banner17

Nihayet dergisine okurundan yılsonu notu: Pekiyi

''Nihayet dergisi, her şeyden önce yıllar sonra yeniden bir derginin sıkı takipçisi olma fikrini getirdi'' diyen Tuğba Sökmen, derginin 1 yıllık serencamını sayı sayı değerlendiriyor.

Nihayet dergisine okurundan yılsonu notu: Pekiyi

İlkokul yıllarında her ay evimize Türkiye Çocuk dergisi giriyordu. O yaşlarda benim için cazip olan derginin içeriğinden çok resimleri, öğreticiliğinden çok verdiği hediyelerdi. Boya kalemi, not defteri, etiketler, boncuklar… Ve illa ki o poşeti ben yırtmak isterdim; mis gibi kağıt kokusu. Dergiyi okuyup bulmacalarını çözerdik. Hediyeleri ise ablamla aramızda hep kavga konusu olurdu. Bir dergiyi sayı eksiği olmaksızın, altını çize çize, nasiplenme gayretiyle okuyuculuğum ise üniversite yıllarımda başlamıştı. Bu yıllarda, artık yayınlanmayan Tarih ve Düşünce ile 1970’lerden bugüne yolculuğunu sürdüren Türk Edebiyatı ve Kubbealtı Akademi dergilerini takip etmeye çalıştım.

Nihayet dergisi, her şeyden önce yıllar sonra yeniden bir derginin sıkı takipçisi olma fikrini getirdi. İşin içinde, okuduğum kitapları ve kesip sakladığım dergi/gazete yazıları ve söyleşileriyle artık “pusulam gibi” bildiğim iki önemli isim vardı: Nazife Şişman ve Fatma Barbarosoğlu. Nihayet’in ilk sayısında “2000’li yılların Türkiye’sinde duyguların tarihini yazmaya talibiz…” diyerek açılış yapıyordu derginin yayın yönetmeni Fatma Barbarosoğlu.

Dünyalarına dâhil olmak istediğim, sindire sindire okuduğum yazarlar, resimleriyle bile hayaller kurduran güngörmüşler, hızımı kesen/ ‘an’ı yücelten röportajlar… Hemen hiçbir sayısını kısa sürede bitiremedim. Bazen bitmesini istemediğimden bazen bir tek yazının bile beni günlerce hayalden hayale sürüklemesinden... Bir yazı bazen sayfalarca farklı okumalara kapı açtı, derginin mihmandarlığında farklı yazarların kitaplarına ulaştım.

Hayata ve eşyaya nasıl bakıyoruz?

Dergiyi ana hatlarıyla tarif etmek gerekirse; dergi, “nesnelerin mahrem tarihi”, “hayatımızın içinden”, “evi yuva yapan nedir?”, “babaannem diyor ki”, “annemden bana kalan” isimli dosyalarıyla her sayıda farklı biriyle sohbet ediyor ve başka başka eşya-nesne üzerinden geçmişimizden fotoğraflar sunuyor. “İnceliğin formülü”, “nihayet mutfak” ve “bu bir reklamdır” köşeleriyle ters köşeye yatırıyor okuyucuyu.

Hayatımızın hikâyesi” temasını işliyor ilk sayıda dergi. Kapak fotoğrafı manidar; bir fanusun içinde bir küçük balık. Ve fanusun diğer tarafından kırık dökük evler yansıyor bu tarafa. Her yer karanlık fakat tepeden bir ışık sızıyor.

Hayatın kitaplara bir türlü uymadığını anlatan hikâye, bu sayıda iki arada bir derede annecilik oynamaya çalışan kadınların ve onların çocuklarının sıkıntılarını yansıtır bize. Çoğu kez iş hayatının yükünün ağırlığından bazen ise keyfi olarak tek çocukla yetinen aileler örneklendirilir, satır aralarında yürekler sızlatır belli belirsiz. Çok çocuklu aile olmak gönül işidir, mesleği-maddi durumu ne olursa olsun, karı koca bu işe niyet etti mi, tatlı tatlı, olabildiğince az sorunlu çocuklar yetiştirebilir pekala. Çocuklarıyla gerçekten vakit geçiren anne-babaların çocuklarına bir tek ama muhteşem bir şey öğretmiş olduklarının altı çiziliyor: Çocuğun kendi özgün sesini buluşunda cesaretli olmayı! Ve mesai şartlarını çocuklarına göre ayarlayamadan çalışmak zorunda kalan annelerin bir neticesi olan tam mesaili büyükannelerin yeni hayat tarzları, bir annenin çalışmasının birkaç ailenin düzenini birden değiştirmesi ele alınıyor.

Netice olarak tekrar tekrar okumak istediğim bir sayıdır.

Sirke yapamayan erkekler”

Sirke Yapamayan Erkekler” dosyası ikinci sayının kapağı yapılmış. Bu serzeniş belki biraz da, sürekli radarlarını kadınların eksikliklerine, yapamadıklarına yönlendiren erkeklere “iğneyi de kendinize batırmayı unutmayın” demek içindir. Dücane Cündioğlu’nun 2004’te “Philosophialoren” kitabına giren yazılarında ortaya attığı ve tartıştığı “Reçel Yapamayan Kadınlar” konusunu hatırlattı bir yandan. Bu dosyada beni en etkileyen ve hayatıma katmayı başarabildiğim şey sirkencubindir ki yazar da bu nefis içeceği Mevlana’nın Mesnevi'si ile tanıdığını nakleder. Mevlana sirkencubini şöyle tarif eder; “Kahır sirkedir, lütuf da bala benzer. Sirkencubinin temeli bu ikisidir. Bal, sirkeden az oldu mu, sirkencubin iyi olmaz.” Böylece kötülük arttıkça iyiliği daha da artırmanın zaruretini de anlatmış olur.

Aşkın tahammül sınırı”nı çizmeye çalışan psikiyatrist Kemal Sayar, sevmeyi, sevmenin pratiğini, aşkın dile düşüş tarzını, ruh yorgunluğumuzun sebeplerini ve öngöremediğimiz neticelerini Ayşegül Nalçacı’ya izah ediyor: “Hepimiz insanız ve teessür hissine sahibiz. Yeisin olmadığı yerde umut olmaz. Üzüntünün, kederin olmadığı yerde sevinç de olmaz. Bütün bunlar insanlar içindir ve inanan insanı bir tabiat üstü varlık olarak, bir süper erkek veya süper bir kadın olarak tanımlamak bühtandır” diyerek ümit vadederken ikaz da ediyor.

Kadın dergisi” mi?

Yazarların çoğunun kadın olması dergiyi bir “kadın dergisi” olarak düşünmeyi gerektirmez. Hem ele alınan meselelerin önemi hem derginin omurgasını oluşturan kadronun seyretmek-gözlemlemek için durduğu nokta bence bu dergiyi meselesi olan herkesin okuyabileceği yerde konumlandırır.

Dergi genel olarak aslında hep konuşmayı-okumayı sevdiğimiz, hatta bazen pelesenk haline gelmiş mevzuları farklı yerlerden tutar.

Babaannem diyor ki” bölümü atasözleri ve deyimlerin bol bol kullanıldığı, anlamlarını pekiştirmek için hayatın tam merkezinden örneklerin sunulduğu ve bunları da “sen anlamazsın, devir değişti” denilen büyüklerin zamanla haklı çıkışları üzerinden yansıtır okuyucuya.

La ve İlla” bölümlerinde gündelik hayata dair meselelerimizde bazen karşı cinse doğru savurduğumuz iç seslerimizi, bazen de tecrübeli gözlerin kadın ve erkek kimliklerine karşı önyargısız-tarafsız eleştirilerini buluruz.

Hayatımızın Hikayesi” ilk sayısının kapağı olmakla birlikte her sayının içinde ayrı bir bölümdür ve o ay gündemi meşgul eden/etmesi gerektiği halde edemeyen bir konu seçilir, bununla ilgili bir hikaye-öykü seçilir. Derginin yazarları tarafından tartışılır ve böylece bir hikaye birden çok bakış açısıyla anlamlandırılır.

Yürümek, yol almak ve masalsız kalan çocuklar

Üçüncü sayının konusu “yürümek/yol almak” üzerinden vakit idraki. Bu yolculuğa kah imtihandan imtihana koşan lastikçi Halime dahil oluyor, kah yorgun ev kadınları... O kadınlar ki; hafakanlar, iç hesaplaşmalar, cefakar anne, anlayışlı eş, uyumlu gelin, canayakın komşu kimliklerinin çemberinde bocalayışlar, anlaşılamayışlar... Yazar, kadının iç sesine tercüman olup şöyle diyordu: “Okuduğu hiçbir kitap yardım etmiyordu ona. Ne Tolstoy, ne Kafka, ne Marks. Tahsili ve birikimi güçlü kılmıyordu onu insanların arasında.” Ve insan dijital sırdaşlığa teslim oluyordu yavaş yavaş…

Dördüncü sayı… iyilerin her zaman kazandığını ve kazanmaya devam edeceğini ispatlar nitelikte bir dosya ile geldi önümüze. İyiliğe önem atfeden ve iyilik yapanın asla kaybetmeyeceğinden dem vuran en önemli ve öncelikli kültür öğemiz masallardı değil mi? Çocukluğumuzdan itibaren zihnimize kazınan masallar nasıl da edebi, ahlakı, güzel hasletleri harmanlar ve ‘onlar ermiş muradınaa…’yla biterdi de anlatan da dinleyen de mutlu olurdu. Dergi, dünyada giderek yükselen rağbetle masala kaçmanın bin yolunu, masalsız kalmanın sonuçlarını ve meddahlık serüvenine çıkanları gösteriyor bize. Ve her biri ayrı hikayeler barındıran ev hanımı, öğretmen, doktor, öğrenci, bilişimci örneklerinden iyilik yolculuğu…

Beşinci sayı... Emek ve sabır kelimeleri bir araya gelince genelde anne hatırlanır. Ama dergiye misafir edilenler sadece doğurduklarına değil doyurduklarına sahip çıkan, hatta koruyucu annelik yapanlar. Üvey olduğu hiç anlaşılmayan kadınlar Tolstoy’un “insan ne ile yaşar?” hikayesini hatırlatıyor adeta. Fabrika kızları örneğinden hareketle emeğin pazarlandığı sektörlerde yaşanan sıkıntılara değiniliyor. Helal lokma hassasiyetinin Peygamber efendimiz zamanından bugüne kadar yaşadığı süreç anlatılıyor.

Altıncı sayısı için erkekler baba yönleriyle dosya konusu seçilmiş: “Kader ile keder arasında babalar”. Derginin gayesi unuttuklarımızı hatırlamak ve hatırlatmak olunca da gökdelenlerin arasındaki mahya ile, okuyucunun hafızasında saklı duran ‘baba yaslandığın dağdır’ düşüncesi-tavrı tekrar gündeme taşınmaya çalışılıyor. Nazife Şişman’ın “Hegamonik’ten kırılganlığa uzanan çelişkili yol”daki yeni erkek modelini anlatan yazısıyla bankamatik ya da yangın tüpü konumuna düşen babaların bu serüvenini okuyabiliyoruz. “Kaderine oğul kederi düşen babalar” isimli incelemede edebiyat earihimizin en önemli isimlerinin oğullarıyla imtihanına şahit oluyoruz.

Yedinci sayının terkibi “post modern zamanlarda dost modern müminler” üzerine. Barbarosoğlu’na göre ‘dost modern kavramı, kadim ruhu modern teknoloji içinde yaşatma hassasiyeti’dir. Dergi dostmodernliği dünyanın şahit olduğu onca acıya rağmen bayramları ibadet şuuruyla yaşayan müminlere, çalışma disiplinini, imkansıza yönelik gayreti ahlaki bir vebal olarak gören mütefekkirlere, çoluk çocuğunun mesuliyetine ilaveten kutsal topraklarda hizmet etmeyi kendine düstur edinen hanımlara dayandırır örneklerle.

Düğün bir final mi yoksa başlangıç mı?

Sekizinci sayının önümüze getirdiği konu ‘moda ve sosyal medya kıskacında düğünler’ ve ‘tek hayali gelin olmak olan genç kızlar’ın hayallerini, damatsız düğünler pahasına gerçekleştirme çabasındaki aileler. Bu sayıda düğünlerin kıtalar aşan ihtişamından da örnekler bulmak mümkün, gelinliğin kısa tarihinden de. Bir tarafta ‘kadim usulleri bir kenara bırakıp modern tekliflerle’ evlilik oyununa adım atanlar gösterişlerini aşırı beklentilerine kılıf yapadursun, diğer tarafta ‘gelecekmişim, görecekmişim’ diyerek yuvasına, ailesine sahip çıkmanın hikâyesi anlatılır.

Dokuzuncu sayıda, Nazife Şişman’ın ifadesiyle ‘hemen herkese kendini dismorfik, çirkin hissettiren endüstriyel güzellik baskısı’nı, ‘Yaradan güzeli sever, yarattığı her şeyde güzellik var’ inanışından ayırt etme kaygısını okuyabiliyoruz. Kadınların güzellik arayışlarının sınırları ise, sağlıklarını riske atmak uğruna kendinde olmayanın peşinde koşmak olarak özetleniyor. Güzellikleri tescillenir tescillenmez sağır kulaklara mahkum, dile pelesenk olanların hazin hikayelerine şahit olmak hayrete düşürüyor okuyucuyu. Güzelliği her manasıyla kendisinde toplayan ve peygamberine tam itaatle sahip olduklarını tereddüt etmeksizin feda eden Hifa Hatun’un kıssası ise ‘güzelliğin bittiği zamanlar’da yaşayanlara ibret niteliğinde.

Onuncu sayı, bu yazının objektifliğine teslim edemeyeceğim nispette en faydalandığım, zihnimdeki bulutları aralamama yardımcı olanı. Bu sayı müstakil bir inceleme konusu yapılsa yeridir. Özet olarak, ‘Bize her yer okul’ teması çerçevesinde, bahçesiz okulların ucubeliğini, bahçeleriyle meşhur eski okulları, ‘bir ağaca sarılmamış, bir çiçeği koklamamış çocuklar’ın talihsizliğini de okuyoruz, ‘eğitimin zamanı ve mekanı yok’ düsturunu yuvalarında tatbik eden ‘valide mektebi’ icracısı annelerin mücadelelerini de. Dünya okulundaki eğitim usulü, öğretmek değil, çocuklarımızın gözleri önünde hayatı yaşamak…

On birinci sayının kapak konusu; “Kamusal Alanda Müslüman Erkekler”. Fatma Barbarosoğlu, dergi konusunu belirlerken gözlemlediklerini anlattığı giriş yazısında, çiftlerin kıyafetleri arasındaki ifade uyumsuzluğunun sadece giysi tercihleriyle sınırlı olmadığını belirtir. Tanzimat’tan günümüze erkek kıyafetlerindeki değişimi, işlevsel ayrıntılardaki sadeleşmenin yerini mahremiyet ifşası ve lükse meyletmeye bıraktığını derginin sayfaları arasında bulabiliriz. Dizi oyuncularının dilinden, giydikleri kostümlerle bile hal ve tavırlarının değiştiğini duymak şaşırtıcı olmuyor böylece.

On ikinci sayı, insanın normal olarak yapıp eksiklerini tecrübe edinerek ya da tecrübelileri dinleyerek tamamlayabileceği davranışları sertifikalarla kanıtlama akımını ele alıyor. Konunun belirlenme ve işlenme kısmı tesadüf gibi görünen ilginç dikkatlere dayanıyor. “Hep yeni” ve “hep konforlu” arayışı içine giren insanın ödediği bedel unutkanlık hastalığı, hafızasını yitirme olarak tespit ediliyor. Bunun yanı sıra görmeyi dinlemekten daha kıymetli yere koyan insanın gördüğünü tüketme ama dinlediğinden ibret çıkaramama handikabı da “Modern İnsan Gözleriyle Düşünür” başlıklı söyleşiyle okuyucunun dikkatine sunuluyor.

Nihayet’e “uzun ömür” dilemek gerek

Böylece Nihayet bir yılı doldurdu. Türkiye bir bakıma dergiler mezarlığı olduğu için bir derginin sıkı takipçisi olan okuyucuda her zaman bir tedirginlik vardır. Bu yüzden öncelikle Nihayet’e “uzun ömür” dilemek gerek.

Bir de “zemin” meselesi var. Tüketim dergileri vardı, kadın bedeninin tüketildiği dergiler vardı, hatta son birkaç yılda dindarlığı markalara, modalara, steril mekânlara ve steril hayatlara bulayarak ortaya çıkan dergiler vardı. Nihayet, bu zamana ve zemine yeni bir tüketim tavsiyecisi olarak gelmedi. Okuyucusunu hem hükümferma olanı sorgulamaya hem kendi hayatı üzerinde yeniden düşünmeye çağırdı. Hayat tarzımız, insana ve eşyaya bakışımız bu kadar hızla değişirken bizi sahici örneklerle, “kendine has” insanların hikâyeleriyle buluşturdu.

Nihayet’in arayışı devam ettikçe açılan yeni pencereleri ve yeni hikâyeleri merak etmeye devam edeceğiz.

 

Tuğba Sökmen yazdı

Güncelleme Tarihi: 30 Aralık 2015, 16:11
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Fatma Betül
Fatma Betül - 3 yıl Önce

İsabetli tespitlerin nefis ve akıcı bir üslupla sunulduğu nitelikli bir yazı olmuş. Ellerinize, gönlünüze sağlık... Devamının gelmesi temennisiyle...

banner19

banner13

banner20