banner17

Hangi kara sevdalarla ağarmış ki kalplerimiz

Şairin yalnızlığı çağın yalnızlığıdır. Mustafa Nurullah Celep, Berat Demirci’nin Dergâh dergisinin 307. sayısında yayınlanan 'Yitik Sorular Manzumesi' adlı şiirini yorumladı.

Hangi kara sevdalarla ağarmış ki kalplerimiz

Bu haber-yazıyı, Berat Demircinin Dergâh dergisinin Eylül 2015 sayısında yayınlanan Yitik Sorular Manzumesi” şiirini okuduktan sonra neden ‘güzel bir şiir’ değil de ‘güzel bir şarkı’ deyişimin yani ki dilimin sürçmesinin psikolojik-poetik-müziksel nedenlerini düşünmek, bunu da söz konusu şiire işaret ederek kalemimi sürçmeden metne aktarmak için yazıyorum.

Simgesel bir okumanın hem şairinde hem de şiirin okuyucusunda zihnin ve yüreğin tellerine incelik ve titizlikle dokunulduğu bir gün ve bir lahzada mutlaka mukabil bir efekt oluşturacağını düşünmüşümdür. Simgesel okuma bugün revaçta olan yapısal okumanın çok çok gerisinde kalıp aşılsa da damardan bir kalın çizgi halinde etkinlikle yazılıp söz konusu metin-eser derin, derişik ve yoğun bir ele alışla yorumlandığı müddetçe mukabil efekt ve karşılık bulmada karamsar olmanın kanatsızlığına inanmanın gereği yoktur. Yoruma açık okuma, şairi de okuyucusunu da kanatlandırıp yeni şiirler kaleme almanın aydınlık yollarını açabilir, yorum sonrası şairin yalnızlığı ile okuyucunun beklentisi arasında umut yüklü, sağlam ve sahici köprüler kurulabilir.

Bu haber-yazıda Demirci’nin Yitik Sorular Manzumesi’ni kelime ve mısra düzeyinde simgesel bir okumaya tabi tutacağım.

Şairin yalnızlığı şiire dâhil

Yitik Sorular Manzumesi’ni, modern çağın iletişimsizlikle malul yapısından doğan derin bir yalnızlığın düşündürücü yansımalarından biri olarak okumaktan, yorumlamaktan yanayım. İlk mısra şairin derin yalnızlığını açığa çıkartan bir soru imi sunuyor okuyucuya: ‘Devlet devlet kuşlar mı indi bahçenize’. ‘Başına devlet kuşu konmak’ deyiminin ikilemelerle estetize edilmiş biçimi olan bu mısradan sonra gelen mısra ise, geleneksel anlatı dünyasında figüratif ve simgesel değeri olan ‘kuşlar ve Süleyman’ izleğini taze ve özgün bir deyiş biçimine bürünüyor: ‘Tazece bir Süleyman haber mi getirdiniz?’ İki mısrayı bir araya getirdiğimizde şairin şu an ki mevcut psikolojik konumunun ve kırılgan yapısının yerine dair sezgisel bir kavrayışa ulaşıyoruz: İletişim dünyasının türlü ve çeşitli araçsal materyaliyle yeniliğini ve sistematik işleyişini onca kabiliyetiyle sergilediği teknolojik bir evrende şairin çocuksu tabiatının derinleştirilmiş yalnızlığıdır bu! Beş mısradan oluşan ilk bölüğün son üç mısrası şöyle: ‘Deyin bana çocuklar gibiyimdir çabuk kanarım/ Yağmur buluta tercüman değil gece gündüze/ Hangi selamın hangi sabahın üstündesiniz?’

Herkesin herkese derdini anlattığı, kimsenin kimseye tercüman olmadığı kopkoyu bir çağ bu!

Şairin buradaki yalnızlığının, Octavio Paz’dan hareketle ifade edecek olursak, kalabalık insan topluluklarının birbirlerine daima ve sürekli bir şeyler söylüyor olduğu hercümerci bol bu ‘Asri Zamanlar’da bize yani ki şiirin muhataplarına aslında-esasında çok ve ama okumakta nefessiz kalacağımız derin manalar işaret ettiğini söylemek istiyorum.

Şairin yalnızlığı çağın yalnızlığıdır.

Yapaylıklar evreni, ağıtlarımız bile yapay

Bunca yıllık şiir deneyimini göz önünde bulundurduğumuzda günümüzde hece duyarlığı ile şiir yazanlar arasında çağına ve modern hayatın işlek yapısına yönelik farkındalık düzeyi en üst derecelerde seyreden şairin Berat Demirci olduğunu da şairin yalnızlığına ekleyelim. Misal: ‘Ağızlar ballerina çin çana çan çin açığız yoruma/ İnce belli bardaklarda kadırgalar yüzüyor…/ Çiçekte baskın yemiş çağlalar bahar yalancı yine/ Budamış devriyeler yuva kurmaya en münasip dalları./ Ağıtlarımız acayip ağlatmacalı acılar ergonomik/ İnanmayız kendi tefrikamızla bile çıksalar karşımıza./ Hangi yola kavil kesmiştik hangi şehre geldik?’

Artık ‘kentleşme politikaları’nın yanlış yürütüldüğünü siyasi iktidara kim söyleyecek? Demirci bunu hece duyarlığı sınırları dâhilinde şiirinin ikinci bölüğünün dördüncü mısraında söylüyor: ‘Budamış devriyeler yuva kurmaya en münasip dalları’

Ağızların ‘ballerina’ olup yoruma açık oluşunu şu şekilde okumaktan yanayım: Şirazesinden çıkmış bir vaziyette geviş getiren, sürekli konuşan, konuşurken dans eden bir ağız düşünün. Bu dil ve üslubun sahiciliği kalmış mıdır? Şairin farkında olduğu şey modern hayatın yapıntısıdır ve dahi yapay ilişki ve ilgileşimlerle sakatlanmış olmasıdır. Şiire dâhil edilen şairin yalnızlığının neden, sonuç ve gerekçelerini burada da arayabiliriz: İletişimsizlik ve sahicilik yoksunluğudur bu! Acılar bile ergonomik. ‘Duygular paketlenmiş tecime elverişli’ mısraını anımsatan bir yürek yarılmasının yansımalarıdır bu mısralar.

Oysa şairden şiir yoluyla öğrendiğimize göre, biz yabancı şirketlerin ve ticari acentelerin türlü – çeşitli gereçleriyle alış veriş merkezi inşa eden bu yollara kavil kesmemiştik, hangi kente geldik? Yani biz 1000 yıl önce İslam beldesi haline getirdiğimiz bu topraklar serüveninden bu şehre gelmemeliydik, şairin şiiri aracılığı ile sezdirmek istediği yakıcı gerçek budur: ‘Hangi yola kavil kesmiştik hangi şehre geldik?

Gökkuşağının altından geçmeyen yandı

Peki, bu maddileşmiş kentlerde konumlanmış ve inşa edilmiş evlerde nasıl yaşıyoruz? Şairden dinleyelim: ‘Evler ki sansürden geçmiş bulvar gazetesidir/ Hem korunaklıyız sımsıkı eli kesilesi suçlara karşı…/ Mimikler avangard kesimli jestlerse bahriyeli/ İnce zanaattır yaşamak dostlar hayat malum pahalı…/ Sath-ı mailince vermelidir mintan dediğin rengini/ Gökkuşağının altından geçmeyen çünkü yandı

Masumiyeti yitirmenin artık olağan hallerini yaşadığımız bu ‘kömürleşmiş zamanlar’da şairin yalnızlığına ve ‘kara sevdalar’la ağaran kalbine bir reçete olarak, aşka sığınmak, dayanaksız kaldığı zamanlarda duygunun değişik veçhelerini yaşadığı ‘omuzları düşmüş’, ‘tek ve yalnız’ bir şarkı kalıyor: Kimsesizliğine derman şiirin ve aşkın yalnızlığına iltica etmektir bu. ‘Bunca açık düşmezdim sen varsın her işin ucunda/ Tek daimamsın olmaz mısın ben olurum da sen./ Uzağında hiç kimseyim yakınında hiç kimsesiz/ Aramızda söz geçirmez şeffaflıklar duvarı…/ Hangi kara sevdalarla ağarmış ki kalplerimiz/ Kalmadı omuzları düşmedik mor ötesi tek şarkı?'

Şiirin müzikal etkisine gelince, metnin içrek yapısından okuyucunun incelmiş ruhuna nahif bir kartpostal hüznü yayılır.

Şair derin yalnızlığından bir ilaç olarak aşka iltica etse de ben tekraren mücadele etmekten, gerçeği sakınımsız bir dille ifade etmekten yanayım.

Ama şairin ‘ben olurum da sen’ diyerek aşkı kutlamasını da ayrıca dikkate değer buluyorum.

Dert de derman da bu sahtelikler çağında, sahici ve yalın bir aşkın mücadele yüklü inşa, imar ve ihya eden medeniyeti olsa gerek…

Çatışmadan ve hareketten uzak yapısıyla ‘Yitik Sorular Manzumesi’nin derin tabiatına yakından tanıklık etmek için Dergâh’ın Eylül sayısına ulaşın derim…

 

Mustafa Nurullah Celep işaret etti

Güncelleme Tarihi: 18 Kasım 2015, 15:43
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20