Hatırlanmayı bekleyen sultan: I. Abdülhamid Han

Yedikıta dergisinde Hasan Eren Ulu, Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde iş başında bulunan Osmanlı sultanlarının da değerli birer şahsiyet olduğu, onların da iyi yetiştirildiklerini 1. Abdülhamid Han üzerinden anlatıyor. Metin Uygun yazdı.

Hatırlanmayı bekleyen sultan: I. Abdülhamid Han

Osmanlı tarihinde, kuruluş, gelişme ve yükseliş dönemi padişahları hakkında umumi bir bilgiye sahibiz. Kanuni’den sonra tahta çıkan padişahlarla ilgili olarak kamuoyunda, bunların yetersiz, ehliyetsiz olduğu algısı toplumumuza iyice yerleştirilmiş durumdadır. İmparatorluğun içinde bulunduğu durum doğrultusunda padişahlar hakkında bir hüküm verme ve değerlendirme eğilimi mevcut tarih eğitimimizde. Osmanlı Devleti gerilemeye başlayınca bu dönemin padişahlarını da değersizleştirme, en azından unutturma, gündeme getirmeme yönünde yerleşik bir tarih yaklaşımının tesirinde kaldık hep. Birkaç padişah istisna tutulursa da genel durum budur.

Yedikıta dergisinin Ocak 2016 tarihli ayki sayısında, Hasan Eren Ulu’nun, “Unutulan Sultan Birinci Abdülhamid Han” yazısında, yukarıda sözünü ettiğimiz bu genel eğilimin hilafına, Osmanlı Devleti’nin duraklama, gerileme ve hatta çöküş döneminde iş başında bulunan Osmanlı sultanlarının da değerli birer şahsiyet olduğu, onların da iyi yetiştirildikleri, vatan ve millet sevgisi yönünden kendilerinden önce tahtta bulunan atalarından hiç aşağı olmadıkları ortaya konuyor.

Yaptığını Allah için yapan padişah

Yazıda isim benzerliğinden dolayı Birinci Abdülhamid Han ile İkinci Abdülhamid Han'ın karıştırıldığı, Sultan Abdülhamid Han ismi zikredildiğinde hemen herkesin aklına Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın geldiği belirtiliyor. Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın popülerliğine ve hakkında sayısız araştırma yapılmasına rağmen, Birinci Abdülhamid Han’ın hatırlanmayı beklediği, bu padişahın da devlete büyük hizmetlerinin olduğu ifade ediliyor.

I. Abdülhamid 1725 yılında İstanbul’da dünyaya gelmiş. Babası Sultan Üçüncü Ahmet, annesi Rabia Şermi Sultan’dır. Birinci Abdülhamid Han, iyi yetişmiş, büyük âlimlerin tedrisatından geçmiş, zamanını kitaplarla ve ibadetle geçiren, yaptığını Allah için yapan bir şahsiyettir. Halk arasında veli olarak bilinen bir padişahtır. Kitaplara düşkündür. İslam dini, tarih ve edebiyata meraklıdır. Kendi yaptırdığı kütüphaneye 1550 kitap bağışlamış ve İstanbul’daki bazı kütüphanelerin eksiklerini gidermiş. 1774 yılında tahta çıkar Sultan. Hükümdar olduğu dönem Osmanlı Devleti’nin en karanlık bir devresidir. Osmanlı Devleti Rusya ile savaş halindedir. 1789 yılında Özi’de savaşın kaybedilmesi, Rusların Müslümanları katletmeleri haberi kendisine bildirilince, mesuliyet duygusu çok büyük olan bu padişah üzüntüsünden felç olmuş, kısa bir süre sonra da beyin kanamasından ölmüştür. Yılmaz Öztuna, “Birinci Abdülhamid’in üzüntüsünden ölmesi mesuliyet duygusunu gösterir. Ondan sonra Türkiye tarihi koca ülkelerin kaybı ve milyonların felaketi karşısında kılı kıpırdamayan, hatta kendilerini mazur göstermek isteyen sorunlu devlet adamları ile dolup taşar” sözleriyle anlatır bu padişahı.

Kendi elleriyle fakirlere, düşkünlere yemek dağıtmış

Çok büyük bir merhametin sahibi olan bu padişah, ‘İstanbul’da aç insan kalmasın’ diye imaret ve sıbyan mektebi yaptırmış. Burada kendi elleriyle fakirlere, düşkünlere yemek dağıtmış. Memleketimize bazı eserler de kazandırmış. Bunlar, Hamidiye Külliyesi ile annesi Rabia Şermi adına Beylerbeyi’nde, eşi Hümaşah ve oğlu Mehmed’in hatırasına Emirgan’da yaptırmış olduğu camilerdir. Son derece dindar olan Abdülhamid Han, vaktinin büyük bir bölümünü Topkapı Sarayı’nda Hırka-i Saadet dairesinde geçirirmiş. Ahiret kaygısı ve endişesiyle yaşamış hep.

Daha hayatında iken yaptırdığı türbesinde İslami unsurları çok canlı ve etkili bir biçimde kullanmış. Türbede baştan başa yer alan ayet-i kerimeler, Peygamber Efendimizin ‘Kadem-i Şerif’inin türbeyi süslemesi, padişahın mukaddes değerler ile nasıl iç içe olmak istediğini gözler önüne serer. Ayrıca, türbede yer alan diğer ayet-i kerimeler hakkında bilgiler verilir yazıda. Padişahın dünya hayatının geçiciliğini, Mülk’ün ve Kudretin sahibinin Yüce Allah olduğunu belirten, Cenab-ı Allah’ın kudret ve azametini ifade eden ayetlerin türbesinde yer alması, bu padişahın şahsiyeti hakkında yeterli bilgi veriyor. Allah ruhunu şad etsin.

Adil bir hukuk sisteminin somut örneğidir Divan-ı Mezalim

Dergide dikkat çeken diğer bir yazı da, Türkiye Selçuklu Devleti’nin divan teşkilatı içinde yer alan Divan-ı Mezalim hakkındadır. Yazıyı Şule Bilgili Çakır kaleme almış. Divan-ı Mezalim, idari ve hukuki bir müessesedir. “Normal mahkemelerin karara bağlamakta zorlanacağı ceza ve hukuk davalarını karara bağlamak ve uygulamak, idari şikayetleri dinlemek üzere oluşturulmuş yüksek kurul” olarak tarif edilir kısaca. Sultanın başkanlık ettiği bir divandır. İslam Medeniyeti içinde yer alan devletlerin hemen hepsinin adli teşkilat yapısında bu divanın değişik isimlerle de olsa mevcut olduğu belirtilir. Memluklar, Eyyubiler, Büyük Selçuklular, Türkiye Selçukluları, Moğollar, Divan-ı Mezalim'e devlet teşkilatı içinde hep yer vermişlerdir.

Divan-ı Mezalim’de sultan, vezir, bazı Divan emirleri, tercümanlar, münşiler (katipler), eyalet ve vilayetlerde ise melikler, reisler ve kadıların bulunduğu görülür. Divan’da oturuş şeklinin belli bir hiyerarşik düzene göre olduğu belirtiliyor yazıda. Bu divanın en önemli özelliği, oturumlara padişahın, sultanın başkanlık etmesidir. Nizamülmülk, Divan-ı Mezalim modelini ‘her açıdan mükemmel bir örnek olarak’ açıklamış. Çünkü bu divanda sultan, halkla doğrudan muhataptır. Selçukluların genel yönetim anlayışında, hakim olan yönetim felsefesinde, padişahın halkına adaletli olarak hükmetmesi, merhametli olması, eşitliği gözetmesi, cömert ve ihsan sahibi olması esastır. Padişahın bu divanlara katılamadığı zamanlar da olmuş. O zaman işlere yine mezalim divanı bakmış.

Divanda sadece halkın günlük işlerine bakılmamış. Yabancı tüccarların şikayetleriyle de ilgilenilmiş. Selçuklu ülkesinde iş yapan diğer unsurların ve Latinlerin hukuku da gözetilmiş. Devlet güçten düştükçe, adalet duygusu terk edildikçe, liyakat sistemi bozuldukça, bu gibi müesseselerin de işleyişinde aksaklıklar olmuş, gayeden kopmalar, hedeften sapmalar meydana gelmiştir.

Neticede, Türkiye Selçukluları, adil hukuk sistemini topraklarına Divan-ı Mezalim müessesesiyle somutlaştırarak yerleştirmeye çalışmışlar ve bu sayede tebasıyla arasında kuvvetli bir bağ kurma çabası içinde olmuşlardır.

 

Metin Uygun yazdı

Güncelleme Tarihi: 19 Ocak 2016, 11:54
banner12
YORUM EKLE

banner19