Dikenli güllere ve dahi dikenlere selam

En eski zamanlardan beri kırlarda yaşadığımızdan olsa gerek, Türkçe bir tabiat dilidir. Türkçeye bu özelliği kazandıran kelimelerin çiçek isimleri olması tesadüf değil.

Türkçede çiçek sadece kokusu ile değil; rengi ve o renge yüklenmiş anlamı ile vardır.

Denilebilir ki edebiyatımız yüzyıllar boyunca gül kokmuştur. Yeşil dal ucunda kırmızı güldür bu. Adı goncadır. Genel olarak sevgiliyi, özel olarak sevgililer sevgilisi Hz. Peygamber’i temsil eder.

Bundan dolayı geleneğimizde gül dalından koparılmaz, güle eğilinir ve gül dalında koklanır. Kokuyu içine çeken salavat getirir. Koparılmak zorunda kalan gül, yere atılmaz, yere düşmüş gül çiğnenmez.

Gül, âşığı olan bülbül ile birlikte anılır. Gülün kokusu öncelikle dünyevîdir. Rüyada koku yoktur. Gül nasıl değişken bir imge, bir metafor ise bülbül de öyle değişkendir.

Gül, Hz. Peygamber; onun âşığı bülbül de mü’minlerdir.

Sezai Karakoç’un:

“Bütün şiirlerde söylediğim sensin

Suna dedimse sen Leyla dedimse sensin” diye anlatmak istediği hususlardan biri de budur.

Gül, Hz. Fatıma; bülbül Hz. Ali’dir.

Gül, Leyla; bülbül Mecnun’dur.

Her âşık kendince Mecnûn, her sevilen kendince Leyla’dır.

İslâm tarihi Efendimizin kızı, Fatıma annemiz için Fatımatüzzehra ismini de kullanır ki bunun Türkçeye en yakın karşılığı Fatmagül’dür.

Gülün makbul olanı, açılmamış olanıdır ki biz ona gonca deriz.

Fatih Sultan Mehmed’in, Şiblizade Ahmed tarafından yapılan portresi, 'cross hatching' tekniğinin mükemmel örneklerindendir. Sultanın kokladığı görülen gül; saltanat, güç, sonsuzluk gibi birtakım simgelerin külliyatıdır. Bunun anlamı derindir. Fatih; “Ben bu gülün temsil ettiği İslam Peygamberi’nin müjdelediği bir fethin komutanıyım.” demekte ve mesajını Batı dünyasına bu gül ile vermektedir.

Şemail-i şerifler, Hz. Peygamberin renginden bahsederken “kurutulmuş kırmızı gül kıvamında” notunu düşer. Kokusu da gül gibi güzeldir, derler. Bir hadis-i şerifte “Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi” der ve “güzel koku”yu bunlardan biri olarak sıralar.

Günümüzde kaybolmaya yüz tutmuş buhurdanlar öncelikle gül kokar-dı-.  

Ninelerimiz, annelerimiz sokağa esans sürünerek çıkmazlardı amma yanlarında mutlaka gül, karanfil, fesleğen gibi güzel koku saçan kurutulmuş çiçek tarhları bulundururlardı. Doğal, hafif, rahatlatıcı parfümdü çiçekler. Helal süslenmenin diğer adıdır kadınlarımız için.

Dedik ki Türkçe bir çiçek dilidir, çiçek gibi dildir. Çiçeklerin şahı gülden başka renk renk açan, burcu burcu kokan binlerce çiçek içinde lalelerin özel bir yeri vardır. Eskimez harflerle yazılışından ‘Ondan başka ilah yoktur” anlamı çıkan lale. (Lam elif-lam güzel he) İstanbul’un bir adı “Gül şehri”, diğer adı da “laleler şehri”dir. Manisa lalesi başta olmak üzere yüzlerce türü vardır ve bu alaşımların hepsi Türklerin eseridir.

Lale; lafzatullahın (Allah lafzının) gül, Hz. Peygamberin metaforu olduğu için bu ikisi bir araya gelince Kelime-i Tevhid’e işaret edilmiş olur. Bundan dolayı tekkelerin, dergâhların, zaviyelerin, camilerin, mescidlerin, saray, konak ve köşklerin duvarlarında bu iki simge (lale ve gül) birlikte bulunur. Bir çiçekte, bir yaratılmışta Yaradan’ı ve Yaradan’ın en sevdiği kulu görmenin adıdır bu.

Derin bakış.

Bu derin bakışa sahip olursanız; çiçek, gül, bitki ve hatta taş, görünür kimliğinden soyunur, manevi bir kimlik kazanır, mürşit olur. Yunus Emre’nin “Sordum Sarı Çiçeğe”si işte bu bakışın ürünüdür:

Sordum sarı çiçeğe

Annen baban var mıdır

Çiçek eydür derviş baba

Annem babam topraktır

Hak Lâ ilâhe illellah

Allah Lâ ilâhe illellah

Sordum sarı çiçeğe

Benzin neden sarıdır

Çiçek eydür derviş baba

Ölüm bize yakındır

Hak Lâ ilâhe illellah

Allah Lâ ilâhe illellah

Sordum sarı çiçeğe

Sen kimin ümmetisin

Çiçek eydür derviş baba

Muhammed ümmetiyim.

Hak Lâ ilâhe illellah

Allah Lâ ilâhe illellah

Anlaşılacağı gibi şiirdeki “sarı çiçek” metafordur. Siz bunu sarı gül olarak da yorumlayabilirsiniz. Artık o koparacağınız bir bitki olmaktan çıkar, Allah’ı tesbih eden bir kul olur. “Biz onların tesbihini anlayamasak da onlar her daim tesbih halindedir.”

Menkıbede olduğu gibi:

Bir gün Üftade Hazretleri müridleri ile beraber bir kır sohbetine çıkar. Dervişler, kırın en güzel yerlerini dolaşarak hocalarına birer demet çiçek getirir. Ancak Kadı Mahmut Efendi'nin elinde sapı kırılmış solgun bir çiçek vardır. Kadı Mahmut, boynunu bükerek bir kırık ve solmuş çiçeği Üftade Hazretleri'ne takdim eder. Üftade Hazretleri, diğer müridin meraklı bakışları arasında:

  -Evladım Mahmud! Herkes demet demet çiçek getirdiği hâlde, sen niçin sapı kırık solgun bir çiçek getirdin? der.

Kadı Mahmut edeple başını öne eğer:

 -Efendim! Hangi çiçeğe koparmak için elimi attıysam onu "Allah Allah" diyerek Rabbi’ni tesbih eder bir halde buldum. Gönlüm onların bu zikirlerine mâni olmaya razı olmadı, diye cevap verir.

Kadı Mahmut’un “Hüdayi” olma süreci böylece başlamış olur.

Medeniyetimiz çiçek medeniyetidir. Kızlarımız kendileri gibi güzel, alımlı, nazik, ince, kırılgan çiçek isimleri taşır. Menekşe, yasemin, lale, nergis, sümbül, sarmaşık… Fakat en çok gül vardır. Ne çok gülümüz vardır bizim! Çünkü gül, anlam ve çağrışım alanına başka güzellikleri de taşır. Türkçe’de bu güzellik ve incelik isimlere yansımıştır. Gül kelimesi, bazen önüne, bazen sonuna aldığı eklerle, bize kavramlar arasında kurulan ilintiyi gösterir. 

Mesela, gül ve bahar birleşir, “Gülbahar” olur. Bu zincir Gülbanu, Gülbeden, Gülben, Gülberk, Gülbeyaz, Gülbin, Gülriz, Gülcan, Gülce, Gülcihan, Gülçin,  Güldehan, Güldem, Gülru, Gülden, Güldeste, Gülfem, Gülfer,  Gülgûn, Gülhan, Gülistan,  Güliz , Gülizar,  Gülnak, Gülnihal, Gülnur, Gülperi, Gülseli, Gülsüm, Gülşah,  Gülşen, Gültekin,  Gülten olarak devam eder. Dikkate edilirse gül tek başına kullanılsa da özelliğine uygun kavramlar da birleşir.

Bu bir aradalıktan Ayşegül, Yurdagül, Songül, Goncagül, Nurgül, Şengül, Birgül, Handegül ve Fatmagül doğar.

Her birinin rengi, kokusu nasıl farklı ise anlamı da farklıdır. Görüldüğü gibi isimlerle Türkçemiz bir gül bahçesine dönmüştür.

Bu kadar mı? Tabii ki değil. Daha kendilerine ve anlamlarına yer vermediğimiz yüzlerce çiçeğimiz var.

Tadımlık olarak sayalım:

Kızılcık çiçeği, vefakârlığın; kır papatyası, masûmiyetin simgesidir. Biri size küpe çiçeği mi verdi, bilin ki o size “çılgın aşk”ını anlatmak istiyordur. Krizantemin söylenişi şiirseldir ama inanmayın bu söylenişe. Çünkü bitmiş aşkın sembolüdür o, papatya gibi. Peygamber çiçeği paklığı, berraklığı; sandıklarda saklanan çeyizlerin kokusunu; lavanta çiçeği ise saygılı ve şefkatli oluşu anlatır. Bilir misiniz, eskiden gelinlerin çeyizleri, yatak odası lavanta kokardı.

Lâle vermek, ilân-ı aşk; menekşe sunmak gizli aşktır. Bulursanız aşk yemini edeceğinize pembe gül gönderin, bu; duygunuzu anlatmaya yeter. Eğer size sarı gül gelmişse bilin ki ortada bir sadakatsizlik vardır.

Şiir için, “dilin çiçeği”dir derler. Çiçekten daha duygulu, daha anlamlı, daha güzel şiir kabul etmeyenler, şiir yerine çiçek göndermişler ve işlem tamam olmuştur. İyi de yapmışlar.

Bir lale vermek varken; ölçüsü tutmadı, kafiyesini düşüremedim, redifi ne olacak, diye günleri geçirmek niye?

Bütün bunlar böyle de çiçeklerin sun’ileşmesine ne diyeceğiz? Nerede o gül ki koklayalım? Nerede o lale ki sevgiliye gönderelim? Papatyanın kurutularak ilaç niyetine satıldığı günlere geldik ve papatya falı bile tutamıyoruz. Gülümüz kokmuyor. Elimizde bir gül dalı var ve fakat dikeni yok dalın. “Dünyayı, dikensiz gül bahçesi yapacağız” diye diye geldik buraya. Oysa sevgiliye dikenli dal göndermek, aramızda engeller var, kavuşmamız imkânsız demekti. Arada diken yoksa aşk da yoktur. Diken aşkın varlık sebebidir ve mecazdır.

Neden mecaz?

Diken, yeri gelir başlık parasını anlatır, yeri gelir sosyal statü farklılığını. Bazen maddidir engel, bazen manevi.

Gül, rengini kandan alır. Bülbülün kanından. Bundan dolayı aşkın, hicranın, ayrılığın, gözyaşının rengi kırmızıdır.

Şimdi anlıyor musunuz günümüzde neden aşklar geçici, sun’i? Ve hatta neden aşk yok?  Çünkü gül dalımızda diken yok. 

Son söz:

Dikenli güllere ve dahi dikenlere selam.

YORUM EKLE
YORUMLAR
seracettin emre
seracettin emre - 2 hafta Önce

gül kokulu efendimiz sav i hatırlattınız teşekkürler

banner26