Din eğitiminde gözden kaçan nokta: Duyuşsal boyut

Davranışının üç temel boyutu var: Bilgi, duyuş ve devinim. İnsanda istendik davranış oluşturma süreci olarak tarif edilen “eğitim” kavramı bu üç boyu da dikkate almak durumundadır. Davranış oluşturmak, değiştirmek ya da geliştirmek için bilgi vermek yetmez; o bilgiye yönelik bir ilgi ve heyecan oluşturmak da gerekir ki işin bu yönü duyuşsal boyutla ilişkilidir. Eğitim öğretim süreçlerinde öğretmenlerin öğrencilerde merak uyandırma ve onları güdülemeye dönük çabası da duyuşsal boyutu desteklemeye matuftur. Zira merak duymadığımız, ilgimizi çekmeyen, önem atfetmediğimiz bir şeyi öğrenmek istemeyiz. Öğrensek bile zoraki öğreniriz ki o bilgiden bize pek de hayır geldiği söylenemez. Bilginin devinime dönüşmesi, psiko-motor bir eylem olarak ortaya çıkması ilk iki boyutun sağlıklı terkibine bağlıdır.

Bu üç boyutun daima birlikte düşünülmesi gerekse de bazı yaş gruplarında bunlardan birinin diğerine göre daha baskın olduğunu söylemek mümkündür. Özellikle “erken çocukluk” olarak bilinen 0-8 yaş arası dönemde duyuşsal boyutun daha güçlü olduğu söylenebilir. Bu yaş grubundaki çocukların zihinsel melekeleri henüz tam gelişmemiş olsa da duyuşsal özellikleri oldukça kuvvetlidir. Nitekim bu çocuklarda merak ve heyecan üst seviyededir. Yavan bilgi onlar için anlamsız ve renksizdir. Bununla birlikte merak ve heyecanla kendilerine sunulan şeyleri öğrenmeye karşı büyük bir ilgileri olduğu söylenebilir. Ayrıca bu yaş aralığındaki çocuklarda sevilmek, güvende olmak, fark edilmek gibi duyuşsal gereksinimler de kendisini güçlü şekilde hissettirir. Bu temel gereksinimlerin karşılanması çocuğun tüm gelişim alanları için olduğu kadar dinî gelişimi açısından da kritik öneme sahiptir.

Bu noktadan hareketle özellikle küçük yaştaki çocukları bilgi deposu gibi görmenin hiçbir makul tarafı yoktur. Amaç, çok bilgi aktarmak olmamalıdır. Bilgiden ziyade çocukların duyuşsal yönünü beslemek öncelenmelidir. Örneğin Allah’ın adlarını, sıfatlarını öğretmek yerine Allah’ı sevmesi, ona güvenmesi; bu sayede sevilme ve güvende olma ihtiyacının karşılanması öncelikli olarak hedeflenmelidir. Çocuklar dinle duyuşsal zeminde sağlıklı bir ilişki kurarak din eğitimi süreçlerinde yol almalıdırlar. Şayet çocuklarda dine yönelik ilgi, sevgi, heyecan ve arzu temelli duyuşsal bir boyut teşekkül ettirilebilirse dinî bilginin peşine düşerek otomatik olarak onu takip edecektir. Tersi durumda, yani bilgi yüklenmiş ama duyuşsal boyut örselenmişse bu sefer eldeki bilgilerin bir an önce terkine yönelik bir çaba kendini gösterecektir. Bu tavır, sırtına bir küfe koyulup zorla taşıması için içine yük doldurulan kişinin ilk fırsatta küfeden kurtulmanın yollarını aramasına benzemektedir.

Şöyle biraz geriye doğru gidildiğinde, belki çok da geriye gitmeye gerek yoktur, buna dair örnekler bulmak mümkündür. “Eti senin kemiği benim” diye başlayan bir diyaloğun içinde “bu çocuğun duyuşsal yönü ne olacak?” sorusunun cevabına dair bir iz bulmak pek mümkün gözükmüyor. Sert disiplini de çağrıştıran bu söylemin çocuğun duyguları, daha genel anlamda psikolojik yönü üzerinde ne türden etkilerinin olabileceğinin pek hesaba katılmadığı anlaşılıyor. Bugün artık bu söylemin ve ondan beslenen olumsuz tavrın terk edildiği söylenebilir. Acaba gerçekten de öyle midir? Bugün de çocukları bilgi odaklı bir parkurda yarış atı gibi koşturmuyor muyuz? Mesele din eğitimi olduğunda çocuklarımızın hemen Kur’an okumaya geçmesini, din hakkında birçok malumatı edinmesini istemiyor muyuz? Bu tavrın çocukların duyuşsal yönüne verdiği zarar “eti senin kemiği benim” söyleminden çok daha mı az?

Konuyu bir örnekle daha açmak gerekirse; bir çoğumuz, çocuklukta din eğitimi aldığı kişiyi kastederek “Hocam Allah senden razı olsun; bizi çok dövdün ama ne öğrendiysek senden öğrendik” diyen kişilerle karşılaşmıştır. Bu ifade zahirde çok masum ve övgü dolu bir ifade. Bunu ben de uzun süre böyle okudum. Fakat bu sözü söyleyenlerin dini yaşayış tarzlarına bakıp bu söylem üzerine tekrar düşündüğümde durumun hiç de böyle olmadığını fark ettim. Bu kişi çocuklara belki çok bilgi kazandırmıştı ama acaba onlardan neleri almıştı? Bilgiyi verirken onların hangi duygularını örselemiş ya da köreltmişti? Bu işin matematiği yapıldığında hiç de kârlı bir durum olmadığı anlaşılıyor. Gözlemlediğim kadarıyla bu kişiler dinle ilgili konulara zihinsel olarak belli düzeyde hâkim olabiliyor belki ama dini samimiyetle, neşve ve heyecanla yaşamak noktasında arzu edilen performansı gösteremiyorlar; çünkü bilgi varedilirken duyuşsal yön hırpalanmış oluyor.

Burada son söz olarak çocukların duyuşsal boyutunu destekleyen ama bugün kullanmakta zorlandığımız bir imkâna da dikkat çekmek isterim. Tıpkı çocuklar gibi yaşlıların da duyuşsal yönleri çok güçlüdür. Bu sebeple olsa gerek torunlarla büyükanne ve büyükbabalar çok iyi anlaşırlar. Bunlar arasındaki ilişki duyuşsal açıdan her iki tarafı da besler. Bu sebeple dede-torun ya da nine-torun ilişkisi üzerinden gerçekleşen bir dinî aktarım süreci duyuşsal açıdan başarılı bir model olarak değerlendirilebilir. Bir başka ifadeyle dede ve ninelerinden dini öğrenen torunlar dinle duyuşsal açıdan çok daha sağlıklı bir bağ kurabilirler. Ancak bugünkü aile yapısı bu ilişkiyi de zora sokmuş durumda. Dede ve ninelerini görmeleri ve onlarla bolca vakit geçirmeleri birçok çocuk için bugün maalesef mümkün gözükmüyor.

Netice itibariyle din eğitimi süreçlerinde kullandığımız araçları dikkatli ve özenli seçmek, özellikle çocukların duyuşsal boyutunun desteklenmesi için çaba ve gayret göstermek gerektiğini unutmamak gerekiyor. Zira duygular köreldiğinde ya da örselendiğinde bilgi ruhunu kaybediyor.

YORUM EKLE
YORUMLAR
mehmet doğan
mehmet doğan - 1 ay Önce

duyuşsal neyin nesi. bunun türkçesi yok mu?

Hasan Basri Canca
Hasan Basri Canca - 1 ay Önce

Çok gerekli ve faydalı tespitler. Uzun yollar dinini bilmeyen dindar bir toplumun üyeleri olarak hem hata hemde yanlışlar yapılarak din konusu büyük zarar gördü. Benzer makalelerin çoğalmasını arzuluyoruz.

Mehmet
Mehmet - 1 ay Önce

Hissiyat mı olur

TAŞKIN Hoşver
TAŞKIN Hoşver - 1 ay Önce

Hocam çok dövdün ama ne öğtendikse sende öğrendik söylemini içselleltirmiş bir Müslüman’ın ın bir ebeveynin dramatik Bir şekilde öğrenmeyle dayağı hele o şevkat ve sevgi peygamberinin dinini nası yanana getirdiğini ibretle anlatan birazı. Sanki müslümanlar için öğrenmenin başka yolu yokmuş gibi. Okullarımızda bundan farklı değildi tabiki.

Ayhan ÖZ
Ayhan ÖZ - 1 ay Önce

Kıymetli değerlendirmeler için çok teşekkür ederim. Mehmet Doğan hocamın ikazı yerini bulan bir ikaz. Kelime seçimi konusunda yeniden düşünmeme vesile oldu. Literatürde sıklıkla karşılaştığımız kimi kavramları hızlıca kabullenip kullanabiliyoruz. Halbuki bu kavramların Türkçeye uygunluğu konusunda daha hassas davranmak gereği var. Bu vesileyle bu kavramın Türkçe karşlığı ne olabilir diye düşündüm ve bana kalırsa "hissî" kavramı bunu karşılıyor. Yorumda Mehmet Bey de "hissiyat" kavramını önermiş ki bu aynı kanaatte olduğumuzu gösteriyor. Değerleri katkılarınız için tekrar teşekkürler.

banner19

banner36