Doğu’nun kendisine yabancılaşmış evlatlarından biri: Amin Maalouf

Amin Maalouf’un Ortadoğu’ya, kültürüne, halklarına ve gelenekselleşmiş ve bitmek tükenmek bilmeyen hareketler zincirine bakışını yalnızca son kitabı Uygarlıkların Batışı ile anlayabilmek mümkün değildir. Şüphesiz Amin Maalouf’u Amin Maalouf yapan dinamikler ve beslendiği kaynaklar onun düşünce dünyasında ve hayat görüşünde fazlasıyla etkilidir. Ortadoğu’da klasik sömürge çağının bittiğini ve fakat enkazının halen daha kaldırılamadığını söylersek yanlış olmaz.

Annesi Mısırlı babası Lübnanlı yazarın az evvel bağımsızlığına kavuşmuş ancak sömürge enkazı henüz kaldırılamamış Ortadoğu hakkındaki fikirleri aynı zamanda Hıristiyan bir gözle yansıtması da kitaplarını okunur kılıyor. Bu manada Ölümcül Kimlikler, Çivisi Çıkmış Dünya ve kendisini Fransa’ya daha fazla bağlı hissettiği 29 Numaralı Koltuğun Hikâyesi kitabı Uygarlıkların Batışı ile beraber değerlendirilmek zorundadır. Amin Maalouf’un 2011 yılında Claude Lévi-Strauss’un ardından Fransız Akademisi’nde 29. Koltuğa seçilmesi yalnızca kendisinin aidiyetini değil, Fransızların da onun aidiyetini sorgulamamaları demekti. Fransız Akademisi üyesi olmak yalnızca Fransız kalmakla da olmuyordu.  Fransa hakkında olumsuz kelam etmemek ve yangın yerine dönmüş bir coğrafyada elinde benzin bidonuyla gezen birilerini görmezden gelmeyi de gerektiriyordu. Yazar eserlerinde her şeyi ve herkesi, hatta zulme uğrayanları bile eleştirirken Fransa’yı ve politikalarını eleştirmekten kaçınmıştır. Son kitabı Uygarlıkların Batışı’nda da diğerleri gibi bu alışkanlığını sürdürmüştür.

Ölümcül Kimlikler'de çoğunluk içinde doğmuş ve yaşamış bir azınlık olarak görüyor kendisini. İslâm merkezli bir yapının içinde bir Hıristiyan olarak kaderini yaşamış. İçeride bağımsızlık elde edilene kadar bir baskının ve bir itilme duygusunun her zaman var olduğunu, bunun Osmanlı'dan ve Türklerden kurtulma fikri olarak sahaya yansıdığını ifade ediyor. Sonraki yönetimlerin Fransız, İngiliz, İtalyan ya da kim sömürgecilik faaliyetinde bulunduysa ona çok fazla bir söz söylemeyi kendine hak olarak görmüyor anlaşılan. Esasında bahsettiği bir ütopya. Yani kardeş halklar ve devletler, kimsenin çıkarları doğrultusunda hareket etmediği ve coğrafyalara, sınırlara saygı duyulan bir ütopya. Gerçekçi taraf ve sahadaki durum tam bağımsız politika izlemenin darbelere, kıtallere, iç savaşlara yol açtığı yönünde. Ancak Maalouf bu politikayı da öneriyor değil. Bu politikanın Avrupalı hoşgörüsüyle tutturulmuş bir çengelli iğne vasıtasıyla gerçekleşeceği aşikâr. Ayrıca Aliya İzzetbegoviç'in ifadesiyle söylersek "Benim hoşgörüm Avrupalılığımdan değil İslâm'dandır" sözü tüm coğrafi keşifleri, köle düzenini, engizisyonu ve farklı olan her şeyi aynı yapmaya uğraşmış Avrupa'ya ve Batı medeniyetine okkalı bir Osmanlı tokadı değil midir?

Yine Ortadoğu’yu işliyor kitapta

Amin Maalouf tarihsel romanlarıyla da epey meşhur bir isim. Romanlarında okuyucusunu ülke ülke, kültür kültür ve medeniyet medeniyet gezdirir. Evet, Amin Maalouf bir roman yazarıdır ama onun genel olarak öykülerini geçirdiği coğrafyayı sahici bir dille anlatması da gerekiyordu. Uygarlıkların Batışı'nda da ağır ağır geziyoruz bölgeyi. Mısır'da meydana gelen 1952 darbesi ve sonuçları yabancı ellerin net bir biçimde Mısır özelinde o bölge semalarını kontrol ettiğini ispatlıyor. İçeride azgın ve daima harekete geçmeye teşne bir kronik muhalefet, başta halkın sadece bir kesimini ya da hiçbir kesimini temsil etmeyen yönetimler. Kader bu. Hangi ülkeye giderseniz gidin aynı sorunla muhatap olacaksınız Ortadoğu’da. Yazarın zaman zaman tüm bu olup bitenlere kendiliğinden olmuş havasıyla yaklaşması sorun edilebilir. Ancak iyi ya da kötü bir dış gözlemciye de ihtiyaç vardı. Yukarıda belirttiğimiz gibi 29 Numaralı Koltuğun Hikâyesi ile artık bir Lübnanlı ya da Mısırlıdan çok daha fazla Fransız olmuş bir Amin Maalouf'tan bahsediyoruz. Bizim için en iyi dış gözlemci hakkaniyetli davranması halinde kendisi olabilirdi.

Batı’nın tüm şerlerin ve radikal hareketlerin kaynağı olarak gördüğü İslâm dünyası ve coğrafyasının Amin Maalof açısından tam manasıyla kabul edilmiş olmasa da doğru tarafları var. Kendisini bir ilerlemeci ve aydınlanmacı olarak gören Maalouf, içinden çıktığı coğrafyanın kimler tarafından nasıl bir cendere içerisine sokulduğunu çoğu zaman görmezden geliyor. Bunda belki kendisini tüm dışlanmışlıklarıyla ve tüm itilmişlikleriyle oralara bağlı hissetmemesi etkendir. Maalouf, dışarıdan ve her şeyi eleştiren bir beyaz olmayı içeride acılar çeken ve mücadele eden kavruk tenli biri olmaya tercih etmiş bir oryantalist aydın görünümündedir.  Kimi zaman da aynı anda gerilikten, yobazlıktan, radikalizmden ve şiddetten bahsederek İslâm kelimesini bunlarla yan yana kullanmış olsa da dini modernleşmenin Avrupa merkezli bir Batı ve Hıristiyanlık modernleşmesiyle henüz buluşmadığını ifade etmektedir. Ona göre din kimi zaman dönüştürücü bir manivela iken kimi zaman da dönüşen bir manivela niteliğindedir. Fakat Amin Maalouf İslâm’ın dönüşecek bir din olmadığını ve değişmez kesin kurallarının esnetilmesinin ancak kimi dış projelerle mümkün olacağını da bilecek bilgi birikime sahiptir.

Yazar Lübnan’ı ve Mısır’ı anlatırken biraz da kendisinden ve ailesinden bahsediyor. Buralara toprakların asıl sahibi ama sonradan el değiştirmiş ve o topraklara uzaktan bakmak zorunda kalmış birisi gibi özlemle ve acı dolu baktığı o kadar belli ki. Osmanlı hâkimiyeti esnasında yerel ama dini açıdan farklılık gösteren unsurların -buna ailesi de dâhil olmak üzere- kendilerini başka bir yerlere aitmiş gibi hissettiklerini belirtiyor. En azından Osmanlı’dan kurtulma isteğiyle başka destekçilere yaklaştıklarını itiraf ediyor. Osmanlı’nın o topraklardan çekildiği andan itibaren yaşanan kaosun ve ortaya çıkan enerji ve din odaklı savaşların Osmanlı’nın kültürel ikliminin nasıl tutucu ve birleştirici bir role sahip olduğunu bizler zaten biliyoruz. Bu acı tecrübeyi yaşamak zorunda kalan halkların ve milletlerin de öğrenmiş olduklarını tahmin ediyoruz. Maaoluf'un dikensiz gül bahçesi tasavvuru bu anlamda çok gerçekçi durmuyor.

Mevcut durumun tek sorumlusu İslam mı?

Uygarlıkların Batışı’nda “Alevler İçinde Bir Cennet” bölümünde bir başka ihtimalden söz ediyor. Bu kadar acıkan Batı karşısında ve bu kadar terörize edilmeye müsait yapılarla bağımsızlık adı altında ancak bir faşizmin yaşanacağı, demokratik hakların hiçbir zaman birinci sırada yer almayacağı açıktı. Ortadoğu dediğimiz ve bunun içine kaderleri gereği Mısır’ı, Lübnan’ı, Fas’ı da kattığımız alan Batı’nın üzerinde tepiştiği gerek enerji gerek hammadde kaynakları gerekse de stratejik ve jeopolitik önem arz eden gözlem ve geçiş noktaları olan yerler olarak kabul edilebilir. Her ne sebeple olursa olsun tarihsel süreç içerisinde İslâmlaşmış ve hep öyle kalmış bir coğrafyanın yalnızca İslâmi bir kader yaşamasına izin vermeyeceklerdi. Muhakkak ki dış müdahaleler, savaşlar ve etnik ve dinsel, olmazsa mezhepsel aidiyetler üzerinden zaten İslâm öncesi alışkanlıklarla aile aile paylaşılmış yerlerin yeniden bir taksimi yapıldı. Bunun neticesi cetvelle çizilmiş sınırlar, parça pinçik edilmiş topraklar ve güçsüz, dışa bağımlı ve hamisiz, kurtarıcısız yaşayamayacak küçük devletçikler ortaya çıktı. Bu kader nasıl ortaya çıktı? Amin Maalouf bu kadere uzaktan bakmayı tercih ediyor dedik. Burası kendi doğup büyüdüğü bir dünya olmasına karşın son haliyle ona göre de bataklık çünkü.

Yazarın kendi ifadesiyle bir Lübnanlı olarak Müslümanların arasında doğuşu ve anadilinin Müslüman olmadığı halde İslâm’ın alfabesiyle yazılıyor olması kendisi açısından çelişkili durumlar. Her ne kadar İslâm ve Müslümanlık hakkında çok fazla bir şey bilmediğini ifade etse de eserlerinde Müslüman izi, artık oraların kaderi olan İslâm’ın izini bulmak zor değil. On sene arayla yazdığı denemelerinde bir anlama çabası içerisinde görüyoruz kendisini. Şiddetin kaynağı, suça iten, dünya düzenini bozan ya da statükoyu değiştiren ne varsa onların kaynağını merak ediyor.

Dünyanın çivisini çıkaran tartışma konularından birisi Müslüman toplumların ve bilhassa Araplar özelinde toplumun hislerine duyarlı bir yönetici kesim tarafından yönetilmiyor oluşu. Bunu sağlamak epey zor. Çünkü eğer ki böyle bir durumda arada yoldan çıkan kukla yöneticilerin başına gelenler onların da başına gelecek demektir. Çıkar çevrelerinden ne kadar uzakta olursa olsun bir devletin sadece kendi çıkarları doğrultusunda hareket edebilmesi o bölgelerde hiç de kolay değildir. Yönetimde söz sahibi olamayan gruplar esasında halkın tuttuğu, sevdiği ve güvendiği gruplar olabiliyor. Ancak onların izleyeceği politikalar -eğer başarabilirlerse tabii- ülkelerini en azından bir iç savaşa, yerli işbirlikçilerle ortak hareket eden yabancı güçlerin oyun alanına sürükleyecektir. Bu nedenle Amin Maalouf’a göre bu insanlar daha çok saklanmakta ve meşru görünmemektedirler. Tüm ihaleyi Ortadoğu’ya ve oranın bahtsız halkına yıkıp gitmek doğru olmayacaktır. Bir de dünyaya hükmeden ve politikalarıyla küçük bir itirazı dahi hazmedemeyen bir Amerika gerçeği var.

Filistinlileri millet yapan şey ne?

Şüphe yok ki Maalouf’a tesir eden olaylardan biri de 11 Eylül’de meydana gelen saldırılar. Bu, Amerika öncülüğünde tüm dünya Müslümanlarını etkileyecek bir sıkıştırılmanın ve kuşatılmanın da tarihidir aynı zamanda. Bu manada yazar bu saldırılardan evvel kaleme aldığı Ölümcül Kimlikler isimli denemesinde daha başka şeyler söylerken Çivisi Çıkmış Dünya’da çok daha başka şeyler söylemektedir. Öncesinde bir medeniyetin kendisini ayağa kaldıracak olan dinamikleri ortaya çıkarması pek sorun değilken yaklaşık on sene sonra kaleme aldığı Çivisi Çıkmış Dünya’da nispeten bir umutsuzluk hali dikkatleri çekmektedir. Bunun ana nedeni aşırılaşmış yahut aşırılaştırılmış Doğu medeniyetinin geri dönüşü çok zor bir yola girdiğini düşünmesidir. Ulusların, medeniyetlerin ya da dinlerin neden aşırı hareketler içerisine girdiklerini ya da neden böyle göründüklerini Fransa’dan anlamak zor olabilir. Bugün Filistin’i savaşkan bir millet yapan ve hatta millet yapan şey bir İsrail zulmü değil midir? Ortadoğu politikalarının belirleyicileri tüm sorunlu bölgeleri kaşıyarak orada bir yaraya, iyileşmeyecek yaralara neden olmadılar mı? Bu arada bu umutsuzluk halinin Uygarlıkların Batışı kitabında tavan yaptığını da belirtmek gerekiyor.

Maalouf’un Ortadoğu ve o eksendeki bakış açısını en kolay yoldan edebiyatta kullandığı dile bakarak çıkarabiliriz. Yazarın bir Osmanlı ve Türk antipatisi var diyebiliriz. Belki röportajlarında ya da kısa kısa verdiği cevaplarında çok belli etmiyor ama kitaplarından bunu çıkarmak mümkün. Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal bir devlet olarak ortaya çıkışının Arap milleti üzerinde bir dışlanmışlık etkisi bıraktığını ifade ediyor. Oysa Türkiye’nin Araplaşmadan ya da Araplara benzemeden kurduğu medeniyet tasavvurunun Arap beldelerinde de aynısının söz konusu olduğunu bilmiyor olamaz. Osmanlı için ise bu defa tersten akıl yürüterek bir kimlik sorunu yaşadıklarını ve bu sorunun temelinin Osmanlı politikaları olduğunu belirtiyor. Fakat sonradan ortaya çıkan sorunların ve şimdilerde bile akmaya devam eden kanın Osmanlı’nın o topraklardan çekilmesinin ertesinde yaşandığını da bilmiyor olamaz.

Amin Maalouf çok iyi bir roman yazarı, çok iyi bir kurgucu, yetenekli bir edip ve aydın, ilerlemeci, münevver -artık ne derseniz deyin- olmasına rağmen olaylara ve dünyaya Fransız gözlüğüyle bakmayı sürdüren bir Fransız aynı zamanda.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Mehmet Aktaş
Mehmet Aktaş - 9 ay Önce

Mükemmel... Tebrik ediyorum. Son paragraf tebrikten fazlasını hakediyor.

Cahil biri
Cahil biri - 7 ay Önce

Amin; Müslümanların arasında doğan Fransız sempatizanı bir Hiristiyan,
Acayip bir durum.

Isa elbistan
Isa elbistan - 7 ay Önce

Amin bir ortaduguluda daha cok fransiz bakis aciniz yapmis oldugunuz samimi ve dogluguda olan elestirinizin samimiyetine ve doglugununa golge dusuruyor soyle deseydiniz elestirininiz sarsilmaz bir kaya agirliginda etkisi olurdu soyle: avrupa mutfaginda pisireceginiz yemek ortadogu tadindan dogal olarak biraz uzak:))