Derinliklerinde nice cesetler saklayan karanlık bir göldür, geçmiş

Ortada aydınlatılması gereken bir cinayet var. Maktulün, dedektif Gemma açısından tanıdık biri olması ve tanıdık bir çevrede öldürülmüş olması daha da dikkatleri çekiyor. Gölde bulunmuş bu cesedin sırlarına ulaşmak için olağanüstü bir çaba gerekecek. Çünkü su izleri kaybeder. Yazarın dediği gibi dedektifler her zaman geniş bir golf sahasında işlenmiş cinayeti böyle bir yerde işlenmiş cinayete tercih eder.

Sarah Bailey'in ilk romanı Karanlık Göl, dedektif Gemma'nın liseden arkadaşı olan Rosalind'in ölümünü araştırmasını konu alıyor. Yazar, Avustralyalı ve olaylar da başkent Sydney'e yarım saat uzaktaki bir yerleşim yerinde geçiyor. Aralık ayında işlenmiş bir cinayet ve yine Aralık ayında başlayan bir soruşturma var. Bu ay biz kuzey yarımküreliler için soğuk ve kar demekken Avustralya için yaz ve aşırı sıcak günler demektir. Kitapta da sıcaktan ve yangınlardan bahsediliyor. Yılbaşının aşırı sıcak geçmesi bizim için şaşırtıcı bir durum elbette.

Öykü, iki arkadaşa ait sırları da beraberinde getiriyor. Gemma'nın soruşturma sırasında okul arkadaşına ait pek çok hatırayı düşündüğünü ve bu hatıralardan kurtulamadığını görüyoruz. Hatta onu okul yıllarında hayranlıkla takip ettiğini ve her açıdan başarılı bulduğunu ve kıskandığını da… Gemma karakter olarak da çelişkili bir karakter zaten. Bu çelişkiler onun özel hayatına da etki ediyor. Ayrıca geçmişten gelen saplantıları da var. Gemma sürekli geçmişe dönüyor, eski erkek arkadaşı Jacob’u hatırlıyor ve orada öylece saplanıp kalıyor. Gemma’yı da anlamak mühim olabilir ancak yazarın soruşturmaya daha fazla odaklanmasını tercih ederdik. Okuyucuyu dedektifin eski hayatıyla meşgul edip soruşturmadan koparmak pekiyi bir seçenek değil. Yalnız her şeye rağmen kitabın sonlarına doğru geçmiş hayatıyla soruşturma arasında bir bağ kurmayı başaracaktır. Bu bağ final sahnesinde kullanabileceği bir argüman zorunluluğundan doğmuş gibi geliyor. İşte Gemma bu çelişkiler ve saplantılar eşliğinde vazifesini yapmaya, çocuğuyla ilgilenmeye ve anne olmaya çalışıyor. Bu tür eserlerde çoğunlukla başa gelen sorun burada da ortaya çıkıyor ve tehdit soruşturmayı yürütenlerin ailelerine kadar uzanıyor. Herhangi bir bulgu olmamasına rağmen okuyucu Gemma’nın çocuğunun kaçırılma olayıyla soruşturma arasında bir ilişki kuruyor. Bu ilişkinin açığa çıkması için de final sahnesini beklememiz gerekiyor.

İş hayatında genel olarak çalışanların kısa sürede tüm işleyişe hâkim olup sistemi ve düzeni beğenmeyip türlü türlü eleştiriler geliştirdiklerine tanıklık ederiz. Bu şikâyetler ne kadar katlanılamaz boyutlara gelse de çalışan görevine devam eder. Burada da sektörden gelen çeşitli şikâyetlere denk geliyoruz. Bu açıdan baktığımızda Gemma’nın bilgiç tavırları şaşırtıcı değil. Polisiye eserlerin en önemli özelliği sizi dünyanın en kaliteli detektifleriyle buluşturmalarıdır. Karanlık Göl’de bu rolü Gemma üstlenmektedir. Sonuçta size çözülemeyecek bir problem sunulmaz. Teknik olarak faili meçhul kalmış ya da faili elinden kaçırmış bir karakter okumak istemezsiniz. Fakat Gemma’nın bu payeyi hak edip etmediği şüpheli.

Yazarın asıl hüneri hikâyeciliğinde

Yazarın hikâyeci özelliği çok yerde ortaya çıkıyor. Girişte bu ilk romanı dedik. Yazarın asıl hüneri hikâyeciliğinde. Bunu da alakalı alakasız yerlerde eskiyi hatırlayarak küçük küçük hikâyeler anlatmasıyla gösteriyor. Anıların ya da hikâyelerin romanın genel kurgusunda yeri yoktur denilemez ama olmasa da olurdu denilebilir. Yazar, bunları bir şekilde kurguya dâhil etmeyi istemiş. Zaten baştan geçen olaylar ayrı birer öyküdür. Her romanın içinde böyle ufak tefek şeyler bulunur. Geçmişle bağ kurmadan ya da bir şeyleri hatırlamadan olayları çözebilen dedektife denk gelmedim henüz. Dedektiflerin en büyük özellikleri hafızaları ve dikkatleridir. Gemma’da bunların hangisi var bilmiyorum.

Bir cinayetin tespit edilebilmesi için kabaca iki faktörün bir araya gelmesi gereklidir. Bunlardan birisi ceset, diğeri de bu cesedi görecek kişidir. Hâlihazırda ilk bölümde bu iki gereklilik sağlanmış durumdadır.  Rosalind’in uzun saplı güllerle kıyıya vuran cesedi o sırada bir sebepten orada bulunan Connor isimli biri tarafından görülmüştür. Böyle durumlarda ilk yapılması gereken polise haber vermek olacaktır. Nitekim Connor da öyle yapıyor. Connor sadece cesedi gören olarak kalıyor ve gidişata herhangi bir etkide bulunmuyor. Bir daha adı dahi geçmiyor diyebiliriz. Klasik Amerikan polisiye filmleri tadında bir başlangıç var. Olay olmuş, ilk planda bir ipucu yok, asabi ve aceleci sayılabilecek bir polis müdürü, kahveyi çok seven herkes, aile fertlerine haber ve onların sorgusu… Ayrıca davanın çok uzamamasını isteyen belediye başkanı ve dava uzadıkça üzerinde tepinmeye meraklı yerel basın, yerel basın içinde de baş belası bir gazeteci… Baş belası gazeteciyi final sahnesinde de göreceğiz. Bu nedenle hemen antipati geliştirmeyin derim. Diyaloglar Amerikan sineması tadında ilerliyor. Duygusal anlarda, sinir harplerinin yaşandığı anlarda, soruşturma anlarında hep bu duymaya alıştığımız diyalogları görüyoruz. Sanki bir film izliyoruz, sanki bir film senaryosundan alınma bir kitap okuyoruz.

Soruşturma gün gün veriliyor, üç hafta gibi kısa sayılabilecek bir zaman diliminde de çözülüyor. Yani sağdan soldan gelen bu kadar baskıya pek de gerek yokmuş. Klasik yöntemlerin hemen hemen hepsi uygulanıyor. Olay mahalline gitmeler, herkesten şüphelenmeler, geçmiş yaşamla bağ kurmalar vs. Polisiye kitaplarda anlık reaksiyonla ya da anlık kararla bir cinayetin işlendiğini göremeyecek miyiz? Hâlbuki birçok adli vaka bir intikam duygusu olmaksızın spontane gelişmiş ve sonradan büyümüş olaylar neticesinde ortaya çıkıyor. Yazarların bu basit gerçeklikleri atlamaları ve neredeyse hepsinin atlaması garip. Ayrıca kırmızı güller eşliğinde bulunmuş bir ceset var. Gemma’nın bunun bir ritüel olma ihtimalini hiç düşünmemesi ve gerekirse bir “Kırmızı Gül Cemiyeti” türü bir örgütün ya da dini bir oluşumun varlığını sorgulamaması da ilginç gerçekten. Kırmızı güllerin esrarı da final sahnesinde ortaya çıkıyor ama dedektiflerin bunu atlamamaları gerekiyordu kanaatimce.

Vakaların en hızlı biçimde sonuçlandırabilmesi için daha önce suç işlemiş, bu işe çok da yabancı olmayan kişiler ele alınır. Kişinin sabıkası varsa daha kolay suçlanır. Cezaevinde geçirdiği yılların onu ıslah etme ihtimali polislerce ve toplumca sıfırdır. Daha önce yaptı şimdi neden yapmasın diye bakılır. Öyle ya bir kez günaha giren yine girer. Tüm araştırmalarda sabıkalı birilerin suç potansiyellerini devam ettirdikleri önyargısı var. Karanlık Göl'de de işin kolayına kaçma var. Bu doğaldır çünkü kolay varken zor tercih edilmez. Yani suçlu gözünüzün önündeyken onu başka yerlerde arıyor olmanız hem işi uzatacaktır hem de sizi küçük düşürecektir. Ayrıca kurgu bir kitapta olağan şüphelilerin kapsam dışı bırakılması zaten beklenemez. Tecrübelerime dayanarak söylüyorum ki olağan şüpheliler genel olarak intikam ve miras konuları söz konusu olduğu zaman kendilerini daha çok belli ederler. Yazarların bizleri ters köşe yapmak istediklerinde bile olağan şüphelilere ait verileri vermeleri zorunluluktur. Burada da uzun saplı güller alan birilerinin bilgilerine ulaşma, ulaşılacak kişilerin eğer sabıkaları varsa DNA gibi özel bilgilerine erişme gibi hayaller kuruluyor.

Cinayeti daima romanın başkarakteri çözer

Bu kitapta da diğer polisiye olma iddiası güden kitaplar da ve hatta filmlerde de olan şey, olay çözümlemesinde başkarakterin önceliği kimseye kaptırmamasıdır. Bir ekip tarafından yürütülen soruşturmada ekibin diğer üyelerinin bulguları, şüpheleri pek işe yarar şeyler değildir. Polis memurlarından birinin sorgusunda adı geçen bir ismin üzerine gidilse de oradan suçluyu tespit etmek Gemma'nın rolünü sorgulanır hale getirecektir. Yazarlar vakayı adını bile anmadıkları sadece ifade alan bir polis memuruna çözdürmeyeceklerdir. Bu da doğal karşılanmalıdır. Belki bir serinin en önemli kahramanına dönüşecek ve önüne gelen tüm zorlu vakaları aklıyla, zekâsıyla ve öngörüleriyle çözecek bir dedektifin ilk olayda başka biri tarafından çözülmüş bir olayı sadece seyretmiş olması onun kariyer başlangıcı açısından pek de iyi olmayacaktır. Evvela bizim o dedektifin zekiliğine ve iş bitiriciliğine inanmamız gerekiyor. Sarah Bailey de başka yerde kahraman aramayacaktır. Fakat yukarıda da değindim Gemma bu iş için pek uygun bir memur ve karakter değil. Çünkü zaafları çok fazla ve tedbirli davranma hususunda son derece eksik.

Romanın anlatıcısı benim en çok dikkat ettiğim konulardan biridir. Bu eserde anlatıcı dedektif Gemma Woodstock. Fakat anlatıcı arada bir yazarın kendisi oluyor. Durup dururken bir bölümü yazar anlatıyor Gemma da orada bir şeyler yapan biri olarak gösteriliyor. Anlatıcının tek kişi olması belirli zorlukları getirse de gerekli olan budur. Mesela anlatıcı eserdeki karakterlerden biriyse her şeye ya şahitlik etmesi ya da birilerinden bir şeyler duyması gereklidir. Bunu tam manasıyla başarmak elbette zordur. Bir kişi aynı anda kaç yerde olabilir? Sarah Bailey anlatıcı dengesini kuramamış diyebilirim. Bir anda sazı eline alıp olayları anlatmayı üstlenmesi garip. Connor’un cesedi gördüğü ilk anı bile Gemma’ya anlattırabilirdi.

Soruşturmaya dönecek olursak baştan sıkı tutulmuş bir olay var. Yazar ortaya kimsenin tahmin edemeyeceği bir kurgu çıkarmaya gayret etmiş. Baştan sıkı tutulan ve delil gösterilmeyen kurgularda yazar da sıkışır. Bazen daha önce önemsemeyip dikkatlerden kaçırdığı bir bulguyu kullanmak zorunda kalır, bazen de başta vermesi gereken bulguyu sonra ortaya çıkarır. Burada da böyle bir durum var. Yazarın eseri yazarken epey zorlandığını düşünüyorum. Sayfa sayısının görece fazla olması da bunun işareti. Kitabın ortalarına geldiğimizde bile bir arpa boyu yol kat etmemiş olmamız bundan. Aile üyeleri, arkadaş çevresi, özel hayatı, Gemma’ya ait faydasız anılar olayın makul bir biçimde çözebileceğine olan ümidimizi iyice azaltıyor. İğneyle kuyu kazıla kazıla, uzak ihtimalleri bir araya getirerek sonuca ulaşılıyor.

Birçok şüpheli isim acaba katil o mu dedirtiyor ama yazarın katili son sayfalara kadar saklayabilmiş olmasını da takdirle karşılamak lazım. Ama işte her cinayet vakasında olduğu gibi ortada geçmişten gelen nedenler burada da var. Birileri Rosalind’i geçmiş hayatı için öldürmek istemiş demek ki. Katilin kimliğini konusunda üzerinde çok fazla durulmamış biridir diyebilirim. Bu anlamda da katilin gerçekten sürpriz bir isim olduğu da söylenebilir. 

Karanlık Göl, ağır şeyler okumaktan bunalmış okuyucular için rahatlatıcı ve kafa dinleyici bir eser olarak değerlendirilebilir. Bir iki günde okunabilecek bu eseri ufak tefek hataları olsa da okumayı ve bilhassa polisiye sevenlere tavsiye ederim.

YORUM EKLE