Nisan 2018 Dergilerine Genel Bir Bakış

Şehir ve Kültür, Karabatak, Dil ve Edebiyat, Temmuz dergilerinin Nisan 2018 sayıları hakkında Mustafa Uçurum yazdı.

Nisan 2018 Dergilerine Genel Bir Bakış

Şehirlerin tarihe yaslı yüzü

Şehir ve Kültür dergisi şehirlerin nabzını tutmaya devam ediyor. Geçmişten günümüze şehirlerin değişen yüzleri, bir film şeridi gibi gözümüzün önünde canlansa da içimiz hep geçmişten yana. Dergide yer alan birçok yazı şehirlerin tarihe yaslı yüzünü gün yüzüne çıkaran nadide bir eser hüviyetinde.

Şehirlerin kültürel dinamikleri

Şehirlerin kültürel dinamikleri mevzuunda akla ilk gelen “Yedi Güzel Adam” şablonuna bir itirazla başlıyor dergideki yazısına Muhsin İlyas Subaşı. İtirazı elbette Yedi Güzel Adam’a değil. Onların hakkını teslim ediyor. Subaşı’nın dikkat çekmek istediği nokta; Anadolu’nun dört bir yanının kültürel dinamikleri olduğu gerçeği. Kayseri’de geçen yıl gerçekleştirilen Mehmet Akif İnan toplantısından hareketle, toplantıya katılanların da kendi şehirlerinin kültürel dinamikleri olduğunu belirtiyor Subaşı:

“Romancı İbrahim Ulvi Yavuz, Afyon’un Bolvadin ilçesindendir. Yazar Şeref Akbaba Erzurumludur. Yazar Ferhat Koç Ankaralıdır. Yayıncı Fatih Akdağ ve yazar Mahmut Bıyıklı Kayserilidir. Yazar ve yayıncı Mehmet Kâmil Berse Kırım’dan İstanbul’a göçen bir ailenin evladıdır. Dr. İnan, Şanlıurfalıdır. Biyografilerine ulaşamadığım gazeteci arkadaşlarımızın da köken olarak İstanbullu olduklarını düşünmüyorum. Bakın mesela, bu programa vesile olan ‘Yedi Güzel Adam’ın beşi Kahramanmaraşlı, birisi (Akif İnan) Şanlıurfalı, bir diğeri (Sezai Karakoç) de Diyarbakırlıdır. Bu programa Kayseri’den katılanların ise hemen tamamına yakını Kayserilidir, ya da halen Kayseri’de yaşamaktadır. Bunlardan ilk akla gelenler şu isimlerdir. Muhsin İlyas Subaşı, Turan Koç, Ali Çavuşoğlu, Celal Kırca, Mustafa Argunşah, Nevzat Özkan, Bayram Durbilmez, İsmail Görkem, Celaleddin Çelik, Dursun Çiçek Bekir Oğuzbaşaran, Halit Erkiletlioğlu, Vedat Ali Tok, Ahmet Sıvacı, Selim Tunçbilek, Emir Kalkan, İmdat Avşar, Ümit Fehmi Sorgunu, Adnan Büyükbaş, Abdullah Ayata, Serpil Vural, Güner Dinçaslan, Vedat Sağlam, Muammer Yılmaz, Kadir Keçebaş, Fazıl Ahmet Bahadır, İsmail Adil Şahin, Süleyman Kocabaş Süleyman Sağlam ve daha birçokları, eserleri önemli yayınevlerince basılan kültür adamlarıdır.”

Anadolu’nun bereketini bu örnekle sunuyor Subaşı. Bunun sonucunu da şu şekilde ifade ediyor: “Anadolu hasadını yapıyor, pazar olarak malını İstanbul’a taşıyor. Pazara sahip olan paya da sahip olacağı için imtiyaz bu şehre çıkmış oluyor. Hadi çıksın, ama bu ülkenin kültür ve edebiyatından, bunların inşa edeceği medeniyetinden sorumlu olanlar, önlerine gelen pastanın nereden takdim edildiğine bakarak imtiyaz alanını bir merkeze vermemeliler. Edebiyat tarihimize bakın, büyük isimlerin çoğunluğu, İstanbullunun ‘taşra’ kabul ettiği Anadolu’dan çıkmışlardır. Çünkü Anadolu aydını hasbidir, hesabi davranmaz. Eserini üretirken, ‘bu kitabın getirisi nedir’e bakmaz! Ondaki profesyonellik anlayışı, ülkede kabul sınırlarıyla tayin edilir.”

Osmanlı arşivlerinde Suriye

Bugünü anlamak için geçmişe bakmak gerekir. Mesela “Ne işimiz var Afrin’de?” diyenlerin tarih ve coğrafya dersine ihtiyacı var. Dr. Önder Bayır, “Osmanlı Arşivlerinde Suriye” yazısında Suriye’ye dair paylaşımlarda bulunuyor. Elbette arşivleri kaynak göstererek: “Osmanlı Devleti’nin bir parçası olan ve son dönemlerde büyük bir siyasî kaos içinde bulunan Suriye’nin de Osmanlı Arşivi’nde mühim bir yeri vardır. İlk fetih dönemlerinde Halep ve Şam vilayeti olarak teşkilatlandırılan Suriye, Osmanlı Devleti’nin diğer hakim olduğu bölgelerde de uyguladığı adalet ve insan haklarına dayalı yönetim anlayışının her veçhesiyle bir numunesi olmuştur.”

Suriye’nin kısa tarihi, Türkçe yer isimleri, cemaatler, etnik yapı derken derinlemesine bir araştırma metni sunuyor Dr. Önder Bayır.

Dokuz tepeli şehir Filibe

Mehmet Mazak, ruha şifa bir şehir yazısı ile yer alıyor dergide. Filibe’nin dününü ve bugününü anlatıyor Mazak. Osmanlı’nın Filibe’ye verdiği değer, şehrin korunaklı yüzü hem şehre hem de ecdadımıza karşı büyük bir hayranlıkla anlatılıyor: “Filibe, gidip gördüğüm, gezip teneffüs ettiğim bir Osmanlı şehri olarak kalacak hatıralarımda… En önemlisi de ruhumu ve gönlümü esir alan şehir olarak anacağım ben bu şehri daima.. Tansul Baykal’ın şiirindeki ifadesi ile; “Bir duygunun esiri aklım, Özgürlüğün pençesinde kıvranırken, düşüncelerimde hep sen varsın” diyor ya, Filibe benim ruhumu esir aldığı gibi, aklımı da esir aldı. Bir gün tekrar ruhumun ve aklımın özgürleşmesini bekleyeceğim Filibe…

Her yer Kudüs

Karabatak dergisi, 37. sayısında “Kudüs ve Edebiyat” dosyası ile çıktı. Ali Ural’ın giriş yazısından: “Madem ki İstanbul da Kudüs’lerden bir Kudüs’tür, şair ve yazarlar olarak bize düşen onun şiirlerini, öykülerini, denemelerini yazmakta gecikmemektir. Kudüs’ü çoğaltmanın bir yoludur zira ona sanat ve düşünce perspektifinden bakmak.”

“Hiç Şiir Yazmadım Kudüs’e” adlı şiirinde Kudüs için yazdığı bir şiiri sunuyor bizlere Hüseyin Akın: “Benim hiç Kudüs şiirim olmadı / Çok şeyler söyledim sur içine dair / Ne atacak taşım oldu ne de sapanım / Slogandan kaçarım, çığlığım yeter / Şiirim vaat edilmiş topraklarımdır / Nerede acı varsa orasıdır vatanım

Ayşe Sevim’in Zeytin Dalı şiiri bir Kudüs içlenmesi gibi çöküyor göğsümüzün tam ortasına: “Her Müslümanın Kudüslü olduğunu / fısıldamış Aksa’daki zeytin ağaçları / zeytin dalları uzayıp savaşan delikanlılara dönüşmüş

Şafak Çelik’in şiiri umut vaat ediyor, içimize esenlik sunuyor. Şiirden sonra içimizde dinmek bilmez bir heybet peydahlanıyor: “haydi omuz ver yoksa gayret boşa gidecek / emelin kapıya varmak olsun yolda ölsen ne gam / biz mi kaldık geride bu dar kapıdan geçmeyen / niyetlendik, omuzladık / gayret bizden tevfik Allah’tan

Şiirlerin yanında yazılarla da Kudüs dosyası desteklenmiş. Hatta şunu gönül rahatlığı ile söyleyebilirim ki son zamanlarda Kudüs üzerine hazırlanmış en yetkin dosya Karabatak dergisinde. Kudüs arşivi yapanların mutlaka arşivlerine almak isteyecekleri bir özel sayı bu.

Yazılardan örnek alacağım metin Bünyamin Demirci’ye ait: “Düşünüyorum o halde savaşacağım.” Nuri Pakdil’den, Hüseyin Su’dan ilhamla sesleniyor Demirci Kudüs’e. Anne, baba, çocuk gözüyle bakıyor Kudüs’e. Kırılma noktalarını işaret ediyor. Kudüs’ün yürekli çocuklarına selam gönderiyor. Cenk meydanlarında tozu dumana katan atlardan, Nuri Pakdil şiirinin atlarından bahsediyor. Sonra sesleniyor en gür seda ile; “Kudüs… Ey Kudüs” diyerek.

Net bir yargı ile bitiriyor yazısını Demirci; “Kudüs bizimdir diyemeyenlere sormak gerek, bizim değilse kimin? Bir renk tespiti Kudüs! Kudüs bizimdir diyemeyenin yerliliği, aydınlığı sorgulanmalı.”

İstanbul bir şiir şehridir

Karabatak dergisinin bu sayıdaki söyleşisi Hüsrev Hatemi ile yapılmış. Söyleşiyi Emine Taş gerçekleştirmiş. Oldukça samimi bir söyleşi. Hayatı, eğitim yaşantısı, ikiz kardeşi ile olan münasebetleri, şiirle olan muhabbeti derken Hüsrev Hatemi bütün soruları içtenlikle yanıtlamış. İran Azerbaycan’ı kökenli olan Hatemi’nin bir İstanbul âşığı olduğunu anlıyoruz. Şiirinin şehri İstanbul.

Hüsrev Hatemi’nin de Kudüs ile ilgili düşünceleri soruluyor: “Özel bir şehirdir Kudüs. Musevi, İsevi ve Müslüman olmak üzere üç büyük dinin göz bebeği sayılır. Peygamber Efendimizin Miraç hadisesinin ilk konağı olan Kudüs. Mekke’nin fethine kadar Müslümanların kıblesi olmuştur.”

Projektörde Ayşe Sevim var

Ayşe Sevim’in yazma serüvenine ve eserlerine yakın plan bir bakış var dergide. Şair olmasaydı ne olurdu sorusuna şairane bir cevap veriyor Sevim: “Sanat filmleri çeken bir yönetmenin setindeki ışıkçı olurdum. Yahut tiyatroda dekoru düzenleyip, ışığı ayarlayan bir sanatçı da olabilirdim…

Kudüs içinse çok net bir cümlesi var Ayşe Sevim’in. “Kudüs ahlaklı yaşamaktır. Eve helal lokma getirmektir Kudüs.

Temennimiz çok büyük

Karabatak’tan bu sayı alacağım son metin Demet Şahin’eait “Temenni” adlı öykü. Kudüs’e doğru bitmek bilmeyenbir yürüyüşün öyküsünü yazmış Şahin. Güzel günler gelecek diyoruz içimizdeki temenni ile: “Çıplak ayaklarımızla Aksa’ya yürüdük. Orada esirgeyen ve bağışlayan Allah’a uzun uzun şükrettik. O gece köylünün biri sevinçten şair oldu ve şehirdeki evlerin duvarlarına elindeki fırçayla sabaha kadar mısralar yazdı…”

Türkçe dünyanın en kadim dillerinden biridir

Dil ve Edebiyat dergisi, Nisan 2018 sayısına Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği’nin “Liseliler Destanı Yazıyor” adlı yarışmasının ödül töreninde yaptığı konuşma metni ile giriş yaptı. Dilimiz ve edebiyatımız üzerine bir konuşma gerçekleştiren Erdoğan, gençlerin dikkatini çekecek uyarılarda bulundu: “Bugün genç bir kardeşimizin Fuzulî, Bâki, Şeyh Galib bir yana; Mehmet Akif’i, Ömer Seyfettin’i, Ahmet Haşim’i dahi anlayamıyor olması, bu dönemde dilimize yapılan suikastın sonucudur.”

İnternet ortamının da dilin bozulmasında büyük etkisi olduğunu vurgulayan Erdoğan, bu konuda herkese görev düştüğünü belirterek bu kötü alışkanlıktan kurtulmak için topyekûn mücadelenin şart olduğunu sözlerine ekledi.

Türkçenin dünyanın en kadim dillerinden biri olduğuna dikkat çekerek dilimizin eski gücüne kavuşması için Türkçenin güzel örnekleri ile gençleri buluşturmanın önemine değindi.

2000 şiirinin halleri

Derginin bu sayıdaki söyleşi konuğu Furkan Çalışkan. Söyleşi, kitapları ve şiiri üzerine mini bir Furkan Çalışkan dosyası sunuyor dergi bizlere. İlk şiirleri, ilk dergileri, kitaplarının oluşum aşamaları gibi geniş bir yelpazede ilerleyen söyleşide, 2000 kuşağı için de düşüncelerini paylaşıyor Çalışkan: “2000 şiiri, epik ve lirik şiirin melezidir. Buluş ve söyleyiş arasında kurulan bir dengedir. Aceleci değil fakat hızlı, dingin değil fakat sakin. Bulduğundan değil bulacağından emin bir şiir.”

Roman psikolojisi

Hayrettin Taylan “Roman Psikolojisi” adlı yazısında roman kuramı üzerine tespitlerde bulunuyor. Özellikle “modern roman” kavramı üzerinde duruyor. Modern romanın parçalarını belirleyecek bütüncül bir yapı ortaya koyuyor: “Modern roman yazarı yalnızca gösterir, sergiler, kişiyi bu biçimiyle sorgulamaya yöneltir.” “Modern roman, psikolojik derinliği, sosyolojik içselliği sever.

Daha sonra roman ve psikoloji kavramlarına yöneliyor. “Roman en kapsamlı psikolojik eserdir.” “Kaldı ki roman, psikolojik bir eserden daha tesirlidir.” “Roman psikolojisinde, yazarın biyo-psikolojik ajandası önemlidir. Yazarın karakter atlasındaki nitelleri sosyo-coğrafyadır.

Nuhan Nebi Çam ile söyleşi

Temmuz dergisi, nisana yakışır bir kapakla selamladı baharı. Nuhan Nebi Çam ile son kitabı “Uyanma Bildirisi” merkezli bir söyleşi yapılmış. Öyküyü seçme nedeninden başlayarak, ilk öykülerine uzanan, oradan da kitaplarıyla buluşan bir söyleşi olmuş.

Nuhan Nebi Çam’ın günümüz öyküsü hakkında söylediklerini buraya almak istiyorum: “Öykümüzün istikameti bence iyidir. İyi metinleri ve yazarları düşünerek bunu söylüyorum. Diğerlerini konuşmaya değmez. Şunu da söylemeden geçemem: Sosyal medya denilen deliler kuyusu hakiki yazarların gün yüzüne çıkmasını biraz engellese de asıl olan yazıdır, hayattır.”

Uyanma Bildirisi son öykü kitabı Çam’ın. Bu kitapla ilgili düşüncelerini de paylaşıyorum: “Uyanma Bildirisi son göz ağrım. İnsanlığın uyanması için son çağrıdır bu kitap belki de. Bireysel izlenimler ve hassasiyetler anlatılmıştır. Ama yine de bu kitap ‘Titre ve kendine gel.’ çağrısıdır.”

Söz fayda vermelidir

Mustafa Yılmaz Temmuz dergisinde sözün gücünden bahseden yazısıyla yer alıyor. Önce söz vardı diyoruz Yılmaz’ın cümlelerini okurken. Sözün etkisinden ve mesafesinden hareketle sözün özünü anlamaya çalışıyoruz. Yazı Gazali’nin “Bilesin ki insanın sözü latif olup, havada sabit değildir.” cümlesiyle başlıyor.

Mustafa Yılmaz aforizmalar şeklinde hikmetli cümlelerle besliyor söz yolculuğunu: “Söz insanın ayarını gösterir. Aklın da ölçüsüdür.” “Söz, dilden gelenin iskeletidir, anatomisidir.” “Yazı sözün izi ve nakışıdır.” “Güzel söz, güzel akıbetlerin kapısını açar.” “Söz fayda vermelidir, fayda alacak olana söylenmelidir.”

Arayışlar içinde bir ruh

Tolstoy’u anlatmak için yazılan her cümleyi önemli buluyorum. “Arayış” ifadesi Tolstoy için çok isabetli bir tespit. Erkam Kuşçu bir Tolstoy portresi ile yer alıyor Temmuz’da. Hayatından kesitler ve düşünce dünyası ile zengin içerikli bir biyografi sunuyor bizlere. Özellikle Tolstoy- Turgenyev ilişkisi dikkat çekici tespitler içeriyor. Zıtlaşan, bazen yaklaşan çalkantılı bir yaşam var karşımızda. İki zıt kutup gibi görünen ama yer yer ortak paydada buluşan ikilinin aslında birbirini düşünce olarak beslediği gerçeğini düşünmek de mümkün.

Tolstoy arayan bir ruha sahip, Turgenyev ise bilimin gücüne kendini bağlamış bir monşer. Erkam Kuşçu’nun bu yazısı, mutlaka okunacak yazılar arasına alınmayı hak eden bir titizlikle kaleme alınmış.

 

Mustafa Uçurum

Yayın Tarihi: 11 Nisan 2018 Çarşamba 14:36 Güncelleme Tarihi: 11 Nisan 2018, 15:41
YORUM EKLE
YORUMLAR
İsmail Bingöl
İsmail Bingöl - 4 yıl Önce

Sayın Uçurum; ayın dergilerini incelemeniz güzel.Ne var ki; bazı konulara çok, bazılarına ise; hiç yer vermemişsiniz. Keşke "Şehir ve Kültür"dergisinin kapağında bu sayıda Erzurum'daki şaheser Çifte Minareli Medrese'nin fotoğrafının yeralma sebebinden de iki satırla olsun sözetseydiniz. Çünkü; bu şehirle birlikte Doğu'daki şehirlerin Ermenilerin zulüm ve vahşetinden kurtuluşlarının 100.yılı bu yıl. Başta Mehmet Kamil Berse olmak üzere,böylesine önemli bir tarihi atlamayanlara teşekkürlerimle.

banner19

banner36