Ekim 2019 dergilerine genel bir bakış-1

Bir şairi uyandırın

Yıl 3, sayı 16. Ketebe Piyan devam ediyor yoluna. Mutlulukla takip ediyorum dergiyi. Elbette sadece takip etmekle kalmıyorum yazıyorum da aynı zamanda dergide. Derginin bu sayı kapağındaki çağrı; “Bir Şairi Uyandırın.” Benim şairlerin kalbine gönderdiğim bir iyi dilek temennisi bu. Sezai Karakoç, Ece Ayhan, Necip Fazıl, Cahit Sıtkı, İsmet Özel ve daha birçok şair var şiirlerine ihtiyaç duyduğumuz.

“Kendimi öylesine avutmuşum ki, hiç inanmıyorum yalnız kalacağıma. Çam ağaçlarıyla kaplı ormanda, ayaklarıma takılan çalılara aldırmadan, nefes nefese şehre ulaşmaya çalışırken, tek düşüncem, gülen insan yüzleriydi. Bir kalpten sürgün olmanın acısını hissetmeliydi insanlar. Kara bir yılandan ürkmeden yola devam etmeliydi ve “ben konuşmasını bilmem lili” deme cesaretini gösterebilmeliydi herkes. Şehre indiğimde, gülmüyordu insanlar. Evlerin bacasındaki dumanlar bile efkârlı savruluyordu. Şimdi hüzünleri rüzgâra verip, Sezai Karakoç’ tan bir şiir okumalı.”

“Bir Mihriban sevdasını kuşanıp zamansız, dosta doğru giderken, bir yudum çayı zorla yutkunup, Anadolu gibi açarak bağrımızı yalçın dağlara Abdurrahim Karakoç’tan bir şiir okumalı.”

Moralli rahat alan

Taşkın Aksu, en çok ihtiyacımız olan şeylerden biri olan moralden bahsetmiş. Bireysel bir istek değil bu. Ümmetin de morale ihtiyacı var. Yazı da insana güç verecek  dinamiklerden bahsediliyor.

“Moral yoksa evet hiçbir şey olmuyor. İnsan geleceğini, akıbetini, gördüklerini hep siyah ve karamsar görüyor, algılıyor. Moralli olmak insanı rahat, ferah bir ortam sunup daha oturaklı işlerini görmesini, hayatını daha kaliteli, geniş bir alan içinde, saadet ve refah içinde geçirmesini sağlıyor. Kararlarında isabetlilik, düşüncelerinde tutarlılık, hal ve hareketlerinde uygunluk sağlıyor. İnsan moralli nasıl olur? sorusunu sorup cevabına gelmeden önce, moralsizlik halinin de hayata dair olduğunu bilip idrak etmek gerek. Bu da yine moralli olmanın başlangıcı ve dahi en önemli adımı sayılabilir.”

“Bazı şeylere gücümüz nispetinde karşı koyabiliriz. Fazlasını düşünerek moral bozmak yersizdir. Kaderin de bir cilvesi vardır. Ve her şey olacağına varır. Bunun önüne yoktan yere geçebileceğimizi düşünerek, buna efor sarf ederek kendimizi ıskalarız, yapacaklarımızı ıskalarız ve ıskalıyoruz da. Yapabileceklerimizin farkına varıp, şuuruna varıp hayatı kendi adımıza daha kaliteli, yaşanılabilir kılmalıyız. Bunun içinde yine ‘ne yapabilirim’ sorusunu sormak ve cevaplarını bulmak durumundayız. Ümmet coğrafyasının durumu ortada. Bunun için en başta dua edebilir ve moral sağlayabiliriz. Buradan başlamak güzel olur.”

Hüsrev Hatemi Ketebe Piyan’da

Derginin iki efsane söyleşicisi Rumeysa Turan ve İrem Ahıskalı bu sayı Hüsrev Hatemi ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Özenle seçilmiş sorular var yine. Elbette böylesine incelikli sorulara Hatemi’nin de şiir tadında cevapları karşılıyor bizi. Altını çizdiğim satırları paylaşıyorum.

“Her evde az çok Yahya Kemal’den yahut Mehmet Akif ’ten bir mısra bahsedilirdi diye düşünürdük. Bizim evde büyükannemden ay gitti batan yere, kurban yar yatan yere, sinemi nişan kuram, yar okun atan yere gibi çok güzel maniler dinlerken babam da ara sıra aklında kalan Yahya Kemal beytini bizimle paylaşırdı. Annem türkçeye çevrilmiş bir romanın sayfalarını karıştırırken zannediyorduk ki herkesin evinde az çok şiire bir ihtimam, sevgi vardır.”

“Evet, şiirler de virüs kapar. Virüs kapan şairlerimiz de çoktur. Bunun da elbette bir teşhisi vardır. Hastalıktan ziyade şiirde değişim diyelim buna. Örneğin Nazım Hikmet 15-16 yaşlarında Ağa Camii’ne bir mersiye gibi bu imansız muhitte öyle yalnızsın ki sen, bir teselli bulurdun ruhumu görebilsen! şeklinde şiir yazıyor. Çünkü büyükbabası Mevlevi kültürünü, geleneğini içlerine işlemiş, sindirmiş son Selanik Valisi Nazım Paşa. Dedesinin etkisiyle Nazım Hikmet “ben de müridinim işte Mevlana” şiirini yazıyor. Daha sonra Vala Nureddin ve Nazım Hikmet’e Ali Fuat Cebesoy aracılığı ile Sovyet Rusya’ya burslu olarak tahsile gönderiliyorlar. Rusya’da okuyup döndükten sonra devletçi oluyor Vala Nureddin ama Nazım Hikmet dönmüyor. Orada edindiği sosyalizmi, komünizmi hayatının sonuna kadar her safh ada taşıyor. Bu temsile virüs kapma demesek bile şiirinin dış etkilerle çok tipik sayılabilecek değişimine şahit oluyoruz.”

“Çocukluktan bu yana kedi sevgimizde de beraberiz. Ama ben biraz daha muzip kedi seven biriyim. Babam tüyünden falan hoşlanmadığı için eve kedi aldırmazdı.”

Ketebe Piyan’dan şiirler

Ezici çoğunlukla yudumladık zamanı
Sıra dağlara geldiğinde
Cengâver bir heybet boğazımıza takıldı
Salıverseydi beni
Ben evime koşardım.
Hiçbir şey olmamışlığı anneme yorardım:
Cennet ayaklarının altındaysa anne
Yüzün ne ola Yüzünden başlayayım tüm sorulara:
Beni buraya çağıran sevinç
Kibar görünmek için kimi vurmalıyım?

Büşra Doğan

Hiçbir yere ait olamayanların
bir kenti olmalıydı.
Hiçbir yere sığamayanların
yer tutacağı verimli toprak parçası.
Nefes alamayanların
kendilerine ait bir gökyüzü olmalıydı
ciğerlerini yaşama sevinciyle dolduracakları.

Betül Sena Aşağıerten

Zarifçe tasvire çabalamak şiir
Olmadık ihtimallerin buğusunu
Onmadık korkulara sarmalayıp
Artmak sana kadar yahut
Azalmakla karşılaşmalarda ansızın
Tekleyen bileğine ekleyip duraksamaları
Uzatmak inişi miktarınca gözlerimi
Şimdi koparacağız kıyametimizi
Vakit tamam, pencerelerde bekler oldum
İflah olmam artık, gelebilirsin

Ferhan Zehra Türkmen

Polisiye edebiyatının atası

Kitabın Ortası dergisi 31. sayısında yine kitapların kapısını aralarken yazarların gizemli dünyasına doğru bir yolculuğa davet ediyor bizi.  İlk paylaşımım derginin mimarlarından Deniz Demirdağ’dan olacak. Edgar Allan Poe var yazıda. Polisiye edebiyatının atası diyerek giriyoruz yazıya.

“Polisiye edebiyatının atası Edgar Allan Poe, 19 Ocak 1809’da Boston Massachusetts’de doğdu. Anne ve babası profesyonel oyuncu olan Poe, üç kardeşten ikincisi olarak dünyaya geldi. Evi terk eden babasının ardından 1810 yılında annesi vefat eden Poe’yu zengin bir tüccar olan John Allan ve eşi Frances evlat edindi. Edgar’ın Allan soyadını, bu tüccardan aldığı bilinmektedir. 1815 yılında yeni ailesiyle İngiltere’ye giden genç Edgar, Chelsea’de okula devam etti. 1820 yılında Richmond’a döndü ve Virginia Üniversitesi’nde Latince ve şiir üzerine eğitim almaya başladı. Poe’nin buradaki öğrenimini kötü alışkanlıkları yüzünden yarıda bırakması babası John Allan’la arasında büyük sorunlar yaşamasına sebep oldu. Onu gerçek bir anne gibi seven Frances Allan’ın da ölümüyle babayla oğul arasındaki çatışma iyice büyüdü ve Poe bir daha dönmemek üzere evi terk etti.”

“Poe, istediği üne ve beklediği saygıya asla yaşadığı dönemde ulaşamadı. Bir Van Gogh edasıyla, öneminde asla anlaşılmayan adamlar listesinin üst sıralarında yerini almıştır. Bununla birlikte sürekli düşünceli kafa yapısını ve olaylara yaklaşım biçimini edebi diline yansıtmış, Amerikan edebiyatının aslında hiç boş olmadığını kanıtlamıştır. Genç yaşta kaybettiği karısının ardından, alkolik olan ve dengesiz bir hayat süren Poe, 1849 yılında sokakta üstü başı yırtık ve kendinden geçmiş bir hâlde bulunduktan dört gün sonra 40 yaşında ölür. Poe’nun mezarı Baltimore, Maryland’te Westminster Hall’de bulunuyor. Ölümü ile ilgili pek çok rivayet söz konusu. Dönemin gazeteleri ölümünü “Beyin tıkanıklığı” ya da “Beyin iltihabı” olarak duyursa da gerçek ölüm nedeni gizemini korumaya devam ediyor.”

Dursun Gürlek Kitabın Ortası’nda

Yazar, araştırmacı, nam-ı diğer ayaklı kütüphane; Dursun Gürlek. Keyifli bir sohbet ile Kitabın Ortası’nda. Kültür, sanat, edebiyat merkezli bu söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşmak istiyorum.

Edebiyatın en basit tarifi için, “Güzel konuşma ve güzel yazma sanatı” diyebiliriz. Daha ilkokul sıralarındayken mahallemizdeki camide, Ramazanlarda elindeki kitabı düzgün okuyarak ve tabii ki güzel bir Türkçeyle açıklayarak vaaz eden Osman Amca beni çok etkiledi. Keza İmam Hatip Okulu’nda okurken edebiyat dersimize giren Ömer Çalışır isimli hocamızın tarzı, üslubu, heyecanı ve nükteli sözleri beni edebiyata yönlendirdi. Mesela, hocamız arada sırada şöyle derdi: “Eğer bilmiyorsan edebiyat/Yaşama kendini denize at.”

Az yazarım, çok okurum. Bunda İslâm’ın ilk emrinin “Oku!” olması, tabii ki önemli bir rol oynuyor. Ancak şifahi kültürden yazılı kültüre geçmek için de kalemin hâkimiyeti bir zaruret olarak ortaya çıkıyor. Efendimize gelip “Ya Resulullah! Seni dinleyince çok şey öğreniyorum, büyük bir manevi zevk alıyorum. Ama eve gidince bunların bir kısmını unutmuş oluyorum. Ne yapayım?” diye soran sahabeye, Fahr-i Kâinat’ın, “Sağ elinden yardım iste!” diye çok veciz ve nefis bir cevap vermesi yazmanın önemini ortaya koyuyor.

Yeni projeler var: Şu kadarını söyleyeyim ki daha çok biyografilere öncelik veriyorum. Çünkü büyük insanların hayat hikâyelerini okumak, insana büyük bir zevk veriyor. Eskilerin tercüme-i hâl dedikleri biyografi, dünyamızı güzelleştiren güzel insanları, suretleriyle ve sîretleriyle, bir bakıma canlandırdığı için önem, hem de çok önem arz ediyor.

Sonbahar kitapları

Sohbahar, güz, hazan ve kalbe düşen sarı yapraklar. Didem Karabulut da Kitabın Ortası’nda sayfalara düşen sarı yaprakları yazmış. Sonbahar kitaplarını yazmış Karabulut. Özcan Alper-Sonbahar, Mehmet Rauf- Eylül, Gustave Flaubert-Kasım, Norman Manea-Ekim Saat Sekiz, Reşat Nuri Güntekin- Yaprak Dökümü.

Bir sonhabar havası almak isteyenler için iyi bir liste olmuş bu kitaplar. Elbette kitaplar ile ilgili değerlendirmeler de yer alıyor yazıda.

Göç edebiyatı

Munise Şimşek göç edebiyatı üzerine yazmış. “Batıda yükselen doğulu kalbin sesi” olarak ele alıyor konuyu. Dünyayı sarıp sarmalayan göçün edebiyatta kendine bulduğu yeri anlatıyor Şimşek örneklerle.

Göçlerin sebepleri incelendiğinde karşımıza iç içe geçmiş birçok faktör çıkmakta. Bunların başında Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflamasıyla bölgenin Avrupalı devletlerinin nüfuzuna girmesini zikretmek gerekir. Buna paralel olarak özellikle Mehmet Ali Paşa’nın Mısır’da takip ettiği Batılılaşma politikaları bölgenin siyasi ve sosyal yapısını sarstığı gibi demografik dengeleri de alt üst etmiştir. Bölgede modern eğitim veren okulların açılması, misyonerler tarafından kurulan hastaneler ve hayır kurumları sosyal ve kültürel değişimleri beraberinde getirmiştir. Tüm bunlara ekonomik sıkıntılar, Osmanlı Devleti’nin güçten düşmesi sebebiyle önlenemeyen etnik ve dini çatışmalar  eklenince söz konusu coğrafyada yaşayan halk -özellikle de Hristiyan Araplar- Amerika kıtasına göç etmeyi tercih etmiştir. Göçler başlangıçta daha çok Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada’ya yapılmış, ancak Arap göçmelerden duyulan rahatsızlık sebebiyle çıkarılan göç yasaları zamanla buna engel olmuştur. Bu sebeple sonraki yıllarda Arap göçmenler Güney Amerika ülkelerine yerleşmişlerdir. Amerika’ya göç eden Araplar arasında her türden insan mevcuttu. İşçi, çiftçi, eğitimli aydınlar, Hristiyan, Yahudi ve Müslümanlar…

Şair için şiirin kendisi bir derttir

Kitabın Ortası’ndan son paylaşımım Ahmet Murat söyleşisinden olacak. Söyleşiyi Latife Beyza Kahvecioğlu yapmış. Şiir ve şair üzerine konuşmuş Ahmet Murat. Altını çizdiğim satırları paylaşıyorum.

Yaşam dediğimiz şey, şiiri dışarıda bırakan bir şey midir? Yaşam ile sokakta veya evde olup biten bir seyyaliyeti anlıyorsak bile yani donmuş ve kapanmış bir dünyanın yapıtaşları gibi görünen kitapların karşı kutbundaki bir hareketliliğin kastedildiğini düşünüyorsak bile, bu hareketlilik de şiirin dışında değildir. Yaşam, bizim bir kurgumuzdur. Şiir bu kurguyu bir kez daha kurgulayarak, ona henüz dışarıdan herkesçe ve hemen sezilmeyen bir boyut katar. Bu boyut da yaşama dâhildir.

A.Haluk Dursun’a rahmetle

Ihlamur dergisi 83. sayısına edebiyat ve tarih birlikteliğini taşıyor. Derginin ilk yazısı A. Haluk Dursun’a ait. Malazgirt Zaferi’nin 948. yılı kutlama programlarına katıldıktan sonra dönüş yolunda geçirdiği trafik kazası ile aramızdan ayrılan Dursun’u rahmetle anıyoruz. Dergide yer alan konuşma metninden paylaşım yapacağım.

“Konuşmayı nerede yapıyoruz? Dicle Üniversitesinde yapıyoruz. Kampusun içerisinden Dicle geçer. Ben buraya nereden geldim? Cizre’den geldim, Cizre tam bir şehirdir ve tam bir Dicle şehridir. Bir gün önce de Hasankeyf’te idim. Batman, oradan da yine Dicle gelir. Demek ki gözümüz Dicle’de ama gönlümüz de Tuna’da. Bunda da bir zarar yok günah yok ama haklısın bu bir gecikme, bu bir tehir. Zaten her işin, her vazifenin rehine bırakılmış bir vakti vardır. ‘Vakti şerif’ denir zaten ona. İşte o vakti şerif gelmiş ben Dicle’de sizle bugün beraberim.’ dedim. Sonra gösterdim, gençlerin hepsi zaten aynı frekans gençler. ‘Siz Dicle’nin kuzularısınız ve siz Dicle’nin kuzuları bize emanetsiniz. Haklısınız geç kaldık bu emanete sahip olmakta ama bundan sonra sizinle hep beraber olacağız ve bu bölgede Dicle’nin, Murat’ın, Karasu’nun, Zap Suyu’nun, Aras’ın kuzularını çakallara kaptırmayacağız.’ dedim. Çakallara kaptırmamak için onlarla hemhal olmak, hemdert olmak ve beraber olmak lazım.”

Edebiyat ve tarih

Soruşturmadan paylaşımlar yapacağım.

“Tarih geçmişe doğru gittikçe, edebî metne daha fazla yaklaşıyor. Efsane, destan, mitoloji, masal vb. tarihle iç içe geçiyor. Tarihçi metnini oluştururken bunlar olmadan yapamıyor. Yine de tarihçiye romancı gözüyle bakmamak lâzım. Gerçek tarihçi romancı kadar serbest değil. Zaman kaydı başta olmak üzere bir sürü kayıt kuyutla sınırlı. Yine de okuyucu tarihi roman gibi okuyabilir, tarihçiyi bir anlamda romancı gözüyle görebilir.”

D. Mehmet Doğan

“Yüzyıllar önce Tarih bir ilim olarak kabul edilmiyor, bugün tarihin babası sayılan Heredot’un yazıları birer masal gibi naklediliyordu. Tarih geçmişin tam bir aynasıdır ama ben romancıyı bugünün tarihçisi, tarihçiyi geçmişin romancısı olarak görmüyorum. Tarihçi ile tarihi roman yazarı arasında az da olsa yorum ve değerlendirme bakımından bir benzerlik söz konusudur. Tarihçilerin görevi yeni belgeleri, bilgileri arayıp bulmak ve günümüze taşıyıp insanlara sunmaktır. Romancı, tarihi olayları veya tarihi şahsiyetleri bir tarihçi gibi kaleme alırsa bu anı niteliği taşır. Romancı tarihin temel ilkelerine bağlı kalmak zorunda değildir. Çünkü tarihi geçmişe bağlı kalarak yazılarını yazarsa romancı değil tarihçi olur.”

Hasan Erdem

“Karşılaştırma ve belgeye dayanma metodunu kullanan modern tarihçiliği, romancılıkla bir tutmak, elbette doğru olmaz. İnsanın yaratılışından başlayarak Dünya’nın geçmişini hikâye eden eski usul umumi tarihçilik, belki ibtidâî roman tarzında telakki edilebilir. Ama bugünkü roman anlayışımız ile kadim devirlerin hikâyeci tarihçiliğini yan yana koymak imkânı da yoktur. Kısaca, romancı romanını yazar; tarihçi de yazabildiği kadar tarihi. İkisinin yeri ve mevkii farklıdır. Tarihi roman yazanlar da, edebî bir faaliyet içindedirler. Bu iki iş sahasının sınırlarını “doğru” ve “güzel” mefhumları çizer. Tarihçi, doğrunun peşindedir, romancı güzelin ardına düşmüştür.”

Turgut Güler

“Tarih uzun bir süreç içerisinde oluşturulan ve bilimsel disiplin haline getirilen bir bilim dalıdır. Ancak bu durum ilk devirlerden itibaren tarihe önem verilmediği anlamında değerlendirilmemeli. Aksine bu günden daha fazla önem atfedilen tarihi tecrübeler zaman içinde bilimsel disiplin haline gelmiştir.

Tarihi süreç içinde insanın meydana getirdiği her türlü faaliyetleri içine alan tarih bilimi hikâyeler, destanlar, sagular, savaşlar, barışlar, antlaşmalar… Mimari, müzik, yemek, aş, iş… Her alanda incelenmesi gereken geniş bir alandır tarih bilimi.”

Naci Yeğin

“Tarihi olayların romanlara konu edilmesi, romanın zenginleşmesi ve toplumsal farkındalığın oluşması açısından önemlidir. Okuyucu, hayali romanlara göre tarihsel kimliği öne çıkan romanlara çok daha fazla ilgi duyacak ve içselleştirecektir. Çünkü tarih biliminin toplumda her zaman bir karşılığı vardır. Özellikle de gücünü tarihten ve kimliğinden alan Türk milleti için tarihsel figürler ve olaylar, daima popülerliliğini korumuştur.”

Celil Bozkurt

“Edebiyat, işlenmesi oldukça geniş bir kavram. Her konunun mutlaka edebi bir esere dönüştürüleceği gibi tarihi olaylar da edebiyat aracılığıyla okuyucuya bir çıkış noktası yaratabilmekte. Şöyle açıklamak gerekirse; ele alınan tarihi bir konunun okuyucu üzerinde merak yaratabilmesi öncelikle hikâyeyi ele alan yazarın anlatım yeteneğine bağlı. Yoksa sırf tarihi bir roman yazacağım diye araştırmadan yola çıkmak ortaya tarihi bir hikâyeden çok, boş bir hikâyeyi yaratır. Tarih bir bilimdir. Edebiyat ise sanattır. Bilimi salt bir halde anlatmak sadece o alanda çalışma yapanların anlayacağı türden bir çalışma olur. Oysa sanatla harmanlandığında yediden yetmiş bütün okuyucuların ilgisi çekebilecek detaylar ortaya konur ve okuyucu bunun sonucunda kendini tarihi ya da herhangi bir başka bilimsel kavramı araştırırken, daha önemlisi o kavramı öğrenirken bulur.”

Ahmet Küçükkerniç

“Tarihsel olayların ne kadar romanlaştırılabileceği konusunda kesin bir sınır çizmek imkânsızdır. Her türlü tarihsel olay, bir romana konu edinebilir. Burada sorulması gereken soru, romanlara konu edilen tarihsel olayların gerçeklikten ne kadar saptırılacağı kaygısıdır. Romanlarda gerçek tarihin bir şekilde saptırılması kaçınılmazdır. Fakat bu saptırmalar okuyucunun tarih bilgisini alt üst eder nitelikte ise kabul edilemez. Yani, tarih, popülerlik endişesine kurban edilmemelidir.”

Celil Bozkurt

“Tarih belli ölçüde romanlaşabilir, romanda belli ölçüde tarihileşebilir. Tarihin bu yolla güzel bir lisan ile okuyucuya aktarılabileceğine inanıyorum. Lakin her ikisinin de ölçüsü anlatılanların gerçeğe ne kadar uygun olduğu, kaynaklara ne derece sadık kalındığı ile ilgilidir.

Estetik kaygılarla, eseri ilginç hale getirme veya kurgu anlamında olayı istenen bir zemine oturtma anlamında kasıtlı şekilde hadiselerin değiştirilmesi ise tarih bilimine ve gerçeğe yapılan bir saygısızlıktır.”

Tarkan Suçıkar

“Tarihçinin işi olayları mümkün olabilecek en objektif şekilde, tarihi kanıtlara da dayanarak okuyucuya aktarmak, yani salt tarihi olduğu gibi ortaya koymaya çalışmak. Edebiyatçının böyle bir kaygısı yok. Onun öncelikleri kesinlikle çok farklı. Dilin ve belagatın derinliklerine inmek, okuyucuyu olayların içerisine dâhil etmek, ruhuna hitap etmek, okumayı sevdirmek. Bu devam eder gider.”

Haşim Şahin

Tarihî roman üzerine mülahazalar

İsmail Bilgin tarihi roman konusuna teorik açıdan ve içerik özelliklerini dikkate alarak eğiliyor. Önemli örneklerle konuyu ele alıyor. Roman ve tarihi roman arasındaki çizgiyi netleştiren bir yazı bu.

“Tarihi roman; tarihsel roman, belgesel roman, devir romanı gibi insanlık, devlet ve millet açısından gerçek ve yaşanılan zamandan daha eski bir zamana ait olayı veya kişiyi kurgusal bir metinle anlatmayı esas alan romanlardır.

İnsanlar geleceğe bakarken veya millet olarak önemli sıkıntılarla karşılaştığında tarihe dönme ihtiyacını duymaktadırlar. Bu sebeple tarihi irdelemekte, tarihte ne olmuş diye merak etmektedirler. İşte bu yüzden geçmişteki tarihsel olaylar yazarlarla gündeme taşınmaktadır. Orada bir teselli bir dayanak bir moral ya da çıkış yolu bulur muyum düşüncesi hasıl olmaktadır. Geçmişe bakıp bir şablon bulup günümüzdeki sıkıntılara, dertlere uygulayabilir miyiz sorusunu sık sık da sorabilmektedirler. Ancak geçmiş ile gelecek olaylar arasında benzer olaylar olsa da, şartları, dönem insanlarının düşünceleri, imkânları değişiktir. Her devrin başka şartları var.”

“Tarihin her devri her olayı ve kahramanı romanlaştırılabilir. Bu konuda zengin, malzemesi pek bol bir tarihimiz var. Yazar bu konuda geniş manevra sahası bulabilmektedir. Engin anlatım gücüne kavuşabilmektedir. Ancak burada da şu soru aklımıza gelebilir; Tarih ne kadar romanlaştırılabilir? İşte en önemli hususlardan ve dikkat edilmesi gereken noktalardan biri de budur. Tarihi olayı ya da şahsiyeti ne kadar anlatacağız, nasıl anlatacağız? Tarihin ana damarlarından gezinirken, kılcal damarlarına dek de inebilecek miyiz? Bunu şöyle ifade edebilirim; burada okuyucuya sunacağımız, anlatacağımız çerçeveyi iyi belirlemeliyiz. Ayrıştırıcı, toplumdaki eski kavgaları, görüş ayrılıklarını körükleyici olacak kadar tarihi en ayrıntısını aktaracak mıyız? Bence burada romancının şu görevi var; toplumda da tarih merakı uyandırmak, geniş kitlelere ulaşmak. Yani tarihi konularda tez üretmek değil. Geri kalanı tarihçinin işidir. Tarihçiler dahi bazı konularda yorum getirmiyor. Bu sınırı iyi bilmek gerekli. Zaten bu konuları aşıp ideale yakın yazdığınızda “sen de mi tarihçi oldun” gibi yoğun eleştirilerle karşı karşıya kalıyorsunuz.”

“Tarihi roman yazarı kendi düşüncesine, fikrine, bakış açısına göre tarihi olayları ele alır. Yorumlar kurgular. Tez sunmaz. Neden-sonuç ilişkisini gözetmez. Hatta yazar Çanakkale Savaşı yaşanmamıştır da diyebilir, bu konuda kitap da yazabilir. Ama gerçeklikle örtüşür mü derseniz elbette ki hayır.”

Edebiyat-tarih ilişkisi

Oğuzhan Murat Öztürk, yazısında edebiyat ile tarih arasındaki ilişkiyi anlatıyor. Edebiyatçıların tarihe bakışı ve tarihi yazışı var yazıda. Yazarlardan, romanlardan örnekler karşılıyor  bizi.

“Edebiyatın tarihten beslenmesine daha doğrusu tarihe bakış açısını şekillendirmesine en güçlü misali Atsız’da ve Kemal Tahir’de görüyoruz. Chie She Shuai adlı Türk beyinin Çin’de gerçekleştirdiği ayaklanmanın hikâyesini sonradan can düşmanı olacak o zamanki can dostu Sabahattin Ali’ye verip Sabahattin Ali’nin Esirler piyesinde âşık ve aciz bir Kür Şad karakteri yaratması üzerine hayal kırıklığına uğrayan Atsız, Ali’nin Kür Şad’ına tashih olarak kaleme aldığı Bozkurtların Ölümü romanında yarattığı Kür Şad karakterin bir şecaat ve kahramanlık timsali olarak kaleme almıştı. Atsız oluşturduğu bu karakterin binlerce gence isim olacağını elbette bilemezdi. Atsız Chieh Shui Shai’yi öylesine Kür Şad’laştırmıştır ki dönemle alakalı çalışma yapan akademisyenler bile Atsız’ın verdiği ismi kullanır olmuşlardır.”

Edebiyat ve tarih için ne dediler?

Toplumları tarih sahnesine çıkaran önemli ölçüde öncelikle sözlü kültür ürünleri, yani destan, efsane, kahramanlık türküleri gibi daha çok epik ögeler olmuştur. Doğrudan tarih ve edebiyat bağlamında ve salt roman türü açısından interdisipliner yaklaşım bu aşamada devreye girer ki, ‘yapmak’ ve ‘yazmak’ arasında bir tercihi dayattığında hamasetten uzak bir bakışla değerlendirmek gerekir meseleyi. Fakat şu bir gerçek, özellikle genç nesillerin tarihsel olgu be edebî gerçeklik arasında bir köprü olarak edebiyat, toplumsal işlevini önemli ölçüde ‘ders çıkarma’ anlayışıyla yerine getirebilir. Dolayısıyla tarihin yapamadığını edebiyatın üstlenmiş olması çok da yadırgatıcı gelmeyecektir bu durumda. Roman türünün bu aşamada çok daha etkin, atak ve cesur olması kaçınılmaz. Bununla birlikte, gerçeği ters yüz der biçimde anlayış da çok sağlıklı değil.

Reşit Güngör Kalkan

Zira tarihî roman; “gerçeğimsi”dir, “itibarî”dir, “gerçek” gibi sunulur fakat mutlak manada “gerçek” ve gerçeğin bir üst seviyesi olan “hakikat” değildir. Mesela Finlandiyalı bir yazar olan Mika Waltari, Bizanslı Âşıklar adlı tarihî romanında tarihî bir dekorda, tarihî kişilerle İstanbul’un fethini anlatmıştır. Bu romanda anlatılanlar ile Halil İnalcık hocanın Fatih Devri Üzerine Tetkikler ve Vesikalar adlı kitabında anlattığı olaylar, sunduğu bilgiler / belgeler gerçeklik bakımından kıyaslanamaz. Bu sebeple tarihî romanda işlenen olayların gerçekliği, ancak ve ancak kesin bir şekilde belgelerle ispatlanabildiği ölçüde tarih bilimine kaynaklık edebilecektir kanaatindeyim.

Necati Tonga