Ebu’l Manucehr ve Ayasofya: İkinci binde Türkler

İkinci bin yılda, Türk devletinin Türk yurdundaki varlığıyla alakalı olarak hesap kitap içerisinde olanları düşünürken Farabi’nin medeniyet felsefesinde “Medinetü’l-Fazıla/Erdemli Şehir”in niçin önemli olduğunu tetkik etmek, özellikle Orta Doğu’da betonlar altında kalan Müslümanlığımızı, İstanbul’u ve diğer şehirlerimizi AVM ve gökdelenlere teslim ederek ayağa kaldıramayacağımızı yüzümüze bir tokat gibi vurmaya yetmektedir. Turgut Cansever, “Kubbeyi Yere Koymamak” derken belki de bu şehirleşme biçiminin medeniyetimizi alt-üst edeceğine işaret ediyordu. Yine Farabi’nin medeniyet felsefesinde şehir kavramı, Platon’un “site”sinden ziyade İslâm toplumunun meydana geldiği “Medine”den mülhem ortaya konmaktadır. Medine kelimesinin ise medeniyet mefhumuyla ne denli irtibat hâlinde olduğu herkesin malumudur.

Buradan hareketle Allah’ın tarihe masalsı müdahalesi olan Selçuklu mimarisinin mütevazılığı ve Osmanlı mimarisinin ihtişamlı üslubu, bugün sadece isim değiştirerek varlığını ebediyete uğurlayan Türk devletinin ikinci bin yılında tekrar gözden geçirilmesi gereken en önemli mes’elelerindendir. Farabi’nin İdeal Devlet ve Toplum’unu niçin “Medine” kelimesiyle birlikte zikrettiğini, modern dönemlerde şehirleşmenin medeniyetle bağlantılı bir şekilde ortaya konduğunu hatırladıktan sonra daha net kavrayabiliriz. Burada “Medine” kelimesi yalnızca şehir anlamında değildir ve Fârâbî için bu kelime, insandan topluma uzanan sosyal, siyasi, ahlâki birçok yapıyı içerir. Bu zihniyetle yoğrulan bir medeniyet anlayışı ise Bağdat, Buhara, Semerkant, İstanbul gibi tarihin sembol şehirlerini inşa etme hakkına tekrar sahip olacaktır.

Kars’ta Ebu’l-Manucehr Camii’nin inşasından sonra “Biz geldik!” deyip Ayasofya’nın camie çevrilmesiyle birlikte “Artık gitmiyoruz!” diye haykıran Türkler, Sinan’ın ustalık eserini Edirne’ye yapmasını takiben esasen asırlar öncesinden bugünkü sınırlarını kesin olarak çiziyordu. Aynı şekilde Türkler’in Anadolu’ya vurduğu ilk mühür olan Ebu’l-Manucehr’in de bugün Türk devletinin resmî sınırlarının en doğusunda yer alması, mimari üzerinden Selçuklu’nun Osmanlı’ya ve Sinan’a uzandığını gözler önüne sermektedir. En batıda Selimiye, en doğuda Ebu’l-Manucehr ile Türk yurdu, dört başı mamur bir ihya hareketiyle ancak bir vatan toprağı hâline geldiği gerçeğini dile getiriyor. Bin yılın teminatı olan bu ihya hareketinin, ikinci bin yılın da teminatı olması için Türk devletinin öncülüğünde yeniden diriltilmeyi bekliyor.

YORUM EKLE

banner26