Şubat 2019 dergilerine genel bir bakış-1

Mahalle Mektebi, Mahfel ve Ayvakti dergilerinin Şubat 2019 sayıları hakkında Mustafa Uçurum yazdı.

Şubat 2019 dergilerine genel bir bakış-1

Türkiye, sözlüksüz aydınlar ülkesi

Mahalle Mektebi dergisi 45. sayısına ulaştı. İstikrarını, özverili gayretini yine bir ödüllü taçlandırdı. TYB 2018 yılın dergisi seçilen Mahalle Mektebi dergisini kutluyor, nice güzel sayılara ve başarılara ulaşmasını diliyorum.

Mahalle Mektebi’nden yapacağım ilk paylaşım D. Mehmet Doğan söyleşisinden. Geniş açılımlı bir söyleşi. Sözden, dilden, romanlardan, Tyb’den, stklardan, D. Mehmet Doğan kitaplarından ve çalışmalarından bahisler açılan bir söyleşi. Kaynak niteliğinde dediğim söyleşiler arasına girmeyi hak edecek bir zenginliğe sahip olan söyleşiden notlar paylaşacağım.

“Devamlılık çok önemli. TYB baştan itibaren sürdürebileceği işleri yapmayı şiar edindi. Kısa vadeli, saman alevi gibi gel geç işlerden uzak durdu. Zoru seçti, bu devamlılık için gerekliydi.”

“Kitap, basılı yayınlar kültürel devamlılığın esasıdır. Tabii 20. yüzyılda başka tür kayıtlar da saklanabilir hale geldi. Ses kayıtları, görüntü kayıtları. Bunlar da önemli elbette. Şimdi bir de elektronik âlem var. Bu da bir bilgi ortamı. Fakat bu sonuncusu çok sıkıntılı. Bilgi kirliliğinin en yaygın olduğu alan bu. Gençler buradan edindikleri bilgileri mutlaka yazılı kaynaklardan tahkik etmeli.”

“Üniversite tahsilimi ‘iletişim’ sahasında yaptım. O zaman Basın ve Yayın Yüksek Okulu’nda okudum. İletişimin esası dil… Akif’in tabiriyle ‘Adam aldırma git’ diyemedim, bu konuyla ilgimi sürdürdüm. Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi’nin yayınıyla ilgili görevim beni konunun daha fazla içine itti. Bu, beni sözlük hazırlamaya kadar götürdü.”

“En çok ilgi gören kitabım, Batılılaşma İhaneti. 1975’teki ilk yayınından itibaren her yıl sürekli basılıyor. Otuz yaş altı bir ilk kitap, üniversite öğrenciliği döneminde ortaya çıkan bir eser. Fakat ilgi görmeye devam ediyor. Ondan sonra Büyük Türkçe Sözlük geliyor. O da defalarca basıldı. Diğer sözlüklerden farkı, öncelikle tariflerindedir. Bir dünya görüşüne dayanmakla beraber objektif bir tanımlama yolu seçilmiştir.”

Necip Tosun’un öykü yolculuğu

Mahalle Mektebi dergisinin öykü ve öykülere açtığı çok özel pencereleri var. Bu sayının dikkat çeken yazısı Necip Tosun’a ait. Adım adım Necip Tosun’un öykü yolculuğuna şahit oluyoruz. Kendi cümleleri ile okuyuculara adeta bir öykü atölyesi keyfini yaşatıyor Necip Tosun’un “Onunla Çok Güzel” yazısı.

“İçtenlikle söyleyeyim ki öykü yazmak benim için bir arayış, bir sığınma ama daha çok bir paylaşma demek. Bir şeylerin eksikliğini, özlemini, acısını, mutluluğunu duyan insanlarla birkaç sayfada aynı havayı koklamak, aynı esintileri hissetmek, aynı tıkırtıları duymak arzusu.”

“Yazınsal serüvenimde öykü dışında hiçbir türde yazmayı düşünmedim. Önce el yordamıyla sonra üzerinde kafa yorarak, emek vererek, türler içinde kendimi ifade edebileceğim en donanımlı imkân olarak belirledim.”

“En verimli yazma zamanım saat gece 23 ile 01 arası… Diğer zamanlarım okumaya ayarlıdır. Günün her anında, defterime notlar alırım. Ağırlıklı olarak elle yazarım.”

“Öykülerimi geç yayınlarım. Yazıldıktan sonra uzun süre beklerim. Artık tamam dedikten sonra yayınlarım. Yazılma süreci ise sancılıdır. Bölüm bölüm, şiir yazar gibi oluştururum öykülerimi. Bir oturuşta bitirdiğim öyküm çok azdır.”

“Öykü benim için aşk gibi bir şey. Öykü, hikâye sözcüğü bile içimi titretmeye yetiyor. Bu da her şeyi bu ‘ışık’tan yorumlamama yol açıyor. Küçük kızımın adını ‘Öykü’ koymam başka nasıl açıklanabilir ki?”

Mahalle Mektebi’nden şiirler

Ve şimdi bir daha ve yeniden, daha derinden
bir hayal kırıklığı daha uzatıverseler bize
alırdık elbet, işte hayat ve işte şiir bu diye!

Mustafa Könecoğlu

geride bir dünya, paçavralar, kadavralar
saksıda orkide, bahçede ne güzel durur oysa
uzamaz ama bu türler, iç geçirmeler
geride ne bıraktıysan o
bir tek kaçmak istediğin ne varsa
bulursun yanıbaşında
geride bir hayat, geride.

Ömer Korkmaz

prouhhon yoktu henüz
vadilerin arasından lotus yapraklarının
sessizliğin kat çıktığı o sıcak havuzların
kuş uçuşu iki miladı sığdıracak zamanın öncesinde
ayaklarına yılan sarmalı keşişleri bağlayan
uygun adım yürüyen o kız
medeniyet annenin son gözağrısı
çay yılını bir demlik buhur ile karşılıyordu

Yunus Emre Altuntaş

çocuktan hüzün biçimlemek
bir kuş cenazesinde
Muhammet

Ali Karahan

Şairleri niçin öldürmeliyiz?

Mahfel dergisi, Muhammed Münzevi’nin Şairleri Niçin Öldürmeliyiz? İsimli yazısı ile açıyor sayfalarını. Münzevi, şairlerin neden öldürülmesi gerektiğine dair yer yer ironi yer yer hırs sınırlarını zorlayan bir yazı yazmış. Birkaç sebebi buraya almak istiyorum.

“Şairlerin kimi kendini hakikat habercisi addeder. Şair kimdir ki hakikati haber verebilir? Hakikat şairin marifetlerinden olamaz. Şair hakikati arayabilir ancak bulamayacaktır.”

“Şairler Kuran’da işaret edildiği gibi tehlikeli insanlardır. Onlar her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar ve yapmadıkları şeyleri söylerler.3 Bazıları müstesna olsa bile kimin müstesna olduğunu anlamak biraz zordur.”

“Şairlerin bir kısmı da beceriksiz insanlardan oluşur. Bunlar sorumluluk sahibi olmak nedir bilmezler. Kendilerini fildişi kulesinde gördükleri için küçük dağları yarattıklarını, insanların onlara hizmet etmek için var olduklarını düşünürler. Bunların ellerinden hiçbir iş gelmez, yan gelip yatmaktan iyice tembelleşmişlerdir ve herhangi bir konuda iki kelimeyi bir araya getirmekte zorlanırlar. Bir de beceriksiz olduklarını kabul edip iyi şiir yazdıklarını dillendirmekten geri durmazlar.”

“Kimi şairler de ödüllüdür. Her yıl ödül alır bu sınıfa giren şairler. Adeta bu sınıf onlar için geçim kaynağıdır. Gençlerin önüne geçip onlara haksızlık ederler. Bunların ürettikleri şiirimsi gevelemeler yarınlara elbette kalmayacaktır.”

“Şairler mecazen öldürülmelidir ki yeni şairler de var olsun!”

Felsefe ile komşu edebiyatçılar: Ahmet Kutsi Tecer

Felsefeye komşu edebiyatçılara devam ediyor Mahfel. Bu sayının şairi olarak Ahmet Kutsi Tecer’i yazmış Beyza Özkan.

“Söz konusu sanatçının felsefe ile ilgili doğrudan bir çalışması yoktur, ancak yazdığı şiir ve diğer edebi türlerine bakıldığında felsefi eda, bir kısmında da olsa sinmiş durumdadır. Bu havayı, edayı taşıyan eserlerden bir tanesi aklıma geliyor: “Geceleyin bir ses böler uykumu / İçim ansızın ürpermeyle dolar: Nerdesin?’’ mısralarıyla başlayan şiiri. Bu şiir okunduğu zaman, kendini anlatan niteliktedir. İlk okunduğu zaman bir bekleyişi çağrıştırır, daha da dikkatli okunduğu zaman şiirdeki ses özelliklerinin bekleyişi çağrıştırdığı daha da kuvvetlenir. Şiirde seçilen sesler, kullanılan kelimeler, sanatçı tarafından spiritüel bir etki yaratmak adına kullanılmıştır. Bu spiritüel durum ve bu durumu vermeye çalışan sesler, sanatçının kendisini bekleyen esrarlı bir varlığın olduğuna işaret etmektedir. Fakat şiirde açık bir kapı vardır: Bu açık kapı, kendisini bekleyen esrarlı varlığın kim oluşundan gelmektedir. Şiiri okuyana göre bu ses anne, sevgili ya da Tanrı gibi ruhun kendisine bağlandığı en kıymetli varlıkların sembolüdür. Öyle kurgulanmıştır ki şiir, dokusuyla felsefi edayı hissettirir. Bu eda, kendisini gözle görülmez ve elle tutulmaz bir varlığı anlatışında gösterir.”

Mahfel’den şiirler

Yine de hummadan ölmeden şehre

Bir çit çekmeliyiz çevresine gizlice

Boynumuza dolanan yular eskimeden

Şehre bir yontu dikmeliyiz

Bengilik düşüncesiyle

Neden sonra gölgesine oturup putumuzun

Şöyle deriz belki

(bir safrayı sözcüklerle içimizden atar gibi)

Sahi kimiz?

Sonra başka bir anıtın daha önünden geçeriz

Bekçisi martılar olan

Önünde secde eden yüz başlı kaplan

Sarnıcının kadim suyundan içeriz

İçinde şarkı söyleyen yılan

Her nakaratında yasını tutar

Hiç-kimse oluşumuzun

Ahmet Menteş

sakladığın eylülü çıkardın cebinden

içime güneşli sabahlar bıraktın

bu ışıkla arınmazdı içimizin kiri

hep çocuk kaldın sevdalarda

yüreğini yüreğimle ısıttın

karanlıkta çağıldayan suyu sesinden tanıdın

bana benzemeye çalıştın büyüyen ayla

bu büyüyen ay sanki ikimizindi

dağ seni kamburuyla yıldızlara taşıdı

sana vurulmaktan utandığım ince çağımda

Arif Mete

göğüs sathına dünyamı serdim

çenem umursamıyor artık hiçbir korkuyu

bir beyaz düş alıp koparıyor elimi

-sonsuz-
o ansızın aklımı kopartan gülüşler

sahipsiz dutların kızıla bürünme sevincidir

Ayşe Gönenç

Yazarlık ve mesuliyet

Ay Vakti dergisi 178. sayısına ulaştı. Her yeni sayısı ile birlikte yeni güzellikleri okuyucularına ulaştırmak için büyük gayret içinde Ay Vakti. Bunu derginin her sayfasından hissetmek mümkün.

Ay Vakti’nden yapacağım ilk paylaşım Mustafa Özçelik’e ait. “Yazarlık ve Mesuliyet” başlıklı yazıya katılmamak mümkün değil. Mehmet Akif Ersoy duyarlılığının merkeze alındığı bir yazı kaleme almış Özçelik. Daha sonra Necip Fazıl, Nurettin Topçu, Cemil Meriç, Erol Güngör gibi isimler de sıralanıyor yazıda. Sorunlar ve çözüm yöntemleri de yazıda mevcut.

“Soru çok, sorun büyük. Öyleyse yeni bir muhasebe süreci başlatarak hatalarla yüzleşme zamanı. Bunu kim nasıl yapar bilmiyorum ama bir başlangıç olarak şunu teklif edebilirim. Başta adlarını verdiğimiz sahici yazar, şair ve kültür adamlarıyla buluşmak gerek. Yine gelenekle sahici bağlar kurulmalı. O öyle bir gelenek ki hiçbir söz boşuna söylenmemiş. Amaç insanın sorunlarını hem güncel hem de tarihi boyutlarıyla bir gelecek vizyonuna da sahip olarak konuşmak, yazmak. Kalemi yeniden hayrın, iyiliğin, güzelliğin, barışın emrine vermek. Yazmayı, konuşmayı salih amel olarak idrak etmek.”

Şiir köşeye sıkıştırınca şairi…

İsmail Bingöl, şiirle şairin amansız takibini yazmış Ay Vakti’nde. Şiirin peşinde şair, şairin içinde şiir. Şiir ve şair buluşmasında ortaya çıkan toz duman arasında filizlenen umudu görüyoruz adı şiir olan.

“Büyüdükçe zulüm dağları… Çoğaldıkça zalimin hükmü sonucunda mazlumların ahları… Ezildikçe adaletten yana tavır koyanların manzum ve nesirden oluşan, binlerce mateme gark olmuş haykırışları… Şair; yeni ve daha bir gür ses yakalama azmiyle, gece ve gündüz, haftalar ve aylar boyunca, dolanır obaları, sahraları… Şehirleri, kasabaları…”

Ay Vakti’nden şiirler

ne çok kendini gösterdin ey nefsim
baksana kuyumcular suskun
pazarcılar alabildiğince bağırmakta

Selami Şimşek

Oysa ne severdim akşam menekşelerini
Yürürdüm mayınlara basa basa
Kayıp bir nüfus cüzdanı gibi hükmü yok artık sözlerin
Boşluğa yazılmış bir mektubun pullarını

Mehmet Baş

Süslü gecedeki ezan sesi gibi
Kutsallık
İçimizdeki korkuları mağlup etmişti
Gözlerine baktım
Aşk seli yayılmıştı etrafa
Gök yarılmadı
Biz darağacına asılmış yüreklerimizi
Kendi kabına koyduk
Korku parçalandı
Kapılara kilitler vuruldu
Biz özgürlüğe kavuşmuştuk

Fatime Abdülgafur Seyyah 

YORUM EKLE
YORUMLAR
İsmail Bingöl
İsmail Bingöl - 5 ay Önce

Mustafa Uçurum'a dergilere gösterdiği ilgi ve katkı için teşekkür ediyorum.

banner19

banner13