Kendisini yaşadığı çağa hizalayan bir dergi

Sene-i devriyesi vesilesiyle bir kaç soruya cevap vererek ikinci yaşına girdi Post Öykü dergisi. İbrahim Kibar yazdı.

Kendisini yaşadığı çağa hizalayan bir dergi

Sene-i devriyesi vesilesiyle bir kaç soruya cevap vererek ikinci yaşına girdi Post Öykü dergisi. Biz de bu yeni sayısının ilk sayfalarında karşımıza çıkan cevaplardan kısaca bahsederek dergiyi ele alalım istedik.

İlk olarak değinilmesi gerekir ki Post Öykü, aldığı ilgiden kaynaklı mütebessim bir şekilde basmış ikinci yaşına. Yıl boyunca aldığı övgü ve eleştirilerden derleyerek manifesto mahiyetinde yaptığı girişin üst başlıklarını şu şekilde sıralayabiliriz:

Post Öykü, “Postmodernist miyiz” sorusunun en çok karşılaştıkları soru olduğuna temas etmeden cevaba ilişmiyorsa da bunu destekleyici bir içerik ortaya koyduklarını da kabul ediyorlar ve ekliyorlar: “Eh zaten derginin adı malum. En özet haliyle söylediğimiz şu: Postmodernizmin farkında ve fakat çoğulculuk, kayıp hakikat algısı, muğlaklık, merkezsizlik gibi onu tanımlayan temel unsurlara karşı temkinliyiz... ‘İpleri Tanrı’nın elinden kendi eline aldıktan sonra’ dünyanın aldığı hal sonrası kapıldığı dehşet sonucu ortaya çıktığını düşünüyoruz.” Hikaye anlatı şekillerinin ve hatta hikayeden anladıklarının da postmodernizmin sınırları içerisine düştüğünü kabul ediyor ancak “bütün bu toz pembe tablo içerisinde unutmadığımız bir şey var; hakikat algısı, dünyayı ve öte dünyayı yorumlama açısından Müslüman olarak bu düşünce ile uyuşabilmemiz mümkün değil. Dolayısıyla, kendimizi postmodernist olarak tanımlayabilmemiz namümkün” diye ekleme yapmayı ihmal etmiyorlar, büsbütün dışında görmemizin mümkün olamayacağı gibi.

Post Öykü nerede duruyor?

Hikaye anlatmanın yaşamdan ayrılamayacağına değinen Post Öykü, hikayeyi, yaşarken yapılan bir “şey” ve bir “yeryüzü tecrübesi” olarak tanımlıyor. Post Öykü’nün durduğu yeri ise şöyle tarif ediyor: “Kendisini yaşadığı çağa hizalar, popüler deyimle zamanın ruhunu görmezden gelmez ama geleneği önemser. Ki ilgisinin bildiği üzere gelenek, geçmişe ait donuk bir fotoğraf değil, hareketli bir olgudur. Bugüne gelen ek’tir.”

Nezdimde önemli bir hususa da İsmet Özel’den alıntı yaparak değiniyor Post Ökyü ve diyor ki “çelişki, düşünmeye devam etmenin göstergesidir.” Kendileri ile çelişeceklerini söyleyen Post Öykü, bugün dediklerini yarın reddederek düşüncel süreçlerinin devam edeceğinin altını çiziyor ve bu konuda bütün eleştirilere açık olduklarını da ekliyor.

Tek sesli olmadıklarını da vurgulayan, hatta kendilerini kibarca bir “çete” olarak tanımlayan Post Öykü, bir çok kez karşılaştıkları “neden şiir dergisi çıkarmıyorsunuz” sorusuna ise müstehzi bir cevap veriyor: “Eh öykü yazdığımız için.”

Anladığım kadarıyla da evvelden dile getirdikleri bir husus yanlış anlaşılmış ve bu durumdan biraz muzdaripler. “'Eğlence için dergi çıkarıyoruz’ demişiz gibi oldu” diyor ve düzeltiyorlar. Eğlenmek yerine sevinç duymanın daha doğru bir tanım olduğunu ve sevinç duymadan herhangi bir eylemin yapılmaması gerektiğini söylüyor ve dergiyi coşkuyla çıkardıklarını dile getiriyorlar.

Dışarıdan gelen öyküleri de yakıtları olarak tanımlıyor Post Öykü. “Kendini zorlamak” şiarını da hiddetle tekrarlıyor. Acayib’ül Mahlukat isimli yeni atöyelerinin mahsulleri, dergide daha fazla sayfayı dolduracak ve bu sebeple de atöyle dışı öyküler daha az yer bulabilecek uyarısı da yapıyor, belki de atölyelerine bir davet edasıyla.

Sözcükleri o anda icat ediyormuş gibi zahmetle konuşanlar

Bu sayının ilk öyküsünü ise şiirlerini ve akademik çalışmalarını bildiğimiz Ahmet Murat’tan okuyoruz. “Şiir Bursu Mülakatı” isimli öyküde, tonlarca gerginliği omuzlamış bir halde Ahmet sıra bekliyor mülakat kapısında. Ve bizi bir tasnif deryasının içine sürüklüyor. Jüri üyelerinden bursiyer adaylarına, yapaylıktan samimiyete uzanan genişçe bir skalada bir o tarafa bir bu tarafa götürüyor bizi Ahmet’in düşünceleri. Sözcükleri o anda icat ediyormuş gibi zahmetle konuşanlar, usturuplu takılmaları, metinlerarası şakaları sızdıran diyaloglar ve bu vahşi rekabetin bir ucu olan Ahmet’in tedirginliği samimi bir üslup ile dile getiriliyor öyküde.

Necip Tosun da hatırat niteliğinde yazısıyla dergiyi süslüyor, 1980 yılındaki bir kaç hatırasını Eylül, Kasım, Aralık başlıklarıyla anlatıyor. Yazısı 1980'lerdeki Türkiyeli, askerli, silahlı, serüvenli, hüzünlü ve sevinçli. Eylül’ü 12 Eylül. Gecesinde Necip Fazıl’ı ziyarete İstanbul’a gitmeye niyetlenseler de Bursa’da sabah namazından bir kaç saat sonra uyandıklarında yakalanıyorlar “sokağa çıkma!” uyarısına.

Sonrasında ortalık sakinleşmeye başlasa da, terör bitti dense de boğucu, iç karartıcı bir rüzgar esiyor Kasım’da. “Tam o anda tandırın çatısına dizilmiş serçeler gökyüzüne doğru uçuşuyor. Kanat sesleri havada asılı kalıyor. Demek ki her şey geçecek” ile umutlanıyoruz. Aralık’ta ise Nuri Pakdil’i ziyarete gitme fırsatımız olsaydı nasıl hareket etmememiz gerektiğini anlıyoruz. Kitabını taşımanın belki 12 Eylül’de öldürülmesine sebep olabileceği bir yazarı ziyaret aslında biraz da bu. Yine de samimi bir sohbet.

Sayfaları çevirdikçe Betül Nurata’yla ufak bir röportaja rastlıyoruz. Sorular, bana sorulsaydı köşeye sıkışmış hissedileceğim sorular. O iki sayfa, okunacak bir desteye yakın kitabı not aldırıyor, “bana sorulsaydı” dediğimde ise kafamı karıştırıyor, cevapsız kalıyorlar.

Derginin son yirmi küsur sayfası ise Post Kitap başlığında. Dükkanda dokuz adet kitap var, birer paragrafı geçmeyecek şekilde kısa tanıtımların ve açıklamaların bulunduğu bir dükkan. Devamında ise Carolyn Kellogg’un etiketli açıklamaları ile sıraladağı 61 postmodern eserin Elif Merve’nin çevirisi ile altını çiziyoruz. İki sayfa hacminde, sembollerle içerikleri tasniflenmiş 61 eser. Son sayfalarında ise kitap değerlendirmelerinin bulunduğu dergi, nihayeti ise Türkiye’nin tek polisiye yayınevi olan Labirent Yayınları ile yaptıkları kısa bir röportajla yapıyor. Labirent Yayınevi'nin de soru üzerine verdiği “Leo Perutz’un ‘Kıyamet Günü Ustası’” kitap tavsiyesinin naçizane ben de altını çizip dergiyi kapatıyorum.

Bu yazı, benim Post Öykü ile ilk karşılaşmamın hatırası. Post Öykü, öyküyü ciddiye alanların ısrarla takip etmesi gerken bir yayın. İki ayda bir, ısrarla isteyiniz!

 

İbrahim Kibar değindi

Güncelleme Tarihi: 16 Aralık 2015, 11:19
YORUM EKLE

banner19