Tarihte Türk Asrı: 15. ve 16. yy'da Türkler (video)

Tarihçiler 15. ve 16. yüzyılı 'Türk Asrı' olarak adlandırılıyor. Bunun başlıca nedeni kuşkusuz Osmanlı Devleti'nin bu yüzyıllarda yaşadığı değişim. Ancak 'Türk Asrı' ifadesini sadece Osmanlı Devleti ile açıklamak yeterli değil. Zira aynı dönemde, Kuzey Hindistan, İran, Mısır ve Türkistan gibi farklı coğrafyalarda farklı Türk devletleri de altın çağlarını yaşıyordu.

Tarihte Türk Asrı: 15. ve 16. yy'da Türkler (video)

Temelleri Söğüt'teki bir Türkmen obasında atılan Osmanlı Devleti, kısa süre içinde bir cihan imparatorluğuna dönüştü. Devletin sınırları 15. ve 16. yüzyıllarda gerçekleştirilen fetihlerle hızla genişledi. 1453'te İstanbul'un fethedilmesinden sonra, bölgesinde belirleyici güç olan Osmanlı'nın sınırları 16. yüzyılın sonlarında Adriyaik kıyılarından Yemen'e kadar uzanıyordu.

Kırım Hanlığı'nın Osmanlı'ya bağlanmasıyla karadeniz bir Türk gölü haline dönüşürken, Preveze Deniz Zaferi'nin ardından Akdeniz'de de hakim güç artık Osmanlı'ydı. Kafkasya'dan İran'ın içlerine, Kuzey Afrika'dan Hint Okyanusu kıyılarına kadar uzanan geniş bir coğrafya, Osmanlılar'ın kontrolündeydi.

Değişen ve gelişen sadece sınırlar değildi. 15. ve 16. yüzyıllarda devletin idari yapısı da köklü biçimde değişti. Osmanlı payitahtında yapılan düzenlemlerle, bu geniş coğrafyayı yönetilebilir kılan eşsiz bir yapı oluşturuldu. Aynı dönemde sanatta yaşanan gelişmelerle birlikte, Türk-İslam medeniyeti altın çağını yaşadı. Ticaret yollarının kontrol altına alınması, Osmanlı Devletini dönemin en büyük ekonomik gücüne dönüştürdü. Tarihin bu evresi, pek çok tarihçi tarafından "Türk Asrı" olarak adlandırılıyor.

Ancak bu tanımlananın tek nedeni, Osmanlı'nın ihtişamı değil. Aynı dönemde, bugünkü İran ve Azerbaycan topraklarında hakim olan Safevi Devleti, Kuzey Hindistan'ı kontrol altında tutan Babürlüler, Mısır'da köle Türkmenler'in kurduğu Memlüklü Devleti, Batı Türkistan'da Şeybani Hanedanı tarafından kurulan Buhara Hanlığı ile Semerkand ve Horasan'a hakim olan Timur İmparatorluğu da hesaba katılınca, dönemin Türk devletleri bilinen dünyanın neredeyse üçte ikisine hükmediyordu.

Ancak tüm devletler arasında iyi ilişkiler olduğunu söylemek de güç. Yaşanan rekabet, bu devletleri çoğu kez savaş meydanlarında karşı karşıya getirdi. Kendi aralarındaki savaşlar sonucu bu devletlerden bazıları tarihe karıştı. Savaşlardan zaferle ayrılanlarsa ağır yaralar aldı.

Sınırlar hızla genişledi

On beşinci ve on altıncı yüzyılın Türk asrı olarak nitelendirilmesinde, sınırların hızla genişlemesi önemli bir etken. Ankara Savaşı'nda Timur karşısında alınan yenilgiyle dağılma noktasına gelen bir Osmanlı Devleti, kısa sürede toparlandı ve bir asır sonra Viyana kapılarına dayandı. O tarihsel süreci kısaca özetleyelim. Türk asrı olarak bilinen 15. ve 16. yüzyıl, aslında Osmanlı devleti için pek de iyi başlamamıştı.

Yıldırım Bayezid'in Ankara Savaşı'nda Timur'a karşı aldığı mağlubiyetin ardından devlet yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya geldi. Şehzadeler arasındaki taht mücadelesiyle geçen 13 yıllık fetret devri, Çelebi Mehmet'in hükümdar olmasıyla son buldu. Dağılma tehlikesini atlatan Osmanlı Devleti hızla toparlandı ve II. Murat Han döneminde Balkanlar'daki hakimiyetini pekiştirdi. Varna ve Kosova'da üst üste kazanılan zaferlerin ardından, Osmanlı yüzünü yeniden Bizans'a çevirdi.

Hedef İstanbul'un fethiydi. Uzun bir hazırlık döneminin ardından gerçekleşen fetih, sadece Türk tarihini değil, dünya tarihini de değiştirdi. Doğu Roma'nın yıkılışıyla artık bir çağ kapanmıştı. Fatih Sultan Mehmed döneminde kazanılan başarılar İstanbul'un fethi ile sınırlı kalmadı. Fetihten kısa bir süre sonra Pontus Devleti tarihten silindi, Kırım Hanlığı ise Osmanlı'ya bağlandı.

Böylelikle Karadeniz tamamen osmanlı hakimiyeti altına girdi. Devletin doğu sınırlarındaki tehditler de Otlukbeli'deki Meydan Savaşı'yla bertaraf edildi. Fatih'in orduları, bir başka Türk hükümdarı olan Uzun Hasan'ın Akkoyunlu devletini yenilgiye uğrattı. Fatih Sultan Mehmed'in ölümünün ardından tahta çıkan II. Bayezid Han döneminde ise savaşlardan çok, mevcut sınırlar içerisindeki idari yapının güçlendirilmesine öncelik verildi.

Ardından Yavuz Sultan Selim'in Osmanlı tahtına çıkmasıyla birlikte doğu seferleri yeniden hız kazandı. Türk hükümdarı Şah İsmail'in başında olduğu Safevi Devleti'ne karşı Çaldıran Ovası'nda kazanılan zafer, Doğu Anadolu ve Batı İran'da dengeleri değiştirdi.

Daha sonra Sina çölünü aşan Yavuz'un orduları, Mısır'daki Türk hanedanı tarafından yönetilen Memlüklü Devleti'ni ortadan kaldırdı. Kutsal Emanetler İstanbul'a getirildi ve Osmanlı sultanları halifelik unvanını aldı. "Türk Asrı" olarak bilinen bu dönem, hilafetin Osmanlılar'a geçmesinin ardından tarihçiler tarafından İslam'ın ikinci yükseliş dönemi olarak da adlandırıldı. Doğu seferlerini tamamlayan Yavuz Sultan Selim, Batı'ya doğru düzenleyeceği seferlere hazırlanırken hayatını kaybetti. Ancak oğlu Kanuni Sultan Süleyman, Batı'ya doğru yürüyüşü devam ettirdi. Belgrad ve Budapeşte'yi alan Osmanlı orduları çok geçmeden Viyana kapılarına kadar dayandı. Viyana'da hüküm süren Habsburg Hanedanı, diğer Avrupa Devletleri'nden aldığı destekle ayakta kalabildi.

Türk Asrı olarak bilinen bu devirde Osmanlı'nın egemen olduğu topraklar neredeyse 3 kat büyüdü. Bu dönemde, doğu coğrafyasında da Türk devletlerinin hakimiyeti vardı. Timur imparatorluğu, Memlüklüler, Safevi Devleti, Akkoyunlular, Babür İmparatorluğu, Buhara Hanlığı gibi devletler geniş bir coğrafyada hüküm sürüyordu. Ancak bu devletlerin bir kısmı Osmanlı ile girdikleri güç yarışında tarih sahnesinden silindi. Bir kısmı ise kendi aralarındaki rekabetten ötürü güç kaybetti ve parçalanma sürecine girdi.

Döneminin en iyi askeri gücü

Osmanlı ordu düzeni, kuruluş yıllarında Selçuklu döneminden kalan bir anlayış üzerine inşa edilmişti. Devletin ilk yıllarda ordu, aşiretler ve bazı beyliklerden gelen atlı birlikler ve gönüllü yaya askerlerden oluşuyordu. Ancak devletin sınırları genişledikçe, ordunun yapısı da değişti. 14'üncü yüzyılın ortalarında başlayan bu değişim, Osmanlı ordusunu "Türk Asrı" olarak bilinen 15. ve 16. yüzyıllar boyunca dünyanın en güçlü askeri kuvveti haline getirdi.

Askeri gücün doruk noktasına ulaştığı 16'ıncı yüzyılda, Osmanlı ordusunun bel kemiğini İstanbul'da bulunan kapıkulu askerleri ile eyaletlerden gelen tımarlı sipahiler oluşturuyordu. Kapıkulu Ordusu, Yeniçeri Ocağı ve Sipahi Ocağı olmak üzere iki ana gruba ayrılmıştı. Ayrıca ordu içinde; bir topçu ocağı ile cebeci, humbaracı ve lağımcı ocakları da yer alıyordu.

Her yıl Rumeli ve Kafkasya'nın belli bölgelerinden devşirme sitemiyle toplanıp, Acemi Ocağı'nda yetiştirilen Kapıkulu askerleri savaşta Osmnalı Ordusu'nun vurucu gücü durumundaydı. Tımarlı sipahiler ise Osmanlı toprak sistemine göre düzenlenmiş kurallar gereği, sadece savaş zamanlarında göreve çağrılıyordu. Yani kendisine arazi verilmiş sipahiler, topraktan elde ettikleri gelirin miktarına göre, savaş zamanlarında orduya belirli sayıda asker getirmekle yükümlüydü.

Bu sistem, "Türk Asrı" olarak bilinen 15. ve 16. yüzyıllarda deyim yerindeyse kusursuz bir şekilde işledi. Aynı dönemde Osmanlı Ordusu'nun komuta kademesi de, iyi yetişmiş askerlerden oluşuyordu. Ordu komutanlarının her biri savaş meydanlarına aşinaydı. Bu durum, askerlerin üzerinde olumlu bir etki yaratıyordu. Böylelikle, ordu içinde disiplini sağlamak da kolaylaşıyordu. Komuta kademesinin bir diğer artısı ise savaşılan coğrafyaya tümüyle hakim olmalarıydı.

Ordu, iyi bir istihbarat ağına da sahipti. Dönemin Osmanlı askeri gücünün ulaştığı taktik dehanın en önemli örneği İstanbul'un fethi. Gerek fetih öncesi yardım güzergahlarını kesecek hisarların inşası, gerek Bizans surlarında gedik açacak topların döktürülmesi, gerekse deniz gücünün karadan Haliç'e taşınması, çok yönlü ve iyi hazırlanmış bir savaş planının göstergeleri.

İstanbul'un fethinin ardından, Akkoyunlulara karşı yapılan Otlukbeli Savaşı'nda büyük topların ilk kez bir meydan savaşında kullanılması, Osmanlı ordusunun yenilikçi karakterini de anlatıyor. Yavuz Sultan Selim'in Sina çölünü geçerek Mısır'ı fethetmesi, Kanuni Sultan Süleyman'ın başkentten kilometrelerce uzaklıktaki Macaristan Ovası'nda üst üste kazandığı zaferler ise ordunun sadece savaş kabiliyetinin değil, ikmal yeteneğinin de üst seviyede olduğunu ortaya koyuyor.

İkmal yeteneğinin hangi boyutlara ulaştığını anlamak için, sadece askerlerin değil, atların dahi beslenme ve barınma gibi ihityaçlarının eksiksiz biçimde karşılandığını düşünmek yeterli. Osmanlı ordusunun ulaştığı seviyeyi anlamak için en iyi örneklerden biri 1526 yılındaki Mohaç Meydan Savaşı.

Öyle ki Mohaç Ovası'ndaki bu savaşta, seyyar topların ve tüfeklerin etkin kullanımı sayesinde, 40 bin kişilik birleşik Haçlı gücü, sadece 2 saat içerisinde tamamen yok edildi. Osmanlı Ordusu'nun meydan savaşlarında kurduğu bu üstünlüğün ardından, batılı güçler uzun yıllar açık alanda Osmanlı ordusunun karşısına çıkamadı. Düşman artık korunaklı kalelerin arkasında bekliyordu. Ancak bu kalelerin de bir bir düşürülmesi, Avrupa'da kale mimamirisnde önemli değişimlerin yaşanmasına yol açtı.

Osmanlı donanması fetihler gerçekleştirdi

Osmanlı Devleti Anadolu'daki sınırlarını sahil bölgelerine doğru ilerlettikçe, donanmaya olan ihtiyaç arttı. Donanmanın temelini, daha önce sahil bölgelerinde kurulan Aydınoğulları, Çandaroğulları, Saruhan ve Menteşe beyliklerinin eline bulunduran deniz gücü oluşturuyordu.

Ancak bu beyliklerin elindeki deniz gücü sınırlıydı. Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan hemen sonra Türkler'in Rumeli'ye geçişi ile birlikte Çanakkale ve Marmara Denizi'ni savunması için daha kapsamlı bir donanmaya ihtiyaç vardı. Bu nedenle, Gelibolu'da yeni bir tersane inşa edildi. Yıldırım Bayezid döneminde atılan bu adım, Anadolu Yarımadasını çevreleyen sularda deniz ticaretini elinde bulunduran Venedik ve Ceneviz gibi sömürgeci güçleri tedirgin ediyordu.

15'inci yüzyılın başında, İspanya'dan gelip Semerkand'daki Emir Timur'a elçi olarak giden ünlü seyyah Clavijo, 1403 yılında Gelibolu'daki manzarayı şu satırlarla özetliyor: "Türkler harp gemilerini Gelibolu'da muhafaza ediyor. Burada büyük bir tersaneleri var. Biz geçerken 40 kadar gemi limanda yatıyordu. Gelibolu kalesi askerle doluydu ve gemiler her an harekete hazırdı"

Aslında İspanyol seyyahın sözünü ettiği dönem, Osmanlı için kader yıllarıydı. Zira Timur'a karşı Ankara Savaşı kaybedilmiş ve devletin bekası tehlikeye girmişti. Bu dönemde bile süren donanma faaliyeti, Osmanlı Devleti'nin deniz politikasına verdiği öneme işaret ediyor. Donanmaya verilen önemi daha da artıran ise İstanbul'un fethi için yapılan planlar oldu.

Nitekim Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'un fethi için sadece kara gücünün yeterli olmadığını düşünüyordu. Fetih hazırlıkları kapsamında, Gelibolu'da bir yandan yeni gemiler inşa edildi, diğer yandan da eldeki gemiler onarıldı. Böylelikle yaklaşık 400 gemiden oluşan bir deniz gücü meydana getirildi.

Karadan çekilerek Haliç'e indirilen gemiler, İstanbul'un fethinde önemli bir rol üstlendi. Oluşturulan bu güçlü donanma sadece İstanbul'un fethinde kullanılmadı. Trabzon'un alınması ve Pontus Devleti'nin tarihe karışması, Kırım ve Kefe'ye yapılan seferlerle 15. yüzyılın ikinci yarısında Karadeniz bir Türk gölü haline geldi.

Fatih Sultan Mehmed'in vefatından sonra tahta oturan II. Bayezid döneminde donanmanın güçlendirilmesi yönündeki faaliyetler sürdü ve çok geçmeden Venedik ve Ceneviz'in Doğu Akdeniz'deki hakimiyeti kırıldı.

Akdeniz'deki hakimiyet mücadelesiyle birlikte, gemi inşa teknolojisinde de önemli gelişmeler yaşandı. Yeni tekniklerle üretilen kadırga ve kalyonlar Osmanlı donanmasına denizlerde büyük bir avantaj sağlıyordu. II. Bayezid'den sonra tahta oturan Yavuz Sultan Selim'in Mısır'ı fethetmesi, Osmanlı'nın deniz stratejisinde de önemli bir değişime neden oldu.

Mısır ve Doğu Akdeniz sahillerinin savunulması donanmanın öncelikleri arasına girdi. Haliç'teki tersane, Yavuz Sultan Selim döneminde Galata'dan Kağıthane'ye kadar genişletildi. Böylelikle Osmanlı'nın yıkılışına kadar donanmanın merkez üssü olacak Haliç Tersanesi, yani Tersane-i Amire kurulmuş oldu. Kanuni Sultan Süleyman döneminde ise Osmanlı Donanması altın çağlarını yaşadı. Artık Akdeniz'deki başlıca güç Osmanlı denizcileriydi. Ünlü akdeniz tarihçisi Braudel, Akdeniz'deki statükonun değiştini şu satırlarla anlatıyor: "12. yüzyıldan itibaren Akdeniz Hristiyanlar'ın himayesi altındaydı. Ancak bu düzen Osmanlılar'ın Akdeniz'de varlık göstermesiyle bozuldu."

Akdeniz'deki dengeleri asıl alt üst eden ise 1538'de Barbaros Hayreddin Paşa komutasındaki Osmanlı donanmasının, Andre Dorya yönetimindeki Haçlı donanması karşısında kazandığı büyük zaferdi. Preveze Deniz Zaferi, Akdeniz'deki Hristiyan üstünlüğünü tamamen sona erdirdi. Aynı dönemde bir başka mücadele alanı ise Hint Okyanusu'ydu. Bağdat'ın fethinden kısa süre sonra devletin sınırları Basra Körfezi'ne ulaşmıştı.

Bölgede Portekizlilerle girilen rekabetten ötürü Kızıldeniz ve Basra Körfezi'nde yeni tersaneler kuruldu. Bu tersanelerde inşa edilen donanma Yemen'in fethinde önemli bir rol oynadı. Hint Okyanusu'ndaki donanmayı komuta eden isimlerden biri olan Piri Reis, o dönemki çalışmalarıyla, dünya denizcilik tarihinde de derin izler bıraktı.

Piri Reis'in Akdeniz ve Hindistan seferleri sırasında yaptığı çizimler, halen ilk dünya haritası olarak biliniyor. 16. yüzyılda altın çağını yaşayan Osmanlı donanması o yıllarda sadece fetihlerle meşgul olmadı. Batıda Endülüs ve Doğu'da da Açe Müslümanları'nın imdadına yetişti. Kurulan bu güçlü donanma, deniz ticaretinde de kontrolün Osmanlı'ya geçmesini sağlamış, maliyenin güçlenmesine de önemli bir katkı sağlamıştı.

Osmanlı ekomomisi giderek güçlendi

15'inci ve 16. yüzyılı "Türk Asrı" yapan en önemli etkenlerden biri de, kuşkusuz Osmanlı Devleti'nin ulaştığı refah düzeyiydi. Bu dönemde maliyenin giderek güçlenmesinin nedenleri; fetihler, ticaret yollarının kontrol altına alınması ve uygulanan iktisadi model olarak özetlenebilir.

İstanbul'un fethinin ardından ticaretin merkezi hızla Osmanlı topraklarına kaydı. Ancak fetihin hemen ardından savaş masraflarının yol açtığı kısa süreli bir ekonomik buhran yaşadı. Bu dönemde akçenin içindeki gümüş miktarı azaltıldı, bakır oranı artırıldı. Bu açık bir devalüasyondu. Ancak, kısa zamanda Karadeniz ve Akdeniz'de ticaretin ağırlığı Venedik ve Cenevizliler'den Osmanlılar'a geçti.

Ticaret güzergahında sağlanan kontrol, devletin mali yapısının hızla düzelmesini de beraberinde getirdi. Fatih'in ölümünün ardından 17. yüzyıla kadar akçenin yapısı değiştirilmedi. Yavuz Sultan Selim'in Memlüklü devletini ortadan kaldırmasıyla birlikte, Mısır hazineleri de Osmanlı'ya taşındı. Bu durum maliyeyi daha da rahatlattı.

İran güzergahındaki Safevi Devleti ile yaşanan rekabet, İpekyolu rotasında ticareti olumsuz etkiliyordu. Ancak Çaldıran Zaferi'nden sonra bu olumsuzluklar da büyük ölçüde ortadan kalktı. Kanuni döneminde Doğu Avrupa'da yapılan fetihlerle, vergi gelirleri de arttı. 15'inci ve 16. yüzyılda ticarette yaşanan artış, yerli üretimin artmasını da beraberinde getirdi. Bu dönemde pazarda Osmanlı tebaası olan ya da olmayan Müslüman tüccarların hakimiyeti vardı.

Ticaret, sanıldığının aksine Müslümanların elindeydi. Ancak buradan bir Osmanlı burjuvazisi doğmadı. Bunun nedeni, zenginliğin belirli ellerde toplanmasını engelleyen bir ekonomik modele öncelik verilmesiydi. Refahın tüm toplum kesimlerine yayılmasını hedefleyen bu modele göre, devlet doğrudan üretim yapmıyor, üretimi teşvik ediyor ve piyasayı sıkı biçimde denetliyordu.

"Türk Asrı" olarak bilinen bu yıllarda, ihracat, ithalatın önündeydi. Osmanlı topraklarında ticaret yapan yabancıların, özellikle de batılıların, ülkeden para ile ayrılmasına izin verilmiyor, buradan alacakları mallarla ayrılmaları isteniyordu. Kanuni Sultan Süleyman dönemine kadar, tahta yeni oturan sultanlar, önceki hükümdarların bastırdığı paralarını yasaklıyordu. Ancak Sultan Süleyman "tecdid-i sikke" olarak bilinen bu uygulamadan vazgeçti.

Böylelikle akçenin değerinde istikrarı sağladı. Bu düzeni bozan ise coğrafi keşiflerin ardından yeni ticaret yollarının ortaya çıkması, Avrupa'da artan gümüş üretiminin yarattığı enflasyon, vergi artırımıyla başlayan isyanlar ve tasarruf tedbirlerinin terk edilmesi oldu.

Merkez - taşra münasebetleri

"Türk Asrı" olarak nitelendirilen 15. ve 16. yüzyıllarda Osmanlı devletinin idari yapısı ve taşra teşkilatnması da köklü bir değişim yaşadı. Kuruluş dönemlerinde taşra teşkilatları ikili bir yapıyla idare ediliyordu. Bunlardan ilki askeri sınıftan gelen beyler, diğeri ise ilmiye sınıfından gelen kadılardı.

Bu ikili yapı taşra teşkilatının temelini oluşturuyordu. Ancak kadılar, beylerden daha bağımısızdı. Zira bir bölgeye bey olarak atanan kişi, kadı'nın onayı olmaksızın hiçbir cezai müeyyide uygulayamazdı. Bu ikili yapı içerisinde, Osmanlı'nın taşra teşkilatındaki temel idari birimin adı sancaktı.

Ancak devletin sınırları genişledikçe, sancakları kapsayacak beylerbeylikleri oluşturuldu. 15. yüzyılın başlarına kadar Osmanlı Devleti bünyesinde üçü Anadolu'da, biri Rumeli'de olmak üzere dört beylerbeyliği bulunuyordu. Ancak hem batıda, hem de doğuda fetihlerin hız kazanması ile bu yapıların sayısı hızla arttı.

Yavuz Sultan Selim döneminde, Doğu Anadolu ve Mısır'ın Osmanlı sınırıları içerisine alınmasıyla yeni beylerbeylikleri oluşturuldu. Yavuz'un ölümünde 8 olan beylerbeyliklerinin sayısı Kanuni Sultan Süleyman döneminde 20'ye kadar çıktı. 16. yüzyılın sonuna gelindiğinde ise beylerbeyliklerinin sayısı 30'u aşmıştı. Beylerbeyliklerinin sayısı artarken, görev ve yetki alanları da değişime uğradı.

Önceki yıllarda pek çok sancağı içine alan beylerbeylikleri, geniş bir coğrafi alanı kapsıyordu. Ancak sınırların genişledikçe, özellikle serhat boylarındaki stratejik noktolarda daha küçük beylerbeylikleri oluşturuldu. Sınır hattında oluşturulan bu güçlü idari birimler sayesinde sınırların korunması da kolaylaşıyordu.

"Türk Asrı" olarak adlandırılan bu dönemde, beylerbeylikleri için "eyalet" terimi de kullanılmaya başladı. Beylerbeyi, daha çok askeri bir tanım olarak görülürken, "eyalet" kavramı ile taşradaki yöneticilerin idari yetkileri de artırılmış oldu. Eyaletler, kendi içlerinde vilayetlere, sancaklara, kaza ve nahiyelere bölünmüştü. bu birimler arasında dikey bir örgütlenme yapısı inşa edilmişti. Eyaletlerin, başkent ile olan ilişkileri ise birbirinden farklıydı.

Bu ayrım, uygulanan vergi sistemi ile izah edilebilir. Tımar sistemin uygulandığı eyaletler, daha çok devletin merkezine yakın Anadolu ve Rumeli topraklarındaydı. Tımar sisteminin olmadığı ve verginin yıllık olarak alındığı eyaletler ise sınır bölgelerindeydi. Taşra teşkilatındaki yöneticiler görevlerine en küçük birimlerden başlıyor, sonra zamanla yükseliyordu.

Yöneticiler, "seyfiye" ya da "ehli örf" denilen zümreye mensuptu. Bu kişilerin çoğu, enderunda yetiştiriliyordu. Küçük birimlerde göreve başlamak, tahtın varisi olan şehzadeler için de geçerliydi. "Türk Asrı" olarak nitelendirilen 15. ve 16. yüzyıllarda, Manisa, Kastamonu, Konya, Trabzon, Menteşe, Kefe ve Amasya şehzade sancakları olarak belirlenmişti.

Şehzadeler, bu sancaklarda görev yaparak devlet idaresinde deneyim sahibi oluyordu. Taşrada toprakların mülkiyeti ise devlete aitti. Bu torpaklarda yaşayan ahali ise kiracı konumundaydı. Toprağı işlemekle mükellef köylüler, tımar sisteminden izinsiz çıkma hakkına sahip değildi. Uygulanan tımar sistemi, güçlü bir ordu ve iyi işleyen bir maliye düzenin de temelini oluşturyordu.

Vakıflar altın çağını yaşadı

Osmanlı idaresinde, devlet hizmetleri ile vakıf hizmetleri arasında sıkı bir bağ mevcuttu. Devlet vakıfları desteklerken; sadece iç ve dış güvenlikle ilgileniyor, şehir ve kasabalarda ulaşım, bayındırlık, sağlık, eğitim gibi pek çok hizmeti ise vakıflar üstleniyordu. Bu işler için devlet bütçesinden pay ayrılmıyor ancak devlet bu faaliyetlere arazi tahsisi ve vergi muafiyeti gibi uygulamlarla destek oluyordu.

Vakıf müesseselerinin yaygınlaştığı ve en çok geliştiği dönem de, "Türk Asrı" olarak nitelendirilen 15. ve 16. yüzyıllardı. Öyle ki dönemin batılı seyyahları, Osmanlı ülkesini bir "vakıf cenneti" olarak tarif eder hale gelmişti. Bugün kamu hizmeti olarak görülen pek çok sosyal hizmet, hayır kurumları ve karşılıksız bağışlar ile gerçekleştiriliyordu.

Pek çok tarihçiye göre, Anadolu'ya Müslüman Türk yurdu damgasını vuran da bu vakıf müesseleriydi. Osmanlı'nın vakıflara verdiği önemi daha iyi anlayabilmek için ülkedeki toprakların dağılıma bakmak yeterli. 16'ıncı yüzyılda Osmanlı'nın sahip olduğu toprakların yüzde 60'ı dirlik sahiplerinin elindeydi. yüzde 20'si ise doğrudan devlete aitti.

Toprakların yüzde 20'si ise vakıf arazileri olarak tanzim edilmişti. O dönemde vakıflar sadece sosyal hizmerler vermekle kalmamış, iktisadi sistemin şekillenmesine ve toplumsal dayanışmanın da en üst seviyeye çıkmasına katkı sağlamıştı.

Eşsiz bir mimari doğdu

Türk Asrı olarak nitelendirilen 15. ve 16. yüzyılda Türk-İslam medeniyetine dair eşsiz mimari eserler de inşa edildi. 15'inci yüzyılda Bursa ve Edirne gibi merkezlerde görülen mimari örnekleri, fetihin ardından İstanbul'da en parlak devrine ulaştı. Yeni prensipler ortaya koyan Osmanlı mimarisinde, merkezi kubbeli yapılarla yeni bir tarz oluşmaya başladı. Fatih Sultan Mehmet hem külliye hem de sultan camileri geleneğini başlattı.

Bu yüzyıla dair Rumeli Hisarı, Çinili Köşk, Fatih Camii, Topkapı Sarayı ve Firuz Ağa Camii gibi örnekleri sıralamak mümkün. Bu dönemde inşa edilen yapılar, mimari açıdan Bursa'daki örneklere benziyordu. Ancak 15. yüzyılın sonunda Osmanlı mimarisinde yeni bir plan tipi ortaya çıktı. Anıtsal şekliyle Bayezid Camii'nde uygulanan bu planda, kubbe dört büyük paye üzerinde yükselen kemerlerle kare bir kaide üzerine oturtuldu.

Ana kubbenin önüne ve arkasına eklenen yarım kubbeler, mekanı genişletme amacına yönelikti. İki minareli bu yapı Mimar Sinan'a örnek oluşturdu. Bu devrin ünlü mimarları, Sinaneddin Yusuf, Mimar Ayas, Mimar Kemaleddin, Yakup Şah ve Acem Ali oldu. İstanbul ve Edirne'deki Bayezid camilerinin mimarı olan Yakup Şah ve Mimar Hayrettin ile Sultan Selim Camii'nin mimarı olan Acem Ali, Osmanlı-Türk mimarisinin klasik devrini başlatan isimler olarak kabul ediliyor.

16'ıncı yüzyılda ise Osmanlı-Türk mimarisi, klasik dönemin en başarılı örneklerini sergiledi. Bu gelişmede İstanbul'da "Hassa Mimarlar Ocağı"nın kurulmasının da büyük etkisi oldu. Bu yüzyılda Osmanlı mimarisini zirveye taşıyan kuşkusuz Mimar Sinan'dı. Mimar Sinan, hassa mimarı ve mimarbaşı olarak İstanbul başta olmak üzere, imparatorluğun çeşitli yerlerinde üç yüzden fazla eser verdi.

Bunların içinde en önemlileri, külliye şeklinde inşa edilen Şehzade, Süleymaniye ve Selimiye camileri. Mimariyle birlikte çini, oyma, kakma sanatlarıyla, sedef işçiliğinin de hızla geliştiğini söylemek mümkün.

Sanat da zirveye çıktı

Türk Asrı olarak adlandırılan 15. ve 16. yüzyıllar, Osmanlı Devleti'nde bilim ve sanat alanında da büyük gelişmelerin sağlandığı bir dönem olarak tarihe geçti. Fatih Sultan Mehmed Han, fethin hemen ardından dünyanın önemli bilim adamlarını ve sanatkarlarını İstanbul'a çağırdı. Bunlar arasında en önemlileri, İtalyan ressamlar Gentile Bellini ve Matteo Passi'ydi. Batıdan gelen sanatkarlarla Türk sanatkarlar arasında karşılıklı münasebetler oluştu.

Edebiyat alanında ise Türkistan, İran ve Arap dünyasından gelen isimler ön plandaydı. İstanbul'a getirilen isimler, bilim dünyasına da önemli katkılar sağladı. Endülüs'ten gelen isimler tıp alanında pek çok yeniliğe öncelik etti. Doğudan gelen bilim adamları ise sayıca daha fazlaydı. Örneğin, Ali Kuşçu'nun Osmanlı bilim adamları arasına katılmasıyla birlikte astronomi alanında büyük gelişmeler yaşandı. Ali Kuşçu gibi, Semerkantlı âlimler Şirvani ve Birçendi gibi isimler ve onlarla beraber gelen öğrencileri Osmanlı bilim dünyasına katkılar sağladılar.

İlerleyen dönemlerde Safevi Devleti'nin elindeki Tebriz'i Osmanlı topraklarına katan Yavuz Sultan Selim de bu şehirdeki sanatçıları zorunlu göçe tabi tutarak İstanbul'a getirdi. Bu sanatkarlar arasında Neyzen Murad, Kemençeci Şahkulu ve Kanuni Şahmeran gibi dönemin tanınmış simaları da vardı.

"Türk Asrı" olarak adlandırılan 15. ve 16. yüzyıllar, eserleri bugüne dek ulaşan büyük edebiyatçıların da yetiştiği bir dönemdi. Edebiyat ile uğraşanlar, özellikle de şairler, padişahlardan ve devlet idaricilerinden özel bir ilgi görüyorlardı. Çünkü devleti yönetenler, kazanılan askeri zaferlerle elde edilen başarının kalıcı olması için, sanat faaliyetlerine önem verilmesi gerektiğinin farkındaydı.

Türk kültür tarihinde ayrıcalıklı bir yere sahip olan ve 'şairlerin sultanı' olarak anılan Baki, o dönemde yetişmiş bir şairdi. Yine Türk kültür tarihine derin izler bırakan; Fuzuli, Nefi, Şeyhi gibi şairler de eserleri bugünlere ulaşan isimlerden bazılarıydı. Bu dönemde edebiyat alanında yaşanan dönüşümlerden biri de Türkçe'ye verilen değerin artmasıydı. Daha Farsça yazmayı tercih eden pek çok şari artık Türkçe'ye öncelik veriyordu. Ancak Türk şiirinde İran etkisinin kırıldığı bu dönemde, estetik kaygılar, toplumsal sorumluluk duygusunun önüne de geçmeyi başladı.

Şiirlerde sözün uyumu ve vezinlerin hatasızlığı ön plana çıktı. Böylelikle; toplumsal gerçeklerden uzaklaşan divan edebiyati ile halk edebiyatı arasındaki fark da daha da keskinleşti. Türk Asrı olarak bilinen bu dönemde, büyük şariler sadece Osmanlı coğrafyasında yetişmedi. Belki de Türkçe'nin gelmiş geçmiş en büyük şarilerinden biri olan Ali Şir Nevai de bu dönemde yaşadı. Farsça'nın resmi dil olduğu Timur İmparatorluğu'nda, Türkçe yazmayı tercih eden Ali Şir Nevai, Çağatay edebiyatının kurucusu olarak da tanınıyor.

Ana dili yerine Farsça yazmayı tercih eden çağdaşlarına tepki gösteren Ali Şir Nevai'nin, bu denli cesur olmasında dönemin Timur İmparatoluğu hükümdarı Hüseyin Baykara'nın bilim, kültür ve sanata verdiği önemin de payı büyük.

Müziğin merkezi İstanbul oldu

Türk Asrı olarak nitelendirilen 15 ve 16. yüzyıllarda hayatın pek çok alanında olduğu gibi sanatta da Osmanlı medeniyetine damga vuran gelişmeler yaşandı. Sultan II. Bayezid Han tarafından bestelenen eserlerden sadece 8'inin notaları günümüze kadar ulaştı. II. Bayezid'in oğlu, Şehzade Korkud da babası gibi şair ve bestekardı. Aynı zamanda iyi bir sazendeydi. Hatta, Türk müziğine 'gıda-yı ruh' adlı bir enstrüman kazandırdı.

Bu örnekler, o dönemde musiki alanındaki çalışmaların devlet adamları tarafından da desteklendiğini gösteriyor. Kaldı ki, devletin sınırlarının hızla genişlediği bu dönemde, bestekarlık ve icra alanında faaliyet gösteren pek çok sanatkar İstanbul'a getirildi. O döneme ait tarihi vesikalar, Osmanlı sultanlarının bulunduğu meclislerde, şairlere ve musikiyle uğraşanlara büyük bir değer verildiğini ortaya koyuyor. Aynı zamanda mehteran'ın kullandığı sazların bir bölümü de bu devirde icat edildi.

Kanuni Sultan Süleyman döneminin en önemli bestekarları arasında yer alan Behram Ağa'nın icat ettiği "nefir" adlı nefesli çalgı, mehteranın o yıllarda kullanmaya başladığı enstrümanlardan sadece biri. Müzik, Türk Asrı olarak bilinen yüzyıllarda sadece saray çevrelerinde değil halk arasında önemli bir gelişim gösterdi. Musikinin halk arasında hızla yayılmasında, Mevlevi ve diğer tekkelerinin de büyük rolü oldu.

15 ve 16. yüzyılda, sadece Osmanlı coğrafyasında değil, Türk hükümdarlarının yönettiği diğer devletlerde de musiki alanında önemli gelişmeler yaşandı. Ancak fetihten sonra İstanbul'un giderek bir cazibe merkezine dönüşmesiyle birlikte, Türk dünyasında musikinin ağırlığı; Azerbaycan, Kuzey Hindistan ve Batı Türkistan'dan Osmanlı coğrafyasına doğru kaydı.

Minyatür farklı bir kimlik kazandı

Türk Asrı olarak adlandırılan 15. ve 16. yüzyıllar, Osmanlı Devleti'nde minaytür sanatının da zirveye ulaştığı bir dönem olarak biliniyor. İslam ülkelerinde bir saray sanatı olarak şekillenen minyatür, Osmanlılarda hat, nakş, tezhip ve ebru gibi birbiriyle ilişkili geleneksel sanatlardan biriydi.

Bu sanatın hükümdarların himayesinde gelişip özgün Osmanlı minyatürü haline gelmesi Fatih Sultan Mehmed'den Kanuni Sultan Süleyman'a kadar olan dönemde gerçekleşti. Osmanlı devletinde süslü el yazma üretiminin ana kaynağı Osmanlı imparatorluk nakkaşhanesiydi. Nakkaşhane, İistanbul'un fethinden kısa bir süre sonra Topkapı Sarayı'nın hemen dışında inşa edildi.

Nakkaşların eserleri tahta oymacılığından, seramik ve minyatür sanatına kadar geniş bir çeşitlilik içindeydi. 16. yüzyıl boyunca Osmanlı Nakkaşhanesi'ne özellikle Herat, Semerkant, Şiraz, Bağdat ve Tebriz saraylarından sanatkarların getirilmesiyle büyük bir değişim yaşandı.

Sonrasında da Balkanlar ve Avrupa'dan gelen ressamlarla Batı ve Doğu usülleri Osmanlı Nakkaşhanesi'nde harmanlandı. Özellikle Fatih Sultan Mehmed'in minyatür sanatına olan ilgisi bu sanatın gelişiminde önemli rol oynadı. 1479 yılında Venedikli ressam Gentile Bellini İstanbul'a gelip 1481 yılına kadar Osmanlı Sarayı'nda yaşadı. Bu dönemde Fatih Sultan Mehmed'in bir portresini yaptı.

Bu portrenin yarattığı etki ve Osmanlı sanatkarlarının İtalyan ustalarla belli bir dönem çalışma imkanlarına kavuşmuş olması, Osmanlı minyatür ustalarının portreye olan ilgisini artırdı. Sinan Bey ve Ahmed Şiblizade gibi portre üzerine yoğunlaşan minyatür sanatçıları yetişti. Bu sentez Osmanlı minyatürünün temelini oluşturdu. Osmanlı minyatürü artık hem batılı gölgeleme ve perspektif tekniklerini içeriyor, hem de geleneksel Pers minyatür sanatının özelliklerini taşıyordu.

Fatih Sultan Mehmed'den sonraki dönemlerde de minyatürdeki gelişim sürdü. Hanedanın minyatür vasıtasıyla yüceltildiği eserler, saray çevrelerinde büyük ilgi görüyordu. Çaldıran Savaşı'ndan sonra nakkaşhaneye getirilen Tebrizli sanatkarlarla birlikte, İran minyatürünün geleneksel süsleme ve detaylandırma teknikleri de Osmanlı minyatürüne eklemlendi.

Osmanlı minyatür tarihindeki üçüncü büyük değişim ise Osmanlıların Akdeniz'de bir deniz kuvveti olmasıyla başladı. Özellikle Kanuni Sultan Süleyman döneminde, Akdeniz'deki sanatkarların ustalaştığı haritalama ve denizcilik atlası gibi çizim teknikleri Osmanlı minyatürüne dahil edildi. Haritaları içeren minyatürler kitaplarda yer almaya başladı. Bunun en güzel örneği kuşkusuz Piri Reis'in Kitab-ı Bahriye'si. Bu tekniği en iyi uygulayan sanatkarların başında ise Matrakçı Nasuh geliyordu.

Osmanlı minyatür sanatında 16. yüzyıl sonlarında yaşanan en büyük gelişme ise şehnameciliğin öneminin artması oldu. Orjinal şehname, ünlü İranlı şair Firdevsî tarafından efsanevi Pers krallarının ve kahramanlarının hayatları üzerine yazılmıştı. Firdevsi'nin şehnamesi sonraki yüzyıllarda Orta Asya ve İran'da sıklıkla yeniden üretildi.

Bu tür Osmanlı'da şekil değiştirdi ve efsanevi karakterlerin destansı öykülerinden ziyade Osmanlı hanedanını konu edindi. Şehnameciler, Osmanlı hükümadarları hakkında genelde Farsça eserler ürettti. Şehnameler için; kaligraflar, minyatür sanatçıları ve diğer kitab sanatı ustaları birlikte çalışıyordu. Osmanlı minyatür sanatı tarihinde en önemli üç şehnameci Fethullah Arif Çelebi, Seyyid Lokman ve Talikizade olarak sıralanabilir.

Türk Asrı'nda tasavvuf

15'inci ve 16'ıncı yüzyılların Türk asrı olarak nitelendirmesinde, dönemin tasavvuf anlayışı ve mutasavvıflarının devlet erkanı üzerindeki etkisi yadsınamaz. Zira o dönemde, padişahın tartışılmaz otoritesi karşısında fikirlerini açıksözlülükle dile getirebilen yegane sınıf din âlimleri ve mutasavvıflardı.

Mutasavvıfların sözlerini sakınmadıklarına dair bir örnek, Bayramiyye Tarikatı'ndan Bahaeddinzade'nin sözleri. Devlet idarecilerinin yaptıkları hataları dile getiren Bahaeddinzade'nin, kendisini susturmak isteyen sadrazam İbrahim Paşa'ya şu yanıtı verdiği rivayet edilmektedir: "Gerçekleri açıklıyorum diye bana nasıl bir ceza verecekseniz? Öldürecek olsanız, bu benim için şehadettir. Hapsedecek olsanız, bu benim için uzlettir. Sürgüne gönderseniz, bu da hicrettir. Her üç halde de Allah'tan sevap umarım."

Osmanlı idarecileri, bu kişilerin uyarılarını çoğu zaman yol gösterici birer öğüt olarak algılıyordu. Örneğin Şeyh Muhammed Bedahşi, Mısır seferi sırasında Yavuz Selim'le Şam'da buluştuğunda, Osmanlı padişahına şunları söyledi: "Hepimiz Allah'ın kuluyuz. şu farkla ki; senin omuzlarında insanların yükü var, ben de ise yok. O halde insanların yükünü zayi eylememeye dikkat et"

Bedahşi, bu sözleriyle Osmanlı sultanına, halkının çıkarlarını kişisel hırsları ve menfaatlerinin üzerinde tutması gerektiğini öğütlüyordu. Ancak mutasavvıfların, devlet yöneticileriyle kurduğu bu yakınlık zaman zaman eleştirilere de yol açıyordu. Kanuni Sultan Süleyman döneminde sık sık saraya giderek padişah ile görüşen Halvetiyye Tarikatı'ndan Nureddinzade, eleştirilere neden olan bu yakınlığın nedenini şöyle özetliyor: "Halkın idaresi bu kişilerin elinde olduğuna göre, onlara nasihat ederek doğru yola yöneltmek, bin müridi irşad etmekten daha faziletlidir"

Kurulan bu yakınlığa rağmen, mutassavıflar, dünyevi konularda devlet idarecileri ile sohbet etmemeye özen gösteriyordu. "Türk Asrı" olarak adlandırılan bu dönemin anlayışında, "Tasavvuf-fıkıh" birlikteliği ön plandaydı. Yine, tassavuf ile kelam da birlikte ele alınıyordu. O dönem kaleme alınan pek çok eserde; Kuran ve sünnet olmadan hakikate ulaşılamayacağı görüşü hakimdi.

Bu dönemde tasavvufta Mevlana Celaleddin-i Rumi'nin etkisi de hayli fazlaydı. Bunun nedeni önceki asırlarda yaşamış olan Hz. Mevlana'nın Mesnevi adlı eserinin bu yüzyıllarda şerh ve tercüme edilmesiydi. Böylelikle Hz. Mevlana'nın sözleri, sadece mutasavvıflar arasında değil, halk arasında da hızla yayıldı.

Asrın diğer Türk devleti Babürlüler

Endülüs'te İslam medeniyeti gerilerken, "Türk Asrı" olarak adlandırılan 15. ve 16. yüzyıllarda Güney Asya'da bir başka Türk devleti giderek güç kazanıyordu. Bu devlet, bugün cumhurbaşkanlığı forsunda da temsil edilen Babür İmparatorluğu.

Cumhurbaşkanlığı forsunda yer alan 16 yıldız, tarihteki 16 Türk devletini simgeliyor. Bu devletlerden biri de Babür İmparatorluğu. Babür Şah tarafında Kuzey Hindistan ve Pakistan topraklarında kurulan devletin ortaya çıkışı, "Türk Asrı" olarak anılan 16. yüzyıla denk geliyor. 1526 yılında kurulan devletin sınırları, çok geçmeden tüm Hindistan, Pakistan, Bangladeş ve Afganistan'ı içine alacak şekilde genişledi.

Öyle ki imparatorluğun sınırları 3 milyon metrekareyi aştı, nüfusu ise 150 milyondan fazlaydı. İmparatorluk bünyesinde farklı dinler ve kültürler bir arada yaşıyordu. Babür İmparatorluğu'nun beşinci hükümdarı Şah Cihan'ın saltanatı, imparatorluğun mimarlık ve sanat alanında altın çağı olarak yorumlanabilir.

Agra'daki efsanevi Tac Mahal'in yanı sıra günümüze dek ulaşan pek çok mimari eser bu dönemde inşa edildi. 1739 yılında Nadir Şah güçleri tarafından Karnal Savaşı'nda mağlup edilen Babür imparatorluğu, 18. yüzyılın ortalarından itibaren idari ve ekonomik olarak zayıflamaya başladı. İmparatorluk, 19'uncu yüzyılın ikinci yarısında sömürgecilik siyasetinde Hindistan'a özel bir önem veren İngilizler tarafından yıkıldı.

Osmanlı ile Hindistan Müslümanları arasındaki ilişkiler ise Babür İmparatorluğu kurulmadan çok önce başlamıştı. Portekizlilerin, Hint okyanusunda yarattığı tehdide karşılık, Osmanlı Devleti bölgedeki sultanlıklarla ortak donanmalar bile oluşturdu. Yine Safevi Devleti'ne karşı da, bölgedeki sultanlıklarla Osmanlı Devleti arasında işbirliğine gidildi.

Tüm bu sultanlıkları bünyesinden barındıran Babür imparatorluğunun kurulmasından sonra ise bu işbirliği yerini rekabete bıraktı. Ancak imparatorluğun güç kaybetmesi ile Hindistan Müslümanlarının Osmanlı'ya olan ilgisi yeniden arttı. Bugün Türkiye ile Pakistan arasında var olan yakınlığın temel nedenlerinden biri de, o yıllarda gerçekleşen işbirliği.

Endülüslü bilim adamlarının katkısı

15. ve 16. yüzyıllarda; Avrupa'nın doğusunda, Afrika'nın kuzeyinde ve Asya'nın batısında "Türk Asrı" yaşanırken, Endülüs'teki İslam medeniyeti büyük bir çöküşü yaşıyordu. Henüz İslamiyet'in ilk yüzyılında fethedilen Kuzey Afrika'ya yerleşen İslam orduları, 8. yüzyılın başında iber yarımadasına geçmiş ve bugünkü İspanya topraklarında Endülüs Emevi Devletini kurmuşlardı.

Devletin sınırları hızla genişledi ve Endülüs bilim ve sanatta çağının çok ötesinde bir kültür merkezine dönüştü. Kurtuba şehri, Bağdat ve Kahire'den sonra dünyanın üçüncü önemli bilim merkezi olarak anılıyordu. Günümüz Avrupa bilimin ve sanatının temelleri Endülüs'te atıldı.

Halkın neredeyse tamamı okuma yazma biliyordu. Kültürel farklılıklar ise devletin zenginliği olarak görülüyordu. Öyle ki, İspanya Yahudileri, bir İslam devleti olan Endülüs'te altın çağlarını yaşadı.

Ancak binli yıllarda başlayan iktidar kavgaları ile Endülüs'teki siyasi yapı parçalanmaya başladı. İspanyol prenslikleri zamanla sahil bölgelerini geri alarak, Endülüs'ün İslam dünyasıyla bağını kesti. Bu gerileme döneminde Kuzey Afrika kökenli Murabıtlar ve Muvahhidler, devleti ayakta tutmaya çalıştı ancak parçalanmanının önüne geçilemedi. Bu parçalanmadan doğan son siyasi yapı Gırnata sultanlığı, ya da diğer adıyla Beni Ahmer Devleti'ydi.

Bu devletin 1492 yılında yıkılmasıyla beraber, İspanya'da 781 yıl süren İslam egemenliği de son buldu. Osmanlı Devleti, Endülüs'te yaşananlara kayıtsız kalmadı. Endülüs'e yarım ulaştırmak için çok sayıda deniz seferi düzenlendi. Beni Ahmer Devleti'nin yıkılmasının ardından göç etmek zorunda kalan 300 bin kişi de Osmanlı gemileriyle Kuzey Afrika'ya taşındı.

Endülüs'teki çöküşün ardından İstanbul'a getirilen bilim adamları, Osmanlı bilim dünyasına önemli katkılar sağladı. Ancak Endülüs'ün yıkılışı sırasında yaşananlar, dünya bilim tarihi açısından telafasi mümkün olmayan bir yıkıma neden oldu. Döneminde dünyanın en önemli kütüphanelerinden biri haline gelen Gırnata'daki 1 milyon cilt kitap yakıldı. Ünlü fizikçi Pierre Curie, yaşanan yıkımı 20. yüzyılın başlarında şu sözlerle değerlendirdi: "Müslüman Endülüs'ten bize 30 kitap kaldı, atomu parçalayabildik. Şayet yakılan bir milyon kitabın yarısı kalsaydı çoktan galaksiler arasında gezecektık."



Hamza Türkyıldız haber verdi

Güncelleme Tarihi: 04 Kasım 2015, 11:06
banner12
YORUM EKLE

banner19