İsmail Kara'nın kaleminden kütüphanelerimiz

Derin Tarih dergisinde İsmail Kara’nın yazısı, kütüphaneye, kitaba bakışımızla ilgili, kültür politikamıza dair içinde bulunduğumuz durumu anlatan, gözler önüne seren önemli bir yazı. Metin Uygun yazdı.

İsmail Kara'nın kaleminden kütüphanelerimiz

Uçak düşürme krizinden sonra Türkiye’de yazılı ve görsel medya tarafından, ‘Türkiye-Rusya’ konusu özellikle tarihi, siyasi, ekonomik konular başta olmak üzere, bütün yönleriyle ele alınarak işleniyor. Derin Tarih dergisi de Ocak-2016 tarihli sayısında birçok dergi gibi kapak dosyası olarak Türkiye-Rusya krizini işlemiş. ‘Deli Petro’dan Putin’e Moskof Mezalimi’ başlığıyla çıkmış dergi. Nadir Devlet, ‘Ruslar Türk Dünyasını nasıl İstila Ettiler’, Mehmet Çelik, ‘Rusya’nın Ortadoğu Hayalleri’, M. Şükrü Hanioğlu, ‘Rusya’nın Osmanlı Siyaseti’ başlıklı incelemeleri ve değerlendirmeleriyle konuyu çok yönlü olarak işliyorlar. Prof. Dr. Hakan Kırımlı ile de bir röportaj gerçekleştirilmiş. Kırım tarihi uzmanı olan Kırımlı ile, Rus kimliğinin inşası, Moskova Knezliği’nin ortaya çıkışı, Altın Orda Devleti, Osmanlı-Çarlık ilişkileri ve Türk dünyası aleyhine gelişen Rus yayılmacılığı ile ilgili merak edilen pek çok mesele konuşulmuş.

İsmail Kara’nın ‘Kütüphane Fikri Olmayan Bir İlim Ve Düşünce Dünyası Olur mu?’ başlıklı kültürümüzle alakalı, kütüphaneye, kitaba bakışımızla ilgili, kültür politikamıza dair içinde bulunduğumuz durumu anlatan, gözler önüne seren yazısı da çok dikkat çekici. Kara, yazısında, “Bir üniversite düşünün ki kütüphanesi olmasın! Veya bir kütüphanesi var, kimsenin umurunda değil! Acı gerçek şudur ki son yıllarda binaları, maddi şartları hayli iyileştirilmiş Türk üniversitelerinin kahir ekseriyeti kitap ve kütüphane açısından böyledir” sözleriyle meseleyi ortaya koyuyor.

Kütüphaneler ne durumda?

İsmail Kara, konuyu başından geçen bir hadiseyle anlatıyor. İsmail Kara 1989 yılında o sırada TRT İstanbul Televizyonu müdürü olan Mustafa K. Gerçeker’le görüşmeye gider. Mustafa K. Gerçeker, ilk Şeriye ve Evkaf vekili, aynı zamanda Milli Mücadele kahramanı Mustafa Fehmi Gerçeker’in torunu ve Diyanet İşleri başkanlarından Tevfik Gerçeker’in oğludur. İsmail Kara, o dönem Cumhuriyet’in ilk yıllarını görmüş-yaşamış hoca ve şeyhlerle, tarikat mensuplarıyla, medreselilerle görüşmek, kendi meşrep ve meslekleriyle neler yaşadıklarını, din eğitimini, tarikat terbiyesini nasıl sürdürdüklerini öğrenmek ister. Vefat etmiş olanların hatıralarını, notlarını arar. Mustafa Fehmi Efendi’nin hatıralarının kısmen yayınlanmış olması (Karacabey’den Ankara’ya, Ankara, TTK Basımevi, 1982) Kara’nın ilgi ve ümitlerini artırır. Bu sebeple Tevfik Bey’in, bir Diyanet reisinin notlarına ulaşılabileceği düşüncesi oluşur hocada. Konuşmalardan torun Mustafa Bey’in bu konuda yeterli bilgisinin ve ilgisinin olmadığı anlaşılır. Babasının vefatından sonra Mustafa Fehmi Gerçeker’in evrakının Milli Kütüphane’ye verildiğini söyler Mustafa Gerçeker. Hikaye de böyle başlar.

İsmail Kara, bundan sonra Milli Kütüphane’de bu evrakın peşine düşer. Kütüphaneden böyle bir evrakın ve kaydın olmadığı söylenir Kara’ya. Israr eder hoca. Bu defa da tasnif edilmediği engeliyle karşılaşır. Yine ısrar eder hoca ve “umumi olarak görsem de yeter” der. Israr karşısında bir görevliyle hocayı depoya, evrak çuvallarını veya sandıklarını görmeye gönderirler. Bin bir meşakkatten sonra inilen deponun anahtarı, onca anahtar arasından bir tülü bulunamaz. İsmail Kara, “Gerçekten anahtar kayıp mı idi, yoksa gösterilmek istenmeyen, vaziyeti itibariyle gösterilmeyecek olan evrak için uygulanan bir geçiştirme ve yıldırma usulü mü idi bilmiyorum ama şüphelenmedim de değil” diyerek düşüncelerini aktarır. Neticede kapı açılmaz ve İsmail Kara da evrakı görmekten vazgeçer. Bir daha bu kütüphaneye gitmez. Ama hoca çalışmaları için kendisine danışanlara, meslektaşlarına, öğrencilerine tekrar bu evraka bakmalarını rica eder. Hiç bir ses çıkmaz.

Aradan 25 yıl geçer. Bu devrede, ne iktidarlar, ne kültür bakanları, ne müsteşarlar, ne genel müdürler gelip geçmiştir. Kara, “Ankara’daki Milli Kütüphane kimsenin derdi olmadı. (Bugün de değil maalesef. Varın siz diğer kütüphaneleri hesap edin)” sözleriyle üzüntülerini dile getiriyor. Bir gün depolar, çuvallar, sandıklar bu vurdumduymazlığa, bu kitap-kütüphane düşmanlığına, bu bürokrasi bataklığına isyan eder. Basında, “Türkiye’nin belleği konumundaki Milli Kütüphane’nin depolarından, bugüne kadar çürümeye terk edildiği anlaşılan 346 bin eser çıkarıldı. Koleksiyon, aralarında Atatürk Belgeliği, Türk Ocağı tarafından 1976’da kütüphaneye bağışlanan 40 bin kitaptan ve yüzlerce Osmanlıca eserden oluşuyor” haberleri yer alır. İsmail Kara’nın aradığı, peşinde olduğu Mustafa Tevfik (Fehmi) Gerçeker’in bağışladığı koleksiyon ve elyazmalarının bulunduğu depolarda tespit edilen eserlerin de çürümeye terk edildiği anlaşılır. Bu durumun ortaya çıkmasından sonra eserlerin kurtarılması için çalışmalar başlatılır. 28 Kasım 2013 tarihli gazetelerde bu konuda tafsilatlı bilgiler ve haberler yer alır.

İsmail Kara, bu durumdaki nadide eserlerin yer aldığı diğer kütüphane ve mekanların da akıbetini sorguluyor. Bu akıbetten, yıllardır kültürle ilgisi kalmamış Kültür Bakanlığı’nın, kütüphanelere bakan dairelerin, birinci dereceden ilgili makamların haberlerinin olup olmadığını sorguluyor yazısında. Çünkü peşine düştüğü hikayelerin hep çok acı ve yorucu olduğunu belirtiyor Kara. “Sağırlara duyurmak, körlere göstermek, cahil bilgiçlere anlatmak çok zor oluyor. Hele gözü siyasette, kulağı paslı bürokrasi çarklarının dönüş tıkırtılarında ise...” ifadesi, İsmail Kara’nın ümitsizliğinin, çaresizliğinin terennümleri, ifadeleri oluyor. Üniversite kütüphanelerinin durumunun da, yazıda hikayesi anlatılan Milli Kütüphane’den farklı olmadığı belirtiliyor. İki güzel istisna olarak İSAM ve IRCICA kütüphanelerinin hakkı teslim ediliyor, emeği geçenlerin emekleri zikrediliyor, takdir ediliyor.

Sufi mekanları anlamsızlaştırma projesinin son halkası: Nafi Baba Tekkesi

Dergide dikkat çeken diğer bir konu da, Boğaziçi Üniversitesi arazisi içinde yer alan, tarihi İstanbul’un fethine kadar giden Şehitlik Dergahı arazisi ile ilgili bir yazı... Bu arazi içinde yer alan Nafi Baba Tekkesi, Kalkınma Bakanlığı'nın finasman desteği ile Boğaziçi Üniversitesi tarafından restore edilir. Fakat bu restore edilen yeni binanın bir bölümünün rektörlük tarafından Bizans Araştırmaları Merkezi çalışmaları için kullanılması kararı alınmıştır. Bizans’a karşı mücadele ederek şehit düşenlerin medfun bulunduğu bir arazi ortasında, uzunca bir süre Bektaşi Tekkesi olarak olarak hizmet vermiş bir mekanın, Bizans Araştırmaları Merkezi'nin kullanımına verilmesi gündeme taşınıyor dergi tarafından. Özel dosyada, konunun uzmanlarının bilgilerine yer veriliyor, görüşlerine başvuruluyor. Yapılacaksa Şehitlik Dergahı Müzesi yapılması, tekkenin asli amacı için kullanılması görüşü dile getiriliyor. Bizans Araştırmaları Merkezi'nin faaliyet göstereceği onca müsait bina varken, bu iş için tekke binasının seçilmesinin, Bizans’ı dayatmanın ağır bir tahrik kokusu taşıdığının altı çiziliyor. Yine bu konuyla ilgili olarak Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç, 90 yıl önce başlayan sufi mekanları anlamsızlaştırma projesinin bir örneği olarak Nafi Baba Tekkesi’nin Bizans Araştırma Merkezi yapılmasını, “Bizans Versus Nafi Baba Olmamalıydı” yazısıyla mercek altına alıyor. Mutlaka okunması gereken bir yazı…

Derin Tarih dergisi, bu sayısında da, tarihe, tarih şuuruna ve milli kültürümüze dikkat çekmeyi başarıyor. Bu misyonunu bihakkın yerine getiriyor. Nice sayılara diyelim.

Metin Uygun yazdı

Güncelleme Tarihi: 27 Mart 2019, 17:12
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13