banner17

Siyasîler mekânı, mütefekkirler zamanı fetheder

Melâmet dergisi, üçüncü sayısında 'Düşünmenin Neresindeyiz?' diye soruyor. Dergide Fatih M. Şeker ve Hüsamettin Arslan ile de röportajlar yapılmış. Metin Erol yazdı.

Siyasîler mekânı, mütefekkirler zamanı fetheder

Düşüncenin öyküsünü anlatan düşünceden mahrumuz sanki.” diyor Ali Işık, Melâmet dergisinin üçüncü sayısının açılış yazısında… Ve ekliyor: “Düşünmemiz için bize bir öykü verin.”

Yola kıymet verenler için makul bir çağrıydı “safa geldiniz erenler” çağrısı. Melâmet’in ilk sayıdaki bu çağrısına kıymet verenler, aynı zamanda Melâmet’in tuttuğu yola da kıymet veriyordu. Kıymet verenleriyle yoluna devam eden Melâmet’in yolu, üçüncü sayıda ‘düşünce’ye uzanıyor. Melâmet, üçüncü sayısında “Düşünmenin Neresindeyiz?” diye soruyor.

Anadolu mayamız varlık tehlikesi altında

Melâmet’in üçüncü sayısında, Melâmet konuşmalarının nabzını Celal Fedai, Hüseyin Karaca, Yavuz Altınışık ve Yahya Kurtkaya tutuyor. Soru mühim: “Düşüncenin Neresindeyiz?”

Hayatın aksiyonunu, kendilik dışındaki tüm eylemsel durumlardan kavrayan vaktin insanı; kavrayışına bir o kadar tezat olarak kendi gerçekliği içinde yüzerken, “düşünmenin neresindeyiz” sorusuna cevap aramak manidar gerçekten. Bu minvalde Celal Fedai, düşüncenin ikamet noktasını, Jean Baudrillard’ın Avrupa düşünürleri üzerine yaptığı iki sınıflandırmadan ele alıyor: “Yaratıcı düşünce” ve “eleştirel düşünce”. Hüseyin Karaca, “bilim insanı” ile düşünür arasındaki farka dikkat çekiyor. Mütefekkir, münevver, bilim insanı kavramlarının birbiriyle karıştırılmaması gerektiğinin altını çizen Karaca, katı akademik tutumu ciddi bir biçimde eleştiriyor: “Kendisi gibi tedrisattan geçmeyip de kendi alanında söz söyleyenleri hiçe sayan, hatta aforoz eden bir yaklaşım. Öte yandan da kendisi gibi 'düş'lemiyor ve düşünmüyor diye istihza ile karşılayıp tahkir eden anlayış…” Yavuz Altınışık ise literatüre yeni bir söylem kazandırmış: “Kafa konforu”. Durum tespiti enfes Altınışık’ın. Kafa konforu, bir büyük düşünceyi tükenişin kıyısına getirenlerin durumu. “Kendi kısırlığını matah bir dekor gibi allayıp pullayarak alttakilere dayatan akademi dünyasının fecaati çoktandır tüccar tezgâhına dönmüş durumda.” tespitiyle de Hüseyin Karaca’ya katıldığını belirtiyor Yavuz Altınışık. Yahya Kurtkaya ise “gündemimizde 'düşünmek' yok” diyerek başlıyor söze. Düşünmeye vakit bulamayan insan, durmadan öteyi hesap eder durumda yaşıyor. “Durmak gerek” diyor Kurtkaya. Durmalı ve düşünmeli… Tüm denklemi Hüseyin Karaca eşitliyor: “Anadolu mayamız varlık tehlikesi altında ve bu çok hayati bir husus bizim için.”

Bilgisayar modern fetişimizdir

Melâmet dergisinin üçüncü sayısında Doç. Dr. Bengül Güngörmez’in Prof. Dr. Hüsamettin Arslan ile yaptığı enfes röportaj, Melâmet’in düşünce üzerine olan derdine dert katıyor. “Düşünmemizin önündeki en büyük engel, Batılı evrensellere sarsılmaz gibi görünen imanımızdır” sözleriyle insanımızın düşünce önüne koyduğu engeli işaret ediyor Hüsamettin Hoca. Hüsamettin Arslan’ın insanımız için olan tespiti, büyük resim düşünüldüğünde modern insana gelip dayanıyor. “İnsanlık bilgisayar sistemleri çökerse düşünmeye başlayacak. Modern insan kompüter iflas ettiğinde düşünmeye başlayabilir. Çünkü kompüter düşünmez. Kompüter aptaldır.” Hüsamettin Hoca’nın modern insana ilişkin tanımı da aynı minvalde: “Modern insan bilgisayara tapar. Bilgisayar modern fetişimizdir. Aydınlanma’nın Akıl’ı bilgisayarda tecessüm etmiş, cisimleşmiştir. Modern insan Tanrı’nın, Varlık’ın, Doğa’nın huzurunda değildir; kompüter teknolojisinin huzurundadır.”

Bunca kısırlık içinde durmadan devam eden bir akademik üretim mevcut. Bu mecrada terleyen – terlemeyen herkes kendisini entelektüel olarak vasıflandırsa da Hüsamettin Hoca’nın entelektüele ilişkin tespiti gerçekten can alıcıdır: “Entelektüel olmak put kırıcılığa talip olmaktır”, “düşünme bir put kırma eylemidir”, “düşünmek put kırmaktır, egemen ortodoksinin putlarını kırmaktır.”

Siyasîler mekânı, mütefekkirler zamanı fetheder

Melâmet dergisinin üçüncü sayısının bir diğer röportajı da, Osmanlı Entelektüel Geleneği isimli enfes eserin sahibi Doç. Dr. Fatih M. Şeker Hoca ile yapılan söyleşi… Fatih Şeker, söyleşide felsefeden düşünceye, hayattan edebiyata, ilimden irfana, müteveffa ulularımızdan Batı düşüncesinin güzidelerine kadar uzanmış.

Fatih Şeker Hoca, vermiş olduğu röportajda felsefe hususunda şunları dile getiriyor: “Felsefe tefelsüf etmektir. Felsefe edebiyatın ya da sanatın mânâsı gibi kendinden başka bir şeye dayanarak belirlenmez. Felsefe eğer tefelsüf ise felsefenin o zaman kendisiyle tayin edilmesi gerekmektedir. Felsefe bizatihi kendinden hareketle tanımlanmaz. Diğer disiplinlerle olan irtibatı çerçevesinde mânâlandırılır, başka disiplinlere yaslanarak yol alır. Tefelsüf etmek bir hayret ızhârı olduğu kadar bir mutlak arayışıdır. Fârâbî için felsefe imana giden yolu gösterir. O hâlde filozofun yapması gereken şey, insanın gücü ölçüsünde Tanrı’ya benzemesidir. Metafiziğin esas gayesi Allah’ı bilmektir diyen İbn Sinâ da aynı çizgide yol alır.” Buradan hareketle, Osmanlı’da devlet adamı ve mütefekkir kişilikleri üzerinden şu ayrımı yapar Fatih Şeker Hoca: “Devlet adamı zaruretlere sığınarak kendini bulur. Mahzâ irade olan mütefekkirler ise düşüncenin aksiyonu içinde kendini arar. Bugün düşünce yerine siyaseti konuşmanın lüzumu ortadadır.”

Fatih Şeker Hoca, vermiş olduğu röportajda Türk tarih tecrübesinin de genel olarak taslağını çiziyor okuyucuya: “Türk tarih tecrübesinde devlet kılıç ve kalemden ibarettir. Kalem burada hem medreseyi hem tekkeyi hem de bürokrasiyi temsil eder. Kutadgu Bilig müellifi Yûsuf Has Hâcib bu gerçeği şöyle ifade eder: Memleket kılıç ile alınır, kalem ile muhafaza edilir. Bu anlayış öteden beri hükmünü yürüttüğüne göre Osmanlı siyaset felsefesi, İslâm’ın doğduğu zamanlardan itibaren hayat bulan anlayışın bir incarnation’u gibi görülebilir. Hem fâtih hem de bânî bir milletten bahsediyoruz…” Bu haseple görüyoruz ki kılıç ve kalem birbirine refiktir ancak bu tecrübede kalem her vakit kılıçtan önde gelmiştir. Kalem, kılıçtan üstündür. Öyle ki; “siyaset, fikrî yükü sırtlanabilecek kimseleri imtiyazlı kılar, âlimler de siyaset vâsıtasıyla düşüncelerini uygulama zemini bulurlar(dı).” Fatih Hoca bu tespitini şu örneklerle sabitler: “Gazzâli Nizamü’l –mülk’ün, Hoca-zâde Fatih Sultan Mehmed Hân’ın, Kemal Paşa-zâde de Yavuz Sultan Selim Hân’ın siyaset yoluyla yaptığını düşünce vasıtasıyla yapar. Siyasîler mekânı, mütefekkirler zamanı fetheder.”

Fatih Şeker Hoca, siyaseti dünyayı tanzim etme sanatı olarak görür ve siyasetin çeşitli kademeleri olduğunu söyler. Bu sebeple “bir eseri ortaya koymak siyaset yapmanın ta kendisidir” tespitini yapar. Bizim tarih tecrübemizde kılıç kadar kaleme de hakkını vermemiz gerekir çünkü devlete bir nevi metafizik bir çehre kazandırmıştır mütefekkirlerimiz. “Fârâbî’nin Medînetü’l-Fâdıla’sının Osmanlılar tarafından ete kemiğe büründürülmesi tesadüf değildir. Şâir haklıdır: Mekânı fethetmek bir marifettir, fakat mekânla beraber zamanı fethetmek yüz misli değerindedir. Osmanlıların iddiası budur: Biz hem biliriz hem de yaparız. Fârabî’nin filozof tanımı bizde ete kemiğe bürünür.”

Manzara Batı düşüncesinde de değişmez

Kalem ve kılıcın birbiriyle olan irtibatının Batıda da pek farklı olmadığının altını çiziyor Fatih M. Şeker: “Kant, Hegel, Schopenhauer, Nietzsche ve Heidegger okunmadan Hitler anlaşılamaz. Onlar siyasî iradenin yaptığını fikrî olarak yaparlar. Schopenhauer, Kant üzerinden Yahudilikle hesaplaşır. Adam yerine koymadığı Hegel’le aynı noktada buluşur. Yerleşik dinin öğretilerini felsefî sonuçlar diye yutturmaya, dolayısıyla da Yahudilere mahsus bir ilâhiyatın değnekçiliğini yapmaya karşı çıkan Schopenhuer, hocası Kant’ın felsefede yaptığı en önemli şeyin Yahudi Tanrıcılığına son vermek olduğunu vurgular. Hâliyle Popper istediği kadar 'Heidegger’in üslûbu karanlık, o karanlıkta yolumuzu bulmak mümkün değildir' desin, yahut Cahit Zarifoğlu Hitler’i onbaşı kültürüyle Nietzsche okuyan birisi olarak görsün; vaziyet meydandadır.”

Fatih Şeker Hoca’nın enfes tespitleri içim Melâmet'in üçüncü sayısına bakmanız farz. Bu sayıda Prof. Dr. Hüsamettin Arslan ve Doç. Dr. Fatih M. Şeker’in yanı sıra ‘Benlik ve Ruh’ kitabının yazarı Prof. Dr. John Carroll ve Doç. Dr. Bengül Güngörmez yer alıyor. Yahya Kurtkaya’nın Prof. Dr. John Carroll ile yaptığı söyleşi müthiş bir modernizm eleştirisi olmuş.

Bunun yanı sıra Hıdır Toraman, Abdurrahman Şenel, Serdar Kacır, Sümeyye Betül, Yahya Kurtkaya, Emrah Yolcu, Murat Saldıray’ın ve daha pek çok isim şiirleriyle Melâmet’in üçüncü sayısına katkı sağlamışlardır. Öykü alanında ise Yunus Dereli, Yusuf Kocamaz, Ali Işık, Selim Türköz, Muhammed Berdibek, Oğuzhan Dursun Melâmet’in üçüncü sayısına ciddi katkı sağlamış isimler.

Şiirden söyleşiye, soruşturmadan dosya konusuna, çeviri şiirden öyküye, tercümeden denemeye, incelemeden düşünceye pek çok konunun ele alındığı ve tartışıldığı Melâmet dergisinin üçüncü sayısı ‘yola kıymet verenler’ için raflarda…

 

Metin Erol haber verdi

Güncelleme Tarihi: 25 Ağustos 2015, 14:58
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20