Diyanet’te bir reis: Tayyar Altıkulaç

Amerika’da başkanlık seçimlerini anlatan bir film vardır. “Başkanın Adamları” adını taşır. Yazıya başlık koymaya gelince bu filmi hatırladım. İçerik olarak değil ama. Sırf başlık olarak. O filmde başkanın adamları, seçim kazanmak için ne gibi fırıldaklar çevirmek lazım ise hepsinde uzman kişilerdi. Taciz iddiasına karşı, kamuoyunun dikkati sahte savaş haberlerine çekilir. Halk var olmayan bir savaşa inandırılır.

Benim dikkat çekmek istediğim husus sadece başlık ile sınırlı. Ben de Başkan ve Yardımcıları’ndan söz edeceğim. Başkanımız Tayyar Altıkulaç, yardımcımız Hamdi Mert. Hatırlarını yayımlayan bu iki idareciden hareketle Diyanet’in bilinmeyen tarihini öğreneceğiz.

Kurulduğu günden beri en çok tartışılan kurumlardan biri hangisidir dense cevap herhalde Diyanet İşleri Başkanlığı olur. 03 Mart 1924 “Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti” ile birlikte aynı gün kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tartışılma noktalarına baktığımızda şunları görüyoruz:

“Sünni bir kurumudur. Bu ülkede sadece Sünniler vergi vermiyor. Başka inanç mensupları ve hatta inançsızlar da var. Onlardan toplanan vergilerle bu teşkilatta görev yapanların maaşları vs. verilemez, verilmemeli.

Devlet, Diyanet İşleri Başkanlığı kurarak aslında dine, Müslümanlara hizmet amacı gütmüyor. Aksine dini baskılamak, kendi işine yarayacak bir din icat etmek için böyle bir teşkilat kurdu.

Laik devlette Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir teşkilat bulunamaz. Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılmalıdır, din işleri vakıflara, sivil toplum kuruluşlarına devredilmelidir.

Diyanet mensupları dini ilimler bakımından gayetle yetersiz kişilerden müteşekkil. Bu kişiler dini, dindarları temsil edemiyor.”

Bu tartışma noktalarının yanı sıra dönemin siyasi partilerinin, muhalefet, iktidar veya iktidar ortaklarının da beklentileri var. Onlar da memnun değiller Diyanet’ten.

Bir komünist şöyle demişti: “Bizin elimizde kırk bin köye yayılan bir kadro olsaydı; biz bu ülkeye çoktan komünizmi getirmiştik.”

Dışarıdan böyle bilinen, görülen Diyanet’i muhakkak ki en iyi, teşkilatın içinde bulunan yetkililer bilir ve anlatır. Bundan dolayı Diyanet mensubu olarak görev yapan ve hatıralarını yazan Süleyman Ateş, Tayyar Altıkulaç, Said Yazıcıoğlu ve Hamdi Mert’in kitaplarını okudum. Türkiye’de yaşayan ve İHL’den mezun olan biri olarak bu camiayı tanımak benim için önemli idi. Zira İHL’de okuyorduk, bu teşkilatta görev almaya adaydık. Öyle ise müstakbel teşkilatımızı tanımalıydık.

Çevremde çok sayıda Diyanet mensubu arkadaş, akraba vardı. Onlardan olumlu ve olumsuz birçok şey öğrenmiştik. Bunun hakikatini bilmeliydik.

Din-devlet ilişkileri bağlamında bu memlekette neler oldu/oluyor bilmemiz lazım idi. Öğretmen olarak İHL’lerinde çalışmıştım. Bu kurumun en yakın akrabasını bilmem gerekti. Böyle bir hazırlığımız olmalı ve tabiri caizse gardımızı almalıydık.

Diyanet’e vaziyet eden kişiler arasında âlim, irfan ehli kişiler vardı. Adam kıtlığı zamanda sorumluluk yüklenmişlerdi. İmam Hatip ve Yüksek İslam Enstitüsü’nün (YİE) ilk mezunları, hocaların hocaları bu teşkilatta görev almışlardı.

Diyanet ve onun çevresinde gelişen olaylar dikkatimizi çekiyordu

Benim gündemime Diyanet bu kurumda müftü, vaiz, murakıp, imam hatip, müezzin olarak görev yapan arkadaşlarım vesilesi ile zaten girmişti. Onlara akan bilgi -doğruluğu, yanlışlığı onlara ait- bir zaman sonra bizim de zihnimize konuk oluyordu. Taşrada zaten okunacak pek bir şey bulamıyorduk. Bu çevrenin elindeki Diyanet dergisi de okuduklarımız arasında idi. 12 Eylül diye bir belayı yaşamıştık, bu bela hutbelere, vaazlara ve hatta görevlilerin kıyafetlerine müdahale ettiği için yine Diyanet ve onun çevresinde gelişen olaylar ilgi alanımıza giriyordu.

Tabii ki İslamcılık.

İslamcı olmak, öncülerin yaşadıkları, çektikleri, nerden nereye geldiğimiz gibi konular da bizi Diyanet ile ilgilenmeye götürdü.

Geçmişte Diyanet üzerinden nemalanan devlet, tek parti geleneği; ezanın Türkçe okutulması, mahyalara TC’nin değerleri ile ilgili dövizlerin asılması, gelişen olaylara bağlı olarak değişen din dili, hutbe ve vaazlar; 1970’li yıllarda Türkiye’nin siyasetine, devlet yönetimine giren MSP olgusu, bu olguya karşı atak olarak meydana çıkan Süleymancılık, siyasi tercihler de dikkate alındığında Diyanet’in niçin çok tartışıldığı ve bizim gündemimize neden girdiği belli olur.

Süleyman Ateş, Tayyar Altıkulaç ve Hamdi Mert’in hatıralarında bu hususlarla ilgili birçok değini, somut örnek, eleştiri var.  Eleştiri genel olarak siyasilerin tayinlere dahil olmaları, olmak istemeleri, liyakat ve ehliyete bakmadan bazı yakınlarını bazı yerlere getirmek istemeleri ile ilgili olduğu gibi, kendilerine ters gelen kişilerin görevden el çektirilmesi, başka görevlere tayin edilmelerin sağlanması şeklinde de tezahür ediyor. Kanun, yönetmelik vs. bu durumlarda ikinci dereceden bir öneme bile sahip değil. Neden böyle? Çünkü daha önce böyle olmuş ve onlar bunu biliyor. Onlarda oluyor da bize gelince neden olmuyor?

Siz bizim en yakın yol arkadaşımız değil misiniz?

Bu günleri iple çektik şimdi sapı bizden olan balta bizi kesiyor, denilerek eskinin devamı isteniyor. İfadelere bakılırsa kürsülerde de bizi anlatın diyorlar.

Siyasilerin yani ki MSP’nin bu isteklerini siyaseten anlayabiliyoruz. Yukarıda geçtiği gibi komünistlerin bu ülkede cami gibi bir imkan, her köye uzanmış bir elçimiz olsaydı, komünizmi çoktan getirmiştik, söyleminden onların da haberi olsa gerek. Onlar şeriat getirmeyeceklerdi ve fakat İmam Hatip Okulu, Kur’an Kursu, Yüksek İslam Enstitüsü gibi kurumların açılmasına vesile olmuşlardı ve bunun semeresini almak, iktidar olmak istiyorlardı.

Diyanet’in tavrı ise açıktı. Camiler, hutbe ve vaazlar bir siyasi kesimin hizmetine verilemezdi, verilmemeliydi. Camiler en ortak mekanımız idi. Günlük siyaset dili bu mekanlardan uzak olmalı idi. Dinin doğru ve bütün yönleri ile anlatılmasının önündeki engeller kaldırılırsa, insanlar sahih dini öğrenirse zaten nereye oy vereceğini, nereye vermeyeceğini kendiliğinden ortaya çıkardı.

Hatıralara baktığımızda siyasilerin meseleyi bu şekilde bakmamaları ile başlayan anlaşmazlık her iki tarafın endazesini bozmuş. Elinde gazete, dergi ve başka yayın vasıtaları olan siyasiler, kullandıkları siyasi gücü bu kez kendi camialarına da çevirmişler. Görevden almak, istifaya zorlamak, olanı olduğu gibi yansıtmamak, olmamışı abartarak vermek, ima ve ihsaslarda bulunmak gibi yaptırımlarla memurlara yüklenmişler.

Bu hengâmeden yararlanmak, makam-mevki kapmak, birilerinin gözüne girmek isteyen, kifayetsiz muhterislere de gün doğmuş oluyor. Onlar da boş durmuyor, Diyanet Başkanı’nın Kur’an-ı Kerim okumayı bilmediği, abdestsiz namaz kıldığı, melekleri inkar ettiği, masonlarla hoş geçinmeye çalıştığı, İslamcılık varken sağcı olduğu, derin devletle iş tuttuğu gibi birçok tezviratı, fısıltı gazetesi ile yayıyorlar.

Doğrusunu isterseniz bu kadar karanlık noktanın bulunduğu bir yerde ve zamanda hizmet üretmek elbette ki mümkün değildir veya çok zordur.

Diyanet’i içerden anlatan hatıratlar

Bütün bu sözlerin çevrim içi ve çevrim dışı olarak tekrar edildiği bir zaman diliminde yaşadığımız için biz de etkilendik. Bundan dolayıdır Süleyman Ateş için değil; fakat Tayyar Altıkulaç ve ekibine dair içimde hep bir mesafe oldu. Aleyhinde olmadık. Kapı kapı dolaşıp duyduklarımızı anlatmadık. Ancak haklarını savunma babında ağzımızdan bir söz de çıkmadı. Çünkü bilmiyorduk, bir. İkincisi, iddialar sıradan kişilerden değil de itimat ettiğimiz çevrelerden geldiği için yutkunuyorduk. Bundan dolayı hatırları çok önemsiyoruz.

Diyanet’i içeriden anlatan bu yetkililerin yazdıklarında ne var denildiğinde sizlere neler yok ki diyeceğim.        

Hamdi Mert’in “Din ü Devlet / Mülk ü Millet / Bir Ömrün Hikayesi” ile Dr. Tayyar Altıkulaç’ın “Zorlukları Aşarken” kitapları birbiri ile örtüşüyor. Çünkü her ikisi de aynı dönemde mesai ortaklığı yapıyor.

Hamdi Mert’in hatıratından özetle yazayım:

Tayyar Bey nasıl Vekil Dr. Lütfi Doğan’ın ısrarı ile başkan yardımcısı olmuşsa Hamdi Mert de Başkan’ın ısrarı ile Diyanet’e geliyor, hukuk işleri daire başkanı oluyor. Halbuki o hukukçu olmak istemektedir bundan dolayı İsmail Alptekin’in avukatlık bürosuna ortak olmuştur. Bu günlerde gördüğü bir rüya ve babası olaya el koyar ve Hamdi Mert kendini Diyanet’te bulur.

Hamdi zaman zaman teşkilatın tarihine de göz atar kitapta:

1977’de Dr. Lütfi Doğan Devlet Bakanı olur Diyanet de Hasan Aksay’a bağlanır. Başkan Süleyman Ateş’in idare şeklinden memnun olmayanlar onu değiştirmek ister. Aday olarak Tayyar Altıkulaç’ın gündeme getirirler. Bakan daha önce Tayyar Bey ile ortak çalıştığı için bu teklife sıcak bakmaz yine de reddetmez. Teklif Tayyar Altıkulaç’a götürüldüğünde o daha serttir: “Siz bana CHP’nin Diyanet İşleri Reisi olmamı nasıl teklif edersiniz?”

Ancak kader ağlarını örer ve Tayyar Bey, Reis tayin edilir. Hamdi Mert artık Tayyar Bey’in Başkan Yardımcısıdır.

İmam hatip okulunda okurken, bir kesim bu okula devam eden öğrencilere “Ne işiniz var o okulda, gidecek başka okul mu bulmadınız, Cenaze yıkayıcısı mı olacaksınız ?” derken bunlardan çok farklı bir kesim de “Bunlar dini mihrapta yıkacaklar” diye karşı çıkmıştır. İkisinin de kesiştiği nokta imam hatip karşıtlığıdır.

Bir noktadan düğmeye basılmış gibi, daha okulun açıldığı günlerden başlayarak bu töhmetin, küçümsemenin hiç eksik olmaması hâlâ hayreti muciptir. Benzer sözler 1970 yıllarda bize söylenirken Anadolu İmam Hatip Lisesi’ne kayıt yaptırmaya gelen veliler ise “Kur’an Kursu sandığımız bir yerde hazırlık İngilizce dersinin olmasına şaşırdık” demişlerdi. (Yıl 1993.) Özellikle öğretmen ve memur camiası birinci sözü söylerken, ikincisini de Süleymancılar söylerdi. Çünkü onlar Emsile-Bina Arapça’sı biliyordu. İHL mezunu ise cahil idi(!)

Tayyar Hoca’nın ve Hamdi Mert’in Diyanet’te işlerin yürütülmesinde umdeleri şu: “Olmayacak işler için ilgililer oyalanmadan açıkça o işin olmayacağı söylenmeli, olacak veya olması gereken işler için gariban insanlar yollarda, Ankara otellerinde süründürülmemeli veya siyaset adamlarının peşinde koşturulmamalı.”

Ve dedikleri gibi yapıyorlar ve yazımızın başında siyasi baskı, anlaşmazlık, tavır alış bu hadiselerle daha bir ortaya çıkıyor.

Arka arkaya çıkartılan yönetmelikler

Diyanet’e geldiğinde birçok işin el yordamı ile yürütüldüğünü görüyor bu ikili. Özel olarak böyle muallakta, mevzuatsız bırakılmış bu teşkilat. Çünkü o zaman emir vermek, emirle iş gördürmek daha kolay. Amirler mevzuata göndermede bulunamıyorlar. “İdarede en kötü mevzuat, mevzuatsızlıktan daha iyidir.” anlayışına sahip olan Tayyar Bey ve Hukuk İşleri Başkanı Hamdi Mert, her bir şeyi kayda bağlıyor, çok sayıda yönetmelik çıkarıyorlar. Böylece keyfilik bitiriliyor ve Türkiye’nin en büyük teşkilatına çeki düzen geliyor.

Hatıralarda, hutbe ve vaazlarla ilgili olarak gerekçe hazırlama babında bazı olaylar naklediyor. Buna göre 12 Eylül paşaları, hutbe ve vaazlarda Atatürk ilke ve inkılapları, hilafetin kaldırılması, laikliğin önemi gibi konuların işlenmesi gerektiğini söylerler. Tayyar Altıkulaç buna hemen tepki gösterir ve istifa kararı alır. Başkanlık, “İmam Hatiplere Örnek Metinler” adıyla bir kitap bastırır ve Konsey’e bu esaslar üzerinden hutbe hazırlanacağını bildirir ve mesele kapanır. Bu kitap merkezi müdahaleyi tam olarak izah ediyor mu emin değilim. Çünkü Tayyar Bey zamanında bizim de kulak misafiri olduğumuz en tartışmalı konulardan biri hutbe ve vaaz konusudur. 12 Eylül’den önce Aksekili başta olmak üzere Ali Rıza Demircan, Ömer Öztop, Mehmet Emre, Tahsin Yaprak gibi Diyanet görevlilerin okudukları, yayımladıkları hutbeler vardı. 12 Eylül ile birlikte Diyanet’i de zapt ü rapt altına almak isteyen askerin işini kolaylaştırmaya yönelik bir atılım olarak görülebilecek bir müdahale ile hutbeler Diyanet dergisinde aylık olarak yayımlanıyordu ve görevliler o metinleri okuyordu. Böylece köy, şehir, okumuş, yazmış arasındaki farka bakılmadan, 12 Eylül’cülerin hassasiyetlerini okşayan metinler kürsüde, minberde seslendiriliyordu. Bana göre bu tasarruf yukarıdaki kitaplarda olduğu gibi bu hususta camiye, cumaya müdahalenin önünü o zaman açtı ve hâlâ bu kapı kapanmış değil. Bize göre 12 Eylül öncesinde kürsü özerkliği aynı zamanda kendine özgü üslubu, anlatımı, etkisi olan vaiz, müftü ve imam hatiplerin çıkmasına zemin ve imkan vermişti. Diyanet’in bu tasarrufu bu zenginliği önlemiştir. O zamandan beri kürsülere, minberlere kurallı cümleler ve makale dili hâkim. Ruhsuz, hecelenerek okunmayı da bunların üzerine eklerseniz hutbelerin etkisinin niçin azaldığını anlayabilirsiniz. İçinde bulunduğumuz Diyanet mensuplarının şikâyete konu olan işlerden biri bu hususla ilgili idi. Çünkü Diyanet İşleri, bütün hocalara hem eğitim amacı hem birlikteliği sağlamak için tüm taşra teşkilatlarına Diyanet Gazetesine abone şartı getiriyor. Gazete ücretlerinin maaşlardan peşin olarak kesildiğini söylemişlerdi görevliler. Başkanlığın bu hususta teftiş geçirdiğini ve fakat bundan bir şeyden çıkmadığını öğreniyoruz.

12 Eylül ile birlikte imamlarda bir değişiklik gözden kaçmıyordu. İmamlarımız, müezzinlerimiz, vaizlerimiz kravat takmaya başlamışlardı. Öğrendik ki bu da teşkilatın bir emri idi. Müftü ve müftülük memurlarının kravat takması yadırgatıcı değildi ve fakat köyde Cuma namazı için siyah cüppenin altında sırıtan, sekiz köşeli şapka ile kravatı aynı anda takan imamlar görüyorduk. Dediklerine göre imam, müezzin ve diğer cami görevlileri de “memur” imişler. Daha önce teşkilat kanunu olmadığı için kendilerini tanımlamakta zorluk çeken Diyanet mensupları, 12 Eylül ile birden bire “memur” oluvermişlerdi.

Sakalın yasaklanmasının önüne geçti

İmam hatipler ve diğer Diyanet mensuplarının farklı bir memuriyeti vardır. Sakal. 12 Eylül, görevlilerin “memur” olmaları sebebiyle sakallarını kesmeleri için bir emirname yazar. Fakat Altıkulaç, Bülent Ulusu’ya bu nazik mesele konusunda izahatta bulunur ve böylece sakal kurtulmuş olur. 

Dr. Lütfi Doğan Hoca’nın “Diyanet olarak ya batacağız veya bir çıkış yolu bulup kurtulacağız.” Sözü meselenin önemini anlatmaya yeterli. Tayyar Bey yenilikçi Başkan yardımcısı olarak öne çıkmaktadır. Bu dönemde ileride Süleymancılar ile anlaşmazlık noktasını oluşturacak Kur’an Kursu Yönetmeliği çıkarılır. Bir zamanlar Hamdi Mert “Anayasamız” dediği için iman tazelemeyi teklif eden Süleymancıların savruluşu ayrıca incelenmelidir.

İHL ve Yüksek İslam Enstitüsü’nün müfredatları yeniden belirlenir.

Altıkulaç “İdarecilikte az veya çok birilerini gücendirmeyi göze alamazsanız bazı yanlışları düzeltmeniz mümkün olmuyor. Tersi olsa idare-i maslahatçılık oluyor, o zaman da kalıcı bir eser ortaya konulmuyor.” tavrının sahibidir. Nitekim bu tavrı onun başını fena halde belaya sokacak, CHP Urfa milletvekili Celal Paydaş, bir gün Diyanet’i basacak ve Başkan’a silah çekecektir.

Celal Paydaş olayı tam bir bomba olarak patlar. Günümüzde müzmin bir muhalif olan Saygı Öztürk, o günlerde bu kadar meşhur bir gazeteci değildir. Saygı Öztürk makama davet edilir ve olay olduğu gibi anlatılır. Bu haberi patlatan gazeteci günlerce Türkiye’nin gündeminde kalacak Fahri Korutürk, Tayyar Bey’i onore etmek için olayı kınayan ve Tayyar Altıkulaç’ı teselli eden bir açıklama yayımlayacaktır. Bu dönemde Hamdi Mert, Diyanet gazetesinde ve Mustafa Ateş de İslam’ın ilk Emri Oku mecmuasında olayı kınayan sert yazılar yazacaktır.

Olayın gerçekleştiği gün Tayyar Bey ve Hamdi Bey Ankara’dan kaybolur, bir hafta görünmez olurlar. Bu zekice tavır da gösteriyor ki Tayyar Bey, iyi bir bürokrat olduğu kadar pratik sonuçlar için ileri görüşlü bir kişidir.

Herkes Celal Paydaş değil ki silah çeksin. Bazıları da karalamaya çalışır. “Mason, Kemalist, dönme” bu karalamalardandır. Asaf Demirbaş da Tayyar Bey’in abdestsiz namaz kıldığı iftirasını atmıştır. Çocuk yaşta hafız olmasına rağmen “Bu adam Kur’an okumasını bile bilmez” diye söylentiler bile vardır hakkında.

Bir gün Diyanet Gazetesini diline dolar ve “Bu gazetede niçin Atatürk’ten bahis yok.” diye söylenir. Demirbaş’ın bu sözü Altıkulaç’a iletilir. 12 Eylül dönemidir. Konuşmak zordur. Ama Tayyar Bey, cesaretle TRT’nin başındaki emekli Paşa Macit Akman’a telefon eder “Sayın genel müdür! Sizin bu adamınızın görevi bizim ne kadar Atatürkçü olduğumuzu denetlemek mi?” diye sorar.

Bir arkadaşımızın yazısını hatırlıyorum. Demişti ki bu ülkede iki büyük sorun var. Biri Ertürk Yöndem diğeri Asaf Demirbaş. Asaf Demirbaş yine boş durmaz. 12 Eylül döneminde Başbakanlık müsteşarı Em. Amiral Erdoğan Yazıcı’nın emrinde görev yapan bir denizci yüzbaşıyı yönlendirerek 12 Eylül yönetimini Mevlid konusunda Diyaneti baskı altına alıp Hoca’yı istifa eşiğine kadar getirir. Olay şudur: Güya, TRT Genel Müdürlüğü’ne resmi yazı ile camilerden yapılan yayınlardan dolayı şikayetler gelmiş. Cemaatin kılık kıyafeti iyi değilmiş. Küçük çocuklar camiye alınıyormuş. Bazı kimseler takkeli görünüyormuş. Bu mahzurları ortadan kaldırmak için İstanbul ve Ankara’da değişik camilerde 5-6 mevlit çekimi yapılmalı, ihtiyaç anında yayına konulmalıymış. Mevlid içinde ilahi ve kaside okunmayacak, mevlidhanlar “medet ya resulallah”, “şefaat ya resulallah” demeyeceklermiş.” Mevlid yayınları paket çekim olacak, kandil günü olmayan bir günde çekilecek, cemaat konu mankeni olarak camiye toplatılacak o gün Kadir Gecesi olmasa da “Bugün Kadir Gecesi” denilecek;  program Kadir Gecesi yayımlanacaktır.

Altıkulaç, konuyu hemen Devlet Bakanı İlhan Öztrak ve Mehmet Özgüneş’e taşır ve  “Sayın bakanlar, lütfen ısrar etmeyiniz. Ben bu emri kesinlikle yerine getirmeyeceğim. Camiler film seti, Diyanet İşleri Başkanını aktör ve cami cemaatini bu setin figüranları yapan ilk Diyanet İşleri Başkanı olmayı kabul etmem mümkün değildir. Sayın Başbakan bu emri mutlaka yerine getirilmesini istiyorsa kendine yeni bir Diyanet İşleri Başkanı bulsun.” der ve resti çeker.

Kitapların en heyecanlı ve de sinir sistemini bozan en önemli sayfaları siyasilerle ve cemaatlerle ilişkilerin anlatıldığı sayfalardır.

Bunların arasında, kendisini yarım saatlik tanıma ile henüz legal olmayan teşkilatına davet eden de var, yedek subay Tayyar Altıkulaç’a parti teşkilatı kurmayı teklif eden de. Bir başka Diyanet’ten sorumlu bakan, atamalara müdahale etmiştir. Talebi yerine gelmeyen siyasetçiler Yüksek İslam Enstitüsü’ndeki gençleri harekete geçirir, öğrenciler okulu boykot eder, müdürü tartaklar.

En büyük mücadele Süleymancılarladır. Çünkü daha önce Türkiye’de ihtiyaç olduğu için aldıkları eğitim yeterli görülen Süleymancı talebelerden daha yetkin, daha donanımlı İmam Hatipliler yetişmiştir. İmam olmak için en az İHL mezunu olmak gerekir. Bu kadrolar ayrıca Kurs ve Yurtlarına para toplamaktadır. Bu ve benzeri imkanların elinden alındığını gören Süleymancılar tezvirata başlar.

Hamdi Mert, kitabında Diyanet’te yapılan diğer hizmetleri kimseye mal etmeden, Tayyar Bey ve ekibinin hizmetleri olarak zikreder.

Hac organizasyonu

1979 yılında Hac organizesi Diyanete verilir. Daha doğrusu Diyanet, Kızılay’ın elinde bu hizmeti alıyor. Devir, 12 Eylül dönemidir. Diyanet’in bağlı olduğu bakan, bu işi Kızılay’ın yapmasını ister. Kızılay, bu kazançlı işi elinden bırakmak istemez. Paşa da reyini Kızılay’dan yana koyunca, Altıkulaç “Devlet mi büyük, dernek mi? Kızılay demek ki devletten güçlü. O halde ben de bundan sonra güçsüz devlette çalışmayacağım, daha güçlü olan Kızılay’ın hizmetine gireceğim.” diyerek sorunu Başbakan Bülent Ulusu’ya taşır. Görev Diyanet’e verilir.

Hamdi Mert, Tayyar Altıkulaç’ın İHL’ler için çok önemli bir hizmetini anlatıyor ki bunu hatıralardan önce çok az kimsenin bildiğini sanıyorum.

Paşalar, İmam Hatip’lerde okuyan kız öğrencilerin 19 Mayıs hareketlerine katılmasını istemiş ve bunu yazılı emir haline getirmişlerdir. Başlarını açmayan kızlardan münasip ollmayan kıyafetler giymeleri istenecektir. Bu büyük bir kriz doğuracağı için, Tayyar Bey hemen Kenan Evren ile irtibata geçer ve gelen krizi görmelerini sağlar. Kenan Evren, Milli Eğitim Bakanı Paşa’yı ikna eder ve kızlar 19 Mayıs hareketlerine katılmaktan kurtulur. Halbuki bu iş Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nündür. Karısının vefatı dolayısıyla Kenan Evren’e başsağlığına giden, mevlid okuyan, komutanlara kelime-i tevhid çekme görevi veren Tayyar Altıkulaç, zamanında geliştirdiği bu insani ilişkinin faydalarını çok görecek ve bu kredisini millet için kullanacaktır.

Her iki hatıra kitabında şu hizmetler var:

İmam hatip ve diğer Diyanet görevlilerin kıraatlarını düzeltmek ve bu soylu geleneği yaşatmak için Reis’ül Kurra olarak bilinen Abdurrahman Gürses ve Mehmet Rüştü Aşıkkutlu hocanın Haseki Eğitim Merkezinde görevlendirilmesi,

Türkiye Diyanet Vakfı’nın kurulması,

TDV İslam Ansiklopedisinin yayınına başlanması,

Yurt dışı ve gurbetteki Türkler için Din görevlilerinin gönderilmesi,

Rüyet-i Hilal Heyetinin toplanması,

Kutlu Doğum Haftası düzenlemesi,

Bütün illere göre namaz vakitlerinin hesaplanması,

Takvimlere ezani/kıble saatinin yerleştirilmesi,

Kuran-ı Kerim’in latin harfleriyle basılıp okutulması projesini engellenmesi,

Hamdi Mert siyasilerle ilgili gelişmeleri anlatırken başka bir ayrıntı da veriyor. Diyanet’te görev yapan hocalar başta olmak üzere, o günün ilim-irfan ehli, saygın hocalarla görüşüp Erbakan-Türkeş görüşmesi planlıyorlar. Maksatları aradaki farkları kaldırmak ve bu iki partiyi tek çatı altında birleştirmektir. Ancak bu toplantılardaki üslup sebebiyle sonuçsuz kalıyor. Hamdi Mert kitabında yer vermiyor fakat Tayyar Bey’den başka bir şey öğreniyoruz. Alparslan Türkeş, MHP’nin başına Tayyar Altıkulaç’ı geçirmek istiyor.

Bir anekdot hatırlıyorum. Ahmet Hamdi Akseki Diyanet reisi iken icraatlardan memnun olmayan Necip Fazıl, hocası Ahmet Hamdi Akseki’yi “o koltukta hâlâ neden oturuyorsunuz?” sorusuna şöyle cevap verir: “Bazı yerlerde bulunmakla iki türlü hizmet edilir. Müspet icraatların önünü açarsınız, menfiyi engellersiniz. Biz ikincisini yapıyoruz.”

Bu söz ile Tayyar Altıkulaç ve Hamdi Mert’in icraatlarına baktığımızda hem müspetin desteklendiği hem menfinin kösteklendiği söylenebilir. Böyle demekle daha önce ve sonra Başkanlıkta ve diğer makamlarda bulunmuş olup da hizmete hizmet katanlara haksızlık etmek istemem. Biz Hatırlar üzerinden yürüdüğümüz için bu iki isim ile yetiniyoruz.

Bir mert adam portresi

Hamdi Mert hocanın “Bizi Yaşatanlar” romanı çıktığında biz İHL öğrencisi idik. Takdirname ve teşekkürname alan öğrencilere okul müdürümüz bu kitabı hediye etmişti. O zaman okumuştum. Bir roman olmaktan ziyade roman üslubu ile yazılmış bir yaşanmışlık olduğunu hatıralardan öğreniyoruz. Çünkü anlatılan kişi Hamdi hocanın babası.

Kitapta burada anlatamadığımız o kadar önemli olaylar var ki onları kitabı okuyanlar öğrenebilecek. Sonuç itibariyle öğrencilikten başlayarak öğretmenlik, hukuk ve YİE talebesi, Diyanet çalışanı olarak hep aynı çizgide, idealde, doğrulukta çalışan bir Mert adam portresi ile karşılaşacaksınız. Münazara için talebeleri takım elbise alan, gazete çıkaran, meydanlarda, konferans salonlarında konuşan, vaaz eden, hutbe okuyan, demek istediğini mutlaka diyen, soruşturma geçiren, ceza alan, fakat davasından vazgeçmeyen bir portre. Gümüş Motor için hisse senedi alan, İsmail Alptekin’in iş ortağı, bürokrat takılmadan Diyanet’in bürokrasi işlerini en iyi şekilde yürütmeye çalışan mücahit bir insan. Faruk Akkülah, Nurettin Topçu, Necip Fazıl, Arif Nihat Asya, Necmettin Erbakan Hoca, Süleyman Arif Emre, Mahir iz, Tayyar Altıkulaç. Hasan Aksay, Nihat Sami Banarlı, Ali Nihat Tarlan, Ahmet Uzunoğlu, Samiha Ayverdi bu yolcunun yol arkadaşları, hocalar, mesai arkadaşları.

Dönemin tartışma konuları ile aslında sadece bir Diyanet teşkilatının değil; İHL, YİE, yayın hayatımız, dini hayat, mücadeleler, zorluklar ve zaferlerle tanıştığımız yakın dönem tarihimizden kesitler denilebilir bu eser için.  

Ne demiştik?

Başkan ve Yardımcıları. Görüldüğü gibi yönetim bir ekip işidir. Amerika seçimlerinde olduğu gibi başkanın ve yardımcılarının hep manipülasyon işleri ile anılması gerekmez. Hayırlı işler yapan Başkan ve yardımcıları da vardır. Bu anlamda Hamdi Mert’e rahmet borçluyuz. Tayyar hocaya da bereketli ömür dileyelim.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Ahmet Mert
Ahmet Mert - 1 yıl Önce

Çok içten, dolu dolu bir dönem yazısı.