Tanpınar'a talebe olmak bir şans addedilirdi

Baha Tanman, Karabatak dergisindeki söyleşide çocukluğundan, hocası Hafız Hasan Efendi'den elif-ba öğrendiği günlerden, ailesinden, validesinin Tanpınar'la olan talebelik münasebetinden ve eski İstanbul'dan bahsediyor. Ahmed Sadreddin yazdı..

Tanpınar'a talebe olmak bir şans addedilirdi

Müslüman şehirlerin en müstesnalarından biri olan İstanbul hakkında engin bir malumatın taşıyıcısı olan Prof. Dr. Oktay Aslanapa ve Prof. Dr. Semavi Eyice'nin ardısıra yoluna devam eden bir münevver Baha Tanman. Bir çok çalışmaya imza atmış, konferans ve sempozyumlarda bildiriler sunmuş, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi ve Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi'nde bir çok madde kaleme alan Baha Tanman, kuşkusuz günümüz kültür hayatının nadide şahsiyetlerinden. Ali Ural yönetimindeki Karabatak dergisinde, İstanbul Üniv. Edebiyat Fakültesi'nde Türk-İslam Sanatı Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Baha Tanman ile yapılan bir röportaj mevcut. Derginin Eylül-Ekim 2014 tarihli 16. sayısında Songül Koç'un sorularını cevaplayan Tanman, bir çok hususa birden dikkat çekmiş.

Baha Tanman Hoca kendisine tevcih edilen soru üzerine röportajın ilk kısımlarında Ahmet Hamdi Tanpınar ile validesi arasındaki hoca-talebe ilişkisini anlatıyor. Baha Bey'in validesi Saffet Tanman'ın Batnas Tepeleri'nde Zaman isimli bir hatırat kitabı var. Tanpınar'la aralarındaki münasebet oradan belki daha iyi okunabilir. O zamanlar henüz sekiz yaşında bir çocuk olduğunu söyleyen Baha Tanman, Ahmet Hamdi Tanpınar'ı yalnızca sima olarak hatırlayabildiğini kaydediyor.

Tanpınar'ın talebesi olmak bir şans

Hoca, annesinin Ahmet Hamdi Tanpınar'ın öğrencisi olmasının büyük bir şans olduğunu vurguluyor. Zira Tanman'ın validesi İstanbul'un eski semtlerini, Koca Mustafa Paşa'yı, eski sokakları, çeşmeleri ve konakları Tanpınar'la birlikte gezme imkanına sahiptir. Saffet Hanım, Tanpınar'la bu gezintiler esnasında hiç havadan sudan boş konuşmalar yapmadıklarını, dedikodu etmediklerini, sürekli kültür tarihi üzerine sohbet ettiklerini söylermiş oğluna.

Saffet Hanım, hocası Tanpınar'la birlikte Çengelköy'ü, Koca Mustafa Paşa'yı, Üsküdar'ı sohbet ede ede dolaşırlarmış. Tanpınar, Boğaziçi'nde denize akan derelerin vadilerindeki bostanlarda gezmeyi çok severmiş. O bostanların çevresinde ahşap evler bulunur, denize daha yakın kıyılardaki yalılar buradan görünür, merkeplerin çevirdiği bostan dolapları gıcır gıcır sesler çıkarırmış. Tanpınar, buralarda yürürken bazen durur, bütün bu manzarayı müşahede edermiş. Hocasının ahlakı öğrencisi Saffet Hanıma da geçer. O da bostan boylarında gezinmekten büyük keyf alır.

İstanbul'un eski semtleri

Baha Tanman Hoca, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın bu hassasiyetini birkaç şiirinde ve düz yazısında yakaladığını söyleyerek örnekler veriyor. Tanpınar bir yazısında "Sıcak bir yaz, öğle saati bostan gıcırtıları arasında, ondan sonra ahşap bir ev, sarmaşıklar sarmış evi..." derken, bir şiirine de "Herşey yerli yerinde masa, sürahi, bardak" diyerek başlıyor. Daha sonra "Sarmaşıklar ve böcek sesleri sarmış evi.." diyor ve şu mısralar geliyor ardından: "Biliyorum gölgede senin uyuduğunu / Bir deniz mağarası kadar kuytu ve serin..." Tanman, Heybeli'deki evlerinde kuyubaşı gibi bir yer olduğunu, üstü sarmaşıklarla kapalı bu yerde sıcak yaz günlerinde öğle yemekleri yediklerini ve burayı hep Tanpınar'ın bu iki mısrasıyla andıklarını ekliyor.

Evlerinde malayani konuşmalar olmadığını, evlerinin adeta bir ilk mektep olduğunu söyleyen Baha Hoca'ya validesinin anlattıkları büyük katkılar sağlamış. Gemi makine mühendisi olan babası, Tanman'a sorduğu sorulardan hareketle "Tarihe meraklısın. Gel sana Osmanlıca öğreteyim" der. O vakitler Aksaray Valide Camii imamı Hafız Hasan Efendi'den Kur'an alfabesi öğrenmekte olduğu için Baha Bey, "işte elif ba öğreniyorum" deyince babası; Kur'an'ı öğrenmeye devam etmesini fakat Osmanlıca'nın daha başka bir şey olduğunu, Kur'an alfabesinden bazı farkları bulunduğunu vurgular ve şöyle devam eder: "Bâb-ı Âli katiplerinin kendine has bir alfabesi vardı, rik'a. Ben Paris'te verilen dersleri rik'a harfleriyle not alırdım."

Fransa'da okurken rik'a ile not alırmış Fahri Bey

O zamanlar Baha Hoca on veya on bir yaşlarındadır. Babasının notlarını hâlâ muhafaza ediyormuş Baha Bey. Arkadaşları babası Fahri Bey'in rik'a harflerle not aldığını görünce hayret ederler ve 'aman Fahri ne yapıyorsun?" derlermiş. O da "karışmayın bana" diye cevaplarmış.

Baha Bey, babasının Osmanlıca öğretme teklifini kabul etmemiş. Seneler sonra Sanat Tarihi Bölümü'nde asistan olduğu yirmi iki yaşlarındayken Osmanlıca öğrenmiş. Fahri Bey'in oğlu Baha Tanman Hoca'ya bir şeyler öğretme çabası ileriki yıllarda da devam etmiş. İngilizce ve Fransızca bilen oğluna 'gel seninle Almanca çalışalım' dermiş. Baha Bey gençlik hevesiyle ya denize ya oyuna kaçarmış. Bugün babasının teklifini kabul etmediği için çok pişmanmış Baha Bey.

Baha Bey'in ailesi hakkında anlattıkları bir şeye işaret ediyor. “Eski sevicilik” gibi görünecek olsa da söyleyeceğim. O da şu: Ülkemizin münevver tipinde eski zamanlara göre büyük bir irtifa kaybı var. Bugün kendisini aydın olarak niteleyen, öyle görülmeyi isteyen ya da çevrenin kendisine aydın dediği zevat, en basitinden dil konusunda büyük bir bocalama içinde. Araştırmalar ve okumalar yaptıkları alan hakkında en çok eser veren dili dahi öğrenmekten geri duran bir aydın tipine sahibiz. Aslında üzerine eğildiği alan hakkında kuşatıcı bir malumata ve dile sahip olmak münevverliğin gerekliliğinden çok, o alanın talebeliğine başlamanın ilk adımı. Fakat halihazırdaki durum, bu marazın aydınlara(!) kadar sirayet etmiş olduğunu gösteriyor.

Herkes birbirinin dersini verebiliyor

Baha Tanman Hoca bu konuya ve dahasına da işaret ediyor röportajda. Akademisyenlerin yalnızca ihtisasıyla sınırlı kalmasının Amerika'dan yayılan bir hastalık olduğuna vurgu yapan Tanman, bulunduğu üniversitenin sanat tarihi bölümünde böyle bir şeyi kabul etmediklerini, mesela Selçuklu devri uzmanı birinin, Osmanlı devri ve Bizans devri dersleri de verebildiğini ifade ediyor.

Bugün baktığı taraftan başka yönlere kör insanlar önümüze büyük etiketlerle çıkarılıyor ve kendilerine saygı ve hürmet etmemiz bekleniyor. Müslüman ahlakı herkese hakettiği saygı ve hürmeti verir. Ama yalnızca bu kadar. Bir işi bitirdikten sonra diğerine başlaması ve bir işte yorulunca bir başka işe geçmesi tavsiyesini Hazreti Peygamberinden alan Müslüman sanatçıya hezarfenlik, akademisyenine münevverlik gaye olarak gösterilmiştir. Sevgili Peygamberimiz'in bu iki tavsiyesinin yorumlarından bir yorum da budur. O irfana inşallah yükseliriz.

 

Ahmed Sadreddin yazdı

Yayın Tarihi: 11 Eylül 2014 Perşembe 15:55 Güncelleme Tarihi: 03 Mayıs 2017, 21:35
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner26