İbrahim Kalın: Avrupa-Merkezci Tarih ve Kültür Anlayışı Sorgulanmalı

Batı’nın, İslam’ı bir düşman ya da ‘öteki’ olarak görmesi yakın zamanın olgularından birisi değildir. Bu durumun tarihsel bir arka planı var. Derin Tarih dergisi, yeni yılın ilk sayısında Cumhurbaşkanlığı sözcüsü, tarihçi Doç. Dr. İbrahim Kalın ile bu konularda yapılmış bir söyleşiye yer vermiş. Sedat Palut bu söyleşiye değindi.

İbrahim Kalın: Avrupa-Merkezci Tarih ve Kültür Anlayışı Sorgulanmalı

Dünya, siyasal açıdan zor bir dönemden geçiyor. Batı, özellikle 18. yüzyıldan itibaren kurduğu düzenin bozulmasından dolayı endişeli. Görüyoruz ki Batı bu düzenin bozulmasından dolayı hiç hazırlıklı değil. Bununla ilgili birkaç örnek vermekte fayda var. Mesela 90’lı yıllarda Avrupa Birliği içinde çok kültürlülüğü önemseyen sol iktidarlar başta iken AB’nin ilerlemesi ile ilgili bir sorun yaşanmamıştı. Günümüzde ise milliyetçi iktidarların uygulamaları AB’nin geleceğinin tartışılmasına sebep oluyor. Ayrıca Batı’nın mülteci konusunda ne kadar hazırlıksız olduğu ve bu insanlara bakış açısı da son yaşananlarla birlikte ortaya çıkmış durumdadır. Batı, Soğuk Savaş bitene kadar düşmanını hep komünizm olarak görürken şimdi -son gelişmelere bakarsak- İslam’ı seçmiş olarak görünüyor. Bunun 11 Eylül saldırılarından sonra belirginleştiğini söylemek mümkün.

Batı’nın, İslam’ı bir düşman ya da ‘öteki’ olarak görmesi yakın zamanın olgularından birisi değildir. Bu durumun tarihsel bir arka planı var. Peki bu ötekileştirme durumu tarih boyunca devam etmiş midir yoksa ötekileştirme durumu sadece Hristiyanlara özgü müdür?

Derin Tarih dergisi, yeni yılın ilk sayısında Cumhurbaşkanı danışmanı, tarihçi Doç. Dr. İbrahim Kalın ile ilgili bu konularda yapılmış bir söyleşiye yer vermiş. Röportajın içeriğine geçmeden önce İbrahim Kalın’dan kısaca bahsetmekte fayda var. Kalın, Malezya İslam Üniversitesi’nde yüksek lisansını, ABD George Washington Üniversitesi’nde karşılaştırmalı beşeri bilimler ve felsefe alanında doktorasını yapmış. İslam düşüncesi ve İslam-Batı ilişkileri üzerine çeşitli College of the Holy Cross, Georgetown Üniversitesi ve Bilkent Üniversitesi’nde dersler vermiş.

Söyleşisine Avrupa-merkezci tarih ve kültür anlayışının sorgulanması gerektiğini vurgulayarak başlıyor Kalın.

Güçlünün, tanımı yaptığı bir dönemi yaşıyoruz

Malumdur ki güçlünün, tanımı yaptığı bir dönemi yaşıyoruz. XIX. yüzyılda Batılı devletler nasıl Ortadoğu haritasını çizdiyse bu coğrafyaya da aynı ismi layık görerek verdiler. Bunu yaparken bu toplumları da kendilerine dönüştürmeye çalıştılar. Kısmen başarılı olduklarını söylemek mümkün. Peki, tanımları yapmak için ne yapmak gereklidir? Kalın, “Heidegger’in modern hümanizm ve teknolojik medeniyet eleştirisi elbette önemlidir ve dikkatle incelenmelidir. Ama o eleştiriden hareketle ben kendi varlık tasavvurumu ve dünya görüşümü inşa edemem,” diyerek tanımların güce dayalı olarak yerellikten kaynaklanması gerektiğini ifade ediyor.

Tarih boyunca Batı, Öteki ile yaşamış ve var olmuştur. Bir düşman fikri ile iç piyasada halkı ikna etme ve güçlü olma yolunu tercih etmiştir. Bunu aşmak mümkün müdür? Bu konuda İbrahim Kalın’ın düşünceleri şöyle: “Seküler modernitenin aksine varlığın tasarrufunu insana bırakmayan, insanı tabiata ve diğer insanlara karşı eylemlerinden hem ahlaki ve zihni, hem de hukuki manada sorumlu tutan ama bunları yaparken insanın özgürlük hakkını elinden almayan bir atıf noktasına ihtiyaç vardır.”

Bu çerçevede Batı ve Öteki’nin aşılması için bir üst akla ihtiyaç olduğu hakikattir. Lakin bunun kısa vadede gerçekleşmesi mümkün görünmüyor. İbrahim Kalın’ın dikkat çektiği bir nokta var: “İslam, Arap yarımadasında Arap kültürünün izlerini taşır. Afrika’ya gittiğinde bir Afrika İslam kültür haritası oluşur. Anadolu’ya geldiğinde Türklerle farklı bir kültürel senteze ulaşır.” İslam’ın farklı coğrafyalarda bu şekilde farklı bir şekilde algılanması ve yaşanması, ortaya çıkan medeniyetin hem çoğulcu olmasını sağlamış hem de onun dinamik unsurlarını sürekli harekete geçirmesine olanak tanımıştır.

Endülüs’te başlayan Öteki’leştirme politikası Filistin’de yaşananlarla devam ediyor

İslam’ın tarihsel süreç içinde Batı’da algılanış biçimine de değinen Kalın, Haçlı Seferleri döneminde Kuran-ı Kerim’in Latince ’ye tercüme edildiğini fakat bunun sebebinin Müslümanları ve İslam’ı anlamak değil de düşmanı tanımak ve bir şekilde onu inancından vazgeçirmek olduğuna dikkat çekiyor. Batı’nın tarih boyunca İslam’ı bir düşman olarak algılaması veya onu kendine benzetmeye, dönüştürmeye çalışması Müslümanların, Hristiyan coğrafyada yaşamasını zorlaştırmıştır. Oysa Osmanlı tarihini genel olarak taradığımızda Hristiyanların çeşitli vergiler ödeyerek ve istimalet düzeni içinde Müslümanların yanında rahat bir şekilde yaşadığını biliyoruz. İbrahim Kalın, bu noktada Endülüs’ü bize örnek gösteriyor: “Ziryab gibi büyük bir müzisyen Ortadoğu ve Mezopotamya müzik geleneğini Endülüs’e taşımış ve yeni eserler ortaya koymuştur. İbn Rüşd hem bir filozof, hem bir fakih ve kadı olarak eserler vermiştir. Ünlü Yahudi kelamcısı İbn Meymun, sadece İslam kelam ve felsefesiyle uğraşmamış, aynı zamanda Müslüman yöneticilere doktorluk yapmıştır.” Fakat Endülüs’te yaşanan bu çok kültürlülük ortamı Katoliklerin bu coğrafyadan Müslümanları ve Yahudileri göndermesiyle kaybolmuştur.

Kalın, Endülüs’te başlayan Öteki’leştirme politikasının 1917’deki Balfour Deklarasyonu ile Filistin’de bir İsrail devleti kurulmasıyla devam ettiğine dikkat çekiyor. Peki, bu ötekileştirmenin bir sonu var mıdır? Kısa vadede bunun gerçekleşeceğini söylemek mümkün değil. Çünkü 20. yüzyılın sonunda komünizmin çökmesinin ardından Müslüman karşıtı İslamafobik hareketler özellikle Batılılar ve ABD tarafından canlı tutulmaya çalışılıyor.

Yazıma nihayet verirken İbrahim Kalın’ın bu yazıya konu olan İnsan Yayınları arasından yer alan “Ben, Öteki ve Ötesi” kitabını hatırlatmakta fayda var, diye düşünüyorum.

 

Sedat Palut

sedat.palut @ gmail.com

Güncelleme Tarihi: 13 Ocak 2018, 11:50
banner12
YORUM EKLE

banner19