Eğitim sistemi ya da kurbanlık seçimi

Çok uzağa gitmeden yakın tarih, yani Cumhuriyet dönemi itibariyle “Bütün zamanlarda Türkiye’nin en büyük problemi nedir?” diye sorarsanız, hiç tereddüt etmeksizin “eğitim” derim. Hem de bu görüşte yalnız olmadığıma inanarak.

Ekonomide, sporda, sağlıkta, kamu yönetiminde, adalette problem yok mu/ydu? Olmaz olur mu? Kimi zaman bunlardan birkaçı, farklı dönemlerde başkaları öne çıkarak “problem katarı”nı dünden bugüne getirdi; görünen o ki geleceğe de taşıyacak. Kabul edelim ki her bir başlıktaki problemleri çözecek ana sermaye olan insan kaynağını yetiştiren ise eğitim. Ve eğitimin içerdiği problemler, bu kaynağın nitelikli/ niteliksiz yetişmesi bağlamında aktör unsur. Problemler katarında başı eğitimin çekmesi tam da bu yüzden.

“Çok geniş bir alan olan eğitim sistemi içerisinde yer alan problem başlıkları nelerdir?” sorusunun cevabına bakılacak olursa, sadece maddeler halinde sıralamak bile bu yazının boyunu epeyce aşar. Bir bilgi sistemi olarak “kütüphane” olgusunun hakkını verecek okul kütüphanelerinin yokluğu, öğretmen yetersizliği, mesleki ve teknik eğitim, matematiği sevdirememe hatta nefret ettirme, Papua Yeni Gine’de öğretilebilen yabancı dilin öğretilememesi, gereğince sanat eğitiminin verilmemesi, hatta hepsi bir yana on iki yıl sonunda mezun edilen öğrencilerin hiç değilse yarısına okuma alışkanlığı kazandıramama… Yani Türk Milli Eğitim Sistemi’nin problemleri denildiğinde, dert bir değil elvan elvan.

Ama, fakat, lâkin, ancak…

O problemlerden biri var ki siyasi yelpazenin neresinde ve hangi toplumsal kümede yer alırsa alsın, hangi siyasi organizasyona sempati duyar ve oy verirse versin, herkesin ama herkesin illallah dediği, vicdanının sızladığı, deyim yerindeyse canına tak ettiği “tek başına dev bir problem” olma özelliği taşıyor.

…..

Söz konusu problem, çok kısa süre önce yeni örneklerini yaşadığımız “seçme ve yerleştirme” amaçlı olduğu belirtilen sınavlar. Güncel ve resmi isimleriyle söylenecek olursa, liseler odağında “Liselere Geçiş Sistemi”, üniversiteye giriş için de “Yükseköğretim Kurumları Sınavı”… Meşhur isimleriyle “LGS” ve “YKS”.

Bunların en taze örneği olarak 26-27 Haziran tarihlerinde iki oturum şeklinde yapılan YKS, sadece sınava girenler ile çocuğu sınava giren anneler ve babalar tarafından değil, aklı ve vicdanı olan ve dahi adalet duygusu yerli yerinde duran herkesin içini yaktı, yüreklerini ezdi. Sınav oturumlarının yapılmasının ardından başlayarak günlerce sorgulandı sınav. Elbette son derece olumsuz ifadelerle. Neler söylenmedi, neler yazılmadı ki… Sorgulamalar çeşitli biçimlerde devam ediyor, edecek gibi de görünüyor.

Geçmişte aynı sınava “mâruz kalmış” bir kişi olarak, yeni nesilden birkaç temsilcinin de son on yıl içerisinde girdikleri sınavlara birebir muhatap oldum. Ve dahi onlardan iki tanesinin hazırlanma süreçleri ile sınav günlerinin birebir şahidi olarak, ziyadesiyle bilgi ve anı biriktirdim. Birisi çok çok zor da olsa çocukluk hayâline yani idealine ulaştı; diğeri ise, kelimenin tam anlamıyla çırpına çırpına, midesine kramplar gire gire, adeta boğularak 26-27 Haziran sınavlarına ulaştı. Şimdi yediği yemekten tat alamayarak, kâbuslu rüyalardan ağlayarak ve yumrukları kilitlenmiş vaziyette uyanarak sonucu bekliyor. Evet, sehven değil, bilerek ve isteyerek yazdım bu son cümleyi. Sınava girip de bu cümleyi kurmayan kaç aday ve ailesi var ki?

…..

Son sınav yani 26-27 Haziran tarihlerinde gerçekleştirilen TYT (Temel Yeterlilik Testi) ve AYT (Alan Yeterlilik Testi) sınavları, -sınava giren bir öğrencinin gözyaşları içerisindeki ifadesiyle- “tır gibi geçti” adayların üzerinden.

Her iki sınav sabahı, kod adı “sınav merkezi” olan okula gittiğimde, daha önceki hazin deneyimlerimde de olduğu gibi gayri-iradî olarak sınava girecek gençlerin yüzlerine baktım. Rahatsız etmeksizin gözlerindeki ifadeleri yakalamaya çalıştım. İstisnasız olarak hepsinde ama hepsinde “kaygı” vardı, dahası “korku” vardı. Ve o gönül ezen bakışlardan soru yağıyordu, cevapları kocaman belirsizlikler içeren… “Ya sınavım kötü geçerse”, “Ya sınavda (yine) karnım ağrırsa”, “Sıkışır da tuvalete gitme ihtiyacı duyarsam ne yaparım?”, “Türkçe soruları uzun olursa, zamanı yetiştirebilir miyim?”, “Matematik soruları karışık olursa” vs. vs. vs.

Nihayet o ağlamaklı gözlerin merkezinde en açık, net ve acı olan soru; “Kazanamazsam ne yaparım?”. Ona eşlik eden, eşlik edip de yürekleri kavuran, vicdan ehlinin ciğerlerini delen şu soru; “Kazanamadığımda, bana onca emek veren annemin, babamın yüzüne nasıl bakarım?

Çeşitli zeminlerde ve sıkça yazmaktan, konuşmaktan bıkmadığımız ifadeyle, geleceğimiz olan o gençlerin hiçbirinin yüzü gülmüyordu. Daha önceki yıllarda da olduğu gibi... Gülmek ne kelime, en küçük bir tebessüm dahi yoktu. Telaş, kaygı ve korku… Sadece ve sadece bunlar ve türevleri vardı, sözüm ona geleceğimizi kuracak olan o genç fidanların gözlerinde.

Kurban Bayramı’nın yaklaştığı, imkânı olanların kurbanlıklarını çoktan “seçtiği” şu günlerde, kelimenin tam anlamıyla, onca problemin dev bir yumak olarak ortada durduğu eğitim sistemimizin kurbanları olarak, “seçme sistemi” adıyla öğütülecekleri sınıflara doğru gidiyorlardı boyunları bükülmüş halde. Allah’ın adıyla yemin ederim ki onların bu halini gördüğümde birkaç kez gözyaşlarımı tutamamıştım.

….. 

Adaylar içeride ter dökerken, dışarısı ayrı bir trajediye sahne oluyordu. Ezberlerindeki sûreleri, duaları okuyanlar; ellerine aldıkları Kur’an-ı Kerim’ler ile bir köşeye oturanlar; namaz sûreleri olarak bilinenler ile Yâsîn, Amme (Nebe) ve Mülk (Tebareke) sûrelerini de içeren kitapçıklarla arabalarında veya sessiz köşelerde bir sûreden diğerine geçenler…

Aynı anne, baba, ağabey, abla gibi büyüklerin sınavın yapılacağı okula yetişme telaşlarını da küçük/ önemsiz gibi görünen ve fakat genel sistemin kocaman bir ayıbı olarak anmadan geçmeyeceğim, geçemeyeceğim.

Sınava girecek adayların, mümkün olduğunca hiçbir araca binmeksizin evinin olduğu bölgede sınava girmesini sağlamak bu kadar zor mu Allah aşkına? Ya da böyle bir düzenlemenin ne gibi sakıncası var ki şehrin bir köşesinden başka bir köşesine telaşlı ve kaygılı bir trafik akışına mâruz bırakılıyor, zaten sınav korkusuyla darmadağın olmuş yürekler. Özel arabaların dahi yaşanan trafik karmaşası içerisinde gecikme telaşı yaşadığı saatlerde, toplu taşıma araçlarıyla sınav merkezlerine yetişmeye çalışan adayların ve onları gecikmeden ulaştırmaya gayret eden anneler ve babaların içerisine düştüğü ruh halini hissetmek bu kadar zor mudur? Birkaç dakika, hatta “1 dakika” ile sınavı kaçıran adayların kapı önündeki halini görüp de insanlık adına utanmamak, isyan etmemek mümkün mü?

Birazcık insan odaklı yaklaşmak, birazcık diğerkâm olmak, -moda kavramla- birazcık empati yapmak çok mu zor? Yani “İnsan odaklı/ vatandaş odaklı” bir yönetim anlayışı, 21. yüzyılı yaşayan 2021 yılı Türkiye’sinde lüks mü acaba?

….. 

Ve sınav sonrası…

Daha önce olduğu gibi 26-27 Haziran günlerinde de uzaktan baktım sınavdan çıkan adayların gözlerine. Bina avlusunun hemen yakınına konuşlanarak ve kapıyı çaprazdan gören bir noktadan. Yaklaştıkça daha belirgin olan solmuş yüzlerine… 

Savaştan çıkmış gibi ayrılıyorlardı sınav binalarından. Darmadağın, gözlerinin ışığı sönmüş, dilleri dudakları kilitlenmiş halde. Burçları yıkılmış kaleler gibi… Vatanını cansiperane savunmuş ve fakat ağır bir mağlubiyet almaktan kurtulamamış askerler gibi omuzları düşmüş, kolları yedi yerinden kırılmış... Bir tanesi, evet, koca binadan sadece bir aday gülerek çıktı. Onun da neye güldüğüne emin olamadım doğrusu. Beden dili bunu söylemiyordu zira. Kim bilir, belki de şok yaşıyordu zavallı ve ağlayacağı yerde gülüyordu.

Kısacası tarifsiz bir travma yaşadıkları her hallerinden belliydi. Bizim kurbanlık binadan en son çıkan grupta yer aldığı için, neredeyse kurbanlıkların hepsini izleme imkânı buldum. İçim ezilerek, gözlerim dola dola. “İnsan insana bunu yapmaz, insan insana bu denli kıymaz, kıyamaz, kıymamalı” diye diye. Ne bu çocuklar, ne onları yetiştiren anne ve babalar, ne de bu ülke, bu aziz vatan bunu hak ediyor. Bu ağır travmayı ancak düşman düşmana zulüm olsun diye, eziyet olsun diye, belki gizli bilgileri almak amacıyla konuşturabilmek için yapar.

Evet, mevcut yapı içerisinde (üniversite sayısı, bölüm tercihleri ve belli bölümlerde yığılma, mesleğe yönlendirme yokluğu vs.) belki bir seçim yapılmak zorunda ama bu şekilde değil, böyle olmamalı…

Allah aşkına, bu nasıl bir sınavdır ki LGS için sekiz yıl, YKS için on iki yıllık bir eğitim-öğretim odaklı birikimi üç, üç buçuk saatte ölçebilsin? Ölçebilsin ve “Şu puanı alarak şu, şu ve şu okullara/ üniversitelere ve bölümlere girmeye hak kazananlar iyi öğrenmişler” diyebilme yeterliliğini sergilesin. Peki, o halde “O puanları almayanları hangi eğitim sistemi yetiştiriyor?” sorusunu kim, nasıl, hangi mantıklı ve bilimsel sözlerle/ verilerle cevaplayabilecek?

…..

Kurbanlık seçiminde, kurban adaylarının dişlerine, boynuzlarına ve çeşitli uzuvlarına bakılarak, yaşını almış ve kurban edilebilirlik seviyesinde olup olmadığına bakılıyor. Mümkün olduğunca erkek olmasına, değilse gebe olmamasına dikkat ediliyor. Uzuvlarında eksiklik olmamasına, bacaklarında sakatlık bulunmamasına, kulaklarından veya gözlerinden herhangi bir akıntı gelmemesine, tüylerinin parlak olmasına özen gösteriliyor. Şimdilerde veteriner sağlık raporu, hayvan pasaportu ve nakil belgesi olmasına; ayrıca, hayvan kimlik sistemine kayıtlı olmasına dikkat gösteriliyor.

Kolayca anlaşılacağı gibi bunların hepsi ama hepsi gözle görülür özellikler. Yani kurban adayının kurban olmaya uygun olup olmadığı, görüntüler ve belgeler eşliğinde “ölçülüyor” ve nihayet “seçim” işlemi bu doğrultuda sonuçlandırılıyor.

Peki, Allah aşkına, bu çocukların sekiz ve on iki yıllık eğitim-öğretim süreçlerinde neler yaşadıklarını, öğrenciliğin hakkını verip vermediklerini; bu anlamda, bazıları haytalık yapıp gezip tozarken, eğlenip gününü gün ederken veya az çalışırken; kimilerinin geceler boyu, hafta sonları vs. sürekli ve düzenli olarak ders çalıştığını üç saatlik sınavlarla nasıl ölçebilecek ve görebileceksiniz?

İçerisinden binlerce soru çıkarılabilecek konulardan üretilen 80-100-120 soru ile onca yıllık birikimi nasıl ölçeceksiniz? Örneğin yüzlerce soru potansiyeli olan Fizik dersinden yedi soru sorarak, bütün adayların bu derse ilişkin birikimi ölçülmüş mü olacak?

Tekraren sorulacak olursa, adayların bütün öğretim süreci ve sınavlar öncesinde -çeşitli düzeylerde olmak üzere- iyi hazırlanmasına rağmen; sınav stresini, hatta kaygı ve korkusunu yenememe, mide bulantısı, tuvalet ihtiyacı, burun kanaması, baş ağrısı vs. istem dışı durumlara bağlı olarak bildiklerini unutabileceği veya birbirine karıştırabileceği nasıl dikkate alınmaz?

Okullarını en iyi derecelerle bitirdiği halde sınav stresini kaldıramayan, sınav kaygısını yenemeyen, kaybetme korkusuyla sınav esnasında kilitlenen, içine girdiği ruh haliyle tuvalet ihtiyacı oluşan, bir soruya kilitlenip zamanı unutan vs. öğrencilerin sekiz ve on iki yıllık süreçlerde iyi öğrenmediğini kim iddia edebilir ve nasıl ispat edebilir?

Sınav sonrasındaki yorumlardan biri vardı ki acı fotoğrafı bütün netliğiyle gösteriyordu. Ünlü bir sanatçı, iki yeğeninden birinin sınav sırasında burnu kanadığı için her şeyin alt üst olduğunu, diğerinin ise vücudunun alt tarafının tutmadığını yazıyordu sosyal medyanın meşhur platformlarında. Sınavın hemen sonrasından başlayarak günlerce, bunlar gibi ne hazin öyküler döküldü dillerden ve yazıldı, basılı ve sanal zeminlerde.

Sözün özü…

Geleceğimizi emanet edeceğimiz çocukları bu vatana gönülden bağlı yetiştirmek ve bütün birikimlerini bu aziz millet için harcayacak gönle ve şuura eriştirmek istiyorsak, “Yurt dışına gitmek ve orada okumak istiyorum” ifadesiyle sembolleşen haklı “isyan”ı anlayarak, bir yıl dahi geçirmeksizin bu seçme sistemini daha insanî, daha vicdana uygun ve hepsinin üstünde daha âdil hale getirmek zorundayız. Sadece bu sınav sisteminden dolayı, gençlerin “vatan” ve “devlet” olgularını, hem de yüksek sesle sorguladıklarını görüyor, duyuyorum. Duyması gerekenler duymuyor mu acaba?

YORUM EKLE
YORUMLAR
Burhan Harmankaşı
Burhan Harmankaşı - 2 hafta Önce

Erol Bey merhaba. Yazınızı bir solukta okudum. Yazarlığınız hayırlı olsun. Konuyu akıcı biçimde anlatmışsınız. Ben de iki kızımda bunları yaşadım. Çok iyi gözlemlemişsiniz. Gerçekten çocuklar aşırı strese giriyor. Psikolojileri bozuluyor. Ama nasıl bir çözüm üretilebilir. Alternatif olarak neler dikkate alınmalıdır. Bu konunun uzmanları çözüm bulmalıdır. Selam ve sevgiler. Bu vesile ile Bayramınızı kutluyorum.

Veli Kaya
Veli Kaya - 2 hafta Önce

İyi ki sınav var!

banner26