Tokyo'da bir gün

"Yuşiva, kocasına duyduğu aşkla o kadar çok içmiş ki sudan, sonunda bebeğe dönüşmüş. Fumi, kundaktaki karısını kucağına almış, eve götürmüş ve yirmi yıl onun büyümesini beklemiş…’’ Kaan Murat Yanık yazdı.

Tokyo'da bir gün

Tokyo’ya vardığımda müthiş bir fırtına başlamıştı. Aklımda derhâl otele gitmek, eşyalarımı bırakıp biraz dinlendikten sonra da Huyu ile buluşmak fikri vardı. Doğrusu uzun yıllardır tanış olduğum Huyu’nun beni havalimanından almamasına biraz bozulmuştum ama yeniden Japonya’da olmanın verdiği mutluluk, bu konuyu önemsiz kılıyordu.

Rengarenk gökdelenlerin, kıvırcık ağaçların ve cüce restoranların arasından akarak otelime vardım. Sade döşenmiş odama yerleşip, biraz dinlendikten sonra sokağa inip otelin karşısında pencerelerinden mavi perdelerin dalgalandığı lokantaya girdim. Birkaç müşteri yemek yiyip sohbet ediyorlardı. Yüksekçe bir masaya oturup Murakami romanlarındaki menülerden aşina olduğum Miso çorbası siparişi verdim. Etrafımı incelemeye koyulmuştum ki Huyu aradı. Beni karşılamak üzere havalimanına gelemediği için af diledi. Böğürtlen Restoranında olduğumu söyleyince hemen geleceğini söyleyip kapattı telefonu. Huyu, takriben yarım saat sonra geldi. Tedirgindi, gözü sürekli telefonundaydı, bir haber bekliyor gibiydi. Sonunda dayanamayıp ne olduğunu sordum. Bir süre tereddüt ettikten sonra:
“Şu yolun sonunda güzel bir kafe var oraya gidelim de öyle anlatayım.” deyince kalkıp yürümeye başladık.


 

Geleneksel Japon mimarisini yansıtacak şekilde tasarlanmış kafenin bir bölmesine geçip minderlerimize kurulduk. Huyu, kahvesinden ilk yudumunu aldıktan sonra annesinin Alzheimer’a yakalandığını ve olur olmadık vakitlerde evden çıkıp kaybolduğunu söyledi. Son üç ayda, beş kez aynı şeyi yapmış. Onu anladığımı belli eden bir tavırla başımı salladım.

Yüzüme bakıp gülümseyerek; “Şimdi sen, bunun normal bir durum olduğunu, dünyada birçok Alzheimer hastasının buna benzer şeyler yaptığını düşünüyorsundur.” dedi.
Şaşırarak; “Doğrusu evet” dedim. Huyu, kahvesinden bir yudum daha aldı, iç geçirerek.

“Biliyorsun, babam yirmi yıl evvel öldü ve annem onu çok severdi. Yıllarca o sanki ölmemiş, evdeymiş gibi davrandı. Mecbur kalmadıkça da evden pek çıkmadı. Fakat bu hastalığa yakalandığında işler değişti, sürekli evden kaçıp ormana doğru gitmeye başladı. Onu bulup nereye gittiğini sorduğumuzda da babamın kendisini ormanlık alanın ardındaki nehrin kıyısında beklediğini söylüyordu. Bu iş, tehlikeli bir hâl almaya başlayınca annemin doktoru ile konuştum. Doktor, annemin zihnindeki renklerin yer değiştirdiğini söyledi. Annem, çocukken ninemden dinlediği bir masalda olan sahnelerle babamla mutlu/mesut yaşadıkları günleri birbirine karıştırmaya; neyin gerçek neyin hayal olduğunu ayıramamaya başlamış. Babamın ölmediğini ve Fumi gibi onu nehrin kıyısında beklediğini sanıyormuş. Zira bu masal, onun zihin kodlarına öyle nüfuz etmiş ki eğer nehrin kıyısına varırsa babamı orada bulacağını ve kendisinin gençleşeceğine inanıyormuş.”

Huyu, hayretle onun yüzüne baktığımı görünce; “O masalı anımsadın mı?” diye sorunca, “Hayır” dedim. Aslında masalın her anı ezberimdeydi ama Huyu, ninesinden dinlediği hâliyle öyle güzel anlatıyordu ki bir kez daha dinlemek istedim. Huyu, kahvesini bitirip geriye yaslandı ve anlatmaya koyuldu;

‘’Yıllar, yüzyıllar öncesinde Yuşiva ve Fumi isimlerinde yaşlı bir karı koca yaşarmış. İkisi de seksenli yaşlarının sonlarındalarmış, gençliklerinde büyük bir aşka tutulup evlenmişler. Ama şimdi her ikisi de ölümün sahiline yaklaştıklarını biliyorlarmış. İki ihtiyar, sabahtan akşama değin diz dize oturup geçmişte, genç oldukları zamanlarda yaşadıkları güzel günlerden dem vururlarmış. Fumi dermiş ki Yuşiva’ya; “Ah Yuşiva, keşke ellerim titremeseydi de sana, eskisi gibi şiirler yazabilseydim.” Yuşiva da kocasına; “Ah Fumi, keşke kulaklarım eskisi gibi işitseydi de sen bana güzel sözler söylerken rahat rahat duyabilseydim.” diye cevap verirmiş.

Karı-koca ölümden çok korkmakla beraber öldükleri an, bütünüyle yok olacaklarını ve bir daha asla birbirilerini göremeyeceklerini düşünüyorlarmış.  Bir gün, Fumi ölüme dünden daha çok yaklaştığını bilerek biraz dolaşmaya çıkmış, gökyüzünde süzülen turnalara, sağa sola koşuşturan ceylanlara bakmış. Derin bir iç geçirmiş, kendi kendine; “Ahh” demiş “Ahhh! Keşke elli yıllık ömrüm daha olsaydı da Yuşiva’ya doyabilseydim. Keşke bir mucize olsaydı da gençliğime dönebilseydim.” Kocası dışarda gezinirken Yuşiva da pencereden ormanı izleyip aynı şeyleri düşünüyormuş; “Ahh bir yolu olsa da gençliğime dönebilsem, bir yolu olsa da Fumi’yle uzun yıllar yaşayabilsem…”

Fumi, bu düşünceler içinde yürümeye devam ederken susadığını fark etmiş. Ormanın arkasından akan derenin kenarına çökmüş ve titreyen ellerine su doldurmuş. Su gırtlağından girdiği andan itibaren ellerinin üstündeki yaşlılık beneklerinin silindiğini, bembeyaz dökülmüş saçlarının simsiyah ve gür bir şekilde kafasından fışkırdığını, yüzündeki kırışıklıkların yok olduğunu fark etmiş. Su içtiği ırmağın yüzeyindeki tezahürüne baktığı zaman yirmili yaşlarına döndüğünü anlamış. Korkunç bir sevinçle evine doğru koşmaya başlamış, hem koşuyor hem de karısının adını söylüyormuş;

“Yuşivaaa, Yuşivaaa…”

Yuşiva kocasının tazelenmiş sesini garipseyerek kapıyı açmış ve karşısında yirmi beş yaşında âşık olduğu o delikanlı Fumi’yi bulmuş. Kocasını karşısında gençliğine dönmüş vaziyette bulan Yuşiva, hüngür hüngür ağlamaya başlamış. Fumi şaşırmış, “Niye ağlıyorsun sevgilim? “Benim Fumi, âşık olduğun adam, bak gençleştim.”
“Yuşiva ben ağlamayayım da kimler ağlasın!” demiş ve eklemiş: “Ben seksen, sen yirmi beş yaşındasın, senin ninen yaşındayım, sen artık hiç bakar mısın bana?”
Fumi gülmüş, “Delirdin mi Yuşiva, ormanın arkasındaki ırmaktan su içtikten sonra böyle oldum, gençleştim. Demek ki hayat suyudur akan, yarın sen de gidip içersin, sen de yirmi yaşına dönersin elli değil belki de yüz yıl daha aşk yaşarız.”

Karısını ne dediyse ikna edememiş Fumi, Yuşiva’nın ağlaması bitmek bilmiyormuş; kocasını o kadar seviyormuş ki yarın kıyametin kopacağından, ırmağın kuruyacağına kadar yığınla şey düşünmüş, kadın. Gençleşememekten, kocası tazeyken kendisinin bu yaşta kalacağından korkuyormuş. Tabi Fumi gençleşmenin verdiği yorgunlukla, kafasını yastığa koyduğu gibi uyumuş. Ağlamaktan helak olan Yuşiva, kocasının uyumasını fırsat bilerek gecenin karanlığında evden çıkmış, kocasının su içip gençleştiği ırmağı aramaya koyulmuş. Az gitmiş, uz gitmiş sonunda ırmağı bulmuş, kocasına yani Fumi’ye âşık olduğu kadar su içmiş ırmaktan.

Sabah uyandığında karısını yanında bulamayan Fumi, onun nerede olduğunu hemen anlamış. Üstünü giyinip dün su içtiği ırmağa doğru koşmaya başlamış. Bir hışımla ormanı geçtikten sonra ırmağın kıyısında ‘Inga, ınga’ diye ağlayan kundaktaki kız çocuğunu görmüş. Yuşiva, kocasına duyduğu aşkla o kadar çok içmiş ki sudan, sonunda bebeğe dönüşmüş. Fumi, kundaktaki karısını kucağına almış, eve götürmüş ve yirmi yıl onun büyümesini beklemiş…’’

Huyu, masalı bitirdikten sonra ona, teşekkür ettim. O anda Huyu’nun telefonu çaldı. Heyecanla ayağa kalkıp Japonca bir şeyler söyledi, telefondakine. Sonra telefonu kapatıp kaygılı gözlerle bana baktı; “Teyzemdi arayan, annem onu uyutup yine nehri aramaya çıkmış. Kusura bakma hemen gitmem gerekiyor.” deyince; “Ben de geleyim seninle…” dedim.

Yaklaşık iki saat sonra Sachi Teyze’yi, Tokyo’nun kuzeyinde kalan ormanlık alanın ardındaki nehrin kenarında bulduk. Çok mutlu görünüyordu. Belki de kendi âleminde eşine ve gençliğine kavuşmuştu.

Kaan Murat Yanık

Makas dergisi, Ağustos-Eylül 2019, sayı 9

Yayın Tarihi: 17 Eylül 2019 Salı 11:00 Güncelleme Tarihi: 16 Eylül 2019, 11:33
banner25
YORUM EKLE

banner26