Eğitim öğretmen ile kaim!

“Eğitimin asli unsuru kitap değil, öğretmendir!

Müfredatın inşai -teorik, kâğıt üzerinde- bir çalışma olduğunu,

asıl olanın uygulama olduğunu dikkate aldığımızda öğretmenin kendisinin canlı,

yürüyen bir kitap olması gerektiği ortaya çıkar.”

(Hüseyin Akın, Bana Öğretmenini Söyle)

Bu eğitimle nereye?

Son zamanlarda devahir-i devletten birçok zat-ı muhterem kültür-sanat-edebiyat, eğitim-öğretim konusunun öneminden bahsetmekte lakin sadra şifa bir tek cümle kuramamakta, hal çaresi adına bir gram çözüm sunmamakta/sunamamaktadır! Sadece belirli gün ve haftalarda eğitim-öğretim-öğretmene güzellemelerde bulunulmakta fakat eğitim-öğretim-öğretmen üçgeninin dışına çıkılamamaktadır. Kültür-sanat-edebiyat adına ise sadece turizme endeksli faaliyetlerle yetinilmektedir. Bu nedenle de ne adamakıllı bir aydınımız, entelijansiyamız var, ne de eğitim-öğretim-öğretmen güruhumuz! Resmi eğitim-öğretimin hal- i pür melali ise içler acısı!

Anlaşılan birey ve toplum olarak çok ciddi bir kültürel yozlaşma-dejenerasyon yaşıyoruz. Bir bir kendi öz değerlerimizden uzaklaşıyoruz. Bütün bunlar tabii eğitim-öğretim, kültür-sanat-edebiyat üzerinden yapılıyor.

Peki, durum bu kadar vahim mi? Evet, öyle! Günümüzün ve de çağımızın en önemli problemlerinden biri de bu ya! İşi bu kadar önemli kılan ise asıl öznenin ‘insan’ olmasıdır hiç şüphesiz.

Çünkü eğitimin ana malzemesi insandır. İnsan ise en karmaşık/kompleks varlıktır. Dolayısı ile dünyanın en zor işlerinden biri insanla uğraşmaktır. Çünkü söz konusu olan insandır ve hata affetmiyor! İnsan üzerinde yaptığınız fenalıkları silme imkânı olmadığı gibi telafisi de mümkün değildir. Yani bir kere insan bozuldu mu tekrar düzeltilmesi mümkün olmuyor.

Kellim kellim la yenfa!

Toplum olarak meseleleri konuşma hususunda üzerimize yoktur. Adeta uzmanız din, siyaset, eğitim gibi konularda. Lakin ‘kellim kellim la yenfa’ (konuş, konuş faydasız)’nın ötesine de geçemiyoruz. Konuştuğumuz mevzularda problemin kaynağına inip teşhiste bulunamadığımızdandır ki çözüm de üretemiyoruz. Tartışmıyoruz, adeta kavga ediyoruz.  Yani diyeceğim o ki; problemlerimizi çözüm önerileriyle birlikte konuşamadığımız içindir ki bir arpa boyu yol da alamıyoruz. Yani eleştirilerimizi çözüm alternatifleri ile birlikte sunmalıyız ki netice de alınabilsin.

Bu nedenledir ki; yıllardır eğitim-öğretim, kültür-sanat-edebiyat konusunda konuşuyor, tartışıyor olmamıza rağmen kayda değer bir mesafe alamıyoruz ve dahi gün geçtikçe geriliyoruz.

Peki, ne yapmalı, ne etmeli, nereye gitmeli?

Çok dallandırıp budaklandırmaya gerek yok! Öncelikle yapılması gereken; arazi taraması, hesap-kitap, hasar tespiti, kazanımlar, kayıplar, elde kalanlar… yani problemi kaynağında doğru teşhis etmeli öncelikle. Akabinde çok yönlü ve katılımlı çözüm önerileri… Tabii en önemlisi de doğru zamanda ve doğru insanlarla uygulamaya geçilmeli. Bunların hepsinden önemli olan, bütün bu ve benzeri çalışmalar için ise sağlam bir irade! Bu şart mı şart!

Bana Öğretmenini Söyle!

Eğitimin temelinde öğretmen vardır. Yani öğretmen, eğitim-öğretimin asli unsurudur. En başta iyi öğretmenin yetişmesi, yetiştirilmesi önemli! Bu olmazsa olmaz bir şarttır. Eğitim- öğretimin fiziki şartları, imkanları elbette ki önemlidir. Ama tek başına yeterli değildir hiç şüphesiz. Binaların yenilenmesi, eğitim-öğretim araç ve gereçlerinin son model teknolojiye göre dizayn edilmesi eğitimin kalitesi için yeterli değildir.

Aynı şekilde kelime ve kavramların libaslarından sıyrılıp çağdaş görüntüye büründürülmesi de eğitimi çağdaşlaştırmıyor. Tıpkı ‘Maarif’ yerine ‘Eğitim’, ‘Muallim’ yerine ‘Öğretmen’, ‘Talebe’ yerine ‘Öğrenci’ kullanmakla eğitimin çağdaşlaşmadığı, düzelmediği gibi… Tam tersine kelimelerin içini boşaltıp yerini dolduramazsanız, durum daha vahim bir hal alır. Bizde de olan bundan pek farklı değildir. 

Bütün mesele eğitimin asli unsurunda yani asıl öznesinde düğümleniyor. O da öğretmen! Rahmetli Mehmet Akif, Cumhuriyet’in ağlarını kurduğu o ilk yıllarda bu tehlikeyi görmüş olmalı ki altını çize çize şiirlerine konu etmiştir bu hususu;

Muallimim diyen olmak gerektir imanlı,

Edepli, sonra liyakâtli, sonra vicdanlı.

Bu dördü olmadan olmaz: Vazife, çünkü büyük...

Evet, tam da böyle!

Eğitim-öğretim-öğretmen ile ilgili hariçten gazel okumaya ve çok da gerilere gitmeye de gerek yok! Bugün yıllardır bilfiil bu mesleği icra eden ve problemi de, çözüm önerilerini de teşhis ve tedavisi ile birlikte söyleyen-yazan- kısmen uygulayan ama belki sesi kısık çıktığı için çok da duyulmayan/duyulmak/duyurulmak iste(n)meyen birçok ses/öneri/eleştiri var aramızda ve de yakın çevremizde.

Örneğin bir ilahiyatçı olmasına rağmen bizim onu daha çok sıkı bir şair-yazar-edebiyatçı olarak tanıdığımız bir isim... Üstüne bir de öğretmenlik kimliği var. ‘Çaktırmadan Öğretme Metodu’nun da (Ç.Ö.M.)  mucidi olan Hüseyin Akın’dan bahsediyoruz. Eğitim-öğretime tam zamanında ve de yerinde bir kitapla yetişti. Ama sözü eğip bükmeden daha çok kendi öğrencilik ve öğretmenlik serüveninden yola çıkarak bir tespit-teşhis ve çözüm önerileri-yol haritasını bir kitap bütünlüğü içinde önümüze koyuyor Hüseyin Akın. Adeta açık-seçik bir manifesto özelliği taşıyan kitabın ismi ise ‘Bana Öğretmenini Söyle’

Kitap ismiyle bile bugün yaşadığımız eğitim-öğretim sorununa esaslı bir teşhis koyma ve çözüm kapısı aralama hususunda başlı başına bir ilham ve ufuk veriyor zaten. Lakin bu durum gene de kitabı okumamak için bir mazeret değil. Aksine her eğitimci-öğrenci-veli ve öğretmenin mutlaka altını çize çize okuması gereken bir reçete adeta bu çalışma.

Zaten kitabı elinize aldıktan sonra siz istemeseniz de kitap sizi çekiyor ve bir solukta okuyuveriyorsunuz. Bende de öyle oldu işin doğrusu. Ve bu yazının kaleme alınmasına da o duygu vesile oldu.

Tabii eğitim öğretim deyince zihin öğretmenlere ve dolayısı ile okullara, eğitim kurumlarına kayıyor hemencecik. Birçok öğrenci için o sevimsiz(!) binalara ve asık suratlı(!) öğretmenlere yani. Yine birçok öğrenciye çoğu kere bir işkencehane(!) gibi gelen mekanlar!

Niye böyle dar bir alana hapsediyoruz ki eğitim-öğretimi? Oysa hatırlamak/hatırlatmak gerekir ki; eğitim-öğretim hayatın tamamını kapsadığı gibi mekânı da bütün yeryüzü coğrafyasıdır. Eğitmenler de sadece formel öğretmenlerden oluşmuyor. Sokaktaki Ahmet amcanın bir çocuğun başını okşaması, küçük bir makas alması, kızması; anne-babanın bazen hiç konuşmadan bile sadece göz ucuyla bakışı, sokaktaki kuşun ötüşü, kelebeğin kanat çırpması, arının vızıltısı, ağacın yeşerip vakti geldiğinde yapraklarını dökmesi…  Hasılı bütün yeryüzü ve içindeki canlı cansız varlıklar eğitim-öğretimin bir parçasıdır. Formel eğitim ise bunun minnacık bir kısmı…

Oysa günümüzde bu minnacık parça dev aynasında öyle büyütülüyor ki! Dolayısı ile formel eğitim de ömür boyu üzerinde izler taşıyan öyle fenalıklar yapıyor ki ruhumuz bile duymuyor. Haliyle bu eğitim fabrikasından tek tip mamuller gibi tekdüze bireyler çıkıyor. Nerdeyse seri üretime bağlanmış okul fabrikaları.

Okulda bireyler düşünmekten, hayal kurmaktan uzak yetişiyorlar dolayısı ile. Üstüne bir de not, sınav psikolojisi, devamsızlık, disiplin! Formel eğitimin yaptığı bu ve benzeri fenalıkları düzeltmek adına zaman zaman yapılan müdahaleler ise acemi kasabın kurbana yapığı eziyetin ötesine geçmiyor. Halimiz bu maalesef!

Oysa okullarda sadece öğrendiklerimiz değil, asıl yaşadıklarımız hayatımızda kalıcı izler bırakıyor. Bir öğretmenden işittiğimiz azar veya övgüler pekâlâ hayatımızı zindan edebildiği gibi cennete de çevirebilir. Nitekim bunun birçok örnekleri var çevremizde.

Öğretmenin her zaman çok bilgili olanı da eftal değildir. Olağanüstü yetenekler de eğitimi faziletli kılmıyor. Lakin öğrencinin ruhuna dokunabilen, gönlüne girebilen öğretmen en bilgili, en faziletli, en maharetli, en başarılı… öğretmendir öğrenci nazarında.

Çünkü eğitim, insana kendisi olmayı öğretmeli en başta. Yani kendisini yaşayabilmeyi!… Kendisiyle ve çevresiyle barışık bir insan olabilmeyi kavratmalı bize. Tabi bir sihirli değnek gibi değil, doğal akışı içerisinde ve de usulünce….

Hayatın içinden seçilmiş eğitim tecrübesi, aslında hepimizin yaşadığı ama bir türlü yerine getiremediği; tam tersine görmemesi/uygulamaması için perdelerin çekildiği, engellerin oluşturulduğu bir dünyada yaşıyoruz. Görünürde yaşadığımız konfor, bize sunulan teknolojik imkanlar eğitimi kolaylaştırmaya değil zorlaştırmaya dönük kullanılıyor. Yani nehir kendi doğal yatağından değil, yapay mecralardan kıvrandırılarak akıtılmaya çalışılıyor.

Okulsuz toplum

Sahi okul ne işe yarar? Merakınızı gidermek için de olsa Ivan Illich’in Okulsuz Toplum kitabını okumakta fayda vardır.

Lakin her şeye rağmen okulu ıskalayamayız. Çünkü hayatımızın en önemli, dinamik kesiti okul çatısı altında geçiyor. Peki geçiyor da netice nedir? Kocaman bir ‘HİÇ’…

Çünkü çocuk okulda hedefine ulaşmak adına sadece bir malzeme olarak kullanılıyor. Dört yıl ilkokul, dört yıl ortaokul, dört yıl lise ve dört ile altı yıl arası üniversite yani toplamda yaklaşık yirmi yıl okul fabrikasında geçiyor. Bu süre zarfında fabrikasyon mamullerden başka bir şey üretilemiyor. O mamullerin de çoğu defolu!...

Biraz acımasız olacak ama okullar faydadan çok zararlı eğitim yuvaları haline gelmeye başladı maalesef.

Oysa okullarda sadece teknik olarak okuma-yazma öğretilse ve akabinde kitap okuma aşısı yapılsa yeter de artar bile. Üstü kalsın, diyesi geliyor insanın.

Eğitim bir bütündür ve sadece okullar; öğretmenler, dersler, sınavlar ile sınırlandırılmamalıdır. Lakin eğitimin en önemli ayağının öğretmen olduğu da unutulmamalıdır. Bu arada eğitimin asli unsuru öğretmendir diye tüm sorumluluğu öğretmene yükleyip işin kolaycılığına kaçmak da doğru değildir. Öncelikle normalleşmeye ihtiyacımız var.

Öğretmenden entelijansiya çıkar mı?

Hala adamakıllı bir aydın sınıfımız, entelijansiyamız yok maalesef. Ancak bir entelijansiya doğma, oluşturma ihtiyacı varsa bu münbit alan neden öğretmenler olmasın!... Öyle ya diğer mesleklerden daha çok (mühendis, doktor, hakim, savcı, sosyolog, psikolog, imam….) durduğu yer ve üstlendiği misyon itibariyle en çok öğretmenlere yakışıyor entelektüellik ve de entelijansiya oluşturmak…

Peki biz buna ne kadar hazırız?

Atalarımızın dediği gibi bir fırın değil, bir şehir ekmek yememiz lazım!

Netice…

Netice olarak; Hüseyin Akın’ın da dediği gibi eğitimde düştüğümüz yer ‘öğretmenin düştüğü’ yerdir. Öyleyse eğitime düştüğümüz yerden ancak öğretmeni asıl misyonuna kavuşturmakla kalkabiliriz. Yıllar önce tıpkı rahmetli Fethi Gemuhluoğlu’nun adına ‘kültür-sanat’, Nuri Pakdil’in ise ‘edebiyat’ dediği yerden yani… Eğitimde de durum bundan pek farklı gözükmüyor.

Evet yineleyelim ve altını çizelim; ‘Düştüğümüz yerden kalkmak istiyorsak, bu yer öğretmenin bulunduğu yerdir.’

O nedenle sen ‘Bana Öğretmenini Söyle’ ki; sana ne olduğunu/olacağını söyleyeyim!..

YORUM EKLE
YORUMLAR
Mustafa Erdal
Mustafa Erdal - 1 yıl Önce

Türkçeyi ne yapacağız?

Nurullah ULUTAŞ
Nurullah ULUTAŞ - 13 ay Önce

Hocam, tespitleriniz çok güzel.... Size ve Hüseyin Akın hocama teşekkür ediyorum....