banner17

Kasım 2017 Dergilerine Genel Bir Bakış-2

Edebiyat Ortamı, Temmuz, Dil ve Edebiyat, Mahalle Mektebi dergilerinin Kasım 2017 tarihli sayıları hakkında Mustafa Uçurum yazdı.

Kasım 2017 Dergilerine Genel Bir Bakış-2

Edebiyat dergilerinin ortak sorunu

Okuyucularına derginin yanında hediye veren dergileri seviyorum. Bu, özel olarak hazırlanmış bir kitapsa daha da önem kazanıyor. Edebiyat Ortamı dergisi uzun süredir bir kitap eşliğinde ulaşıyor okuyucuya. Kasım 2017 tarihli 59. sayının hediyesi Reşat Nuri Güntekin biyografisi.

Arif Ay, derginin selamlama yazısında edebiyat dergilerinin dağıtım sorunu üzerine yazmış. Kargoda kaybolan dergiler, dergi ücretini aşan kargo giderleri derken sonuç kaçınılmaz oluyor; dergiler okuyucuya ulaşamıyor.

Konu ile ilgili tavsiyeleri var Arif Ay’ın: “Sözgelimi vergi almayabilir devlet, PTT ücretlerini sembolik hale getirebilir, yüz - iki yüz abone yerine Kültür Bakanlığı bünyesindeki bin dört yüz kütüphanenin hepsine abone yapılabilir vs.” Dergiler önemli ama dergilerin okuyucuya ulaşması da çok önemli. Yoksa ortaya konan emekler heba oluyor.

Arif Ay, hayatını edebiyata ve kültüre adamış bir isim. Umuyoruz ki Arif Ay Hocamızın çağrısı karşılık bulur.

"Afsunlarla kaplanan bu büyük dolap seninmiş bunu fark ettim"

Hacı Şaban Boztaş şiiriyle açılıyor derginin sayfaları. “Can Erimi” şiiri sesi olan bir şiir. Ritmini bozmadan sonuna kadar gidiyor şiir. Dizeler arasındaki uyum şiiri canlı tutuyor. Üç bölümlük şiirin her bir dörtlüğü uzun soluklu bir söylev gibi: “Can erimince uzak bir menzilden / Yedi mühürle ayrı düşmüş çıplak ruhu / Vahşet gözler onu aynadaki aksinden / Varlık dökümünden düşmüş son insandır bu

Durmuş Ongun adım adım şiirini geliştiren bir şair. Çünkü şiir üzerine düşünen, şiiri ciddiye alan bir isim Ongun. “Tek Başına Sanık” şiiri diri bir şiir. Her dizede özgün bir ses var: “Eğer dünya burasıysa ben de yanıldım içime dünya demekle” Uzun dizelerde sesi canlı tutmak zordur. Durmuş Ongun şiirinde bunu başarıyor: “afsunlarla kaplanan bu büyük dolap seninmiş bunu fark ettim.” Gelecek zamanlarda Durmuş Ongun’dan çok güzel şiirler okumaya devam edeceğiz. “Tek Başına Sanık” bunun bir kanıtı.

59. sayıdan alacağım son şiir Şadi Kocabaş’ın “Sınanma Mevsimi” şiiri. Şadi Kocabaş şiirinin içinde derin bir hüzün var her zaman. Şiirini hüzün besliyor. Akıcı, söyleyişi güçlü şiirleri var Kocabaş’ın.

Çok eskitilen temalar üzerine şiir söylemek zor ve risklidir. Çünkü şairin tekrara düşme ihtimali çok yüksektir. Şadi Kocabaş sonbaharı terennüm ediyor şiirinde. Ruha hoş gelen özgün dizeler var güzün gönlünü alan: “sonbahar düpedüz unutkanlıktır”, “doluşan kaçıncı hayret kim bilir / rüzgârın ittiği pencerelerden

Öyküyü bir sıçrama tahtası olarak görmek yanlış

Senem Gezeroğlu ile roman ve öykü üzerine bir söyleşi yapmış Metin Acıpayam. Roman ve öykünün farkı üzerine açılımı zengin bir söyleşi olmuş. Gezeroğlu, kuram ağırlıklı cevaplarıyla söyleşiyi kazanımlı ve keyifli bir hale getirmiş: “Her öyküyü romanın başlangıcı kabul etmek, her romanı öykünün genişletilmiş hali gibi düşünmek, sadece sayfa sayısını temel almak vb. bizi yanlışa düşürür. Öyküyü bir sıçrama tahtası olarak görmek de yanlıştır.” Özellikle roman-öykü kavramları üzerine düşünenlerin mutlaka okuması gereken bir söyleşi bu.

Modern dünyadan kendi içine saklanan kahramanın öyküsü

Selim Baki,Üçüncü Adam” öyküsü ile yer alıyor dergide. Öykü yazan, öykü üzerine düşünen, öyküyü ciddiye alan bir isim Selim Baki. Kurgusu güçlü bir öykü “Üçüncü Adam”. İç ses bizi arada bir yoklasa da öykü boyunca bizi yalnız bırakmıyor. Diyaloglar güçlü ve olayların kronolojisi de başarılı. Bir solukta okunuyor bu yüzden öykü. Merak unsurunu da ihmal etmemiş Selim Baki.

Günümüz öyküsü çok başarılı örneklere şahitlik ediyor. Her yazılanın öykü sayılmaması gerektiği gerçeğinden hareketle, öykü yapısını bilerek bir öyküye yaklaşıldığında bütün parçalar yerini oturuyor. Eksik kalan bir şeyler olduğunda anlıyoruz ki temelde bir eksiklik var.

Selim Baki’nin öyküsü kurgusal bir metin. Modern dünyadan kendi içine, iç sesine ve metruk bir pasaja saklanan kahramanın öyküsü. Bir üçüncü adam var mı, bunu bir soru işareti olarak tutarsak kenarda, giriş ile sonuç tutarlılığı güçlü bir öykü. Selim Baki öyküleri adına hatırı sayılır cümleler kurmak için isabetli bir tercih “Üçüncü Adam” öyküsü.

Bağımlılık ve gençlik üzerine isabetli bir söyleşi

Temmuz dergisinin Kasım 2017 tarihli 16. sayısında Selvigül K. Şahin ile Banu Kaba bağımlılık ve gençlik üzerine bir söyleşi gerçekleştirmiş. Duyarlı bir yazar Şahin. Sadece yaşadığı coğrafyaya değil dünyaya karşı hassasiyetleri olan bir yazar. Çocuklar, gençler onun ilgi alanına giriyor. Onlara yol göstermek, yoldaş olmak için yaşıyor ve yazıyor.

İsabetli bir konu seçilmiş söyleşi için. Hem bir anne olarak hem de duyarlı bir yazar olarak gençleri bağımlılıktan nasıl kurtarabiliriz sorusunun cevabını veriyor söyleşide Şahin: “Çocuklarımıza vereceğimiz en büyük servet manevi duyarlılık, vatan sevgisi, erdemli ve onurluca yaşamaları, kimsenin hakkına müdahale etmemeleri, sevgi ve saygı çerçevesinde hak ve adaleti savunarak her daim çalışmaları ve çalıştıklarının karşılığını hak etmeleri.”

Bağımlılık türleri, aileye düşen görevler, neler yapılabilir üzerine yoğun bir söyleşi bekliyor Temmuz okurlarını.

Cahit Zarifoğlu’nun mahlaslı şiirleri

Mustafa Bostan, Cahit Zarifoğlu’nun şiirinde kullandığı mahlaslar üzerine bir yazı kaleme almış. Önce edebiyatımızdaki mahlas geleneğine değiniyor Mustafa Bostan. Daha sonra Cahit Zarifoğlu’nun şiirlerinden örneklerle mahlaslı şiirleri paylaşıyor. Çok da dillendirilmeyen bir konu olduğu için dergideki dikkat çeken yazılar arasında bu inceleme: “Seçkin bir kimse değilim / İsmimin baş harfleri acz tutuyor / Bağışlanmamı dilerim” “Ey zarif sen de ata yoluna meylettin / Korkarım binbir belaya dayanmaz sıkletin” “De Zarif dinle. Ta ki huzra vardın / Nice yıl isyan durdun gurbet kaldın

Hümanizmin dergâhında gazeller ezberlemiş gulyabaniler

Temmuz’un sorgulayıcı ve sarsıcı bir yanı var. Bu, derginin adından başlayarak yazılarına ve şiirlerine sinen bir etki. Duruşu olan bir dergi olmak iyidir.

Mustafa Yılmaz’ın 16. sayıdaki yazısı manifesto gibi duruşu ağır bir yazı. Gidişattan memnun olmayan bir ruh hali toplumun birçok kesiminde var ama bu rahatsızlığı dile getirmeye pek de yanaşan yok. Yılmaz yazısına tavrını ortaya koyarak başlıyor: “Kireçleşmiş ve mumyalaşmış kırk yaş sonrası insancıkların tasfiye edilmesi gerekiyor.” Dünyanın heyecanına ayak uyduramayan, “hümanizmin dergâhında gazeller ezberlemiş bu gulyabaniler” her yerde karşımıza çıkar. Yılmaz’ın işaret ettiği kişilerden kurtulmak aslında üzerindeki yükü atmak gibidir.

Bir de dinleyicilere ve okuyuculara sözü var Mustafa Yılmaz’ın. Dinleyicilerin farkında olarak yaşamalarını istiyor ve “Dinleyici kendisine dinletilen uyutucu ninninin farkına vardığı zaman kurtuluş için ilk adımı atmış sayılacaktır.” diyerek farkında olarak yaşamaya, takip etmeye davet ediyor dinleyicileri, okuyucuları.

Zarifoğlu neden usta, Mavera neden mektep dergi?

Aykut Nasip Kelebek, Zarifoğlu üzerine yazmış Dil ve Edebiyat dergisinin Kasım 2017 tarihli 107. sayısında. “Esaslı bir yol gösterici” ifadesi Zarifoğlu düşünülünce yerli yerine oturuyor.

Cahit Zarifoğlu’nun Mavera dergisine ürün gönderen gençlere yazdığı mektuplar “Okuyucularla” adlı kitapta bir araya gelmişti. Aykut Nasip Kelebek bu kitabı merkeze alan bir yazı kaleme almış. Usta bir kalemin gençlere yol göstermesi çok önemli. Zarifoğlu’nu usta, Mavera’yı da mektep dergi yapan bu hassasiyet.

Zarifoğlu’nun ustalarla olan ilişkisinden bahsediyor önce Aykut Nasip Kelebek. Necip Fazıl, Sezai Karakoç etkisinden bahsederek oradan Zarifoğlu’nun gençlere verdiği cevaplardan örnekler veriyor: “İdeolojik söylevlerle şiiri birbirinden ayırın”, “Bir kere ideolojik söylevleri kesinlikle bırakın”, “İsterdim ki çalışmalarını yollayan herkes, mektubuna mutlaka bir eleştiri, bir kitap tanıtımı yazısı, afaki laflardan ibaret olmayan denemeler ilave etsin.”

Cahit Zarifoğlu’nun okuyuculara gösterdiği bu ilgiyi görünce günümüz dergilerinin kendi içine hapsolmuş hallerini ve birçok derginin amacının sadece dergiyi çıkarmak olduğunu daha iyi anlıyoruz. Usta olmak tam da böyle bir şey işte. Zarifoğlu gibi, gözeten ve takip eden.

Gül Yetiştiren Adam'ın mücadelesi hiç bitmez

Sezanur Sezgin, Rasim Özdenören öykücülüğü ve özelde de Gül Yetiştiren Adam kitabı üzerine bir inceleme yazısı kaleme almış. Öyküye başlama serüveni, öykülerinde yer verdiği kavram ve kişiler, yoğunlaştığı konular başta olmak üzere Özdenören hakkında birçok bilgi var yazıda: “Dili en geniş imkânlarına kadar kullanmakta, bir şair gibi ince ince işlemekte ve şiire yakın üslubuyla da öyküdeki akıcılığı sağlamaktadır.”

Yazarların adlarıyla birlikte anılan eserleri vardır. Rasim Özdenören’in adının yanına gönül rahatlığı ile Gül Yetişten Adam’ı yazabiliriz. Romanın tahlilini yapıyor Sezgin: “Gezinmektedir evin içinde, kitap okumakta, düşünmektedir, Yaradan’ı anmaktadır, yalnız onunladır, onunla baş başadır, onu tesbihle uğraşmaktadır.”

Özdenören, Gül Yetiştiren Adam’ın nezdinde bir dava adamı portresi çizer bize. Davaya nasıl sahip çıkacak, nelerle beslenecek, nasıl bir duruş sergileyecek gibi soruların cevabı var romanda. Şapka kanununa uymak istemediği için elli sene boyunca evinden çıkmayan ve bahçesinde gül yetiştirip çevresine gül dağıtan adamın hikâyesi. Gül Yetiştiren Adam’ın mücadelesi hiç bitmez. Eve hapsolmadan önce de evdeyken de mücadelesine sımsıkı sarılan bir kahraman vardır karşımızda. Özdenören, sorgulayıcı bir üslupla mesajını vermektedir. Mücadele nerede olursa olsun devam eder.

Okunması gerekenler listesine mutlaka alınması gereken bir Özdenören kitabı bu. Sezer’in tahlili de kitaba yeni açılımlar kazandırıyor.

İslam’da sanat

Hasan Suver, “İslam’da Genel Olarak Sanat” konusunda yazdığı yazısına sanat kavramını açıklayarak başlıyor. Sanatın varlığı, etkisi, Yaratıcı’nın sanatı gibi kavramlar üzerinde duran Suver, sanatçının varlığını sanatkârane bir açılımla anlatıyor. Sanat ve ahlak kavramına da değiniliyor yazıda: “Sanatın ahlaki bir gayesi var demektir. O zaman mesajın kendisi olduğu kadar mesajı sunan da ahlaklı olmalıdır. Yazarın sanata bakış açısı ve yaklaşımı nettir; ‘Dinin olmadığı durumlarda, dinin yerine sanat geçebilir. Dinsiz sanat ilkesiz olacağından ahlakı ve toplumu çürümekten kurtaramayacaktır.’”

İslam, hakikat, din üzerine örnek metinlerin yer aldığı yazı, sanata çok farklı boyutlardan bakmak isteyenler için kaynak bir çalışma ve Dil ve Edebiyat’ın Kasım sayısında okuyucularını bekliyor.

Birçok farklı açıdan Hac

Özgün ve seçkin dosya konularına devam ediyor Mahalle Mektebi dergisi. Kasım-Aralık 2017 tarihli 38. sayının konusu hac. Birçok yönden ele alınmış hac.

Muammer Ulutürk İslam dışı dinlerde ve toplumda hac üzerine yazmış. Hititlerde, eski Çin’de, Şintoizm’de, Hinduizm’de, Budizm’de, eski Mısır’da, Yahudilikte, Hıristiyanlıkta, Sih dininde haccın değerl ve önemi anlatılıyor yazıda.

Hac hakkında genel bir bilgi ile başlıyor yazı. Kelime manasından tutun da kültürdeki, dindeki yeri de anlatılıyor. Yapılan ziyaretlerin mahiyeti, oluş şekli farklılıklar gösterse de genel amaç belli; kutsal olarak kabul edilen bir mekânın ziyaret edilmesi. Bu girişten sonra gelen bütün açıklamalar hac kavramına yeni açılımlar sağlıyor. Bakış açısı nasıl olursa olsun haccın bir kutsallığı ifade ettiği gerçeği pekişmiş oluyor.

Hititlerde hac ziyaretlerinin her yıl kış mevsiminde yapıldığı, eski Çin’de beş dağın üzerine inşa edilen tapınakların hac merkezi olduğu, Sih dinince hac ziyaretlerinin şifa bulmak ve hacı olmak için yapıldığı gibi birçok ilginç bilgiye Muammer Ulutürk’ün yazısında rastlamak mümkün.

Ömer Korkmaz divan şiirindeki Kâbe üzerine yazılmış metinleri ele alıyor yazısında. Kâbe, hac bağlantılı metinlerin münacat, naat, kaside, gazel, mesnevi, şuara tezkiresi gibi türlerde zikredildiğini belirtiyor Korkmaz. Şuara tezkirelerinde şairlerin hac yolculuklarının süslü ifadelerle anlatıldığı özellikle belirtiliyor. Kâbe’nin kurban, tavaf, gönül, nur, zemzem, örtü, Hacerü’l Esved bağlantıları üzerine örnek metinler veriliyor: “Kabe kûyuna Muhibbi ger vara âşıkları / Biri birinden iverler kim ola kurban âna”, “Bir kez tavâfın itmegi bin ömre virmezin / Ey hacî sana Ka’be bana kûy-i dil-rüba

“ve kevgirle taşıdığımız bu şiir, acı acıyı söker diyerek”

Dergide yer alan Mustafa Köneçoğlu şiiri kendisini okutturan bir şiir. İlk dizeden başlayan bir akış şiirin sonuna kadar devam ediyor. Dizelerin uzun ya da kısa olması akışı etkilemiyor. Şairin şiir nefesi oldukça güçlü: “Ağaçlar yapraklarını dışına döker diye bilirdim / meğer bazı ağaçlar yapraklarını içine dökermiş

Vurgu ve ses şiirde uygun zeminde birleşince şiirin vermek istediği tema da net olarak ortaya çıkabiliyor. Könecoğlu’nun “Bypass” şiiri içten dışa açılan bir ferahlamanın sesi ve soluğu olan bir şiir. Bunu şiirin tümüne yansıtmış şair: “radara yakalanmayan düşlerimiz ve düşüşlerimiz / ve kevgirle taşıdığımız bu şiir, acı acıyı söker diyerek

Yılların deneyimi bu söyleşide

Mehmet Atilla Maraş ile şiiri, edebiyat çalışmaları, geçmişten günümüze şiirimizin ve edebiyatımızın halleri üzerine bir söyleşi yer alıyor dergide. Çıkardığı dergiler, düzenlediği şiir etkinlikleri ve ideolojinin şiire etkileri gibi birçok konu var söyleşide.

Maraş, yılların deneyimini söyleşi aracılığıyla okuyucu ile paylaşıyor. Duyarsızlıklardan yakınıyor. Dünya şiirinde neden Türk şiirinin yeterli ölçüde tanınmadığına dair fikirlerini söylüyor. “Bu işleri dert edinmek gerek.” diyerek ilgisizliğe dikkat çekiyor.

Özellikle dergi işleriyle meşgul olan, şiir dünyasında kalıcı olmak isteyen, dünden bugüne edebiyatımız hakkında bilgi sahibi olmak isteyen okuyucular için Mehmet Atilla Maraş söyleşisi bir kaynak olarak okunabilir.

 

Mustafa Uçurum

Güncelleme Tarihi: 23 Kasım 2017, 11:11
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20