldığı inkâr edilmez bir gerçektir. Belediyelerin kadim şehirlerimizde yaptığı tahribatları savaşlar yapamamıştır. Bir yandan iç ve dış göçler şehirleri silahsız bir işgal ederken, diğer yandan tarihi mekânları yıkıp yerine betonarme binalar diken belediyecilik anlayışı şehirleri bitirmektedir. Yüz bin, iki yüz bin nüfuslu şehirler, göçlerle bir, iki milyona ulaşmış durumda. Şehrin yerlileri gelen büyük göçler azınlığa düşmüş, köylülük/kasabalılık kültürü altında ezilmiş, yok olmuştur. Şehir köyü değil, köy şehri kuşatmış, işgal etmiş, dönüştürmüştür. Daha doğrusu şehirlerimiz köye kurban edilmiştir!

“Göçmenler ise "köyden indim şehire" sarhoşluğu içinde şehri nasıl fethederim, nasıl kendime benzeterim edasında. Yılmaz Güney’in 60’larda, Tatlıses’in 80’lerde İstanbul’a meydan okuduğu gibi meydan okuyorlar! Sen mi büyüksün yoksa biz mi büyüğüz edasındalar! İstanbul’a lahmacunu, çiğköfteyi, kebabı, Urfa Sıra Gecesine davul zurnayı sokmakla övünüyorlar. “Biz kenardan gelenler şehirleri fethedeceğiz” diye meydan okuyorlar. “kırroyum ama para bende” diye cıyak cıyak bağırıyorlar! Kanun ve kural tanımıyorlar… İşin ilginci bunların hiçbiri “ben İstanbulluyum” diyebilme cesareti gösteremiyor. Büyük şehirlerde kurdukları şehir, kasa, köy dernekleriyle övünüyorlar. Yetmiyor konfederasyona giderek bilmem hangi şehrin kültürünü yaşatmak adına İstanbul’da, Bursa’da, Ankara’da yaşıyorlar. Köyü şehirde yaşatmanın mücadelesini vermeyi kültür ve şehirleşme sanıyorlar…”

Medeniyetin ilk hamlesi Kâbe’yle başlar!

Muhsin İlyas Subaşı, Kâbe’nin insanlık tarihindeki yerinden bahsediyor yazısında.

“Kâbe, dinde şuur ve hedef birliğini sağlaması bakımından önemli belirleyici bir misyonu temsil eder. Dinin sosyalleşmesinde, Haccın önemi açıktır. Bunun için ayette ‘toplanma mahalli’ ifadesine özel vurgu yapılmaktadır. Her ülkeden, her ırk ve milletten burada buluşan Müslümanların ortak idealleri bir iman atlası halinde merkezden muhite doğru yayılmasını sağlar. Bu binaya ‘taş yapı’ olarak bakmak onu temsil ettiği ruhaniyetinden soyutlamak olur. Ayetlere dikkat edilirse, Kâbe, Hac farizasıyla özdeşleştirilerek, insanların buradan hayatın seyri için yeni sorumluluklar yüklenmeleri gerektiğine işaret edilmektedir. Beşeriyetin tarihinde, insan eliyle, özellikle de manevi işaretle yapılmış ikinci bir bina yoktur. Burasının kutsallığını ve önemini Yüce Yaratıcımızın bizzat işaret etmesiyle kavramamız gerekmektedir.”

Ne güzelsin sen Ortadoğu

Bugün Ortadoğu denince akla ne yazık ki kan ve gözyaşı geliyor. Kirli ellerin hain emellerini bu topraklar üzerine yönelttikleri günden bu yana kan ve gözyaşşı hiç dinmedi. Veli Dalbudak, bir zamanların Ortadoğu’sunu yazmış. Masal tadındaki, huzurun şehirlerini.

“Esat döneminin Suriyesi'nde Sosyalist ülkelerin havasını taşır biraz Şam. Ama çakma bir havadır bu. Güney Amerika'nın sosyalist şehirlerinin isyan kokan asi havasından uzaktır. Biraz öykünmecidir, biraz semboliktir o kadar. Güney Amerika'nın çağıl çağıl çağlayan sosyalist nehirlerine yataklık yapmaktan uzaktır bu coğrafya. Havzanın ruhi iklimi de direnişçi değil teslimiyetçidir.

İsyan günlerinden hemen önce yazmıştım bu satırları. Tunus ve Libya'da Arap Baharının getirdiği devrimler hedefe ulaşmış, diktatörler devrilmişti. Mısır'a sıçrayan bahar Tahrir'de yeni çiçekler açtırıyordu. Fakat Esat çok muhkem durduğu için Şam'a kadar ulaşmaz bu baharın yakıcı ateşi diye düşünüyordum. O günlerde Suriye'de idim. Mevsim ilkbahardı. Ama Arap Baharının zerresi bile görülmüyordu ortalıkta.

Halep'teki kapalı çarşının İstanbulda'ki Kapalıçarşı'dan farkı yoktu. İğne atsan yere düşmez bir kalabalık güruhlar halinde dalgalanıyordu. Dükkandaki herhangi bir malı soran turistin pahalı bularak yoluna devam etmesi üzerine peşinden takip eden satıcı, pazarlığı ilk söylediği fiyatın onda birine kadar indirerek sürdürüyor ve ısrarının sonucunu alıyordu.”

“Geniş güzel bir avlusu var, ayakkabı ile girmek yasak. Taşlara basarak yalınayak dolaşmak insanı rahatlatıyor.. Avluda kalabalık İranlı hacılar gruplar halinde ağıtlar yakarak ağlaşıyorlar. Hz. Zekeriya'nın kabri ve peygamber efendimizin kutsal emanetleri de burada bulunuyor. Çağlar öncesine götürüyor bizi bu cami. Huşu içerisinde namazımızı kılıp çıkıyoruz... Ermenilerin yaşadığı Aziziye semti ihtişamlı kilisesiyle karşılıyor bizi. Kilisenin önünden semtin iç kısımlarına doğru yürüyoruz arnavut kaldırımı sokaklardan. Halep'in genel havasına ters bir durum var. Aziziye sokakları temiz, tertemiz. Avrupai bir hava hakim. Dükkan vitrinleri ve insan çehreleri değişiyor bir anda. Eski konaklar butik otellere dönüştürülmüş. Otellerde temiz ve düzenli...”

İmdat Akkoyun’dan Edward Said yazısı

Dünya yirmi dokuz buhranını geçireli tam altı yıl olmuştu. Babam beş yaşının güzelliğini sürüyordu. Henüz yoksulluk ve yetimlik bir kâbus olup çökmemişti üzerine. Muhtemelen evimizin önündeki kuru dal da kurumamıştı o vakitler. Ve kuşlar ihtimal kuru dallarına değil, yemyeşil yapraklarının arasına yapıyorlardı yuvalarını. O ise Filistinli bir ailenin Hristiyan bir çocuğu olarak açıyordu aynı yıl dünyaya gözlerini. İkisi de varsıl ailelerin çocukları olsalar da sürgünlük ortak kaderleri yazılacaktı alınlarına. Biri on yedi yaşında doğduğu topraklardan Amerika yollarına düşerken, diğeri tarumar edilmiş bir varsıllığın içinden çobanlığın yollarına düşecekti. Birinci paylaşım savaşı bitmiş gibi görünse de henüz taşlar yerine oturmamıştı. Çakallar ve kurtlar nasiplerine düşürülene henüz razı değillerdi. Bunun için ikinci paylaşım savaşını bekleyeceklerdi. Edward W. Sait’ten bahsediyorum. Fikrin hür iradesi. Kalemin cesur hali. “Zulüm bizdense, ben bizden değilim” diyebilmiş o cesur kalem. 1935 yılında Kudüs’te doğmuş, Kahire’deki eğitim sürecinden sonra ömrünün kahir ekseriyetini Amerika’da geçirmiş o cesur kalem. Batı birçok yönüyle Filistin zulmüne destek verirken ve FKÖ örgütünü terör ilan ederken o sadece yazdıklarıyla yetinmeyip fiilen de orada olduğunu hissettirmek için Filistin Ulusal Konseyine üye olur. Batı artık onu bir terör örgütüne destek vermekle suçlayacaktır bundan sonra hep. Fakat o bunlara aldırmaz, kalemini fikrinin emrine vererek gördüklerini, bildiklerini cesurca haykırmaya devam eder. Ta ki 2003 Aralık ayındaki ebedi sükununa kadar. Batı’yı içeriden eleştiren bu cevval kalem nihayet aynı kaderin garip bir cilvesi mi desem buna bilemiyorum ama babamla yanı yıl ayni 2003 yılında 67 yaşında dünyaya gözlerini yumar. Bir tek farkla ki babam 2003’ün Mayıs ayında ahirete irtihal ederken, o Aralık ayında yumar gözlerini. Babam bizde bıraktığı ulvi hasletleri, derin hatıralarıyla yaşarken aramızda, o yazdıklarıyla dirlik rüzgârları estirmeye devam eder hala.