Ocak 2019 dergilerine genel bir bakış-2

Edebiyat Ortamı, Şehir, Şiar ve Cımga dergileri hakkında Mustafa Uçurum yazdı.

Ocak 2019 dergilerine genel bir bakış-2

Edebiyat Ortamı dergisi çok özel

2019 yılına 66. sayısı ile giren Edebiyat Ortamı dergisi özellikle kaynak niteliğinde yazıları ile okuyucularına çok özel çalışmalar sunuyor. Şakir Diclehan’ın Eski ve Yeni Edebiyat Tartışması, İsmail Kıllıoğlu’nun Zaman İçinde Maraş, Mustafa Karabulut’un Necip Fazıl Kısakürek’in “Çile” Şiirinde Varlık-Yokluk Meselesi yazıları dergilerde sık görmek istediğimiz yazılardan.

Mustafa Karabulut’un yazısından bir bölüm paylaşmak istiyorum.

“Şiirde ben anlatıcı, dünya üzerinde insanın ezelî ve edebî yolculuğunu çile açısından irdeler. Necip Fazıl, bireyin yaratılıştan itibaren başlayan çilesini dile getirir. İnsanoğlu niçin yaratıldığının farkına vardığında kendisine yüklenen yükün ağırlığının da farkına varır. Bu, varlığı değil de yokluğu ense kökünde taşıyan kişinin maddi âlemle ilişkisi kopacaktır.”

Yunus Nadir Eraslan’ın Çırak’ı

Engin Elman, Yunus Nadir Eraslan ile Çırak üzerine bir söyleşi gerçekleştirmiş. Çırak, edebiyat dünyamızda heyecanla karşılanan bir öykü kitabı. Çünkü Eraslan günümüz öykü dünyasında önemli bir isim. Öyküye mesai harcayan, geçmiş zamanların ve günümüzün öyküsünün nabzını tutan bir duyarlılığı var Eraslan’ın. Doğal bir sonuç olarak da beklenen bir kitaptı Çırak.  Söyleşiden birkaç bölüm paylaşıyorum.

“Çocukluk mümbit bir alan, uçsuz bucaksız bir umman… Doğallıkla buradan devşirdiğimiz her metin insanı saf ve berrak bir alana taşır. Bu bağlamda insana kendini gösterme yönüyle bir aynadır çocukluk.”

“Çocukluk bizi cennete götürecek tek köprüdür. Çocukluk kelimeleri de öyle.”

“… Din de bir yorumdur aslında. Burada asıl sorun din adına yorum yapanın kendi yaptığı yorumu sahih görmesi ve diğerinin yaptığı yorumu batıl ya da hurafe olarak addetmesinden kaynaklanıyor.”

“Yazar duyduğu, yaşadığı ya da zihninde beliren bir hikâyeyi yazıya nasıl dökeceğini düşündüğü andan itibaren kurgu başlar ve yazar bu kurgunun içine girmiş demektir. Doğallıkla kurgunun kendisi bir oyundur. Eğer yazar kendisini bir kurgunun içine dahil edemiyorsa ya hikâye zihninde bitmemiştir ya da ne anlatacağını bilmiyordur.”

Edebiyat Ortamı’ndan şiirler

Anne, ara sıra havalandır yalnızlığımı
Tozunu al saçlarımı taradığım aynanın
Bayram geçmeden hatırını sor
Komşu teyzelerin ve
Sardunyaların

Gökhan Akçiçek

Her köşede aynı ayrılık;
Seni ıssızlığımın uzağında bırakan

Hadi kaldır umudumu düştüğü yerden
Kalbimle kalbin arasına bir dünya girdi
Oturup yağmuru bekleyelim yeniden

Nuray Alper

Şu ırmağın döküldüğü yerde sen varsın
Sarardığı güneşin, tutuştuğu ateşin
En görkemli salonlar içinde mahcup ifadesi gözlerinin
Aydınlatır tekrar tekrar yüzümün bilmecesini

Durmuş Ongun

Bizimkisi kanamalı bir cerihâ abiler
Gereği yok telaşlanmanın

Feryâd u figânın

Ah û zârın

Birazdan teneşire düşer gölgemiz

Hikmet Kızıl

biliyorum!

okunmamış mektupları olan kadınlar

mağlup başlarmış kendilerine

oysa bir fırtına fısıldamıştı kulağıma

kundağını özleyenlerin

avlusuymuş ağrıları!

Mehtap Altan

Muin Feyzioğlu hakkında

Şehir dergisinin 25. sayısında Bekir Oğuzbaşaran “Bir Yazar İçin Portre Denemesi” başlığı ile Muin Feyzioğlu hakkında kaleme aldığı yazısı ile yer alıyor.

“Başı Erciyes gibi dumanlı Feyzioğlu, başta Kayseri gazete ve dergileri olmak üzere çeşitli yayın organlarında otuz yılı aşkındır yazar. Yazılarının toplamı binleri bulur. Bunca yazarlık hayatına rağmen yurt çapında gereğince tanınmamış olmasının sebeplerini dostları, taşrada kalmasına ve şimdiye kadar kitap çıkarmamış olmasına bağlarlar.” diyerek giriş yapıyor yazısına Oğuzbaşaran.”

Feyzioğlu’nun yazarlığı ile ilgili önemli bilgilere ulaşıyoruz yazıda. Sonuç olarak da şu kanaat ortaya çıkıyor; Anadolu’da bulunan ama çok da ortalıklarda görünmeyen o kadar çok değerimiz var ki. Önemli olan onları anlamak ve anlatmak. Oğuzbaşaran yazısında tam da bunu yapıyor işte.

“Bence Muin Feyzioğlu’nun en başarılı olduğu yazı türü polemiktir. O eski basın kavgalarının, kalem dövüşlerinin, fikir çarpışmalarının tadı damağında kalmıştır. “Yazmak için kızmak lâzım” prensibine sıkı sıkıya bağlıdır. Böyle olunca da yeri gelince kaleminden kan damlar. Çünkü o bir kalem savaşçısı, bir kalemşordur. İkinci sırayı da rahatça hâtıra yazıları alır. Büyük adamlarla, büyük edip ve şairlerle ilgili pek çok hâtırası vardır. Ayrıca kitaplardan okuduğu yazar ve şâir menkıbelerini de yaşamış gibi yaşatarak kaleme alır.”

Mücahid Bir Türk Hükümdarı: Melik Gazi

Şehir dergisinde tarihi şahsiyetler de kendine her zaman geniş yer buluyor. Şehirlerin tarihleriyle ve şahsiyetleriyle anılması gerektiğinin somut bir göstergesi bu. Sadece Kayseri tarihini değil büyük bir coğrafyanın tarihini de okuyoruz dergide.

Serdar Kozan, Melik Gazi’yi anlatıyor yazısında. Selçuklular, Danişmendliler, yaşanan mücadeleler ve Melik Gazi’nin kahramanlığı yer alıyor yazıda.

“Emir Gazi’nin kazandığı zaferler onu Anadolu’daki en güçlü hükümdar haline getirdi. Danişmendli Beyliği’nin sınırları Fırat’tan Sakarya Nehri’ne kadar uzanmaktaydı. Bunun üzerine Bağdat’ta bulunan Abbasi Halifesi Müsterşid ile Büyük Selçuklu Sultanı Sencer, Emir Gazi’ye “Melik [el-Melikü’l Alim ve’l Adil Nasıru’d Dünya ve’d-Din Ebu’l Muzaffer Melik Gazi / Bilgili ve Adil Melik, Din ve Dünyanın Yardımcısı, Zafer Kazananların Babası Melik Gazi] unvanı verdiklerine dair bir menşur ile hakimiyet alametleri olan davullar, bir altın gerdanlık, dört siyah sancak ve bir altın asa gönderdiler. Ancak elçiler geldiği vakit Emir Gazi Malatya’da hasta yatmaktaydı ve elçiler geldikten kısa bir süre sonra, 1134’te vefat etti. Elçiler unvan ve hediyeleri oğlu Melik Mehmet Gazi’ye sundular.13 Aslında dönemin kaynaklarında Emir Gazi olarak anılmasına rağmen yaptığı gazalarla sonuna kadar hak 11 Muharrem Kesik, s. 95 12 Süryani Patrik Mikhail’in Vakayinamesi (Çeviren: Hrant D. Andreasyan), s. 97 - 98 13 Muharrem Kesik, s. 97 ettiğine inanılmasından olsa gerek vefa - tından sonra Emir Gazi hitabı bırakılmış ve kendisi Melik Gazi olarak anılmıştır.”

Sikkeler, kitabeler, vakfiyeler

Mehmet Çayırdağ; yazısında sikkelerden, kitabelerden ve vakfiyelerden bahsediyor. Tarihi her türlü belgenin kayıt düşülen bir not olduğu gerçeğini Çayıroğlu’nun yazısındaki tespitlerden bir kez daha anlıyoruz.

“Eski tabirle genel olarak sikke ismi ile anılan madeni paralar devrinin en sağlam tarihî belgeleridir. Çünkü bunlar devletlerin altın, gümüş ve bakırdan imal ettirdikleri resmi tanıtım araçlarıdır. Bir devlet veya hükümdar bağımsızlığını ve nerelere hâkim olduğunu bu belgelerle ilan ederdi. İslam devletlerinde bir devletin iki hâkimiyet sembolü vardı: Hâkim olduğu alanda camilerde cuma hutbelerinde isminin anılması ve yine kendi isminin geçtiği paraları bastırmak, yani yine eski tabiri ile darbettirmek.”

“Kayseri’de ilk Türk-İslam dönemi olan Danişmendlilere ait hiçbir kitabe zamanımıza maalesef gelmemiştir. Kayseri’nin Selçuklular idaresine geçtiği II. Kılıç Arslan döneminden itibaren hemen her Selçuklu sultanının isminin geçtiği kitabeler bulunmaktadır. Öyle ki 1907 yılında Kayseri’ye gelip burada araştırmalar yaparak Kayseri’nin ilk ilmî tarihini yazan Halil Edhem, kronolojik sıraya göre bu kitabeler üzerinde durarak aynı zamanda bir Selçuklu tarihi kaleme almıştır.”

“Kayseri’de Danişmendli ve Selçuklu dönemlerinde vakıf olarak yapılan binaların, sadece Celaleddin Karatay’ın Karatay Kervansarayı için yazdırdığı hariç, vakfiyelerin tamamı kaybolmuş ve zamanımıza gelememişlerdir. Ancak Osmanlı döneminde 16. yüzyılda yapılan tahrirlerde bu vakıfların kayıtları yapılmıştır. Bu tahrirlerden biz hangi binaya nerelerin vakfedildiğini, gelirlerini ve vakıf görevlilerini anlayabilmekteyiz.”

Divan şiirinin modern şiire etkisi

Şiar dergisi 20. sayısında iddialı bir dosya konusu ile çıkıyor okur karşısına. Divan şiirinin modern şiire etkisinin işlendiği dosyada konu enine boyuna işleniyor. Bu konu günümüz şiirini de içine alabilecek bir geniş açılıma sahip olduğundan söylenecek her söz yaşayan şiirimizi de kapsayacak bir etkiye sahip.

Serap Kadıoğlu’nun yazısı İkinci Yeni ile Divan şiirini etkilenme açısından işleyen bir yazı. İkinci Yeni şiiri tam olarak anlaşılamamış hatta kendini ifade edememiş bir akım olarak dikkat çeken bir yapıya sahip. İkinci Yeni üzerine söz söyleyenlerin ifadelerine bakıldığında kimi şairlerin İkinci Yeni’yi gelenekten kopuk olarak göstermesi, kimi şairlerin birçok özelliği ile İkinci Yeni’nin Divan şiiri ile olan yakınlığını savunmaları kafa karışıklığının boyutlarını net bir şekilde gösteriyor. Kadıoğlu birçok ismin düşüncesini yazısına taşıyor.

Atilla Özkırımlı İkinci Yeni’nin kapalı ve soyut oluşuyla mısra anlayışı ve sözcüklerle oynayışıyla iki şiirin bir ilişkisi olduğunu savunuyor. İsmet Özel ise “İkinci Yeni’nin gelenekten kesin kopuş devrine işaret ettiğini ve bu hareketle birlikte modernleşmenin son sınırlarını çizdiğini ifade eder.”                                                           

Kadıoğlu’nun tespitleri ve alıntıları gösteriyor ki İkinci Yeni şairleri Divan şiirine yakın görünmeye çalışsalar da bu yakınlık sadece sözde bir yakınlık olarak kalıyor, özde ise kendi şiirini kurmaya çalışan şairler var karşımızda; Divan adlı kitap sahibi Turgut Uyar bile. Beşir Ayvazoğlu’nun bu konudaki fikri şöyle: “Esasen Divan şiirini anlayabilecek bir birikime sahip olduğu şüpheli bir şair olan Turgut Uyar, sadece birtakım biçimlere uzaktan bakarak işe yeni başlamış bir oryantalist edasıyla fantezi niteliğinde bazı denemeler yapmıştır.”

Son değerlendirmeyi Serap Kadıoğlu’ndan alıyorum:

“Gelenekten bütün şairler bir şekilde istifade etmiş fakat bir kısmı Sezai Karakoç gibi geleneği ruhuyla özümsemiş, bir kısmı ise Turgut Uyar gibi yalnızca eserlerinde kullanmıştır. Bu alandaki değerlendirmelerin bir sonucu olarak, gelenekten ruhuyla veya şekliyle de olsa beslenen şairlerin gelenekten uzak duranlara göre daha başarılı eserler verdikleri gözlenmiştir.”

Divan şiirini yıkmak ya da yeniden inşa etmek

İdris Mahfi Erenler bir hesaplaşmayı yazısına taşımış. Divan şiirini yıkmak ya da inşa etmek üzerine tespitler var yazıda. Tanzimat dönemiyle başlayan Divan edebiyatı ile hesaplaşmanın süreci var yazıda. Edebi akımların Divan edebiyatı ile olan münasebetini işleyen Erenler, kavgaları ve yakınlıklaşmaları örnekler eşliğinde ele almış.

“Divan şiirinin dilinin anlaşılmaz olduğu düşüncesi, Servet-i Fünûn, Fecr-i Ati gibi süslü ve Arapça-Farsça terkipleri bol kullanan edebî akımlarda rağbet görmemiştir elbette, Divan şiirinin birçoklarına göre vurulacak en zayıf ciheti olarak görülen dağdağalı ve Türkçeden uzak olduğu iddia edilen dili üzerinden sert hücumlar Milli Edebiyat akımı mensuplarına nasip olur ilkin. İlk başlarda Divan şiirinin biçim yapısı, yani vezin ve kafiye bu taarruzdan nasibini almaz. Zira kadim şiiri yerden yere vuranlar da aruz veznini kullanmakta ve kafiyeden vazgeçememektedirler.”

“Şiirin vezin ve hatta kafiye çevresi ile sınırlandırılmaması gerektiğini düşünüp bu yolda ilk adımları atanlar, Cumhuriyet’ten az evvel Nazım Hikmet ve Ercüment Behzat adında iki genç şairdir ama biri siyasete diğeri fütürizme kurban olarak şiirde geleneğe büyük darbe vurma şerefini (!) Garipçilere bırakmak zorunda kalmışlardır.”

Yazının son paragrafında şifa niyetine tespitleri var İdris Mahfi Erenler’in. Yürekten katılarak paylaşıyorum;

“Aşağı yukarı iki asır önce tahribine girişilip seksen sene evvel gömüldüğü düşünülen altı asırlık klasik Türk şiir geleneği, yaygın bilinen şekli ile Divan şiiri; tüm tarihi serüveniyle, gömüldüğü düşünülen zamanlara nispetle daha zengin ve kolay ulaşılabilir şekilde Türk şiirinin zemininde, bir el atımlık mesafede zengin bir kaynak olarak ber-hayat bir şekilde durmakta. Gerçekten bu zengin kaynaktan beslenip kalıcı bir şiir kurmak isteyen genç şair adayları, kazmayı gelişi güzel değil, metodolojik bir şekilde vurabilirlerse şiirlerini besleyecek zengin bir kaynak olarak durmakta Divan şiiri. Gerisi gençlere kalmış.”

Ercan Yılmaz söyleşisinden

Şiar’da dosya konusunu tamamlayıcı nitelikte bir söyleşi var; Serap Kadıoğlu, Ercan  Yılmaz ile şiir ve gelenek merkezli bir söyleşi yapmış. Bu söyleşiden birkaç küçük not;

“Muhteşem bir şiir geleneğimiz var ve ben bu gelenekten nasiplenmeye çalışıyorum kendimce.”

“Bizim metafizik tahayyül geleneğimiz bir yer altı ırmağı gibi şiirimizi daima besleyecektir. Bu gelenekten bilinçli bir şekilde yararlanmayı tercih etmeyen şairlerin dahi şiirlerinde bazı hususlar kendini var kılabiliyor geleneğe dair.”

“Divan şiiri ve temsil ettiği şey Cumhuriyet ideolojisi tarafından bir dönem görmezden gelindi. O atmosfer içinde aydınlarımız da hepimizin bildiği bazı krizler, travmalar, kafa karışıklıkları yaşadılar. Bu olumsuz yorumlardan ya rucû ettiklerini gördük onların ya da yaptıkları hizmetlere bakmayı tercih ettik. Zira kafamda çok büyüttüğümüz bir mesele değil bu. Ne mızrak çuvala sığar ne de güneş balçıkla sıvanır.”

Cımga 6. sayıya ulaştı

Samimiyet her işin başı. Ne yaparsan yap samimi olursan bütün yollar sana açılır. Cımga dergisi ilk sayısından bu yana duruşunu ve söylemlerini bozmadan 6. sayıya ulaştı. Bir ilçe dergisinin Türkiye’ye ses verecek nitelikte işler yapmasını başka bir şekilde ifade edemiyorum. Demek ki bir şeyler ortaya koyarken bulunduğumuz yer çok da önemli değil. Biz samimiyetle bir şeyler yapmak istedikten sonra her yer bizim için güllük gülistanlık olabiliyormuş.

Samimiyet dedim ya, bunun yanında hatır-kıymet bilmeyi de kendi adıma ilk sıraya koyuyorum Cımga için. Marifetin iltifata tabi olduğu bir dünyada özellikle günümüz şartları düşünülecek olursa görünür olmak oldukça zor. Birçoklarının kendinden başkasını görmediği bir dünyada yaşıyoruz. Böyle bir ortamda Cımga dergisi selamlama bölümünde benim TYB deneme ödülümü içten bir selam ile kutlamış. Teşekkür ediyorum Cımga dergisi ekibine.

Yine şiir, deneme, öykü çalışmaları ile okuyucularının karşısında Cımga. Değineceğim ilk yazı Mehmet Akbulut’a ait. Çetin geçen bir kış yaşıyoruz ülke genelinde. Zorluklar, acılar, evsizler gelince aklımıza, içimiz burulsa da kışın güzel bir yanı da var. Belki modernizm denen illet birçok güzellik gibi bunu da elimizden almaya çalışıyor ama bazı değerleri sımsıkı tutmak da bizim elimizde. Akbulut bunlardan bahsetmiş anı tadındaki yazısında.

“Evimiz hemen yol kenarındaydı. O yüzden araba sesine, gürültüsüne hiç yabancılık çekmem. Beni rahatsız etmez. Yattığım oda da yol tarafındaydı ve yol kısmından hemen cama vurmak mümkündü. Kar yağıp da ortalığı sessizlik kaplayınca hemen o sabahın beş buçuk altısında Burhan ve Ahmet cama tıklarlardı. Ava gideceğiz. Canım, tabii ki akşamdan sözleşme imzalıyorduk. Tüfek ve mermiler hazır. Çizmeyi akşamdan evin önüne hazır etmişim. Evde milleti de rahatsız etmeden büyük bir heyecanla ördek avına gideceğiz. Her yer bembeyaz. Köpeklerin sesinden başka duyabileceğin tek ses, ayaklarımızın altında ezilen kar musikisi. Aman Allah’ım! Kıtır kıtır gelen o ses, insanı müthiş dinlendiriyor. O kadar yürümemize rağmen neden yorulmazdık? Şimdi anlıyorum. O ses, bizi adeta hipnoz ediyormuş. Yürü ve yürüdükçe dinlen.

Şimdi modernizmin bizi sarıp sarmaladığı caddeler, iş yerleri, alışveriş merkezleri arasına hapsettiği yaşam alanlarından çıkamaz olduk. Sadece yağan karın bereket getirmesine sevinir olduk. Kendimi eskisi gibi tabiatın çağıran o müthiş sesine bırakamaz oldum. Niye mi? Çocukluğumun, o ilk gençlik yıllarımın saflığını kaybetmişim artık. Kaybetmişiz. Her birimiz bir yerlere dağılmışız. Mutluluğu gözümüzde çok mu büyüttük ne? Küçük şeylerle mutlu olmayı unuttuk gittikçe.”

Allah’ı anarken kalp

Hayati Yolcu, bir yakarış içtenliği ile “Allah” diyor yazısında. Görmek, duymak, hissetmek karşısında Allah’ı anmaktır asıl gayemiz. “Eserden tesir edene gitmektir.” sözü; yazının ve elbette hayatımızın da merkezinde. Görmek, gördüğünü idrak edip imanına sarılmaktır kula düşen. Hayati Yolcu yazısında kalbe dokunan bu tesirleri anlatmış.

“Her bir insanın varılmak istenen aynı noktaya farklı güzergâhları yol tutması gibi upuzun bir kervanın içinde ilerlemekteyim. Şimdi bir günlük kesitte, Yusuf ’u bu mola arasında yanıma almak üzere yollanmaktayım. Yoldan geçen araçlar hafif tırıs ilerliyor ve şimdi yaşam; kulağı okşayan, insana zevk veren, uzaklardan gelen bir sesle bölünüyor. Çeşitli şıngırtılar bir araya gelmiş, kulakların pasını siliyor. Bir el, sanki iri bir masal kahramanı, ksilofonun tuşlarını oynatıyor. Neden sonra, ihtişamlı bir devre haşmetli eserlerle mühür basan Mimar Sinan’ın, kalfalık dönemi eseri olan Süleymaniye Camii’ne varıyorum. Taze ve canlı bir ses yükseliyor bana doğru, “Allah’ı tanımanın en sağlam ve güzel yollarından birisi…” diyor heyecanla. Tebessümle, ‘‘Nedir?” diye sorduğumda, ‘‘Eserden tesir edene gitmektir.” diyor. “Yani eserlerinden hareket ederek, eser sahibini tanımaktır.” Diyorum Yusuf ’a tebessümle. Bu yüzdendir, kâinat ve içindeki sanatlar hepsi birer pencere… Bu pencerelere iman gözü ile bakılırsa, ustalık ışınları parıldar. Her bir eser üstünde Allah’ın isim ve sıfatları tecelli eder ve insan, bu tecellileri takip ederek kaynağı olan Allah’a ulaşır. Bu tecelliler içinde Allah’ın binbir ismi tecelli eder ve mahlûkat, bu isimlerden birisini esas alır ve o ismin gözlüğü ile kâinata ve eserlere bakar, o isme yapışır ve o ismin tecelli ipi ile Allah’a ulaşır.”

Ah vefa, sen nerelerdesin?

Aranıp da bulunamayan bir değerimiz oldu vefa. Yaşadığımız körlüğün ve bencilliğin en tehlikeli sonuçlarından biri vefasızlık. Gelip geçici olana meyletmek böyle bir sonuç koyuyor önümüze. Yaşar Koca, acıyan vefa yanımıza bir neşter vurmuş cümleleri ile. Vefa dendikçe içimizde ne kadar çok acıyan yer var anlıyoruz her cümlede.

“Vefanın bekleyeni çoktur. Usta çırağından, anne baba evladından, yollar yolcusundan,  öğretmen öğrencisinden, doğup büyüdüğümüz şu topraklar da bizden vefa bekler. Üzerimizde hakkı bulunan her şeye vefa borcumuz vardır yani. Eşyalara bile…”

“Bize vefasızlığın dehlizlerinde gezinmek yakışmaz. Fildişi kulelerine çekilip tüm pencereleri dünyaya kapatmak da olmaz! Bütün mazlumlar bizden bir esenlik selamı bekliyorken, bunu yapamayız, bu kadar da vefasız olamayız değil mi? Mevla, cümlemizi vefasızlık illetinden korusun. (Âmin)”

Mustafa Uçurum

Güncelleme Tarihi: 24 Ocak 2019, 11:22
YORUM EKLE

banner19

banner13