Durduk yerde n’oluyor böyle?

Durduk yerde moraliniz mi bozuluyor? Büyük ihtimal hava çarpmıştır sizi. Sebepsiz dertleriniz mi var? Kitaplarla aranız açılmış olabilir. Geçen bir dostum evinin eşikle kaldırımı arasında ayaküstü merhabalaşırken “Evden dışarı çıkmak içimden gelmiyor, Allah seni inandırsın.” demişti. Bu sözünün üzerinden daha üç dakika geçmemişti ki Allah beni inandırdı. Dostumuz dışarıda kar boran tipi var gibi bedeninin bir tarafını kapının içerisine sokmuş gelip geçenle öyle selamlaşıyordu. Sebebini sormak aklıma gelmedi. Çünkü duruşunda sebebini sormamı gerektirecek hiçbir şey yoktu.

İstanbul’un önemli bir belediye kuruluşunda önemli bir görevi olan bir arkadaşı kalabalık bir ortamda masasında tek başına oturup bulmaca çözerken gördüm. Çok tanınmış olmasına rağmen yanına gelen masasına oturan hiç kimse yoktu. İşinin başındayken ziyaretçilerden ve gelen telefonlardan başını bir dakika bile kaldıramıyordu halbuki. Kimse kimsenin derdini dinlemiyor, dinlese bile tam derdini anlatırken herkes herkesin derdini “Hayırlısı olsun” klişesiyle kesip kendi meselesine geri dönüyordu. Seksenli yılların hararetli tercüme kitaplarını okuyan ağabey görünüşlü adamların şimdilerdeki meseleleri, çocuğunu iyi bir okula kayıt ettirmek, dişlerini  implant yaptırmak ve sigarayı bırakabilmek gibi şeylerden ibaretti.

İçimizden birçoğu ağız tadını yeni keşfetmiş gibi durmadan yemek adlarını zikrederken en iyi lokantaların hangi semtte olduğunu tekrarlayıp duruyordu. Sekülerlik diye bir kelime ağızdan eksik olmuyor. Sanki dış mihraklar tarafından ülkemize zerk edilmiş gibi. Herkes kendi dışında birilerini anlaşılır anlamı “dünyevilik” olan bu kelimeyle yaftalamaya çalışıyordu. Halbuki bu kelimeyi en son kullanan arkadaş daha geçen hafta “dünya evi”ne girmişti. Bir başka arkadaşın şirketi dünyaya açılıyordu. “Dünya da neymiş” diyen hanım abla yakın zamanda dördüncü çocuğunu dünyaya getirmişti. En güzel, en pahalı ve en albenili eşyalarla doldurmuşuz evimizi. Yine de bir türlü “dünyevi” yani seküler olmayı hak edememişiz, ne tuhaf!

Yoksa biz uhrevi miyiz diye tefekküre daldım. Ne kadar düşünsem öbür dünya tablosunu oluşturamadım gözlerimde. Gözümü yumduğumda sokağın başında tadı hâlâ damağımda olan meşhur tatlıcı dükkânı canlanıyor. Karşımızdaki mezarlığa bakıyorum; mezarlık o kadar ayan beyan ki bir mezarı diğerinden seçmem mümkün değil. Dünya ne kadar yaşlansa da gözümüzde hâlâ taze bir gelin. Her gelen onun yakasına bir şeyler takıyor. Ben ömrümü bağışlamışım, mesleğimi ve yazdığım şiirleri bu gelinin yakasına.

O kadar çok eşya ve nesne var ki her biriyle uğraşmak saatlerimizi, günlerimizi, haftalarımızı, aylarımızı hatta yıllarımızı alıyor. Kuşlarla, ağaçlarla, kedilerle ve çiçeklerle ilgilenmeye vakit kalmıyor. Biz doğuştan fakiriz. Yoksulluğumuzda kendi emeğimiz var. Bazıları durduk yerde zengin oluyor. Kişisel Gelişim dergisine konuşan vergi rekortmeni Z.Z “nasıl zengin oldunuz?” sorusuna böyle yanıt veriyor: “Durduk yerde”. Demek ki neymiş diyor genç okuyucu, “zengin olmak istiyorsan hiçbir yere kıpırdama, zira kıpırdamak gelecek parayı ürkütür.” Ona babasından yedi sülalesine yetecek kadar para, emlak ve de mücevher kalmış. “Ya sana ne kaldı babandan?” diye soruyorum Muzaffer’e “genetik hastalıklar” diyor. Bir sürü hastalık ismi sayıyor, en sona kanseri saklıyor.

Muzaffer de durduk yerde ağlaması gelenlerden. Vara yoğa ağlıyor. “Belki duyarlar sesimi” diyor. “Kim duyacak? Hem niye duymasını istiyorsun ki?” diyorum. “İnan bilmiyorum” diyor. Boş bir kâğıt bir de kalem veriyorum eline. Haydi “yaz ağladığın şeyleri” diyorum. On beş dakika sonra tek satır yazılmamış göz yaşlarıyla ıslanmış kâğıdı elime tutuşturup gidiyor. “Bu daha okunaklı ve de anlamlı olmuş” diyorum arkasından.

Doktora gittim. Sorular sordu, cevapları hoşuna gitmemiş olmalı ki kestirip attı: Sende anksiyete var! “Neremde doktor bey?” diye sordum. “Her yerinde” deyip geçiştirdi. Bu sözcükle tanışmasaydım böyle bir derdim de olmayacaktı.

Doktorları zerre kadar anlamış değilim. Hayatı mı onarıyorlar yoksa ölüme gerekçe mi hazırlıyorlar? Sebepsiz bir hayata sebep mi bulmaya çalışıyorlar? Doktorların hayatımızı daha nitelikli hale getirip yaşam konforumuzu temin ettiklerini kabul ettim diyelim. Problemin neden kaynağına inmiyorlar? Dünyayı çekilmez kılıp insanı hayatından bezdiren şeyleri neden iyileştirmeye yanaşmazlar?

Durduk yerde böyle bir konuyu kaleme aldım. Kalemin bundan hiç şikâyeti yok. Konu biraz dertli. “Neden sırlarımı aleme ifşa ediyorsun?” diye çıkışıyor. “Sebepsiz” diyorum, o “sebep siz” anlıyor. Savunmaya geçiyor birden başlığını geri çekmeye çalışıyor. Yazmak, evinden dışarıya çıkmayan konuları sokağa razı etmektir. Her konunun yazıldıktan sonra keyfi yerine gelir. Ben şimdi ne yazayım? Sorusu önünde saatlerce bekleyen zoraki yazarlar bilmezler ki yaşadığımız hayatın da bir konusu yoktur, ona dokunarak biz konu oluştururuz. Konu/şuruz.