Dili olmayanın dili: İstanbul’un Çağrısı

İngiltere’de doktora yapan bir dostum, Uzakdoğulu ev arkadaşının elektrikli fırından çıkardıkları kızarmış pilici yemeden önce hüzünle hayvandan af dilediğini, tepsideki piliçle konuşup onu neden yediği ve bu yeme eyleminin aslında piliç için de iyi bir şey olduğu konusunda hayvanı bilgilendirdiğini anlatmıştı. İlk bakışta komik gibi görünen bu hikâye, bize insan ile hayvan ya da insan ile nesne arasındaki münasebet bağlamında insanın tavrına ilişkin bir fikir vermesi bakımından dikkat çekicidir. İnsanlık tarihinin her döneminde görülen hayvan ya da nesne kültleri, kutsal hayvanlar, dağlar, gök cisimleri, taşlar ve nehirler ile tarikat/cemaat/kardeşlik türü bazı dinî/sosyal yapılanmaların çeşitli nesne (kaşık, kâse, tencere, taş, toprak, kılıç, balta, tespih, ateş) ve hayvanların (aslan, kartal, geyik, ejder, köpek, kedi) merkezinde bulunduğu efsane ve ritüelleri hatırlanacak olursa, ifade etmek istediğim şey belki daha iyi anlaşılabilir. İnsan, kendisini genellikle “üstün” görmekle birlikte hiçbir zaman evrende yalnız olduğunu düşünmemiş, varoluşta ortak olduklarının dilini anlamaya ve onlarla iletişim kurmaya çalışmaktan, olmadı onlara bir dil isnat etmekten hiç vazgeçmemiştir. Hepi topu iki-üç asırlık bir tarihi olan bütün pozitivist dogmalar bir yana âlemin kendisini dinlediğine inanıp konuşmuş, âlemin kendisiyle konuştuğunu düşünüp dinlemiştir. Sürekli irtibat halinde olduğu âlemi duymak, anlamak, onunla olan ortaklığının mahiyetini kavramak için dil yaratmış, kulak icat etmiş, akıl kurmuştur.   

Hayvanların ya da nesnelerin konuştukları, eyledikleri ve bilinç sahibi bir varlık gibi hareket ettikleri efsane, mucize, keramet ve fabllara en kaba haliyle yansıyan bu “akla sığmaz” insan-insan dışı ilişkisi, modern yaşamın içerisinde de çok canlı bir biçimde yaşamaya devam etmektedir. Şeyhinin sakalının telini kırk katlı kumaşlara sarıp göğsünün üzerinde taşıyan imanlı müridin ümit dolu kalbi, her yemekten önce üç kez öpüp başına koyduğu tahta kaşığına gözü gibi bakan adanmış dervişin vefası, sevdiğinin saç telini ya da mendilini kutsal bir emanet gibi saklayan tecrübesiz aşığın o tutkulu saf hali, hayran olduğu yazarın imzalı kitabını kütüphanesinin başköşesinde muhafaza eden heyecanlı okurun hülyalı aklı, vefat eden babasının ceketini askıdan indirmeye kıyamayan, aklı ve kalbi pişmanlıklarla dolu adamın hüznü, yıllarca almayı beklediği ilk maaşından ayırdığı beş lirayı cüzdanının en mutena köşesinde saklayan eski ideallerini yitirmiş öğretmenin naifliği, şansa ihtiyacı olduğuna inandığı zamanlarda uğurlu kıyafetlerini giyen özgür ve kendinden emin genç kızın iyi niyeti, sürekli yalnızlığından ve etrafındakiler tarafından anlaşılamamaktan şikâyet eden emekli üniversite hocasının kedisi, her sabah uyandığında koşarak ahıra giden gürbüz köy çocuğunun her geçen gün daha da büyüyen kuzusu… Sadece bunlar da değil elbette, sınavlarda daha fazla soruya doğru cevap veren uğurlu kalemler, kabir azabı esnasında yanmayan kefenler, zihin açıklığı veren okunmuş pirinç ve leblebiler de insanın nesnelere ve hayvanlara karşı beslediği sevgiyi, hayranlığı, güveni, dostluğu, düşmanlığı ve onlarda olduğunu düşündüğü ya da buna inandığı özellikleri yansıtması bakımından belirgin örneklerdir.

Hey! Kim var orada?

Hâlihazırda konuşmayan, konuşamayan ya da artık konuşamayacak olana konuşamayacağını konuşturan büyülü yanıyla edebiyat, insan ile insan-olmayan arasındaki gizemli diyaloğun seyredilebileceği en keyifli sahnelerden biridir. Hem Doğu hem de Batı klasikleri arasında nesnelerin ve hayvanların bilinç sahibi varlıklar olarak temayüz ettiği birçok metne ek olarak, modern edebiyat diyebileceğimiz edebî birikim de söz konusu “gerçek-dışılıklarla” kendisini zenginleştirmiş, zenginleştirebilmiştir. Yalnızca fantastik içerikli veya metaforik nitelikli metinlerden söz etmiyorum elbette, söz konusu gerçek-dışılıklar aynı zamanda olağan gündelik yaşamı tasvir eden birçok metne (roman, şiir vb.) de sızmış, onların tadından yenmez hale gelmesini sağlamıştır. Edebî bir ifade biçimine dönüşmüş, edebî söyleyişlerin renk ve derinliklerini tahkim etmiştir. Bu bakımdan edebiyatın, dili olmayanların diline çok şey borçlu olduğu söylenebilir.

Edebî metinlere bazen dünyaları konusunda hiçbir fikre sahip olmadığımız “onların” olası bakış açısını tahayyül etmeye dönük bir çaba, bazen de yeni bakış açıları yaratmaya yönelik bir girişim olarak duhul elen insan-insan olmayan irtibatı yalnızca metne değil, aynı zamanda hem yazarın hem de okurun edebî karakterine derinlik, diline çeşni ve kavrayışına kuvvet kazandıran bir unsurdur. Bugün örneğin TRT Çocuk Kanalı’nın önemli çizgi filmlerinden biri olan İstanbul Muhafızları’ndaki Çınar ağacı karakteri gibi birçok popüler mecraya da başarılı bir kullanımla sirayet eden dilsizin dili, başarılı romancıların önemli ifade araçları arasındadır. Varlığın üzerindeki örtüyü kaldırarak örtünün altındaki gizemi gözler önüne seren kuvvetli bir sihir, madeni altına çeviren göksel bir simya, dokunduğu şeyi başka bir şeye dönüştüren sihirli bir değnektir.   

Şeytanın kişiselleştiği Mephistoteles’i konuşturmakla kalmayıp edebiyat tarihinin en güçlü kurgusal karakterlerinden biri olarak kuran Johann Wolfgang von Goethe’nin Faust’u ile Adelbert von Chamisso’nun Peter Schlemiehl’in Tuhaf Öyküsü isimli uzun öyküsü, “Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında kendini dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu” cümlesiyle başlayan Franz Kafka’nın ürkütücü Dönüşüm’ü, çokbilmiş kedilerin şaşırtıcı bir şekilde dile geldiği Haruki Murakami’nin Sahilde Kafka’sı ya da okuyucuya dünyayı çeşitli hayvanların gözünden izleme hülyası sunan Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı'sı gibi kurgusal metinler, dilsizlerin dilini temaşaya çıkaran önemli eserlerden sadece birkaçı olarak zikredilebilir. Söz konusu örneklere ilaveten, söz konusu yazı ve edebî kurgu yönteminin şu ya da bu şekilde, az veya çok kullanıldığı yeni eserlere de rastlandığını not etmek gerekir. Örneğin Lâl isimli romanı ile 2010 yılında Türkiye Yazarlar Birliği Yılın Romanı Ödülü’ne layık görülen Ayşe Kara’nın “şehri konuşturan” son eseri İstanbul’un Çağrısı’nı buraya ekleyebilirim.

    

“İstanbul’un Çağrısı”   

Zeyrek’teki Yarhisar Camii’nin altında küçük bir bakkal dükkânı işleten Hasan Amca’dan aldığım arasına ince kaşar dilimleri konulmuş yarım ekmeğin son lokmasını kâğıt bardağın dibinde kalan son vişne suyu yudumuyla gövdeye indirip elimdeki kitabı plastik masanın üzerine bıraktığımda yatsı ezanı okunuyordu. Fatih Camii’ne birkaç yüz metre mesafede bulunan bir binanın bodrum katında, dünyanın en güzel şehrinin en güzel yerinde dünyanın en güzel sesine kulak verdim bir süre. Siemens marka “eski” cep telefonumun minik ekranı 7 Temmuz 2004 tarihini gösteriyordu. Üzerine eğilerek dikkatle baktığım kitabın üzerindeki hüzünlü kadın biraz önce ağlamış gibi duruyordu. Bugün olsaydı o kadar etkilenir miydim, bilmiyorum; acı dolu gözlerindeki (biraz şaşı mı bakıyorlardı ne!) ağlamaklı ifade içime oturdu. Göğsümün orta yerinde bir merhamet dalgası kabardı. Bakışlarımı, hüzünlü genç kadının siyah saçlarına da biraz değen, özellikle ikinci kelimesinin alt kısımlarında yoğunlaşan sarı ve kırmızı pastel renkli boyaların karışımından oluşmuş gibi duran karışık bir renkle süslenmiş yazıya, kitabın ismine çevirdim: Refia Sultan. “Sultan” kelimesinin son iki harfinin üzerinde daha küçük bir köşeli yazı karakteriyle “Bir Tanzimat Prensesi” yazıyordu. Ayşe Kara’nın kalemiyle bu şekilde tanıştım.

Sabaha karşı kitabın son sayfasını çevirirken karmaşık duygular içerisinde olduğumu hatırlıyorum. İtiraf etmeliyim ki bugün okuduğum o iç kıyıcı hikâyeden fazla bir şey hatırlamıyorum, fakat romanın taşıdığı ağır doz keder ve tanıdık yabancılaşma duygusu adeta üzerime çullanmıştı. Mâlihülyâya meyyâl olan ruhlar ne demek istediğimi bilirler, kalbimin üzerinden sanki bir buldozer geçmişti. Bir asırdan daha uzun bir süre öncesinin arada kalmışlıklarını anlatan metin, 28 Şubat’ın korku tünelinden kısa süre önce çıkmış bir ülkede kendisini aramakla meşgul olan şaşkın, tutkulu ve daha da önemlisi rotasız bir okur için gerçekten de ümit kırıcıydı. O seher vakti bir bisikletin pedal sesini duyup da ancak başımı kaldırarak bakabildiğim pencereden, muhafazakâr ideallere hizmet ettiğini iddia eden bir gazeteyi karşıdaki binanın kapısına bırakan sakallı gazete dağıtıcısını görünce umutsuzlukla gülümsedim. Topluca, millet olarak Sisyphos’un kaderine mahkûm edildiğimizi düşündüm. Kendimiz de dâhil olmak üzere hiçbir şey değişmeyecek, binbir emekle ıhlaya puflaya itekleyip yokuşun tepesine çıkardığımız kaya her seferinde yeniden aşağı yuvarlanacaktı. Dünyanın mekaniği böyleydi çünkü. Dünya cennet değildi, dolayısıyla da kendisini cennet yapmaya çalışanların teşebbüslerine cevap vermiyordu.

Kuşkusuz bir edebiyat başarısı olmakla birlikte yazarının kendi özgeçmişi olarak da okunabilecek olan Refia Sultan, İstanbul’a dizilmiş bir methiyeydi de aynı zamanda. Şehir sokakları, tarihî eserleri, mabetleri, gökyüzü ve yıldızları ile birlikte romanda sanki görkemli bir resmigeçit yapıyordu. Tarih boyunca onlarca milletten on binlerce insanı, birçok şanlı komutanı ve cesur askerlerini, imparatorları ve sultanları, din adamlarını, şarlatanları, seyyahları, elçileri, maceraperestleri, katilleri, kumpasçıları, âşıkları ve yalnızları kendisine meftun eden dünyanın başkenti İstanbul, yazarın şahsında kendisine mısra mısra şiirler yazan, satır satır hikâyeler dokuyan yeni bir âşık daha bulmuştu. O geceden tam on beş yıl sonra, ülkemizin en doğusundaki uzak, sessiz, yalnız ve terk edilmiş bir taşra kentinin serin akşamlarından birinde Ayşe Kara’nın son kitabını, İstanbul’un Çağrısı’nı okurken bunu bir kez daha anladım. Yıllar önce İstanbul’a konuştuklarına göz misafiri olduğum yazar, bu sefer şehri konuşturmuştu. Her nazına eyvallah çekilen, her söylediğinde bir derinlik aranan ve her edasında bir incelik bulunan göksel sevgili, âşığını kıskandırmak isteyen sevilmeye doymaz bir maşuk gibi surlarının önünde sevdalı bakışlarla kendisini seyreden en büyük âşığını, Fatih Sultan Mehmed’i anlatıyordu.

İstanbul’u bilinçli bir varlık olarak kişileştiren ve “dili olmayanı konuşturmak” olarak nitelendirmek istediğim edebî metodu biraz fazla kontrollü bir şekilde de olsa klasik roman usulü ile başarılı bir şekilde harmanlayan Ayşe Kara’nın İstanbul’un Çağrısı adlı romanı, anlaşılabileceği gibi bir fetih ve fatih hikâyesi… Sade bir estetik, bunaltmayan bir okuma deneyimi. Elif’in cesareti (ah şu güçlü kadın!) abartılı, Çakır’ı katile çeviren psikolojik gelgitler yeterince işlenmemiş. Yoğun miktarda edebî kurgu içermesine rağmen tarihî akışın ana hattını zedelemeden vermesi ile de dikkat çeken eserin mimarisine, metni akıcı ve elbette rahat okunur kılacak miktarda aşk, tasavvuf, macera, cinayet ve entrika da eklenmiş. Fakat ben en çok İslâm Peygamberi Hz. Muhammed’in Bizans İmparatoru Heraklius’a gönderdiği mektubun işlenme ve kurgu içerisine yerleştirilme biçimini sevdim. Son olarak bütün şehitlerimize rahmet olsun. İhsan’a da…