banner17

Temmuz 2018 dergilerine genel bir bakış-3

Mahalle Mektebi, Şiar, Edebiyat Ortamı ve Temmuz dergilerinin Temmuz 2018 sayıları hakkında Mustafa Uçurum yazdı.

Temmuz 2018 dergilerine genel bir bakış-3

Ve bir buğday düşer toprağa

Mahalle Mektebi, mevsime uygun bir kapakla 42. sayısını sundu okuyucusuna.Sayıların alengirlihesaplarıyla arampek olmasa da “Mahalle Mektebi-Buğday- 42”gibi bir birlikteliğin bu sayıyı özel kıldığını söylemeden de geçemeyeceğim. Kapakta Mustafa Binol’e ait bir buğday fotoğrafı var; bir de Semih Kaplanoğlu ile yapılmış bir söyleşiyi de görünce daha yerli yerinde oluyor bütün bu parçalar.

Abdullah Kasay ve Murat Küçükhemek öyküden sinemaya uzanan bir söyleşi gerçekleştirmiş Semih Kaplanoğlu ile. Keyifle okunacak bir söyleşi bekliyor Mahalle Mektebi okurlarını. Birkaç paylaşım yaparak ipucu vermek istiyorum söyleşi hakkında.

“Buğdayın çıkış noktası, bugünün dünyasındaki bu gerek maddi, gerek manevi çözülüşün; eşyanın, tabiatın, yaratılmışların tümünün birden, aslında bu hayatın içerisindeki durumlarının yaşadığı hâl…”

“Toprak aslında biziz, bizleriz. Topraktan gelip toprağa gidiyoruz ya, burayı temizlemek lazım ki o tohum orda yeşersin. Zehirlenen topraklar biziz, zehirleniyoruz durmadan.”

“İnsanın manevi dünyasına ve oradaki ihtiyacına dair diye düşünüyorum ben sanatı. Sinema ya da edebiyat ya da sanatın meselesi insanın ruhuna dönük bir iştir.”

Heybenin taşıdığı

“İnsan yükünü daima sırtında taşır” diyor Ömer Korkmaz “Heybe” adlı yazısında. Ağır bir yük sırtımızda; taşıyıp duruyoruz bir ömür. Dünyanın yükünden, omuzlayıp da belimizi büken yüklerden bahsediyor Korkmaz yazısının girişinde. Konu heybeye geliyor sonunda. Heybenin tarihini, kültürünü anlatarak bir heybe güzellemesi sunuyor bizlere. El dokunmasından, rengârenk heybeler çıkıyor karşımıza.

Heybe deyip geçmemek gerek diyerek okudum yazıyı. İnsanın boynunda taşıdığı yüklere bir de heybesindeki yükleri de ekleyince daha bir artar ağırlığı. Dünya bize büyük yükler bırakarak dönemeye devam ediyor. Bir heybe asıldığı yerden bakar modern dünyanın gelip geçici yüklerine, biz sürükleyerek bir ömrü tüketiriz zamanı.

“Bir halkın tarihini, kültürünü, ruhunu, estetik anlayışını yansıtan heybeler bugün tarih sahnesinden çekilmiş olsa da hâlâ hatıralarda yerini korumaktadır. Belki yüz yıl sonra bunları nakledecek kimse de kalmayacaktır.”

Mahalle Mektebi’nden mısralar

Etim mi hayretim mi mengene arasında
Gelmeye gidiyoruz, dile söz beğenmeğe
Bir çığlık atacağım bu tabuttan çıkarsam
Bir gökyüzü düşünün yetişmiş kavanozda
Kaç yıl kursuna gittim, yaşamak öğrenmeğe
Yedi uyurlar gibi burada kalakalsam

Hüseyin Akın

Devasa şehirler kurduk fânî ömrümüzde birçok
İsteyerek getirdik kendi sonumuzu ademden beri

Havvanur Közoğlu

Bir yanımız dağ, bir yanımız deniz
Deriz ve devam ederiz yürümeye
Geçmez aklımızın ucundan yaşamak telaşı
Eksilerek, azalarak yarılarız yolu
Eksilerek, azalarak yol yarılar bizi
Yerimiz yok atlaslarda, ismimiz gelip geçici
Kalbimiz ne çok mülteci

Burhan Sakallı

Emekli öğretmen Suphi’nin halleri

Şiar dergisinin 17. sayısında Abdullah Harmancı’nın bir öyküsü karşılıyor bizi. “Emekli Öğretmen Suphi Durup Dururken Elini Masaya Neden Vurdu?”

Gel de okuma cinsinden bir öykü var karşımızda. Sadece isminden dolayı değil bu okuma arzusu. Birinci sebep bunun bir Abdullah Harmancı öyküsü olması. İkinci sebep olarak öykünün okuyucuyu kışkırtan başlığını sayabiliriz.

Abdullah Harmancı öyküsüne aşina iseniz bu öykü sizi hemen kuşatacaktır. Hayatın içinden anlık bir sahne ve öykünün bütün imkânlarının ustaca kullanılmasıyla ortaya çıkan bir ruh güzellemesi. Hâl beyanı aynı zamanda.

Emekli bir öğretmen neden durduk yere elini masaya vurur ki diyecek okuyucu sık sık. Yaşananlar, uzun yıllar, birleşmeler, ayrılmalar, tek başına kalmanın tarifsiz halleri, cümlelere sığınmanın bazen insanı içine çektiği cendere ve masaya birden inen el. “Hayat üstüme olmadı.” cümlesini kuran emekli öğretmen Suphi ve bir masaya inen elin çıkardığı sesin sadece bir ses olması dünyada. “Sahi neden?” diyerek okunacak bir öykü sunmuş bizlere Harmancı. İyi de yapmış. “Sahi neden?”

Genç şair kendi yolunu bulmalı

Şiar’da bu sayı Sıddık Ertaş söyleşisi var. Serap Kadıoğlu’nun sorularını cevaplamış Ertaş. Gayet samimi bir ortamda gerçekleşen bir söyleşi bu. Kadıoğlu’nun ifadesiyle abi-kardeşin bir sohbeti bekliyor okuyucuyu.

Şiir, edebiyat, dergiler merkezli söyleşide Ertaş’ın özellikle gençler için mesajları dikkate değer. Aynı zamanda şair abilere de bir mesajı var Ertaş’ın: Şair abilerimiz genç şairleri kendilerine benzetmeye çalışıyorlar. Bu, şiire yönelmiş bir ihanettir. Genç şair kendi yolunu bulmalıdır.”  

Modern şiir ve şiir okuyucusu üzerine Ertaş’ın verdiği cevap günümüz şiir ortamını özetler nitelikte: “Modern şiirin büyük bir oranda içe dönük bir yapıya evirildiğini düşünüyorum. Geniş bir okur kitlesi de olmuyor doğal olarak. Büyük bir okur kitlesini kim istemez ki? Ama okur sayısı artsın diye şiirden taviz vermek kabul edilemez. Ya da şiir dışı unsurlarla kitle kazanmak da onaylanamaz. Yazdığınız şiir olsun, gerisinin ehemmiyeti yok.”

Cengizhan Orakçı’dan “Hüma” şiiri

Cengizhan Orakçı şiirini severek okurum, kendime yakın bulurum. Aynı göğün kanat çırpınışlarını hissederim dizeler arasında. Hüma adlı şiiriyle yer alıyor Şiar’da Orakçı. Masal zamanlarından günümüze kadar soluk soluğa gelen bir hümanın türkülere konan sesi.

Göğün en yüksek kuşu bir türküye konar bazı
Söylenmekten yorgun görülmekten nasipsiz
Ne çok beklenmiş hem kışı          
Hem yazı

Taşlar dil olur erir yüce kelimelerin karı
Var mıdır senin mecâlin hallerin nice
Birazdan sel alır bağları
Kalır mı geriye dünyanın varı

Şiardan dizeler

Biz artık görüşemeyiz
Çünkü
Göçüp gitmişiz artık biz.
Derdini sırtına vuran hissiz taşır kederi
Yemiş dalından kurutulmuş kâğıtlara bir not bırakır
Uslu durmak hayatta ne ağırdır

Metin Erol

Sabrı ipe serdiğim yağmur akşamlarında
Her mübareğin bir kefareti vardır
Çünkü
Mutsuz girilmez cennetin kapısından

Gazi Balcı

Kandan harflerle yontulur gövdesi aşkın
Vebali kemikten oluklar içinde taşınır
Kışkırtır göğü buhur kokusu
Bir ayin öncesinin cinnetidir bu

Hatip Çiçek

ben yaşlanırken
incindiğim neşeye
sadece gülümsedim

Orhan Tepebaş

Olmuş bitmiş
Oklara okunmuş dua
Kurşuna üflenmiş nefes
Yaz görünmez yazın
Görünmeyen duvara”

Elizabet bunları bilemez

Fatma Şengil Süzer

Her yaş ölmek için biraz erken
Her gençlik yaşamaya geç kalan
Çırpınırken saçından tutar dünyayı
Son nefes elde saç dünya bir tutam

Serap Kadıoğlu

Yalan söylersem çok şey değişecek
paslı dişlilerin yerine yenisi
her gün pazartesi olacak
vardiyalar kabirden elzem
söylemezsem hiç.

Süreyya Altunkara

Senin duruşun aynasıdır dünyanın
Esmer çocuklar yüzünü izler gelir
Esmer çocuklar bir dil bulur sende
Türkçe senin en güzel sesindir”

Fatih Memiş

sükut dersi yarım kalmış açık rahlemde
tahliyesi imkânsız halatları kırılmış bitimsiz hüzünler
hayatı yarıda keser davudi sesiyle müezzin
aynalara soyunur suçunu zaman
siz hangi mevsimin yolunu gözlersiniz

Vahdettin Oktay Beyazlı

İptidai çağların nil’idir yuvalanan

kadınların ellerinde dua durakları

Elini elimize dokundurmadan

Mahşerî güllerin ortasında
körelt kirpiklerini
kanım öyle ki bülbülün utandığı”

Cihat Adıman          

Uyku baloncusunun hikâyesi

Edebiyat Ortamı dergisi dopdolu bir sayı ile ulaştı 63. sayısına. Şiir, öykü, deneme, kitap yazıları derken iki aylık süre içerisinde ellerinden düşmeyecek bir Edebiyat Ortamı bekliyor okuyucuları. Dergiyi okudukça günümüz edebiyatına dair umutlanmamız için o kadar çok sebep çıkıyor ki karşımıza. Ben başta değerli şair Arif Ay olmak üzere dergiye emeği geçen herkesi kutlamak istiyorum. Ayrıca her türlü zorluğa rağmen şiir ve öykü yıllığını devam ettiren Edebiyat Ortamı da daha büyük bir tebriki hak ediyor.

Edebiyat Ortamı’ndan ilk paylaşımım Nevzat Akyar’ın Uyku Baloncusu adlı öyküsü. Bir şairin kaleminden çıktığını belli eden bir öykü bu. Hem anlatım hem de konu olarak şairanelik belli ediyor kendini. Akyar’ın lirik sesi öyküyü de –içinde ironi barındırsa da- fantastik bir havaya çekiyor. Bir baloncunun sadece çocukları eğlendiren bir satıcı olmadığını görüyoruz. Hayal dünyasının rengârenk yürekli baloncusu ile tanışmak için Akyar’ın öyküsü Edebiyat Ortamı okuyucularını bekliyor.

“Bileğine sarılı yumaktan bir ip çekti, ipin ucundaki küçük bir balonun ağzını gevşetip kendi ağzına dayadı. Olanca gücüyle bütün havayı içine çekti. Olduğu yerde, merdiven altında serbest kolunu başının altına yastık yaparak kıvrılıp uykuya daldı…”

Kamil Aydoğan’ın ardından

Kamil Aydoğan’ın ardından Arif Ay’ın kaleme aldığı bir yazı var dergide. Aydoğan’ı tanıyanlar bilir ki onun yüreğinin bir köşesi hep dağ havalarını arzular dururdu. Arif Ay da değerli dostunun ardından “Dağlar seni bekliyor Kamil” diyerek sesleniyor. İçli bir veda yazısı bu. Bir film şeridi gibi geçen yıllara göndermeler olan, hüznünü içinde biriktiren cümleler ile veda ediyor dostuna Arif Ay, rahmetle ve özlemle.

“Andırın, İkindi Yazıları, Nedim Ali ve sen; küçük bir kasabada büyük bir orkestra yönettiniz. Ne kadar coşkulu, ne kadar samimiydiniz. Anadolu’nun kadim dili sizin de dilinizdi adeta. Senden çok önce giden Nedim Ali’ye ve sana Yüce Rabbimden rahmet diliyorum.”

Engin Elman’dan bir lâle hikâyesi

Engin Elman’ın“Afrika’nın Yapayalnız Lâlesi” adlı öyküsü yer alıyor Edebiyat Ortamı’nda. Kendinizi Afrika gibi yalnız ve ıssız hissedeceğiniz bir öykü bu. Çocukluk yıllarının kokusu üzerine sinen cümleler okuyacağınız öyküde, minik bir bedenin yitip giden hayatı ve kendini yükselen binalar ve mezarlar arasında kaybolmuş hisseden bir kayıp ruh. Çocukluk gidince insanın bir yanı da gidiyor ister istemez.

“Çocukluğumda, içinden geçerken hüzün topladığım şehirler vardı. Artık içinden geçtiğim şehirlerin isimlerini bilmiyorum. Şairin ‘Laleli’den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız.’ mısraı çınlıyor kulaklarımda. Lale, Afrika’da bir rüyaydı. Afrika, Mezopotamya’da bir ağıttı. Suriyeli mülteciler, sahipsiz mezarlar, kimsesiz insanlar, kar çiçekleri, laleler, çocukluğum bir bir dökülüyordu içimden. Şimdi son sürat hızla giden bir otobüsün cam kenarı koltuğuna sinmiş, dönüş hüzünleri biriktiriyorum.”

Edebiyat Ortamı’ndan mısralar

Yaşayarak dinsin istedim acılarım
Nankörlüğüne aldırmadan zamanın
Topladıkça dağıldı günlerim
Armağanım olsun analara
Kırlardan topladığım çiçekler misali
çocukluğum

Arif Ay

Biz Leyla’yı çölde sevdik
Güldüremedik şehirde, ama
Öldürmedik Mecnûn’u dilinde.

Abdurrahman Adıyan

Sincan banliyösü uydu aracı
Hava Durağında şöyle duracak
Diklenip bir güzel soru soracak
Gerili yay olsun duygu sayacı

Cevat Akkanat

Geçip gitmenin kıblesinde kuşların kıraati
Açlığa boyanmış bir sofranın tokluğunda
Gölgesiz ölülerin kınalı saçlarını örerken
Miras kalmış evhamlar koridorunda

Mehmet Baş

Ölümü cebinde taşıyan Alaeddin Özdenören

Temmuz dergisi 24. sayısına ulaştı. İstikrarlı bir şekilde ilerliyor dergi. Ürün çeşitliliği bakımından dikkat çekici bir ivmesi var Temmuz’un. Dergilerde genelde öykü ve şiirler karşımıza çıkarken Temmuz’da deneme, inceleme yazıları önemli yer tutuyor. Bu anlamda önemli işler yapıyor dergi. Kaynak eserler yayınlayarak arşivlik sayılarını okuyucuları ile buluşturuyor.

Mustafa Yılmaz şair Alaeddin Özdenören hakkında yazdığı bir yazı ile yer alıyor dergide. Biyografik bir yazı olsa da Yılmaz’ın yazısı bize merhum şairimizi şiirleri ve eserleri eşliğinde anlatıyor. Bir Özdenören portresi var karşımızda. Kulağımızda çınlayıp duran bir şiir var:

Gülüm gülüm
Bu kentin koynuna girdiğim günden beri
Cebimde ölümüm
Avuç avuç dağıtırım insanlara
Bir türlü tükenmez ölümüm.

Edebiyat dergileri ve isimleri

Komumuz edebiyat dergileri ama Temmuz’da da konusu edebiyat dergileri olan bir yazı yer alıyor. Mustafa Bostan edebiyat tarihimizin izini sürmeye devam ediyor. Bu kez son dönem edebiyat dergilerinin isimleri üzerine bir yazı kaleme alırken bizi öncelikle edebiyat tarihinin dergiler sokağında bir yolculuğa çıkarıyor. 1800’lü yıllardan başlıyor bu yolculuk. İlk çıkan dergiler, içerikleri, isimleri derken günümüz dergilerine kadar geliyor bu anlatı.

Dergiler önemli. Dergisiz edebiyat olmayacak kadar önemli. Bir dergide ilk kez 1995’te yazmaya başlayan, ilk dergisini 1996’da çıkarmış biri olarak şunu gönül rahatlığı ile söylüyorum her zaman; derdi olan dergi çıkarır. Derdi olmayan da dergi çıkararak başına bir dert almış olur, o da ayrı bir konu.

Dergiler ve dergi isimleri ile tespitlerini sürdüren Mustafa Bostan, günümüz dergilerinden on iki tanesi ile mini bir soruşturma gerçekleştirmiş. Dergi isminin anlamı, isim koyma hikâyeleri gibi keyifli bir soruşturma sunmuş bizlere. Birkaç örneği buraya almak istiyorum.

Bûtimar: Derginin ismi Fars mitolojisinde yer alan bir kuştan gelmekte. Gam kuşu anlamına gelen Bûtimar, denize aşkla bağlı bir kuştur. Öyle bir aşkla bağlıdır ki denizin suyundan içerse denizin kuruyacağını suyun tükeneceğini düşünür. Bundan dolayı susuzluktan ölür. Bûtimar kuşunun hikâyesini kendi hayatımla özdeşleştirdiğim hatta bu hikâyeyi içselleştirdiğim için dergiye isim olarak seçtik…

Mahfel: … Mahfel sözlükte toplanma yeri anlamına geliyor. Toplanmasaydık bu dergi çıkmayacaktı. Tasarımcımızın bu kelimeyi ikiye bölüp üretmesi de bir yere kadar ikimiz arasında bir sır olarak kaldı tabii. “mah” mahvetmek, “fel” ise duygu ve düşünceyi bir arada toplamak. Yani Mahfel’in bir anlamı da duygu ve düşünceyi bir araya getirip ortadan kaldırmak. Böylece sloganla da –İstediğiniz cevapları vermeye geldik- bir irtibat kurulmuş oluyor.

Teferrüç: Kelime anlamı gam dağıtmak amacıyla gezme, dolaşma, temiz hava alma demektir. Sultanbeyli’de iki tepe vardır bunlardan birinin adı Teferrüç. Teferrüç Tepesi eskiden padişahların ava ve pikniğe gittiği yermiş. Sultanbeyli’de bulunan bir diğer tepenin adı ise Aydos Tepesi. Aydos isminde bir de edebiyat dergisi var. Biz de edebi bir rekabet amacıyla bu ismi verdik…

Bir Asya var ki Asya’dan içre

Burada da yinelemekte fayda görüyorum, şairlerin yazdığı öyküleri okumakta fayda var. Şiirle öykünün nasıl harmanlandığına şahit olmak için bu dünyaya da uzak durmamak gerek.

Davut Güner Temmuz dergisinde “Bir Zamanlar Asya” adlı öyküsüyle yer alıyor. Cümlelerin kıyısından köşesinden tutunan şiire şahit olarak okunacak bir öykü bu. “Bir zamanlar, görkemli imparatorluklar, muhteşem ordular, atlar, kılıçlar, kalkanlar, zırhlar, ufka sürüklenen tozlar, savaş meydanları, şanlı zaferler… Asya Asya!” terennümleri ile başlayan öykü üniversite sıralarında kalbini Asya isimli bir kıza kaptıran Ahmet’in öyküsüne dönüşüyor. Asya’nın uçsuz bucaksız bozkırlarından Asya’nın kalbine uzanan bir öykü bu.

“Üç dört asır önceki görkemli Asya… Kırk yıl önceki masum yüzü ve bütün çaresizliğiyle, Belkıs gibi güzel olan Asya. Bir hasret, bir keder içimi kavurur…”

 

Mustafa Uçurum

 

 

Güncelleme Tarihi: 03 Eylül 2018, 09:04
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20