banner17

Dil, düşünce şeklimizi nasıl etkiler?

Dil zihnin aynasıdır.

(Leibniz)

Felsefi soruşturmaların en temel başlıkları arasında yer alan dilin mahiyetine, neyi temsil ettiğine ya da yansıttığına, nasıl oluştuğuna, neyden kaynaklandığına, neyi aktardığına ya da aktarmadığına, insan varlığında neye karşılık geldiğine vb. ilişkin sorular epeyce eskidir. Tarih boyunca insanlar dile merak ve şaşkınlıkla bakmış, onu çözümlemeye çalışmışlardır. Dil ile anlam arasındaki ilişki konusunda şüpheye düşmüş, aralarında ne tür bir ilişki olduğunu tespit etme mücadelesi içerisinde olmuşlardır. Platon ve Aristoteles’ten İbn Sînâ ve Râzî’ye, Augustinus ve Boetius’tan Descartes ve Leibniz’e, Frege ve Russell’den Wittgenstein ve Ayer’e, Saussure, Eco ya da Chomsky’ye kadar birçok düşünür bu mücadelenin neferleri arasında yer almışlardır. Peki ya sonuç?  

Kendi yaklaşımları bağlamında dile dair birçok saptama ve yorum geliştirmiş olan bütün bu düşünce insanlarının elde ettiği sonuç gelip de hep aynı noktaya dayanmaktadır: İnsandan bağımsız, onun dışında bir “var olma” alanı olan bir dilden söz edilemez. İnsanın zihni ile dil arasına ikisinden birini nesnel kılacak gerçekçi bir çizgi konulamaz. Bir iletişim ve anlam aktarım aracı olarak dilin belirli açılardan nesnel ve kaydedilebilir bir tarafı olabilir, fakat bu nesnelliğin insan zihninde teşekkül ettirdiği anlamın kaynağı söz konusu nesnellik değil, insanın nesnel olana şu ya da bu şekilde temas eden öznel idrak yetisidir ve bunun da “matematiksel bir sağlaması” yapılamaz. İnsanın bizatihi içerisinde olduğu, dışına çıkıp da objektif bir inceleme nesnesi olarak ele alamayacağı bir “şey” (“sistem” ya da “yapı” gibi kelimelerle tarif edilemeyecek, kendisine herhangi bir şekilde sınır konulamayacak, çerçeve çizilemeyecek bir “şey”) olarak dil, oldukça karmaşık bir şeydir. Belirli bir zemine sabitlenemeyeceği gibi, boğazından soluğu ya da damarlarından kanı çekilip alınarak “olup bitmiş” bir kadavra gibi teşrih masasına da yatırılamaz.

Bunları söyleyerek dil bilimi incelemelerini reddetmek ya da anlamsız bir uğraş olduklarını ilan etmek gerektiğini iddia ediyor değilim. Bilakis, tanımlanmış bir alan içerisinde keşifler yapmaya devam eden dilbilim, insan tarihini anlamlandırmaya ilişkin güçlü bir manivela olmasının yanında yeni dillerin yaratıldığı bir vasata da tekabül ediyor. Fakat benim (elbette kendi dilsel evrenim içerisinde) anlayabildiğim kadarıyla, ister psikolojik (hatta nöropsikolojik) ya da sosyolojik, ister kültürel ya da siyasal olsun herhangi bir dil analizinin dil hakkında söyleyebileceği her şey son tahlilde fenomenaldir. Dilin mahiyetine temas edemez. Olsa olsa biraz formuna dokunabilir. Fakat bu birazcık dokunma bile, söyleyenin kullandığı dilin taşıdığı varsayılan anlamın, söyleyenin zihnindeki biçimine zorunlu olarak paralel olmayacak biçimde dinleyenin zihninde yeniden inşa edildikten sonra aynı dilin aynı söz dizilimi ile bile olsa başka bir dil formu ile yeniden kurulduğu ve bunun da nihai noktada sübjektif olduğuna dönük bir yorumdan çok daha geride yer alır. Bir başka söylemeyle, evet, birkaç gün önce izlediğim bir TED konuşması üzerine zihnimde cevelan etmeye başlayan fikirlerin serdedildiği bu metin, her şeyden önce yazarının otobiyografisini ihtiva eden bir fragmandan ibarettir. California San Diego Üniversitesi’nde çalışan “bilişsel bilim çalışmaları” uzmanı Lera Boroditsky’nin “Dil, düşünce şeklimizi nasıl etkiliyor?” başlıklı konuşmasından söz ediyorum.

Boroditsky: “Bilimsel” dilbilime göz kırpmak

Öncelikle şu önemli noktanın altını çizelim: Lera Boroditsky ile alakalı biraz araştırma yapmış olsam da, okumakta olduğunuz mütevazı metin onun çalışmalarından, ürettiği dilbilimsel eserlerden ya da projelerinden ve ortaya koyduğu fikirlerden değil, “Dil, düşünce dünyamızı nasıl etkiliyor?” başlıklı TED konuşmasındaki ana temalardan hareketle yazıldı. Bundan dolayı da bir Boroditsky eleştirisi olarak değil, onun konuşmasında ortaya konulmuş olsa da oldukça yaygın bir intişar alanına sahip bulunan dile dair “iyi niyetli” ve “büyük” düşüncelerin cilasını biraz zımparalama girişimi olarak okunmalıdır.

Boroditsky’nin konuşmasının en dikkat çekici özelliği, dilin insanın düşünce dünyasına biçim verip vermediği ile ilgili kadim soruya cevap verme noktasında ortaya koyduğu cesur tutumda kendini göstermektedir. “Son zamanlarda dünya üzerindeki laboratuvarlarımızda araştırma yapmaya başladık ve artık bu soru üzerinde çıkarım yapacak gerçek bilimsel verilerimiz var” diyen Boroditsky, belki de “niyeti” bu değildir, bilemiyorum, bugüne kadar yapılmış olan bu yöndeki girişimlerin “gerçek bilimsel verilere” dayanmadığını ve bundan dolayı da kifayetsiz kaldıklarını ima etmektedir. Dolayısıyla konuşmasının her cümlesinde takip edilebilen “bilimsellik iddiası” da doğal bir anlam kazanmaktadır. Konuşmak suretiyle “hava titreşimleri” çıkarmakta, dinleyicilerin beyni de “kulak zarlarına gelen bu titreşimleri yorumlayarak” düşünceye çevirmektedir. Konuşmacı, bizatihi kendisinin, çıkardığı titreşimlerle ürettiği “dil” ile muhataplarının düşünmesini, mesela onların “kuantum mekaniği üzerine kafa yorarken kütüphanede vals yapan bir denizanası” hayal etmelerini sağlamaktadır.

Borodistsky’nin, dilin düşünce dünyamızı etkileme biçimini açıklığa kavuşturmakta olduğunu söylediği ve “laboratuvarlarda elde edilmiş bilimsel veriler” olarak nitelendirdiği malzemenin ne kadar bilimsel olabileceğine odaklanmak lazım. Avustralyalı bir Aborjin topluluğu olan Kuuk Thaayyore insanlarının dillerinde sağ ve sol sözcüklerinin yer almaması, bu sözcüklerle kastedilen anlamların sözü edilen insanların idrakinde olmadığı anlamına gelir mi? Yön isimlerini bu amaçla kullandıklarına göre, gelmiyor. Ya da İngilizce konuşanların zamana göre dizilimi soldan sağa yapması ya da İbranice ve Arapça konuşanların bunu sağdan sola doğru yapıyor olması, Boroditsky’nin ifade ettiği gibi insanların zaman ve mekân algılarının belirlenmesinde dilin belirleyici olduğu anlamına mı geliyor, yoksa daha başka kültürel, dinsel, mitolojik, antropolojik, zihinsel, hatta coğrafi anlamları mı var? Mesela tarih içerisinde zaman zaman sağdan, zaman zaman soldan başlayan yazı ve alfabe formlarını, hatta aynı anda her ikisini de kullandığını bildiğimiz dillerin zaman ve mekân algısının belirlenmesindeki rolü nedir? Dilin kullandığı yazı ve alfabe ile birlikte bu algılar da değişmekte midir?

Yedi ve sekiz gibi sözcüklerin olmadığı dilleri kullanan insanlar gerçekten de sayma konusunda zorluk yaşıyorlar mı? Buradaki zorluk kelimesi ile kastedilen tam olarak nedir? Mesela yedi pengueni tanımlamak için çok çaba mı harcamaları gerekiyor, yoksa bunu hiç mi başaramıyorlar? Ya parmakları? Ellerindeki parmakları sayarken, “beş parmak” demek için ne diyorlar? Dillerinde beş kelimesi olmadığı için parmak sayılarına anlam mı veremiyorlar, yoksa beş parmakları olduğu için şu ya da bu şekilde kendilerine özgü bir sayma biçimini mi kullanıyorlar? Bütün bu soruların ötesinde, sayılar ile sözcükler arasında gerçekten de sözcüklerin kurucu olduğu bir “yaratım ilişkisi” mi var? Matematiğin kendine özgü bir dile sahip olduğu iddialarını nasıl karşılamak gerekir? Özellikle “atom çağında” teşekkül eden bilgisayar dilleri, kodlamalar, programlama biçimleri vs. mevcut bir dilin yansıttığı anlam dünyasına mı karşılık geliyor, yoksa kullandığımız dilin anlam veremediği başka bir sanal ya da hiper gerçeklik alanını falan tarif etmek için yeni dillerin inşa edilmesi anlamına mı geliyor?

Nasıl anlaşıyoruz?

Lera Boroditsky’nin benim açımdan en ilgi çekici saptaması, “insan aklı ve beyni hakkında bildiğimiz her şeyin genellikle üniversitelerdeki İngilizce konuşan Amerikalıların çalışmaları üzerine kurulu olduğu” iddiası… Konuşmasında bu temel saptamadan hareket ederek “insan aklı hakkındaki bilgilerimizin inanılmaz derecede sınırlı olduğunu” ileri sürüyor ve bütün bu çalışmaların neredeyse (kuşkusuz İngilizce konuşmayan) bütün insanları “hariç” tuttuğunu belirterek “bilimin daha iyisini yapması gerektiğini” vurguluyor. Saptama oldukça ilgi çekici ve fazlasıyla da radikal bir iddiayı dillendiriyor. Fakat bu iddia, aynı zamanda Boroditsky’nin konuşmasını biz “İngilizce konuşmayan” dinleyicilerin anlama biçiminden onun Kuuk Thaayyore insanları hakkındaki tespitlerinin geçerliliğinin kuşku bulutuyla kaplanmasına kadar birçok soru işaretini de beraberinde getiriyor. Tercüme nedir? Boroditsky’nin oldukça ilgimizi çeken ve bizi şaşırtan tespitlerini nasıl anlayabiliyoruz? Kuşkusuz kendi dilsel ve zihinsel evrenimize ilişkin kavrayışlarımız ile teşebbüs ettiğimiz başkalarının dilsel ve zihinsel evrenine ilişkin kavrayışlarımıza nasıl güveneceğiz? Bütün bu sorular bir kenara, sözünü ettiğim videoyu izleyenler ile izlemeyenlerin bu metni okurken farklı düşünüşler ile hemhal olmasını nasıl anlamlandıracağız?  

Salt dilden hareket ederek (anlam ve düşünceye dilden giderek) bu sorulara olumlu cevaplar verebilmenin mümkün olmadığı açıktır. Bütün radikal (bu kelime ile Türkçedeki hangi anlama işaret ediyorum acaba?) fikirler eksik, dolayısıyla da yanlıştır. Körler ve fil ile ilgili meşhur hikâyeyi herkes bilir. Görme engelli bir grup insandan, dokunarak fili tasvir etmeleri istenir ve her biri dokundukları yerden hareketle farklı fil tarifleri yaparlar. Bu tarifler, filin sıfatları itibarıyla doğru olsa da mahiyeti itibarıyla eksik, dolayısıyla da yanlıştırlar. Hiç şüphesiz bu son derece doğaldır ve tarifi yapanlar durumun bilincinde oldukları sürece de herkes tarafından doğal karşılanacaktır. Fakat file ilişkin tariflerden birini yapan görme engellilerden biri kendi tarifinin mutlak olduğunu iddia etmesi gülünç olacaktır. Hele bu mutlaklık üzerinden bir “düşünce ve anlam” dünyası kurmaya girişmesi, fantastik bir kurgu girişiminden öte bir anlam ifade etmeyecektir.  

Boroditsky’nin savlarının başlı başına dikkate değer oldukları doğrudur ve bunlardan hareketle de birçok önemli çıkarımlar elde edilebileceği açıktır. Hatta bunlardan, mesela sömürge haline getirilmiş bir coğrafyada yaşayan insanların zihinlerinde bir tür rıza ve kabulleniş oluşturmak için çeşitli siyasal perspektifler bile üretilebilir. Sömürgecinin “bu bilimsel verilerden hareketle” her halükârda kurgusal nitelikli olacak olan “algı” inşa etmesi de mümkün olabilir. Fakat yine bunlardan, dilin kendisine ilişkin bir genelleme kurmak, bin yıldan beri kimsenin keşfedemediği pozitif bir kavrayış ilkesi çıkarmak, yanlış anlaşılmak istemem, lâkin vülger pozitivizmin şimdiye dek binlerce kez “yanlışlanmış” olan mutlaklık anlayışının izlerini yansıtmaktadır. Tahrik edici olduğu açıktır, fakat aynı zamanda tahrif ve tahrip de edicidir. Felsefi değil, “kötücül bir oryantalizm” örneği olarak politik ve stratejiktir. Üzerine iyi niyetli ve sevgi dolu bir keşişin kıyafetini giymiş olması, tahrip gücünün artırılmak istenmesi ile ilgilidir.          

Denizanası ve kütüphanede vals 

Kütüphanede vals yapan bir denizanası hayal etmeyi başaran var mıdır, bilemiyorum. Ben başaramadım. Evet, uçan süpürgesi ile gökyüzünde dolaşan bir cadıyı hayal edebiliyorum, fakat “vals yapan denizanası” imgelemimde bir türlü canlanmıyor. Bunun sebebini elbette biliyorum: Şu ya da bu şekilde zihnimde oluşmuş bir uçan süpürge ve cadı imgesi mevcut olup bu imgeler bazı tarihsel verilerle de desteklenebilir durumda. Söz konusu tarihsel verilerin kurgusal olup olmamasının çok bir önemi yok, bütünüyle uydurma da olabilirler. Neticede zihnimde bir karşılıkları var ve bu karşılıklar da hem dilimi hem de idrakimi bir şekilde etkiliyor. Biçimlendirmiyor, etkiliyor. Zihnimdeki karşılıkların ise dil tarafından oluşturulduğundan çok emin değilim, bunda dilin etkisi olabileceği gibi, dinî inanışımın, dünyaya bakışımın, doğduğumda kendimi içerisinde bulduğum kültürün, ailemin, kardeşlerimin, aldığım eğitimin ve okuduğum kitapların, yaşadığım coğrafyanın, evimin önündeki ağacın, karşıdaki yalçın dağların ve şu anda dışarıda yapmakta olan karın da etkisi olabilir. Var. Hangisinin ne kadar etkisi var diye sormayacağım, bu herhalde başka bir düşünce teşebbüsünün konusu olabilir.

Sosyal medyada binlerce etkileşim almış olan Lera Boroditsky’nin konuşma videosu, ihtiva ettiği iddialar dolayısıyla pek çok insanın ilgisini çekmeyi başarmış olabilir. İnsanların konuştukları dile dönük ilgilerini yansıtması bakımından bunu önemli de bulmalıyız. Fakat insanın düşünce şeklinin dil tarafından belirlendiği iddiasını doğru kabul etmek için elimizde halen yeterince kanıt bulunmadığını unutmamak kaydıyla… Şahsen ben, bu heyecan verici konuşmayı dinledikten sonra da “dilin, zihnin aynası olduğunu” söyleyen Leibniz’e hak vermeye devam ediyorum. Aksi halde kendimi harflerden yapılmış bir zindanın içerisine hapsetmiş olurdum. Bu ise sürekli yeni “gerçeklikler” ve diller yaratmaya devam eden insan zihnine haksızlık etmek olurdu. 

Lera Boroditsky'nin yazıda bahsi geçen TED konuşması için tıklayınız:

https://www.ted.com/talks/lera_boroditsky_how_language_shapes_the_way_we_think/transcript?language=tr&fbclid=IwAR0TxE9yXOJhosKwNt9EBJFyAIeJnzAoiq0NTJDYqr16_Kc32asCDKAOjh0

                          

YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20