banner16

Mart 2018 Dergilerine Genel Bir Bakış-2

Mahalle Mektebi, Şehir ve Kültür, Ayasofya ve Temmuz dergilerinin Mart 2018 sayıları hakkında Mustafa Uçurum yazdı.

Mart 2018 Dergilerine Genel Bir Bakış-2

Mahalle Mektebi’nin kırkı çıktı

Kırk sayısı önemli. Kırkı çıkmak da bir olgunluğun ifadesi olarak kullanılır. Mahalle Mektebi dergisi, 40. sayısına ulaştı. Söyleşiler, dosyalar, öykü, şiir derken dopdolu bir içerik bekliyor derginin okurlarını.

Ne yazıyorsak onun içinde bir yerlerdeyiz

Necdet Subaşı ile Betül Ok bir söyleşi gerçekleştirmiş dergide. Mevzu Necdet Subaşı olunca sorulacak, söylenecek o kadar söz var ki. Sosyoloji, okumak, yazmak üzerine verimli bir söyleşi bu. Günümüz aydınının problemleri üzerine Subaşı’nın tespiti dikkat çekici. “Ne yüzleşmeye vaktimiz var ne de hesaplaşmaya. Büyük ve kapsamlı dönüşümler yaşadık, yaşamaya da devam ediyoruz. Bu böyle gidecek, eşyanın tabiatına aykırı bir durum var mı? Sanırım var ama bu da bir gerçek.”

İlmi çalışmalarının yanısıra hayatın içinden yaşadıklarını da bir demet yapıp kitaplarda buluşturan bir yazar Subaşı. Bu yüzden de içten bir anlatım, ruha dokunan bir üslup var yazdıklarında. Bununla ilgili soruyu da içtenlikle cevaplıyor. “Kişiselliklerin, yaşanmışlıkların payı küçümsenemez. Ne yazıyorsak onun içinde bir yerlerdeyiz. İyi yazar her halde metnin tarafındadır: Bildikleriyle, ürküttükleriyle, korktuklarıyla, sevdikleriyle ve her daim hayalini kurduklarıyla.”

Bense çoktan çözmüşüm ölümün tasmasını

Hüseyin Akın’ın son şiir kitabı Yan Tesir 4. baskısını yaptı. Yeni çıkmış bir şiir kitabı için bu çok iyi bir haber. Şairi ve şiiri hak ediyor bunu. Mahalle Mektebi’nde Muğber şiiri ile derginin arka kapağında bekliyor okuyucuları şair: “Bense çoktan çözmüşüm ölümün tasmasını / Şu uzaklık şu gurbet hep elimde büyüdü/ Hep sıfırdan başladım aşka, cürme, hayata/ İnce hesaplara ki intisap etmedim/ Az çok bilirim ben de şiirler yazmasını/ Tam köprüyü geçerken paha biçilmez zâta

Dost, düşman herkes teveccüh eder Âkif’in mizacına

Abdullah Harmancı’nın Yusuf Turan Günaydın ile Mehmet Âkif merkezli yaptığı söyleşi, özellikle Âkif üzerine çalışma yapan, Âkif’in hayatını, çalışmalarını merak eden herkesin mutlaka okuması gereken bir söyleşi. Çünkü iki isim de Âkif ile ilgili birçok çalışma yapan ve Âkif’in doğru anlaşılması ve anlatılması için çaba sarf eden isimler.

Günaydın’ın yaptığı çalışmalar, Âkif ile ilgili ortaya koyduğu tespitler yer alıyor söyleşide. Sadece bu söyleşi bile okuyanların kafasındaki birçok soruyu giderecek. “Eğri oturup doğru konuşalım: Âkif’in çağında yaşasak çoğumuz Abdülhamid karşıtı olurduk, olabilirdik… Hatta şunu söyleyeyim, en başta bugün Abdülhamid’e hakaret içeren ifadelerle dolu dizeleri yüzünden ağız dolusu Âkif’e sövenlerin o gün yaşasalardı Abdülhamid düşmanı olacaklarından eminim.”

Kitaplar aşkımız, kütüphaneler sevdamızdır

Şehir ve Kültür dergisi Mart 2018’de kitap ve kütüphane teması ile çıktı. Kütüphaneler Haftası’nın da içinde olduğu bir ayda Şehir ve Kültür dergisi; kapağı, kitap ve kütüphane merkezli yazılarıyla bu haftayı okuyucularına hatırlatmış oldu.

Mehmet Kamil Berse giriş yazısında bu hassasiyeti dile getiriyor. “Hızla değişen dünyamızda, yaşamımızı sürdürebilmek, çevremize uyabilmek, faydalı olabilmek için devamlı okumak zorundayız. Kitapların hayatımızdaki yeri ilk sıralarda yer almalı ve tabii ki kütüphanelerin. Tarih boyunca kütüphanelerin çok büyük önemi ve değeri anlaşılmıştır. Kitapla bu bağı kurmayanlar kütüphaneleri yakıp yıkıp ateşe vermişlerdir. Ülkemizde kitap alış verişi ve kütüphane sevdasıı son yıllarda artarak gelişmektedir. Bu sevindirici durum karşısında ülkemizin idarecilerinin de gayretleri büyüktür… Dergilerin kitaplardan önceki sırada yerini alması, ülkemiz insanının kültürel açıdan gelişmesine yardımcı olmaktadır.”

Prof. Dr. Zekeriya Kurşun da yazısında eski kütüphanelerin izinde okuyucuları bir yolculuğa çıkarıyor. Öncelikle gelişen çağla birlikte kitabın aramızdan sessiz sedasız çekilişine dikkat çekiyor. Kocaman bir kütüphanenin dijital bir platformda e-kitap olarak ceplerde gezdirilebildiğini anlatıyor. Daha sonra kütüphaneler müfettişi Ahmet Muhtar’ın 100 yıl önceki İstanbul Kütüphaneleri raporu hakkında bir yazı kaleme almış. Meraklıları için kaynak bir yazı olmuş bu.

Erol Afşin de kitapların kulağını çınlatıyor bu sayı: “Kitaba önem vermeyen, kitabı sevmeyen birine kalkıp kitabı anlatmanın bir faydası da yok inanın. Bu kadar hayallerin aresinde, maalesef acı gerçeklerle de yüzleşiyoruz. Hayat bu, acı da olacak tatlı da. Ama durduk yere de acı olmasın. Zaten hayat zor, bir de suni acıların hayatımızda ne işi var?

Selanik güzellemesi

Fahri Tuna bir ayağı Anadolu’da, bir ayağı Türk-İslam coğrafyasının uçsuz bucaksız mekânlarında bir seyyah. Gezip gördüğü yerleri sadece görmekle yetinmiyor aynı zamanda ruhunda da hissediyor.

Şehir ve Kültür’ün 44. sayısında hasret yüklü bir Selanik yazısı ile yer alıyor dergide Tuna. Tarihsel süreç içinde anlatılıyor Selanik. Bizden olan, bizim olan Selanik’ten elimizden kayıp giden Selanikli yıllara geliyor yazı.

Bir portre yazarının cümlelerine düşünce Selanik adeta ete kemiğe bürünüyor. “Yazıyı, domuz eti yeme korkusuyla balıkçı lokantası sorduğumuzda bize gönülden yardım eden Yunan delikanlısına ettiğimiz sözle bitirelim: “Teşekkürler Dimitris; sen en kısa zamanda Türkçeyi öğren, zira yakında gene geliyoruz, size çok lâzım olacak. Bu arada bizden çekinme Dimitris, madem ki bize yardım ettin, dokunulmazlığın daima sürecek…”

Ah Selanik vah Selanik. Bizim Selanik, bizden Selanik, bizim özlediğimiz Selanik, bizi özleyen Selanik. Vuslat yaşamadan bir daha senle, ölüm bizden uzak olsun Selanik.

Bilal Tırnakçı’nın Hindistan izlenimleri

Şair-yazar Bilal Tırnakçı Hindistan’a yaptığı geziyle ilgili izlenimlerini paylaşmış dergide. Olumlu ve olumsuz yönleri sıralıyor Tırnakçı. Gizemler ülkesi Hindistan’ı tanımak gerek. Hem de her yönüyle. Bu yazı farklı yaklaşımlarıyla örnek bir Hindistan rehberi olmuş.

Gördüğüm en iyi şeyler; Motosiklet kullanıcıları, yollara bakan tarafları süslü bahçe duvarları, mülayim, sakin ve umursamaz insanları, doğal güzellikleri, insanlarının yoksul ama gururlu duruşları, iyi İngilizce konuşmaları, bilişim ve teknolojiye olan hâkimiyetleri, geleneksel kıyafetlerini; gündelik yaşamda hala kullanıyor olmaları, bayanların motorların arka koltuğunda kurulmuş halleri… (...) Gördüğüm ve hoşuma gitmeyen şeyler; Sürekli korna çalıyor olmaları, şehirlerindeki kesif baharat kokusu, şehri dolaşan açık kanala işiyor olmaları, fakir ile zengin arasındaki uçurumun; büyüklüğü itibariyle uçurum olmaktan çıkmış olması…”

Kalbimizi bıraktığımız şehirler

Ali Bal görülmeyen yüzüyle bir Ankara yazısı kaleme almış. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir kitabından hareketle bir Ankara portresi sunuyor bizlere. “Evlerin değil, insanların yükseldiği bir hayatın içinden çıkıp bir büyük şehrin gökdelenlerinin gölgesine sinen cesaretim. Bıçak gibi kesen soğuk, içime dökülen binlerce insan var şehirde. Bir yudum, bir nefeslik muhabbete muhtaç soğuk yüzlerden kalkıp kalbime çarpan sertlik var şehirde. Güneş doğsa bile çağmıyor yüzüme. Yüksek binaların aralarından sızan ve çoğu kez camlardan yansıyan güneşin değdiği her yerde bir huzur yeşeriyordu.” Bal, Ankara’nın kalplere dokunan köşelerini de konuk ederek “Hacı Bayram’da sabrın, Ulus’ta zaferin, Hamamönü’nde vefanın kitabını okumam gerektiğini anladım” içtenliği ile sonlandırıyor yazısını.

Ayasofya’da 2017 şiiri

Yeni bir yıla girince dergilerin birçoğu geçen yıl ile ilgili dosya ya da soruşturma hazırlayarak bir yılın değerlendirmesini yapar. Bu anlamda ne olup bittiğine toplu olarak göz atma imkânı sunduğu için bu tür çalışmaları önemserim. Ayasofya dergisi de Mart- Nisan 2018 sayısında 2017 şiirini birçok kalemin katkısı ile dergi sayfalarına taşımış. Dosyanın Said Yavuz ve Harun Yakarer’in emekleri sonucunda ortaya çıktığı notu var giriş yazısında.

Oldukça geniş bir dosya 2017 şiiri. Çıkan kitaplar, şiir adına yapılan çalışmalar dosyada ele alınan konulardan bazıları. 2017’de şiir adına neler yapıldığını merak edenlerin mutlaka alıp okuması gereken bir çalışma olmuş bu.

Varlığın mayası muhabbettir

Ayasofya dergisinin 22. sayısında Savaş Ş. Barkçin ile Said Yavuz’un gerçekleştirdiği bir söyleşi var. “Aynı çağda yaşamaktan mutluluk duyacağınız isimler” listesinde yer alacak bir isim Barkçin. Sözcüklerle değil gönülden konuşuyor, yürekten yazıyor. Ruha şifa tespitler var söyleşide. Söyleşiden birkaç not paylaşıyorum: “Müminin her şeyi gibi kelimeleri de kendine özgüdür.” “Mûsikî de bir usûl ve erkân içinde Allah’a götüren bir yoldur.” “Eğitim bir yön işidir. Yön olmadan yöntem olmaz.” “Varlığın mayası muhabbettir, aşktır. İnsanın özü aşktır. İnsan gerçeği görebilse aslında bir muhabbet ummanı içinde yaşadığını anlar.”

İsmail Kılıçarslan’dan “Destan”

Derginin arka kapağı bu sayı İsmail Kılıçarslan’a ait. Ne iş yaparsa yapsın şairlik sıfatını hepsinin en başında tuttuğunu söyler Kılıçarslan her fırsatta. Heyecan veren, milletin ruhunu diriltmek için tertip almış şiirleri var Kılıçarslan’ın. “Destan” da öyle. Bu toprakların şiiri diyeceğimiz türden bir şiir bu. Sonunda gür bir seda ile amin denecek bir duaya çağırıyor şair hepimizi.

Hamzaname Battal Gazi Destanı ve sair şeylerden yapacaklar seni / Mızraklı İlmihal’den ve İmam-ı Azam’ın yapıldığı şey neyse ondan yapacaklar / Sığacaksın, sığınacaksın bir Fetih Suresi yetecek sana: İnna fetehna leke fethen mubina/ Ve yensurekellahu nasran aziza

Ve Sezai Karakoç

Ayasofya’da Sezai Karakoç üzerine iki yazı yer alıyor. Birinci yazı Fatma Nur Akgül’e ait. Karakoç’un İslamın Dirilişi kitabını merkeze alan bir yazı bu. İslam’la dirilmek üzerine özellikle günümüz şartları düşünülünce tekrar tekrar okunması gereken notlar içeren bu kitabı sürekli gündemde tutmak gerek: “İslam’ın dirilişi deyimiyle şüphe yok ki İslam halklarının dirilişini söylemek istiyorum. Yoksa İslam prensiplerinin değil. Çünkü: İslam prensipleri hiçbir zaman ölmemiştir ve ölmez, her zaman için dipdiridir, ezelî ve ebedidir.”

İkinci yazı Yusuf Bilâl Aydeniz’e ait. Karakoç ile olan hatıralarını yazmış Aydeniz. Bu tarz metinleri çok önemsiyorum. Aynı çağda yaşadığımız büyük değerler ile geçirdiğimiz küçük anların bile kıymet-i harbiyesi olduğuna inanan biri olarak Aydeniz’in hatıraları da bir yere not edilmeyi hak eden anlar içeriyor. İlk karşılaşma, ilk kez duyulan tespitler derken bu hatıraların devamı da gelsin ister okuyucular. Benden söylemesi.

Aydeniz’in anlattığı bir hatıra ile Ayasofya dergisi paylaşımlarımı sonlandırıyorum: “Bir keresinde Sezai Karakoç’un yanında muhabbet ederken, benden iki üç yaş küçük Trabzonlu iki delikanlı gelmişti. Geldiklerinde ellerinde poşet içinde bir saksı vardı. Üstad’a dediler ki ‘Üstadım, bizim Diyarbakır-Erganili bir arkadaşımız vardı. Ondan rica ettik, bize Ergani’den toprak göndersin diye. O da sağ olsun, kırmayıp gönderdi bize. Biz de Ergani’den bu toprağı size getirmek istedik.’ Bunun üzerine Üstad dedi ki: ‘O zaman siz bu toprağı Trabzon’a götürün, Trabzon’daki toprağa serpin ve Diyarbakır ile Trabzon toprağı birbirine karışsın.’ dedi.

Ben Guta’da ölen çocuğum

İçimize bir acı daha çökmeye başladı. Belli ki ümmet olma duygumuz içimizdeki çırpınıp duran insan yanımızı yoklamaya devam edecek. Guta’da insanlık ölüyor. Temmuz dergisinin 20. sayısında Guta hassasiyetini canlı tutan bir haykırış var: “Ben Guta’dayım ey efendiler. Bombaların evi, silahların şakırtısı olan Guta! Ocağı yıkık, sesi kısık, elleri kesik, boynu bükük Guta! Onurlu Guta, kahraman Guta! Ağlayan bir ışık gecesinin duasıyım ben. Ben her mevsimin ölümü olurum burada. Görmediğiniz, bilmediğiniz, işitmediğiniz, gelmediğiniz, gitmediğiniz Guta’da! Yenilmez bir mevsimdir ölümüm.”

Alın Yazısı Saati Kudüs’e ayarlı

Erdoğan Aydoğan şehirlerden ve şehirlerin ruhundan, kimliğinden bahsederek başlıyor “Türkçe Şiirlerde Kudüs” yazısına. Şehirlere sadece bir beton yığını olarak değil de ruhu ve canı olan bir varlık gözüyle bakmak üzerine tespitlerini sunduktan sonra Filistin’e, Kudüs’e, Sezai Karakoç’a getiriyor konuyu. “Alınyazısı Saati” şiiri için “bir uygarlığın hikâyesidir.” diyor Aydoğan: “Ve Kudüs şehri / Gökte yapılıp yere indirilen şehir / Tanrı şehri ve bütün insanlığın şehri / Altında bir krater saklayan şehir

Dergide şiirin derinlemesine bir tahlili bekliyor okuyucuyu. Kudüs’ün ümmet coğrafyasının kulağını çınlattığı bu yazı Mekke’nin, Medine’nin, Kudüs’ün, İstanbul’un, Şam’ın, Buhara’nın, Kurtuba’nın, Bağdat’ın ruhunu görmeye çağırıyor hepimizi.

Bir şair bir şairi konuşturursa

Temmuz’un 20. sayısının söyleşisini şair-yazar Ercan Ata, şair Tunay Özer ile yapmış. Konuşan da konuşturan da şair olunca ortaya keyifle okunacak bir söyleşi çıkmış.

Tunay Özer şiir yolculuğunu anlatıyor. İlk kitabı, ilk çalışmaları hakkında içtenlikle paylaşımlarda bulunuyor. Ercan Ata, Tunay Özer’in şiirleri merkezli sorular da yöneltiyor. Böylelikle şairin şiir dünyasının köşe taşlarını da öğrenmiş oluyoruz. Özer’in günümüz şiiri üzerine söylediği birkaç cümleyi buraya almak istiyorum. “Günümüz şiiri adına ümitvarım. Dünya şiirinden hiç de geride değiliz. Şiir kalple yazılır, yeter ki o kalbimize iyi bakalım, hızla ilerleyen zamanın kompartımanlarında islenip katılaşmasına izin vermeyelim.”

Tunay Özer’in bir de şiiri yer alıyor dergide: “bulanık bir aynayım burada / eşiğin ters tarafında / gelişlerden çok gidişler gördüm / bazı anların kapısını çarpıp gitmeden / ona bir gün ihtiyaçları olacağını / demeyi ne çok isterdim / ve ben uğultulu dalgalar arasında / bir şamandıra gibi kaldım

Yorgunluğun başkenti: Saraybosna

Bir dergide beni Kudüs yazıları kadar Bosna yazıları da heyecanlandırır. Bosna; kardeş topraklar demek olduğu kadar Aliya da demektir. Büşra Karadeli Kanat bir Bosna gezisinden kendisine kalan izlenimleri paylaşıyor okurlarla. Ayrıntıları ve duygu yoğunluğu ile Bosna’nın ruhunu okşayacak bir yazı olmuş Kanat’ın yazısı. Savaş yorgunu bir şehirdeki duygu yorgunu olarak biten bir gezinin fotoğrafı gün gün, sahne sahne canlanıyor gözümüzde Kanat’ın yazısını okurken.

 

Mustafa Uçurum

Güncelleme Tarihi: 16 Mart 2018, 09:31
banner12
YORUM EKLE
banner8
SIRADAKİ HABER

banner7

banner6