Doğaya ve William Blake’e ironik bir methiye

İşin siyasi, ekonomik, edebi, bilimsel tarafları hep beraber düşünüldüğünde Nobel ödülleri daima tartışmaları beraberinde getirir. Bazen bu ödüllerin kimlere verilmesi gerektiği tartışılırken bazen de kimlere verilmemesi gerektiği tartışılır. Fakat Olga Tokarczuk bu tartışmaların başrolünde olmadan 2019 Ekim ayında Nobel Edebiyat Ödül törenlerinde kazanan olarak orada bulunmuştur. Malumdur ki 2018 Nobel Edebiyat Ödülü 2019 senesinin ödülüyle beraber eşzamanlı olarak bir sene gecikmeli olarak verilmiştir. Olga Tokarczuk’un ödülü almadan önce ve sonra dünya gündemini meşgul eden bir tartışmaya da adının karıştığını hatırlamıyoruz. Kendi ülkesinde, yani Polonya’da siyasal ortamla alakalı bazı sorunlar yaşamış ve tartışmaların odağında yer almış olabilir ancak dünyaya nam salmış bir skandalla ya da konuyla önümüze gelmiş değil. Bu açıdan bakıldığında 2019 Nobel’ini kazanan Peter Handke’ye göre yedi kere yıkanmış bir isimdir diyebiliriz.  Kitap, 2009 yılında Polonya’da yayımlandıktan sonra 2019 yılı sonunda yani Olga Tokarczuk ödülü aldıktan sonra Türkiye’de yayımlanmıştır.

Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde, çok da sıcak olmayan ikili ilişkilerin, heyecansız ve tasasız günlük uğraşların gölgesinde bir ölüm vakasının ortaya çıkmasıyla okuyucuyu merak edilecek bir şeylerin varlığına inandırıyor. Hikâyenin başında üç isim tanıyoruz. Bu isimler, ölen Koca Ayak, Garip ve anlatıcı. Anlatıcı Janina adlı bir kadın. Anlatıcının kadın olması yazarın kadın olmasıyla doğrudan bağlantılı mı bilemiyorum. Genel olarak erkek yazarların erkek karakterlerle, kadın yazarların da kadın karakterlerle ilerleme arzusuna çok defa denk gelmişizdir. Bu sefer başkahramanımız yaşını başını almış, genç sayılamayacak bir kadın. Yakın çevrede üç ev var ve üç evin sakinlerinden kitabın hemen başında ölümünü haber aldığımız Koca Ayak en sorunlusu. Koca Ayak, Garip gibi isimler kabul edilmelidir ki birer insan ismi değil. Bu adamlara bu şekilde hitap eden Janina. Janina bunu resmi ismin ve soy ismin hayal gücü yoksunluğuna bağlıyor. Ona göre bu resmi isimlerin herhangi bir ayırıcı özelliği yok. Herkes modaya uyar ve birbiriyle benzer isimler alır.  Bu nedenle de Janina, kişiyi gördüğü anda aklına ilk gelen ilk şeyi onun ismi olarak belirliyor. Ayrıca kendi ismini de hiç sevmiyor. Janina gerçekten özgür ve özgürlüğüne bağlı biri. Astroloji ve yıldız haritalarıyla haşır neşir olan bu kadın ekonomik durumu iyi olan kişilerin yazlıklarına göz kulak olarak hayatını devam ettiriyor. Pek çok eserde bir sorunmuş gibi görünmeyen ama esasında bir sorun olan karakter davranış ve bilinç uyumsuzluğu burada yok. Bu eserde bizler gerçekten entelektüel birikimi olan, bilgili fakat kendi tercihleri doğrultusunda ilgi alanlarını şehir kültüründen uzak tutmuş biriyle muhatabız. Bahsettiğim uyuşmazlık yazarın seçtiği başkarakter üzerine bir türlü oturtamadığı kültürden kaynaklanıyor. Yani yazar çok şeyi biliyor ve çok şeyden haberdar ama bizlere sunduğu karakter bilgisiz ve cahil olmasına rağmen tüm bunları biliyormuş gibi davranıyor. Bazen bazı eserlerde kahramanın ağzından öyle tasvirler, tarifler, yansıtmalar okuyoruz ki gerçekten bu o mu diyoruz. Fakat Olga Tokarczuk bu eserinde dengeyi son derece iyi kurmuş ve beklenmedik bir entelektüellikle bizleri karşılaştırmamış. Astrolojiden, yıldız haritalarından, hayvan haklarından, kitaplardan anlayan ve hatta William Blake’den çeviriler yapan fena bir tip çıkıyor karşımıza. Janina, kırsal bir bölgede daha çok hayvanlarla iç içe yaşıyor olsa da bilgi düzeyi son derece yüksek, bilinçli ve haklarından haberdar da bir kişi aynı zamanda.

Janina, Koca Ayak’ı öldükten sonra sevmediği gibi ölmeden önce de sevmiyordu. Çünkü Koca Ayak doğa ve hayvan ile dost biri değil. Herhalde Janina’nın bir kimsede önemsediği en önemli özellik bunlar. Bunlar yoksa o kişiyi sevmesi mümkün olamıyor. Hatta verdiği rahatsızlıklardan ötürü Koca Ayak’ı polise şikâyet etmişliği de var.  İstediğini elde edemese de ve neredeyse kendisi suçlu imiş gibi bir intiba uyansa da kayıtlara geçen böyle bir şikâyet var. Mizahi unsurlar da romanın özelliklerinden birisi. Benzetmeler vs. zaten mizah unsuru taşıyor ama Koca Ayak’ın cesedi üzerinde sırf komşuları olmaları dolayısıyla Garip ve Janina’nın üzerine doğru dürüst bir şeyler giydirme ve cesedi düzgün bir yere taşıma gayretleri muhakkak ki insanlıklarına artı bir puan kazandıracak ama cinayet şüphesiyle yapılacak olası soruşturmayı akamete uğratma ihtimalini de gündeme getirebilecekti. Neyse ki Garip’in savcı oğlu yani Siyah Palto oradaydı ve konuyu filmlerde bile cesede dokunulmaması gerektiğini hatırlattığı basit bir sitemle geçiştirmeyi bilecekti. Bu geçiştirme biraz da ölümün bir hayvan tarafından gerçekleştirilmiş olduğuna inancın bir sonucuydu. Kurşunlanmış, bıçaklanmış yahut insan eliyle işlenmiş bir cinayetin sonucunda bir ceset olsaydı elbette ki Siyah Palto çok daha farklı bir tutum içerisinde olacaktı.

Dillere destan bir hayvan sevgisi

Janina’nın hayvan sevgisi de dillere destan gerçekten. Bir yaban domuzunun ölüsüyle karşılaşınca durumu derhal polise haber verip suçluların cezalandırılmasını ve gerekirse kanunların değiştirilip yerlerine kendi içinin rahat edeceği bir şeyler konmasını talep ediyor. Polis memurunun “İnsanlardan daha çok hayvanlara acıyorsunuz hanımefendi” ifadesi her şeyi açıklıyor aslında. Janina ya da Bayan Duszejko, onu tanıyanların gözünde tam bir kaçık. Aynı zamanda eski bir mühendis ve eski bir öğretmen. Ayrıca eski bir sporcu da. Komünist rejimlerin çok yönlü insan modeli yetiştiren eğitim kurumlarından mezun yani. Gerçekten de gördüğü ölümler ve belki de cinayetler karşısında Janina,  yaban domuzu ölüsü karşısında kapıldığı infial kadar infiale kapılmamıştır. Bu davranış biçiminin yine polis memuru tarafından açıklaması ilerleyen yaşın ve kadınlığın getirdiği bir koruma, kollama, annelik halinin çocuklarının büyümesiyle ya da çevresinde kimsenin kalmamasıyla ortaya çıkan bir ruh halinin yansıması olmuştu. Janina buna karşı çıkmaktan geri durmadı elbette. Koca Ayak’tan sonra bir de kumandanın kuyuya düşmüş ya da atılmış cesedi ile karşılaştık. Ölümler artıyordu ve bu kez ortada gerçekten bir cinayet olabilirdi. Koca Ayak bir geyik tarafından öldürülmüşse ki böyle bir ihtimal var bu bir cinayet sayılabilir mi? Hayvanların cezai ehliyeti olmadığına göre ve yaptıkları hareketlerin de akılla bağlantısı da kurulamayacağına göre insanlar gibi cezalandırılmaları söz konusu olamaz. Gerçi bu konuda Janina’nın hayvanların yargılandıkları davaları hatırlattığını ve bunun da bir çeşit zulüm olduğunu söylediğini görüyoruz. Kitapta ayrıntıları yok ama gerçekten de on altıncı yüzyılda Avrupa’da benzer davalar söz konusu olmuştur. Alpler’de bulunan bir kasaba bağları yiyip bitiren buğdaybitleri nedeniyle krize girmiş ve köylüler ilk çare olarak kiliseye başvurmuşlar.

Kilisenin girişimleriyle bölge mahkemesi açılan davada buğdaybitlerinin savunulması için avukatlar görevlendirmiş. Avukatlar buğdaybitlerini ölümüne savunuyor, köylüler şikâyetlerinden geri adım atmıyor, yargıç ise iki tarafı da dinliyordu. Sonuçta yargıç kararını böcekleri üzmeyecek biçimde verecektir. Kararda dünyadaki meyvelerin sadece insanlar için yaratılmadığına dönük vurgu son derece önemlidir. Yargıç, yerli halka Tanrı’ya dönmelerini, günahları için af dilemelerini ve böceklerin istila ettiği bağlarda komünyon törenlerine devam etmelerini önerdi. Bu öneriler bir süre işe yaradı diyebiliriz. Çünkü sonraki kırk yıllık kayıtlarda benzer bir vaka yok. Fakat kırk yıl sonra yeniden aynı olaylar söz konusu olunca yeniden bir dava açıldı. Yeni avukatlar atandı ve dava yeniden görülmeye başlandı. Böceklerin avukatlarından biri olan Pierre Rembaud müvekkillerini kahramanca savundu. Savunmasının temelini Tanrı’nın nimetlerini yeryüzündeki mahlûkatın yemesi için yarattığı oluşturdu. Ayrıca insan yasalarının insan olmayanlara dayatılmasının son derece saçma bir eylem olduğunu hatırlattı. Hatta kutsal metinlerden alıntılar yaparak bölge halkının bu ufacık böceklerle uğraşarak Tanrı’nın gazabını çekeceklerini söyledi. Böceklere dava açmaktansa hacılar gibi giyinip oruç tutmalıydılar. Bu savunmalar ve öneriler sonucunda köylüler buğdaybitlerine yakınlarda bir yerde arazi teklif etmeyi düşündüler.

Bu arazide meşeler, çınarlar ve serviler vardı. Köylülerin böceklerden beklediği arazideki su kaynaklarını paylaşmaları ve savaş zamanında bölge halkının bu araziye sığınmasına karşı çıkmamalarıydı. Fakat bu konunun nasıl kapandığına ilişkin elimizde bir veri yok. Bir tarihçi karar tutanağının ilgili kısmının küçük böcekler tarafından yendiğini iddia ediyor. Aynı dönemde başka hayvanlar için de benzer davalar açılmıştır. Cesetlere, eşyalara da davalar açılması söz konusu olmuştur.  Yani modern Avrupa’nın mevcut hale gelmesi için epey meşakkatli bir süreç geçirmesi gerekmiştir. Olga Tokarczuk da bu süreçleri ve bu absürt muhakemeleri iyi biliyor olmalı ki Janina vasıtasıyla böyle bir hatırlatmada bulunma gereği duymuş. Bu türlü bir sürecin Müslüman ve Türk memleketlerinde olmasını zaten beklemiyoruz. Dinin gereği olarak hayvan haklarına saygılı olmak ve onları birer emanet gözüyle görmek, eziyetten uzak durup kutsamadan sevmek artık öğrenebileceğimiz şeyler değil. Bu özellikler içimize işlemiş ve tamamen içgüdüsel olarak gelişmiş.

İklim şartları romana da yansımış

Eser Polonya’da geçiyor. Polonya en çok olumsuz iklim şartlarıyla akla geliyor. Bu olumsuz iklim şartları romana fazlasıyla yansımış durumda. İnsanların hareketlerini ağırlaştıran, arabaları durduran, izleri silen, bazen de saklayan, kalın kıyafetlerden bahsettiren ve ölüleri dahi üşüten bu olumsuzluklar esasında hepimizin Rus romanlarından aşina olduğumuz sahneler. Elbette her yazar dünya çapında bir üne kavuşma potansiyeli taşısa da öncelikle yereldir. Kendi yerel özelliklerini bilmeden ve yansıtmadan dünya çapında bir isim olabilmek mümkün değildir. Olga Tokarczuk da evvela kendi çevresini ve mahalli özelliklerini yansıtacaktı. Belki onu bu kadar tanınır yapan da bu yerel özellikleri çok iyi tanıması ve yansıtması olmuştur.  Zaten romanın her karesinde Polonya’nın ikliminden, tabiat şartlarından, ormanlarından, hayvanlarından, Çekya sınırından bahsediliyor. Çekya’ya gidiş gelişler de sıklıkla oluyor. Zaten bu gidiş geliş kolaylığı romanın sonunda daha bir anlam ifade edecek.

Seri olarak meydana gelen ölümlerle ilgili olarak polise mektuplar yazıyor ve bu mektuplarda kendilerini avlayan ya da eziyet eden insanların hayvanlar tarafından cezalandırıldığını söylüyor. Janina mesaj vermekten geri durmuyor. Ortada bir suç varsa bunun ölen insan da olduğunu vurguluyor. Komutandan sonra üç ölüm vakası daha yaşanmış ve Janina bu ölümleri de diğerleri gibi hayvanların haklı isyanına ve haklı intikamına bağlamıştı. Hatta bu mektuplardan birinde bir gece nezarethaneye dahi konulur. Astroloji, yıldız haritaları, doğum tarihleri, yükselenler, burçlar, fallar polisin pek ilgisini çekmişe benzemiyor doğrusu. Bu nezarethane saatleri onun için özgürlüğün kıymetini yeniden anlaması için bir fırsat olacaktır. Onun yaşam serüveni bu özgürlükler etrafında, kimsenin ne dediğine ve ne gördüğüne aldırış etmeden hareket etmeye programlanmış gibidir. Janina’nın çok büyük bir dünyası yok. Her türlü hayvanın yaşam hakkı onun önceliği ve bu uğurda yapmayacağı hiçbir şey yok.

Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde‘de yakın çevreden gerçekleşen ölümler anlatıldığı kadarıyla çok büyük bir infiale yol açmış değil. İnsanlar sırasıyla şüpheli bir biçimde ölüyor ve bunun cinayet mi, kaza mı yoksa başka bir şey mi olduğu yönünde kısacık bir araştırma yapılıyor ve bitiyor. Üzerinden aylar geçiyor kimse olayın oluş şeklini vs. hatırlamıyor. Janina’nın zaten umurunda değil çünkü onun iddiası hayvanların intikam almaya hakları olduğu doğrultusunda. İşin bu yanı yani sorgulamaların, araştırmaların, ipuçlarının olmaması, polislerin, savcıların ve bu konuyla ilgilenen her kim varsa onların ortalarda pek görünmemesi kitabı polisiye bir kitap olmaktan çıkarıyor. Eğer bahsettiğim bu süreçlerle dolu yani araştırmaların en ince detayına kadar yapıldığı, herkesin sorgulandığı ve biz okuyucuların da birer şüpheli bulup cinayetse cinayet, kazaysa kaza, intikamsa intikam diyebileceğimiz veriler ortaya konulsaydı herkesin kafasında bir fikir oluşurdu. Ancak yazar neredeyse her şeyi kaçırmış. Sadece kendi bildiği sonu en sonunda söylemek üzere bekletmiş ve tam ifadesiyle okuyucuyu tarlalarda, bahçelerde, Blake’nin sayfalarında gezdirmiş.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Yusuf Çaloğlu
Yusuf Çaloğlu - 5 ay Önce

Eline sağlık.

Hamit beceren
Hamit beceren - 5 ay Önce

Çok hoşuma gitti güzel bir özet olmuş,şu an yaşadığımız zamandan çok öte bir durum değil.