banner17

Temmuz 2018 Dergilerine Genel Bir Bakış-2

Ayasofya, Türk Edebiyatı, Şehir ve Ayasofya Çocuk dergilerinin Temmuz 2018 sayıları hakkında Mustafa Uçurum yazdı.

Temmuz 2018 Dergilerine Genel Bir Bakış-2

İslâm’ın içini boşaltan Müslümanlar

Ayasofya dergisi her sayısını merakla beklediğim dergilerdendi. İyi bir ekiple, unutulmayacak işler yaptı. 24 sayılık anılar demetini bizlere armağan ederek dergi kapanma kararı aldı. Elbette bu üzücü bir haber… Ben dergiye emeği geçen herkesi cân-ı gönülden tebrik ediyorum. Anılar defterimizdeki dergiler sayfasında Ayasofya’nın özel bir yeri olacağını söylemek istiyorum.

24. sayıdan yapacağım ilk paylaşım Mahmut Erol Kılıç’a ait. Günümüzün en önemli sorunlarından birine değiniyor Kılıç; İslam’ın içinin boşaltılması hem de Müslümanlar eliyle. Gözümüzün önünde canlanması istenen sahne çok tanıdık; akla ziyan soru ve mevzularla İslami mevzuları en alt seviyeye çekmek. Bunu yaparken de gayet ciddi bir tavır takınmak. Mahmut Erol Kılıç’a göre yapılan bu tür faaliyetler İslam’ın içini boşaltmak için yapılan birer gizli tuzak.

İran’dan bir örnek veriyor Kılıç yazısında. Bir mollanın ortaya attığı mevzuya dikkat çekiyor durumun vahameti anlaşılsın diye. “Bir kişi bir eşeğin sütünden içse sonra o eşeğin sıpası yani yavrusu olsa bu kişi o sıpanın üstüne binebilir mi? Yani sütkardeşliği hükmü burada da geçerli olacak mı?” Türkiye ya da İran fark etmiyor. Bir şekilde zarar gören İslam oluyor.

Tespit Kılıç’tan geliyor: “Bence bunun birinci sebebi içi boşaltılan din anlayışının sahayı kaplamasıdır.”

Bir 15 Temmuz şehidi, Halil Kantarcı

15 Temmuz’un ikinci yılında şehid Halil Kantarcı üzerine bir yazı ile Orhan Özekinci yer alıyor dergide. “Halil’le Benim Aramdaki Farklar” adlı yazı ile kendi dünyasından Halil Kantarcı’nın şehadete uzanan yürüyüşüne bir iç geçirme var Özekinci’nin yazısında. Yazının sesine aşinalığımız başka bir metin üzerinden olsa da konu Halil Kantarcı olunca muhabbetle karşılamak düşüyor yazıyı.

“Halil’in melek gibi üç çocuğu vardı, benim bir tane bile arkadaşım yok.”
“Halil o kokoreççinin önünde hainlerin tüfeğindeki ateşten korkmadı hiç. Ben her ateşte yere attım kendimi.”
“Halil’i şimdi kim görse tanır, dua eder, hayırla anar. Beni dünyada anca birine benzetirler, adres sorarlar.”
Halil 80 darbesinde doğdu, 28 Şubat’la karardı hayatı, 15 Temmuz darbesiyle ruhu en yüce âlâya ulaştı. Ben 1980’da doğdum, bir müddettir ölmüyorum sadece.”

“Halil çok çalıştı kazandı, ben kaybettim.”

Ayasofya’dan şiirler

Ölmüş tanıdıklar çoğalıyor durmadan /

Vaktimiz geliyor, görüyor musun?

Yaşayan herkesin unuttuğu o

Nefes aldıkça acıtan bir şey”

(İbrahim Tenekeci)

günümü geç eyleyen hayat, nasılsın

uykumu alamıyorum daha azim, daha gayret

seninle konuşmak istiyorum küfür etmeden

iskemleye doğru çöküp masayı titretmeden

(Muhammed Said Çimen)

Uzaktan sevmenin haddi hesabı yok bu devirde

Deliler gibi gezmiyoruz sonra çölde

Çölde hayat yok, çölde sen

Beğenilen çok uzak, fotoğraflar çok yakın

Seni instegramda bulamıyorum, ne güzel Leyla

(Harun Yakarer)

Fark ettim, dünyayı
evi sananların cepleri hep boş
cenaze evinde gülümseyen
ellerini göğe uzatan adamlar
ölülerin ceplerini yokluyorlar

(Merve Şahin)

Mehmed Niyazi Özdemir’in Ardından

Türk Edebiyatı dergisi 537. sayısında; Mayıs 2018’de aramızdan ayrılan Mehmed Niyazi Özdemir’e ve Semavi Eyice’ye özel bir bölüm ayırmış.

Özer Ravanoğlu altmış yıllık dostunu kaybetmenin acısı ile kaleme almış yazısını. Tanışmalarından, yaşadıklarından bahsederken Ravanoğlu, aynı zamanda bizlere 60’lı-70’li yılların bir fotoğrafını da sunuyor. Siyasi gelişmeler, öğrenci olayları, vakıflar, dernekler derken Mehmed Niyazi’nin fikri yapısının oluştuğu zeminlere de şahitlik ediyoruz.

Ahmet Güner Sayar Mehmed Niyazi’nin eserlerinden bağlamla bir tarih yolculuğuna çıkıyor. Mekânlar, olaylar, kişiler çıkıyor karşımıza. Edebiyatçı ve tarihçi Mehmed Niyazi var Sayar’ın yazısında.

Ahmet Koçak, tarih romancılığında Mehmed Niyazi’nin yerinden bahsediyor. Bir tarih romancısı nasıl olmalıdır, bunu Ahmet Koçak örneklerle anlatıyor: “Niyazi Bey’in bir özelliği de yazdığı romanlar basılmadan önce romanın geçtiği yerlere gidip yerinde görmesi, romanda geçen mekânları bizzat ziyaret etmesiydi. Yemen’e de Plevne’ye de bunun için gitmişti.”

Şerif Aydemir de iyi bir takipçisi olarak anıyor Mehmed Niyazi’yi. Tarihe, geleneğe verdiği önemi örneklerle anlatıyor Aydemir. Güzel ve yerinde bir karşılaştırma var Aydemir’in yazısında: “Yahya Kemal için tarih kültürünü şiirle gönlümüze taşıyan adam diyenler olmuştur. Doğrudur. Mehmed Niyazi Özdemir de şiirle değilse, şuurla tarih kültürümüzü zihnimize taşımıştır. Bizi sürekli tarih düşüncesine ve tarih felsefesine davet etmiştir.”

İstanbul hafızasını kaybetti

Semavi Eyice’nin ardından asistanı Sema Doğan’ın bir yazısı var Türk Edebiyatı dergisinde. Hocayı bugüne kadar tanımayanlar ve daha yakından tanımak isteyenler için faydalı bir yazı bu. Biyografisi, çalışma tarzı, öncelikleri, İstanbul sevdası ve daha birçok detay bilgi sunuyor bizlere Doğan. Bir not paylaşmak istiyorum yazıdan: “Semavi Hoca’nın ‘İstanbul sevdası’ dolayısıyla kendisini tanıtmak ve “İstanbul-hoca” ilişkisini vurgulamak maksadıyla, vereceği bir konferansın tanıtımı sebebiyle bilboardlara yazılan “İstanbul’un hafızası” ifadesini duyduğunda çok hoşuna gitti. Çünkü hoca böyle bir tanımlamaya layık biriydi.”

Adı Kudüs olan şiir

Türk Edebiyatı’nda bu sayı tek şiir var. Ahmet Şenol Alkılıç’ın şiiri Kudüs üzerine.

“dağ oldu basbayağı

gümrah suları oldu çağıl çağıl

yamaçları oldu gürbüz bulutlara

eli ayağı kalbi ve bıçağın soğukluğuyla

yüreğine şekil verdi kayalar

toprağa kan verdi onu terk etmeyen yüreği

kafası tevhidin anıtı oldu vicdanı erdi

ve adı Kudüs olan

düşünce bir sevdaya

kalbi Filistin oldu

Dünyaya aynı acıdan bakıyor Bülent Akyürek

Şehir dergisinin19. sayısında Bülent Akyürek söyleşisi var. Mustafa İbakorkmaz gerçekleştirmiş söyleşiyi. Akyürek’ten bir cümle okuyacak ya da dinleyecekseniz kendinizi pimi çekilmiş cümlelere hazırlayın. Sanki başka bir âlemden konuşur Akyürek. Acısı olan ve bunun şifasını cümlelerde arayan bir yazarla karşı karşıya olduğumuzu hissettiriyor bize her cümlede. Söyleşiden yapacağım paylaşımlar da aynı özgünlüğe sahip. Ayrıca bir yazı atölyesi havasında da okunabilir bu söyleşi.

“Bir darağacına çıkmışsın da sana son cümleni sormuşlar. Bu dünyada son cümleni söyle git demişlercesine yazarım.”

“Kıyameti ertelemiyor ya da anında getiremiyorsa cümle kurmanın da bir anlamı yok.”

“Kurduğun cümle birini öldürmüyorsa, çıkarken seni, vururken ötekini öldürmüyorsa cümle kurmanın bir anlamı yok.”

“Öğle namazına nasıl kalkılır? Çok mu abes bir şey. Çünkü sabaha kadar oturan, televizyon karşısında, internet başında sabahlayan bir ümmet var. Doğal olarak da akşama kadar uyuyorlar.”

Doğallığın halıdaki yüzü; Bünyan halısı

Ünü Türkiye’yi çoktan geçmiş Bünyan halısı üzerine yazmış Hasan Yüksel. Doğallığı, yapılış aşamaları, desenlerinin anlamları gibi birçok konuda bilgi veriyor Yüksel. İlk örneklerine bundan 400 yıl öncesinde rastlanan Bünyan halısının en önemli özelliği tamamen doğal malzemeden üretilmesidir. Özellikle halıcılıkla ilgilenenler için tüm bilgiler var yazıda. Yazıyı okuduğumuzda “Halı deyip geçmemek gerek.” diyoruz. Kökenleri Orta Asya’ya dayanan bu halılar kültürümüzün canlı bir örneği olarak yaşamaya her şeye rağmen devam ediyor.

Destanlar anlatır bizi

Şehir dergisinden son paylaşımım Mehmet Karaaslan’a ait. Destan geleneğimiz sosyal yaşantımızın dizelere yansıyan en somut halidir. Toplumu derinden yaralayan olaylar hakkında âşıkların yazdığı destanlar bir tarihi belgedir aslında. Hiçbir kaydın tutulmadığı dönemlerde bile bu destanlar toplumun yaşadığı acıları, hüzünleri kayda geçmiş ve yaşananların bizlere kadar ulaşmasını sağlamıştır. Karaaslan, Âşık Salih’in Kıtlık Destanı hakkında yazmış. 1845 yılında Kayseri’de ve çevresinde yaşanan kıtlık hakkında bilgi veren Karaaslan, daha sonra Âşık Salih’in şiirini paylaşıyor. Hayatın yaşanmaz hale geldiği bu felaketi Aşık Salih’in dizelerinden öğreniyoruz.

“Şehr-i Kayseri’ye düştü bir figan

Gelmemiş Bu gibi kıtlık zamanı

Hâss ü âm çağırdı üç gün el aman

Çare yok bozulmaz Huda fermanı

Nice Yetimlerin gül benzi soldu

Her bir şey bahada nihayet buldu

İlle ki fukara en zebûn oldu

Onlara merhamet kıla Rahmanı

Kalktı bereket bütün eşyadan

Cümle gafil oldu hep akrabadan

Rahat mı istersin gayrı dünyadan

Yakın Kitap’taki ahir zamanı

Tarih bin iki yüz altmış ikide

Zuhur etti kıtlık çün Kayseri’de

Salih’im, dediğim ya Rabbi, dilde

Bir dahi gösterme böyle tufanı

Çocuklara ve çocuk kalanlara Ayasofya Çocuk

Son yıllarda yayınevleri çocuk yayınlarına önem ve hız vermeye başladı. Bunun elbette ticari bir yönü var ama bilinçli okuyucu kitlesinin hassas bakışı sayesinde yayıncılıktaki kalite de gözle görünür bir şekilde yükselmeye başladı.

Çocuk dergileri bu bağlamda daha hassas bir noktada duruyor. Çünkü süreli yayınlarının kendi iç evrenlerinde farklı konumlanması gereken bir durumları var. Yenilenerek beğeni seviyesini düşürmeden bir iş ortaya koymak oldukça güç. Bu bağlamda özellikle magazinden uzak kalarak bir iş ortaya çıkarmak bir nesli inşa etme noktasında daha da önem kazanıyor.

Ayasofya Çocuk dergisi önceliklerine dikkat eden bir dergi. Ayasofya dergisinin katkılarıyla hazırlanan Ayasofya Çocuk. Elbette Üsküdar Belediyesi Gençlik ve Eğitim Merkezi’nin de katkısını unutmamak gerek.

Şiir, deneme, hikâye gibi türlerle çocuklara sesleniliyor. Derginin sayfaları arasında ilerlerken görüyoruz ki sadece çocuklar değil gönlü çocuk kalan okuyucular da Ayasofya Çocuk okuyucusu olabilir gönül rahatlığıyla.

Tuhaflıklar Ülkesi: Japonya

Ayasofya Çocuk’tan ilk paylaşımım Feyza Kartopu’na ait. Bizleri Japonya gezisine çıkarıyor Kartopu. Kahramanımız Nuri Çokgezen. Japonların kendine has yaşamları, kültürleri, bizlere acayip gelen tutumları anlatılıyor nükteli bir dille.

Ayasofya Çocuk dergisinin en özel yanlarından biri de çizimleri. Dergide yayınlanan eserler için özel olarak yapılıyor çizimler. Bu da eserleri daha özgün hale getiriyor.

Kaçanı kovala

Dergide çocuk yazarların yanında edebiyat dünyamızdan tanıdığımız isimler de yer alıyor. Nilüfer Zontul Aktaş, dergide Kararsızlık / Kaçanı Kovala adlı masalını anlatıyor bizlere. Aktaş’ın Ninem Korkut olduğunu da düşünülünce bu masal daha bir keyifle okunuyor.

“Çesi tüm eşyalarını yerli yerinde kullandıkça zamanı bereketli oluyordu artık. Dolabını açtığında gülümsüyordu her şey. Ayıcık Moni gibi.

Karar vermek de zor değildi Çesi’ye bundan sonra. Kaçanı kovalamak sözüyle nice işler başaracaktı, kim bilir?”

Ayasofya Çocuk’tan dizeler

“Ezan kamet çiçeği açtı

Minik kulaklarında

Adı armağan gibi sunuldu

Cuma şafağında

Evimizin cennet kokusu

Ailemizin neşesi oldu

İyi ki doğdu kardeşim

İyi ki doğdu

(Mahmut Bıyıklı)

Dedemin bahçesinde öğrendim ben

Yalın ayak basmayı toprağa

Yol tarif etmeyi bahçedeki kuşlardan

Susmayı topraktan öğrendim

(Hilal Işık)

Bir küçük çiçek bahar kokulu

Sararmış sanki güneş olmak için

Bir küçük çiçek sırma dokulu

Gel hadi güzel çiçek kollarıma sin

(Muhammed Baran Aslan)

Her peygamber çobanmış

Ümmetini gözetmiş

İlk imtihan sabırmış

Dağı taşı dolaşmış

(Enver Çapar)

 

 Mustafa Uçurum


Güncelleme Tarihi: 15 Temmuz 2018, 23:21
YORUM EKLE
banner8

banner20