Dost giderse, emanetini bırakır ardında

Kalbimin ve kalemimin yazmayı isteyip de; hâlimin yâhûd nasîbimin müsaade etmediği muhterem bir isimdir; Özcan Ergiydiren Hocamız.

Her ne kadar bugün yazılıyor olsa da bu yazı; Hocamızı tanıdığım ve kendisinden -her görüşmenin vedâsında-; “Hayırlara karşı…” “Hayırla görüşelim…” sözünü işittiğim ilk günden i’tibâren yazılmayı bekliyor esâsında. Bu da zannediyorum; 4 yıla tekâbül ediyor.

Şöyle bir düşünüyorum… 4 yıldır yazılmayı bekleyen bir yazı. Mürekkeb sabırlı ve hâzır. Kalemin ne çok hakkı var üzerimizde. Bizleri saran anlamsız meşgûliyetler, garîb mâniâlar; kaleme olan hizmetimize zemân zemân engel oluyor. Meşgûliyet… Adı üzerinde; “İşgâl” edilme hâli… Söz konusu Özcan Hocamız olunca kalb ile hâlleşmeden geri kalamıyor insan.

Sâmihâ Ayverdi deyince; yazdığı kitaplar gelir hatıra. Yazdığı kitaplar, diktiği ağaçlar ve yetiştirdiği talebeler… Hayât-ı içtimaiyenin gönül mimarıdır o. Özcan Hocamız da kendisine hizmet edebilme ve dahası bu nâdide ve nâdire, nezihe ve kâmile rûha tesellî vesilesi olabilme lütfûna erişebilmiş bir isimdir. Dost giderse, emânetini bırakır ardında. Özcan Hocamız, Sâmihâ Ayverdi Hanım'ın emânetidir. Başka türlü bir takdîmi, takdîr edemiyorum sadrımda.

Sâmihâ annenin oğulcağızı

Sâmiha Hanım, Özcan Hocamız'ın kendi dünyasındaki varlığını ve yârlığını 11 Ekim 1962’de yazdığı mektubunda; “Özcancığım, bâzen de seni çok arıyorum. Hani şu oğlanlar gelip giderken, onlara bir çeki-düzen verilmek, baş olup bir hâle yola konmak lâzım geldiği zaman, elimi atıp seni yoklayasım geliyor.” diyerek ifade edecektir. Diğer mektuplarında; “Oğulcağızım… Yavrum… Güzel oğlum...” harflerinin içindeki şefkat ve muhabbet ile hissedeceğiz bu değerli râbıtâyı.

Bu râbıtânın oluşum süreci ise şöyledir: Özcan Hocamız, Manisa’da lise talebesidir. Hocası Nâzik Hanım, Sâmihâ Hanım’ın kitaplarını okumalarını istirhâm eder. 2 yıl boyunca da öğrencilerine Sâmihâ Hanım’ı anlatır. Bu şekilde kitaplar üzerinde ilk tanışma gerçekleşir.

Zînetli kapının altın tozları...

Özcan Hocamız İstanbul’a geldiğinde, kitapları ile kendisini tanıdığı Muhtereme Sâmihâ Hanım’ı ziyâret eder. Kapı açıktır… “Sadece bana değil…” diyor Özcan Hocamız. “Herkese açıktı, bu kapı..” Bu zînetli kapının altın tozları artık bir de Özcan Hocamızı sarmıştır. Altın diyorum ama yalnızca saadet zannetmeyiniz bunu. Zira onlar bu kapıda muhtelif zorlukları ve elemleri de birlikte aştılar. Kimi zemân insanların garîb ve acîb ve müz'ic hâlleri, kimi zemân maddî sıkıntılar, kimi zemân dünyevî meşgûliyetlerin verdiği ma’nevî darlıklar….derken; bir ömrü Sâmihâ Hanım, münevver ahbâbı ve mümtâz talebeleri ile birlikte geçirdi.   

Özcan Hocamız 8 yıl boyunca İstanbul’da Güzel Sanatlar Akademisi Mimari Bölümü’nde talebe olur. Fakat hakiki talebelikleri -hiç şüphe yok ki- Sâmihâ Hanım’ın –medrese misillû- varlığı olacaktır. Hocamızın bu talebelik yıllarında; Samiha Hanım’dan yâdigâr notları vardır. Değerli insanlara dair notları ziyadesiyle önemser Hocamız. Zira bunlar, bir insanın letâfetini ve hassasiyetini anlatan bürhanlardır. Bu hususiyeti şöyle ifâde edecektir: “Medeniyet; teferruattır, derler.” “Teferruat mühim bir şey. Ayverdi'nin şahsiyeti üzerine ne kadar açıklama yapılabilirse… Bu notlar da buna hizmet ediyor.” “Yahya Kemal'in de el notları vardır. Ve bunlar Yahya Kemal Müzesi’nde sergileniyor. Burada Yahya Kemal Bey'in şiire ve yazıya ve hayâta dâîr hassasiyetini görüyoruz.”

Sâmihâ annenin; “Uyumadan önce yemeğini ye..” gibi evlâdlarına ilgi, sevgi ve alâkasını bildiren  notları da bulunmaktadır. Ara sıra da bir miktar para verir, o vakit öğrenci olan Özcan Hocamıza. “Elime de vermezdi…” diyor Hocamız. “Kapıdan çıkarken zarf ile cebime iliştirirdi.”

Araya hasret de girer...

İstanbul'daki bu değerli öğrencilik yıllarından sonra, işleri sebebiyle 22 sene Ankara'da kalır Özcan Hocamız. Araya hasret girer bu def'â… Oğul, anneden; anne de oğulun yardımlarından ıramıştır. İkisi için de zor olur bu yıllar. Fakat teselli ve dua ve muhabbet hiç azalmaz.

Nihâyet yıllar geçer ve tekrar İstanbul’a gelir Özcan Hocamız. Kader'in Sahibi bir daha da ayrılmasına müsaade etmez bu kadim yârdan, kutlu diyârdan. O gün bugündür İstanbul'dadır Özcan Hocamız. Emâneti devralmaktır bir bakıma onların bu yürüyüşü.

Değinmeden edemeyeceğim bir husus ise; Özcan Hocamızın hakiki ismidir. Babası 7 sene Cihan Harbi'nde askerlik yapan, dedesi şehid olan, kendi tâbiri ile “Yunanlılar ailemizin evlerini barajlarını yakmış ama onlar Hakk'tan Hakikat’ten ayrılmamışlar.” diyen Özcan Ergiydiren Hocamızın, asıl ismi; Ercihân Ergiydiren'dir. Ne mümtâz bir isim! Dedelerinin ve ailesinin duası ve umudu olarak başlamıştır hayâtına. Bu tohum ise; Hocası Nâzik Hanım ve ma’nevî annesi Sâmihâ Ayverdi Hanım'ın vesilesiyle bereketli bir ağaç olmuştur. Ne var ki; o yıllardaki nüfus işlemlerinde, memurun bu ismin güzelliğine vâkıf olamaması, belki okuyamaması, belki anlayamaması üzerine; isim “Özcan” olarak kayıtlara geçmiştir.

“Cenab-ı Allah liyakate bakmıyor”

Mâziye ve bu nezih iklime yürürken, bir ara kendi ile muhâsebe ve mükâlemede bulunur Özcan Hocamız. Hepimize sunmak istediği bir hakikat ve tevâzu vardır sanki: “Nîçîn bu iltifât…? diyorum bazen kendime. Sonra anlıyorum ki; “Cenab-ı Allah liyakate bakmıyor.” Hep fazlından ve lütfûndandır güzellikler...

İstanbul'da, Fatih-Fevzipaşa'dan geçecek olursanız; Sâmihâ annenin cadde ortasında diktirmiş olduğu ağaçları göreceksiniz. Onca bina ve ruhsuzlaşan şeyler arasında, yeşili hediye etmiştir bizlere, tâ o vakitlerden. Aslen kendisi sadece ağaçlar diktirmemiş, hayatın içine de teneffüs edebileceğimiz ağaç misali insanlar bırakmıştır. Bugün bu yazı yazılıyorsa ve feyiz veriyorsa -onları anmak- câna; işte o gün hâlisâne yapılan işler ve ince ince örülen emekler ve sabırlar sebebiyledir.

Hayırlara karşı… Hayırla görüşelim…