Amerika'daki Müslümanların tarihi acılarla dolu

Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Müslümanların tarihi yüzyıllar öncesine dayanıyor. 17. ve 19. yüzyıllarda bölgeye getirilen Afrikalı köleler vesilesiyle İslam dini ile tanışan kıtada, bugün ciddi sayıda Müslüman hayatını sürdürüyor.

Amerika'daki Müslümanların tarihi acılarla dolu

İslam, Amerika’ya zincirlere vurulmuş kölelerle geldi. 17. ve 19. yüzyıllar arasında kıtaya köle olarak getirilen Afrikalılar'ın yüzde 8’inin Müslüman olduğu tahmin ediliyor. Müslümanların önemli bir kısmı sonraki dönemlerde özgürlüklerine kavuşarak ülkelerine döndü. Kalan Müslümanlar ise Güney Amerika ve Kuzey Amerika'da yaşamaya devam etti. Siyah Müslümanlar'ın yıllarca korudukları ve içinde yaşadıkları şartlar elverdiği oranda şekillendirdikleri dini hayatları ve gelenekleri bugüne kadar taşınamadı. Günümüzde ise daha çok son 50 yıl içinde çeşitli ülkelerden gelen göçmen Müslümanların şekillendirdiği ve yerli tecrübeyi de etkisi altına alan yeni bir dini hayat oluştu.

19. yüzyıl sonlarında dışardan Amerika'ya gelen Müslümanlar zamanla görünürlük kazandı. Siyahlar arasında ise İslam 1930'lardan itibaren yayılmaya başladı. Irkçı nefretin ve saldırıların gölgesinde kurulan ilk siyah Müslüman cemaati Elijah Muhammed'in liderliğini yaptığı “İslam Ulusu”ydu. Asıl adı Elijah Poole olan Elijah, gizemli bir kişilik olan Wallace Fard Muhammed'den etkilenmişti. Türk, Fars, Arap veya Hintli olduğu söylenen Wallace Fard 1930'ların başında Detroit'te ortaya çıkmıştı. Elijah Muhammed'in anlatımıyla, yoksulluktan zayıf kalmış siyahların evlerini dolaşan ufak yapılı bu esmer adam bir yandan kumaş satıyor, bir yandan da İslam'ı anlatıyordu.

Sahih İslam inancıyla bağdaşmayan bir öğreti geliştirdi Elijah Muhammed

Kendisini "Doğulu bir kardeş" olarak tanıtan Wallace Fard, siyahlara atalarının çok uzak bir ülkeden zincire vurularak getirildiklerini söylüyordu. Siyahları murdar domuz eti yememelerı için uyaran Fard, Tanrı'nın gerçek adının "Allah" olduğunu, bu dine inananların gerçek adlarının ise "Müslüman" olduğunu söylüyordu. Wallace Fard siyahlara atalarının Müslümanlar'ın soyundan geldiklerini anlatıyordu. Dört yüz yıldır İslam'dan ayrı düşen siyahları "Yitik Koyunlar" olarak tasvir eden Fard, kendi görevinin ise yitikleri bularak asıl dinlerine döndürmek olduğunu söylüyordu. 1934 yılında esrarengız şekilde ortadan kaybolan Fard'ın yerine Elijah Muhammed geçti. Fard'ın yolundan giden Elijah Muhammed “İslam Ulusu”nu kurdu. Cemaat devamlı şekilde polisin baskı ve eziyetlerine maruz kaldı.

Ellerinde yeterince kaynak bulunmadığı için sahih İslam inancıyla bağdaşmayan bir öğreti geliştiren Elijah Muhammed, yine de iki oğlunu dini eğitim almaları için Ezher Üniversitesi'ne gönderdi. Oğlu Warith Deen Muhammed babasının ölümünden sonra 'Amerikan Müslüman Toplumu'nu kurarak Müslümanlara hizmet etmeye devam etti. Deen Muhammed'in kurduğu cemiyet, siyah Müslümanların yaklaşık yüzde 80’ini temsil ediyor.

20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Afrika'dan, Asya'dan, Balkanlar'dan Amerika'ya göçmen olarak gelen Müslümanlar da kendi dini ve sosyal cemiyetlerini kurdu. 1980-2001 yılları arasında İslam, Amerika'nın en hızlı büyüyen ve gelişen dini oldu. 8 milyon civarında olduğu tahmin edilen Amerika Müslümanları'nın dörtte birini siyahlar teşkil ediyor. Bugün Amerika Birleşik Devletleri’deki camilerin sayısı ise 2 bini aştı.

En büyük sorun, medyanın İslam'ı yanlış tanıtması

Güney Amerika kıtası 6 milyona yakın Müslümana ev sahipliği yapıyor. Müslüman nüfusun en yoğun olduğu iki ülke Brezilya ve Arjantin. 202 milyon nüfuslu Brezilya'da bir buçuk milyon, 43 milyon nüfuslu Arjantin'de de 700 bin Müslüman yaşıyor. İslami eğitimin sınırlı olması nedeniyle İslam kültürünü yeterince tanıyamayan Güney Amerikalı Müslümanlar, Arapça'yı da öğrenme fısatı bulamıyor.

İspanyolca konuşabilen din görevlilerinin sayıca az olması ise bir başka sorun. Bunların yanı sıra, cami ve medreselerin kurulması için yeterli ekonomik güçleri de yok. Kıta genelinde yaşayan Müslümanlar arasındaki iletişimin az olması ve dini toplantıların yapılamaması da Müslümanların diğer sorunları arasında. Ancak en büyük sorun, medyanın İslam'ı yanlış tanıtması. Bu çerçevede Güney Amerikalı Müslümanlar İslam'ın bir barış dini olduğunu anlatmayı kendi “davaları” olarak görüyor. Yaşadıkları sorunların çözümü için İslam merkezleri kurulsa da, Güney Amerikalı Müslümanlar, Afrika ve Ortadoğu'da yaşayan Müslümanlardan destek bekliyor.

Müslümanlar'ın Güney Amerika'ya yerleşmesi 15. yüzyıla dayanıyor. Amerika kıtasının keşfedilmesiyle, Kuzey ve Batı Afrika'daki sömürgelerde yaşayan Müslümanlar, Güney Amerika'ya götürüldü. Köle olan Müslümanlar, burada dinlerini gizlice yaşamak zorunda kaldı. Zira Müslümanlara din değiştirmeleri için baskı yapılıyordu. Dinini değiştirmeyen Müslümanlar ise öldürülüyordu. Yüzyılın sonunda köleler serbest kaldıysa da, dinlerini daha rahat yaşamalarına izin verilmedi.

Abdurrahman Efendi ve Brezilya Seyahatnamesi

1850 ile 1860 yılları arasında Suriye, Lübnan gibi Arap ülkelerinden göç edenler Arjantin, Brezilya, Venezuela, Kolombiya gibi ülkelere yerleşti. Böylelikle kıtadaki Müslümanlara yenileri eklendi. Güney Amerikalı Müslümanların kendi dinleriyle yeniden tanışması ise Osmanlı Donanması'yla Brezilya'ya giden Abdurrahman Efendi sayesinde oldu.

1865 yılında Bursa ve İzmir adlarını taşıyan iki Osmanlı savaş gemisi, İstanbul’dan Basra Körfezi'ne doğru hareket etti. Hedeflerinde Akdeniz’i aşarak Cebel-i Tarık boğazı üzerinden Atlas Okyanus’una çıkmak ve tüm Afrika kıtasını dolaşarak Basra’ya ulaşmak vardı. Ancak gemiler, okyanusta yakalandıkları fırtına nedeniyle yollarını kaybetti. Belirsiz sürükleniş, onları Amerika kıtasına, Brezilya sahillerine getirdi. Rio de Janerio limanına demir atan iki gemi iki ay geçirdikten sonra yollarına devam etti.

İstanbul’dan giden bahriye imamı Abdurrahman Efendi limanda halkın büyük ilgisini çekti. Osmanlılar'ı görmek için akın akın limana gelen halk arasında Afrika kökenli insanlar da vardı. Siyahlar, kendilerine özgü bir din saydıkları İslâm'ın, Osmanlılar'ın da inancı olduğunu gördü. İlmiye sınıfına özgü giysileriyle dikkat çeken Abdurrahman Efendi’ye daha da özel bir ilgi gösterdi. Müslüman olarak yaşamalarına izin verilmediğinden Hristiyan gibi görünmek zorunda bırakılan bu insanlar, inançlarını yıllar boyunca gizli biçimde sürdürmüşlerdi. Ancak içinde bulundukları şartlar nedeniyle gerçek İslâm’dan uzaklaşmışlardı. Öyle ki, kendisini bir Müslüman olarak tanıtan Magripli bir Yahudi, İslâm’ın kurallarını canı istediği gibi değiştirebilmekte ve yine bu insanları kendisine inandırabilmekteydi. Abdurrahman Efendi’den yanlarında kalarak kendilerine İslâm’ı öğretmesini istediler. Abdurrahman Efendi, gemi komutanıyla bir durum değerlendirmesi yaparak bu isteği kabul etti ve onların arasında yaşamaya başladı. Yıllarca süren kapsamlı bir irşad ve tecdit çalışması yürüttü. Ardından İstanbul’un yolunu tuttu ve Brezilya Seyahatnamesi'ni oluşturan hikâyesini yazdı.

Seyahatname, varlığı halen resmen kabul edilmeyen Brezilya Müslüman toplumunun tarihsel serüveninin bir dönemine ışık tuttu. Brezilya Seyahatnamesi, varlığından o güne kadar hiç haberdar olunmayan bir dünyayı keşfin ve bu dünyayı yeniden biçimlendirme çabalarının hikâyesi olarak da tarihe geçti.

Haiti'de özgürlük ateşini Müslümanlar yaktı

Amerika kıtasındaki Müslümanlar, özgürleşme yolunda da önemli rol oynadı. Özellikle Haiti'de yaşananlar bunun en net örneğiydi. Kristof Kolomb, İspanya adına denize açıldığında hedefinde Amerika kıtası yoktu. Uzun bir yolculuğun ardından 12 Ekim 1492’de karaya ayak basan Kolomb, Japon Denizi'nde bir adaya çıktığını sanıyordu. Ancak adım attığı topraklar Bahamalar'daki adalardan biriydi.

Ada'da altın izine rastlamayan Kolomb, rotasını güneye çevirdi. Önce Küba'ya, ardından “Hispaniola” adını verdiği, bugün “Haiti”yi kapsayan adaya çıktı. Haiti, Amerika kıtasında sömürgeleştirilen ilk ada oldu. Kristof Kolomb tarafından işgal edilen Haiti - San Dominik, on yedinci yüzyıl sonunda Fransa ile İspanya arasında paylaşılarak ikiye ayrıldı. Fransızlar bugünkü Haiti’ye 1665 yılında ayak bastı.

Ada'nın batısı 1697’de Fransız sömürgesi ilan edildi. Ada'nın doğusu 1795’te yapılan bir anlaşmayla Fransa’ya bırakıldı. 18. yüzyılda Haiti, Fransız sömürgeleri arasında en zengin ada konumundaydı. Haiti limanlarından her gün şeker, kakao ve kahve Fransa’ya gönderiliyordu. 1750’lerin sonlarında Fransız sömürgecilere karşı siyahlar, “Makandal” adlı bir kölenin liderliğinde ayaklandı. Afrikalı Müslüman bir aileden geldiği bilinen Makandal, Fransızlarla uzun yıllar mücadele etti. Öldürülen Makandal, 1791’deki daha büyük bir isyana esin kaynağı oldu.

1789’daki Fransız devriminden iki yıl sonra Haiti’de, “Kitaplı adam” lakabıyla anılan asi lider Boukman “Hürriyetin sesine kulak verin” diyerek isyanı başlattı. Boukman’ın yanından hiç ayırmadığı rivayet edilen kitap “Kur’an-ı Kerim” idi. Aynı toplantıda isyan törenini yöneten Cecile Fatiman da Müslüman bir aileden geliyordu. Asıl adı Fatma'ydı. Boukman ve Fatma köleliğe karşı gerçekleştirilen isyanda yakalanarak idam edildi.

Devrimin liderliğini eski bir köle olan Toussaınt L’ouverture üstlendi. 1801’de Haitili isyancılar ilk siyah cumhuriyetin anayasasını ilan etti. ABD ve İngiltere, Fransa’ya askeri müdahalede bulunduğu takdirde karışmayacaklarını bildirdi. Fransa, ilk olarak köleliği iptal etti. Ancak Napolyon Bonapart'ın iktidara gelmesiyle politikalar değişim gösterdi. Haiti’ye 30 binin üzerinde asker gönderildi. Ada Fransız sömürgesi haline getirildi. Fransızlar'ın ihanetine uğrayan Toussaint, 1803’te tutuklu bulunduğu hücrede hayatını kaybetti. Siyah isyancılar ile Fransızlar arasındaki savaş 1 Ocak 1804’te Haiti’nin ilk bağımsız siyahi cumhuriyet olarak ilanıyla sonuçlandı. Fransa 1825’te 150 milyon frank karşılığında Haiti’nin bağımsızlığını tanıdı. Bu miktar daha sonra 90 milyon franka indirildi. Özgürlüğün son bedeli olan ödeme ise 1883’te yapıldı. Ancak borç kapanmadı. Haiti'nin Fransa'ya bocunun tamamen kapanması ise 1949'da gerçekleşti. Haiti’nin ödediği 90 milyon frank paranın bugünkü değeri 22 milyar dolara tekabül ediyor. Uzun yıllar boyunca adanın bütün kaynakları bu haracın ödenebilmesi için harcandı.

ABD'de İslamiyet Malcolm X liderliğinde hızla yayıldı

1960'larda Amerika'da ırkçılığa karşı mücadele Martin Luther King'le hız kazanırken, ezilen siyahlar arasında İslam'a yöneliş de hızla arttı. O yıllarda Amerika'da hızla yayılan İslam'ın en ateşli önderi olarak ise ortaya Malcolm X çıktı. Gerçek adı Malcolm Little olan Malcolm X 1925'te Nebraska'da Omaha kentinde doğmuştu. Çocukluğu açlık ve yoksulluk içinde geçmişti. Daha 6 yaşındayken göçettikleri Michigan'da evleri ırkçı Ku Klux Klan'lar tarafından yakıldı. Ardından babası öldürüldü. İslahevine gönderilen Malcolm'un avukat olma hayali derisinin rengi yüzünden engellendi. Üniversiteye gidemeyeceğini anlayınca öğrenimini yarıda bırakıp, New York'a gitti. Kendisini kanunsuzluğun hüküm sürdüğü Harlem'de, uyuşturucu çetelerinin ortasında buldu. Bir siyah olarak kendisine dayatılan bu yaşam biçimi sonunda hapishaneye girdi.

Hapishane yıllarında İslamiyet'i seçen Malcolm, 1952'de cezaevinden çıktı ve Elijah Muhammed'in öncülüğünü yaptığı Siyah Müslümanlar Hareketi'ne katıldı. Little olan soyadını X olarak değiştirdi. X, onun Afrikalı atalarının artık kimse tarafından bilinmediği anlamını taşıyordu. Malcolm, İslam'ı daha iyi kavrayabilmek için Mart 1964'te hacca, İslam'ın doğduğu topraklara gitti, Ortadoğu'yu dolaştı. Amerika'ya döndüğünde ilk iş olarak adını Malik el Şahbaz olarak değiştirdi ve Amerikalılar'a İslamiyet'i anlatmaya başladı.

Amerika Birleşik Devletleri'nde İslamiyet, 1960'larda Malcolm X liderliğinde hızla yayılıyordu. Tarih 21 Şubat 1965'i gösterdiğinde Manhattan'daki Audubon Oteli'nin balo salonu, ırkçılığa karşı mücadelede İslam'a sığınan siyahlara evsahipliği yaptı.

O gün büyük bir kalabalık, bu mücadelede liderliğe soyunan kişiyi, Malcolm X'i dinlemek için toplandı. Malcom X, bir yıldır düzenlediği konferanslarla nefrete karşı ırk, renk ve dil ayırımı yapmayan İslam'ın yolunu göstermeye çalıştı. Kürsüye gelen Malcolm X, tam konuşmaya başlamıştı ki, kalabalığın arasında bir kişinin "Zenci ellerini cebimden çek" diye bağırdığı duyuldu. Korumalar hemen harekete geçti, ancak saldırgan elindeki silahı ateşledi. Göğsünden vurulan Malcolm X yere yığılırken, iki kişi daha ortaya çıkarak onu yaylım ateşine tuttu. Saldırganlardan biri kalabalık tarafından darpedilerek yakalanırken, 16 kurşun yarası alan Malcom X kaldırıldığı hastenede son nefesini verdi. Kaçmayı başaran diğer iki kişi ise daha sonra ele geçirildi. Suikast zanlısı olarak tutuklanan Talmadge Hayer, Norman Butler ve Thomas Johnson adlarındaki üç kişi yargılandı. Ancak mahkemede suikastı başkasının işlediği tezleri ortaya atıldı. Üç saldırgan da delil yetersizliğinden serbest bırakıldı.

Vietnam Savaşı'na gitmeyi reddetti

Dünyanın gelmiş geçmiş en iyi boksörü olarak kabul edilen Muhammed Ali, ringlerdeki başarısının yanı sıra söylemleriyle de Amerika Birleşik Devletleri'nin en fazla tartışılan isimlerden biri. Hristiyan olarak dünyaya gelen ve adı Cassius Marcellus Clay Jr olan Muhammed Ali boksa 12 yaşında başladı. Ünlü boksörlerden Chuck Bodak tarafından yetiştirildi. Amatör maçlarda 100 galibiyet, 5 yenilgi aldı. 29 Ekim 1960'ta profesyonelliğe adım attı. 18 yaşına girdiğinde Roma Olimpiyatları'nda altın madalyayı kazandı.

Ali, gençlik dönemini ABD'de ırk ayrımcılığının en yoğun olduğu dönemlerde geçirdi. Kendisini tartışmaların merkezine koyan olay ise bir restorana gitmek istemesi oldu. Görevliler "Burada sadece beyazlara servis yapılıyor" diyerek ünlü boksörü içeri almadı. Olimpiyat şampiyonu Ali, ırkçılığa karşı tepkisini ortaya koymak adına madalyasını Ohio Nehri'ne attı.

Muhammed Ali, dünya şampiyonluğuna ulaştığında sadece 22 yaşındaydı. Aynı yıl müslümanlığı seçtiğini açıkladı. Kararı tüm dünyada büyük yankı buldu. Bu kararıyla Amerika Birleşik Devletleri'ndeki tutucu grupları karşısına aldı. Muhammed Ali muhalif kişiliğiyle de dikkatleri üzerine çekti.

Amerika Birleşik Devletleri ondan Vietnam Savaşı'na gitmesini istedi. O, bunu 'Benim onlarla sorunum yok' diyerek reddetti. Bu yüzden 5 yıl bokstan men edildi. Dünya şampiyonluğu unvanı da geri alındı. 1967-70 yılları arasında cezası nedeniyle ringe çıkamayan Ali, geçimini üniversitelerde katıldığı söyleşilerden sağladı. Cezalı olduğu dönemde dünyanın birçok yerini dolaşarak İslamiyet'i anlattı.

"Siyah Müslümanlar Hareketiyle" bilinen siyah hakları savunucusu Malcolm X ile yakın çalıştı. Daha önce açtığı dava, Ali'yi haklı buldu ve ünlü boksör yeniden ringlere döndü ve kariyerine devam etti. Ali'nin hayatı sadece ringde değil, ring dışında da mücadelelerle geçti. Muhammed Ali'nin ilk gençliğinde ırkçılığa karşı tepki olarak nehre attığı madalya 1996 Atlanta Olimpiyatları'nda sembolik bir altın madalya ile kendisine geri verildi. Son olarak 2012 Aralık'ta dünya boks konseyi tarafından "Boksun Kralı" ilan edildi.

İslamafobi ABD'de gittikçe artıyor

Amerika Birleşik Devletleri'nde hızla artan ırkçılık, 11 Eylül saldırılarının ardından Müslümanları da hedef aldı. Yoğun olarak tartışılan kavramlardan biri olan İslamafobi ülkede gittikçe artıyor. Uzmanlar, İslamafobi'nin İslam dinini tanımamaktan kaynaklanan bir korku olduğunu söylüyor. Medyada çıkan çeşitli haberlerden de etkilenen Amerikalılar, bu korkuya dayanarak çeşitli ayrımcı düzenlemeleri meşru görebiliyor. Bu noktada özellikle yabancı korkusu ve düşmanlığı da önemli bir etken olarak ön plana çıkıyor.

Uzmanlara göre 11 Eylül 2001 tarihinde New York'takı "İkiz Kuleler"e düzenlenen saldırı sonrası Hristiyan dünyasında varolan yabancı düşmanı, ırkçı eğilimler de İslamafobi'yı besledi. İşsizlik ve nüfusun yaşlanması gibi durumlar da yabancı düşmanlığını besleyen ve İslamafobi'yi tetikleyen unsurlar arasında.

Bazı güç odakları ve siyasiler tarafından da manıpüle edilen bu korku, ırkçı eğilimleri politik süreçlere taşıyabiliyor. Amerika Birleşik Devletleri'nde özellikle cumhuriyetçi kesim, sık sık ırkçı ve İslam karşıtı söylemlere imza atıyor. Son 13 yılda giderek artan İslam karşıtlığının fikri altyapısının oluşmasında ise Samuel Huntington'ın 1993 yılında kaleme aldığı "Medeniyetler Çatışması" adlı makalesinin payı büyük. Daha sonra genişletilerek kitap haline getirilen bu makale, kısaca ideolojiler arasındaki rekabetin bittiğini ve artık mücadelenin medeniyetler ve kültürel kimlikler arasında yaşanacağı tezi üzerine kurulu.

İslam'ın açıkça tehdit olarak gösterildiği "Medeniyetler Çatışması" tezi, özellikle 11 Eylül saldırılarının ardından batılı ülkelerin siyasi yaklaşımlarını doğrudan etkiledi. Saldırıların hemen arkasından gerçekleşen afganistan operasyonu, kimilerine göre medeniyetler arasındaki çatışmanın da başlangıcıydı.



Hamza Türkyıldız haber verdi

Güncelleme Tarihi: 03 Eylül 2015, 14:45
YORUM EKLE

banner19

banner13