banner16

Eylül 2018 dergilerine genel bir bakış

Şehir ve Kültür, Seyyide, Şehir ve Türk Edebiyatı dergilerinin Eylül 2018 sayıları hakkında Mustafa Uçurum yazdı.

Eylül 2018 dergilerine genel bir bakış

Sinemanın silahla yarışı

Şehir ve Kültür dergisi gündemin nabzını tutmaya devam ederek çıkıyor. Bu önemli. Ülkede olup bitenden de haberdar etmeli dergiler. Eylül ayı ile birlikte okulların açılması, eğitim-öğretim durumumuz hakkında Mehmet Kamil Berse’nin giriş yazısı ile başlıyor dergi.

Benim ilk dikkat çekmek istediğim yazı Nazif Gürdoğan’a ait. Bir tarafta Hollywood var diğer tarafta Pentagon.  Silahlar ile sanat karşı karşıya. Gürdoğan, dünya üzerinde hangisinin daha etkili olduğu üzerine bir yazı kaleme almış. Amerikan kültürünün dünyaya yayılış yol ve yöntemlerine dair çok önemli tespitleri var Hoca’nın.

“Pentagon’un ordularıyla hiçbir ülkeye taşıyamadığı Amerika’nın tüketim kültürünü, Hollywood hiçbir engelle karşılaşmadan, bütün ülkelere taşımaktadır. Gelişmiş silahlarla donatılmış ordularının başaramadığını, Hollywood’un sinema dünyası başarmaktadır.”

Amerika kültürünü yaymak için silahı da kullanır ama daha sinsi bir yol olan sinemayı kullanmayı da hiçbir zaman ihmal etmez. Çünkü sinemanın yüzü yumuşaktır ve etki alanı daha yüksektir.

“Tarihte hiçbir güç, kutsal değerleri, seküler Batı dünyasının tüketim kültürü kadar tehdit etmemiştir. Dünyada gelmiş geçmiş en büyük ordu Amerikan ordusudur. Böylesine güçlü bir orduyla işgal edilemeyen ülkeler, Amerika’nın televizyon dizileri ve sinema filmleriyle işgal edilmektedir. Bütün dünya ırkları, renkler ve dinleri ne olursa olsun, büyülenmiş gibi, Hollywood’un bağımlılık yapan televizyon dizilerini, kesintisiz yedi gün yirmi dört saat hareketli müzik yayını yapan kanallarını izlemektedir. Amerika’nın Hollywood’tan ihraç ettiği masal dünyası, bütün dünyanın aklını başından almaktadır.”

Yaşanabilir bir İstanbul için…

Turgut Cansever’i rahmetle ve özlemle anıyoruz. İstanbul her gün biraz daha betona boğuldukça İstanbul’a nefes aldıracak projeleri olan Turgut Cansever gibi değerleri daha bir arar olduk.

Y. Mimar Dr. M. Şimşek Deniz, dergide Cansever’in İstanbul Nazım Planı’na dair notlarını paylaşıyor bizlerle. Turgut Cansever’in 1994 yılında İBB Şehir Planlama Müdürlüğü tarafından hazırlanan ve 1995 yılında onaylanan 1/50000 ölçekli İstanbul Metropolitan Nazım Planlarına ilişkin görüşlerinden ve önerdiği plan notlarından kısa bir özet sunuyor bizlere. Ben de birkaç paylaşım ile yazıya dikkat çekmek istiyorum.

“• Görsel uyumsuzluk arz eden bütün yapıların ileriye dönük olmak kaydıyla yoğunluklarının düşürülmesi ve Tarihi Suriçi ile Beşiktaş’tan başlayıp, Boğazın Karadeniz sahiline olan kısımlar için, Haliç’in her iki yakası için, Kâğıthane ve Alibeyköy Vadileri için, Küçükçekmece Gölü’nün çevresi içinde geçerli olması.”

“• Sitler bütününde var olan yaşam tarzının sıhhileştirilmesi.”

“• Okmeydanı tarihi alanı desantralizasyon kapsamında boşaltılacaktır.”

“• İstanbul’un en önemli doğal sit değerlerinden olan mesire alanları ve korularının her türlü, işgal, aykırı kullanış ve benzeri davranışlardan arındırılması ve kent bütününe yönelik olarak rekreasyon amaçlı hizmet vermesi.”

Ve sonbahar gelir şehre

Eylül dendiğinde söylenecek kadar çok söz var ki nereden baksak içimize bir hüzün gelip yerleşiyor. Şehir ve Kültür’de İsmail Bingöl “Şehre Sonbahar Geldiğinde…” başlıklı yazısında şehre sonbahar geldiğinde diyerek içindeki güz kuşlarını havalandırıyor. Şiir tadında bir yazı bu… Hüzünle, aşkla şehre güz penceresinden bakan bir yüreğin terennümlerini okuyoruz.

“Her Sonbahar Geldiğinde… Sürüklenirim akşamüstlerinde büyük dalgınlıklar eşliğinde geçmişime, başkalarından dinlediğim geçmişlere, şimdi sadece kitaplarda, dergilerde ve dillerde kalan hatıralara doğru…”

“Her Sonbahar Geldiğinde… Uçup giden kuşlara dalar gözlerim… Sonsuzluğu çağrıştıran masmavi gökyüzünde süzülürlerken ufka doğru, geçmiş ve gelecek düşünce ekseni içerisinde bir garip düşünce kaplar içimi… Dağları, denizleri ovaları aşıp gelen ve zamanı gelince başka yerlere, başka diyarlara göçen kuşların hayatları hakkında düşünürüm.”

“Her Sonbahar Geldiğinde… Yağmur bir başka artırır bu mevsimdeki hüznü, ruhlara sinmiş olan duyarlılığı, hissiyatı… Dökülen yapraklar eşliğinde yağmurdan kaçan insan kalabalıkları, şehri bir anda ıssızlaştırır ve manzara; kışın öncüsü bir hâl alır.”

Camilerimiz çocuklarla güzel

Seyyide dergisi 15 Temmuz vurgusuyla çıkardı 55. sayısını. Unutmamak ve unutturmamak adına dikkat çekici yazılar var dergide. 15 Temmuz’un içimize yaydığı ruhu diri tutmayı salık veren yazılar bunlar.

Ayrıca çocuklar üzerine de dikkat çekici yazılar var dergide. Değinmek istediğim ilk yazı Büşra Kartal’a ait. “Camiler ve Geleceğe Işık Tutan Çocuklar” başlıklı yazısında Kartal; camiler, eğitim ve Peygamber Efendimiz döneminde mescitlerin işlevlerini örneklerle anlatıyor. 

“Kuran ve tefsir dışında bu Suffa okullarında hadis dersleri de veriliyordu. Muhaddisler hadisleri söylüyor, öğrenciler ise onları ya bir deri üzerine ya da bir kâğıda aktarıyordu.”

Daha sonra Selçuklu ve Osmanlı dönemine de değiniliyor yazıda. Bu dönemlerde camilerin fiziki yapısı, camilerin eğitimle olan irtibatı derken mescit eğitimlerinde verilen derslere kadar birçok konuyla ilgili açıklama var yazıda.

Günümüzde de yaz Kuran kurslarından başlanarak camilerde verilen kurslara kadar birçok konu ele alınmış. Görüyoruz ki camiler her vakit çocuklarla güzel. Çocukları teknolojinin dar boğazından kurtarmak için başta camiler olmak üzere çocukların gelişimi için onları faydalı ilimlerle buluşturacak mekânlara yönlendirmemiz gerekiyor.

Çocuk kıymetlidir çünkü…

Seyyide dergisinin bu sayısından çocuklar üzerine bir yazıya daha değinmek istiyorum. Fatma Toksoy, yerinde bir kıyaslama ile ele aldığı konuyu dikkat çekici şekilde sunuyor bizlere. Bir tarafta Bill Gates, Steve Jobs ve çocukları var diğer tarafta bizim çocuklar.

Gates’in bir röportajında söylediği sözler çok önemli. Gates’in çocuklarına 14 yaşına kadar telefon almadığını, ev içinde teknolojiyle ilgili kuralların olduğunu, teknolojinin sadece ödev için ve iletişim kullandıklarını öğreniyoruz.

Steve Jobs için de aynı durum geçerli. Kendisine sorulan; “Çocuklarınız yeni İPad’e bayılıyordur?” soruna Jobs’un verdiği cevap çok manidar: “Daha hiç kullanmadılar.”

Daha birçok örnek var bu minvalde. Toksoy soruyor: “Bu teknoloji mucitleri, bu teknoloji devleri bizim kadar evlatlarını düşünmüyor mu?”

Teknoloji ile iç içe olan isimler her ortamda teknolojinin zararları üzerine konuşurken bizim bu konularda çok gevşek davranmamız sürüklendiğimiz felaketin boyutunu da gösteriyor ne yazık ki. Çünkü çocuklarımızın geleceği ile ilgili bir durum var ortada. Fatma Toksoy yazısında bu hassas noktalara dikkat çekiyor.

Ailelere elbette çok önemli görevler düşüyor. Sorumluluk sahibi bireyler olarak biz çocuklarımıza sahip çıkmazsak onları ağına çekecek akıl çeldiriciler köşe başlarında bekliyor.

Son söz Fatma Toksoy’dan: “Çocuğunuzu sevecek parmaklarınız sanal oyunu mu sevmekte? Evde bağırıp çağırıp hakaretler, küfürler yağdırırken rahmet, sevgi yüklü kelimeleri ve anlayışı sanaldaki mahremlere mi göndermektesiniz? Öyleyse tekrar sorarım size; bizim çocuklarımız ailelerimiz teknoloji devlerinin çocuklarından ve ailelerinden daha mı az kıymetli?”

Hüddüdün başının tacı

Seyyide dergisinden yapacağım son paylaşım Feyza Başgöze’nin yazısı. Kâinattan hikmetler çıkarmak gibi bir ince bakış var yazıda. Yaratılmış her türlü zerrenin Yaratıcı nazarında bir hikmeti olduğu gerçeğinden yola çıkarsak, sonuç çok net aslında; kalp gözüyle bakınca her zerrenin bize vereceği sonsuz mesajları anlamak mümkün.

Feyza Başgöze,  yazısına hüdhüd kuşunu konuk ediyor. Diğer adıyla çavuş kuşunu. İncelikli bir hüdhüd tasviri var yazıda. “Uzun, hafif kıvrık bir gagaya, kısa bacaklara turuncu-kahverengimsi tüylere sahiptir. Kanat ve kuyruk kısımlarındaki tüyler siyah beyaz çizgili renktedir.” diyerek hayalimizde canlandırılıyor hüdhüd.  Hüdhüdün başında taşıdığı tacın hikmeti de Seyyide dergisinde okuyucuları bekliyor.

Anadolu’da ilk yazılı eserler

Şehir dergisi 21. sayısında her sayısında olduğu gibi Kayseri’den başlayarak Anadolu kültürünün zengin dünyasını sayfalarına taşımaya devam ediyor. Her sayı bize gösteriyor ki, Anadolu kültür medeniyetinin kurulmasında, korunmasında, yaşatılmasında Kayseri’nin rolü çok geniş bir yer tutuyor.

Prof. Dr. Fikri Kulakoğlu “Kültepe Kaniş’in Kültürel Mirası” yazısında Kültepe’nin Anadolu kültürüne kattığı değerlerden bahsediyor. Yazının ilk cümlesi şu şekilde: “Anadolu insanı okumayı ve yazmayı ilk kez Kültepe’de öğrenmiştir.” Bu cümle bile Kültepe’nin önemini anlatmaya yetiyor. Ayrıntılara baktıkça zenginliğimiz artıyor.

“Dünyada ilk kez Sümerler tarafından M.Ö. 3200 yıllarında yaygın olarak kullanılan yazı, ticari ilişkiler sonucunda ancak M.Ö. 2. binyılın başlarından itibaren Anadolu’da kullanılmaya başlanmıştır. Şimdiye kadar yapılan Kültepe kazılarında bulunan 23.500 civarındaki tablet, tüm Yakındoğu’daki en büyük koleksiyonlardan birini oluşturmaktadır.”

Kültepe-Kaniş’in kültürel mirasımıza kattığı değeri daha sonra; ekonomi, sanat, seramikçilik, dil, yazı ve sosyal gibi birçok alanda belgeler ve tespit edilen eserler eşliğinde anlatıyor Kulakoğlu. Dil, yazı ve sosyal yaşam ile ilgili bir paylaşım yaparak konuyu somutlaştırmak istiyorum.

“Kültepe’de açığa çıkarılan arkeolojik belgelerinin başında, Anadolu’ya Mezopotamya veya Suriye’den ithal edilmiş silindir mühür ve baskıları gelir. İçlerine mektupların konulduğu pişmiş toprak zarflar ve bulleler, II. katta silindir mühürlerle, Ib katında ise ya silindir ya da damga biçimli mühürlerle mühürlenmektedir. Ib katından itibaren de hem zarflar hem de tabletler mühürlenmekte, çağın sonlarına doğru ise yalnızca tabletler bu işleme tabi tutulmaktaydı. Korunması istenen taşınır veya taşınmaz malların, gönderilen ticari malın, tabletlerin veya kişisel eşyanın ambalajına bağlanan mühürlü kil topakların da çoğunlukla üst yüzü yazılı ve mühürlüdür.”

Kayseri’nin kardeşi Mostar

Hayrettin Oğuz, ortak paydalardan yola çıkarak Kayseri ve Mostar kardeşliğini anlatıyor yazısında. Mimar Sinan’dan başlayarak çeşitli örnekler veriyor.

“Kayseri’yi Kayseri dışındaki coğrafyada aramak ve görmek ise ayrı bir derinlik katar insana. Akif Emre Süleymaniye’yi İstanbul’daki Erciyes olarak görürdü hep. Bizler de Kayseri dışında nereye gidersek gidelim mutlaka gerek Mimar Sinan üzerinden olsun, gerek Davud el Kayseri ve Seyyid Burhaneddin Hazretleri üzerinden olsun bir Kayseri izi ararız.”

Böyle bir genel girişten sonra Kayseri ve Mostar’a geçiş yapıyor Oğuz.

“Bu anlamda Mostar ve Balkanlar öbek öbek izlerle dolu. Bir tarafta Mimar Sinan’ın camileri, mescidleri, köprüleri, öbür tarafta ise yine Kayseri kökenli insanların kitapları, eserleri… Mostar’ın göbeğinde hem de köprünün tam ayağında KAYMEK ismini gördüğümüzde şaşkınlık ile karışık bir sevinç ve gurur okşuyor içimizi. Kayseri Büyükşehir Belediyesi’nin en önemli kurumlarından biri olan KAYMEK’in burada aktif bir şubesi var. Boşnaklardan, Hırvatlardan ve Sırplardan oluşan kursiyerlere geleneksel sanatlarla ilgili eğitim veriyor.”

Bekir Oğuzbaşaran’ın Kayseri’si

Kayseri’nin kültür-edebiyatla olan bağı her vakit çok güçlü olmuştur. Yapılan çalışmalar, şehrin yetiştirdiği isimler derken ülkemizin kültür sanat ortamındaki yerini her zaman muhafaza eden bir şehir olmuştur Kayseri.

Sait Özer, Kayseri’nin kültür edebiyat dünyamızdaki yerinden bahsederek Kayseri üzerine yazılan şiirlerden örnekler veriyor. Muhsin İlyas Subaşı ve Arif Nihat Asya’dan örnekler verdikten sonra Bekir Oğuzbaşaran’a özel bir parantez açıyor.

Bekir Oğuzbaşaran Hoca sadece Kayseri için değil ülkemiz için de önemli değerlerden biridir. Tanımaktan mutluluk duyduğum Hocamızın Büyük Doğu’dan aldığı manevi güç, kurduğu her cümleyi de değerli kılmakta.

Sait Özer de şu ifadeleri kullanıyor Hoca için:

“Kayseri’nin Oğuzbaşaran’ın engin gönlünde olduğu gibi özellikle şiirlerinde apayrı bir yeri vardır. Onun şiirlerinde tarihî kişilerden günümüzün ilim ve sanat adamlarına; gele - nek-görenek ve Kayseri ağzında kullanılan ifade, kavram ve kelimelerden Kayseri’ye ait özlü sözlere; kısaca her şeyiyle bir bütün olarak Kayseri’yi bulabiliriz. Bu anlamda Bekir Oğuzbaşaran, Kayseri için hem eserleriyle hem de canlı kimliği ve kişiliğiyle büyük bir değer, kıymeti ölçülemeyecek bir hazinedir.”

Dergide yer alan Oğuzbaşaran’ın şiirinden bir bölümü buraya almak istiyorum:

Savaşta Battal Gâzî, sulhta Ahî Evran’ım
Bâzen bir Yûnus Emre, bâzen Karac’oğlan’ım
Kapuzbaşı diyorlar, Toros’ta çağlayanım
Bütün felâketlerde, en fazla ağlayanım
Yoksula merhamette yüreği dağlayanım
Zâlime karşı koyan, Hakk’a el bağlayanım
Kubbe kubbe mühürlü, kemer, kümbet her yanım
Çeşmeyim gürül gürül, câmide şadırvanım
Erciyes’te yılkı at, Gediris’te hozanım
Toprağıma bağlıyım, yurduma bahçıvanım…

Türkçe hazinesi ile irtibat kurmak

Türk Edebiyatı dergisinin 539. sayısında Prof. Dr. Alaattin Karaca ile yapılan bir söyleşi var. Söyleşiyi M. İsa Yeşil gerçekleştirmiş. Karaca, günümüz edebiyatını yakından takip edip, yaşayan edebiyatla irtibatını her vakit canlı tutan isimlerden Karaca. Edebiyatla ilgisini Yahya Kemal’de ya da Ahmet Hamdi Tanpınar’da sonlandıran birçok akademisyeni düşününce elbette Alaattin Karaca Hoca’nın bakış açısını çok değerli bir noktada görmek gerekiyor. Bir de Hoca’nın Muğla Üniversitesi’nde olduğu düşünülünce edebiyat dünyasının kalbi olan şehirlerde olup da geçmiş zaman şarkıları terennüm edenlere esefle bakma hakkımızı kullanmak istiyorum.

Söyleşinin merkezinde Alaaattin Karaca’nın da yayın kurulunda yer aldığı “Yüz Yüze Konuşmalar-Yaşayan Edebiyat” çalışması var.

Bu girizgâhtan sonra söyleşideki dikkat çekici noktalardan altını çizdiğim satırlar:

“İkinci Yeni, benim modern ve çağdaş edebiyata, hatta sanata, özellikle resim ve müziğe açılmamı sağlayan bir pencere idi.”

“Bugünkü genç yazar ve şairlerin çoğunun en büyük sıkıntısı, edebi gelenekle ve zengin / nezih Türkçe hazinesiyle irtibat kuramamaları veya özellikle kurmaya yanaşmamalarıdır. Bunda maalesef, önlerindeki kimi yazar ve şairler ile modernizmin geleneği küçümseyici ve inkâr edici ve kendini öne çıkarıcı tavrının da payı var.”

“Türk kültürü, binlerce yıldan beri akan, güçlü kaynaklara sahip bir ırmaktır, o gür ırmağın ayrıca bir ‘güç’e iktidar desteğine ihtiyacı yok! Yeter ki serbestçe, hür ve tabii olarak akmasına imkân ve fırsat verilsin…”

Fuat Sezgin’in ardından

Hazin bir durumla karşı karşıyayız. Elbette bu ilk değil. Fuat Sezgin’in ölümünün ardından böyle bir değerin adını ilk kez duyan her camiadan o kadar çok kişi var ki… Hoca’yı öldükten sonra tanıyıp Hoca’nın ilmine, bilime olan tutkusuna, geleneğe olan bağlılığına ve kendi değerleriyle kurduğu ilim hazinesine hayran olanlar geç de olsa bir değerimizi tanımış oldular. Okullarda seminer döneminde okunacak kitaplar listesine Hoca’nın kitabının girmiş olmasına sevinelim mi yoksa bu geç kalmışlığa ver yansın mı edelim onu da bir kenarda tutuyorum.

Süleyman Doğan arşivlik bir Fuat Sezgin portresi ile yer alıyor Türk Edebiyatı’nda. Hakkında çok söz söylenmiş olsa da Hoca’nın; Doğan’ın bu yazısı derli toplu bir veda yazısı olarak bir kenara not edilmeli.

“Fuat Sezgin Hoca’yı tanımak, bilim tarihi açısından kültür mirasımızın köklerini kavramakla eşdeğerdir. İlim aşkı ve ahlakı açısından örnek alınması gereken Fuat Hoca, işin en temelindeki yazma eserlerle, o eserler üzerinde kimlerin çalışma yaptıklarını değerlendirerek mühim tespitlerde bulunuyor.”

Türk Edebiyatı’ndan dört şiir

 Bu sırrı nakşedelim
Yer üstünde ne varsa
Defterine güllerin
Mushaf’ın tezhibine
Eskimiş inceliğe döndük ne mutlu

                                   Özcan Ünlü

Tâbir edilecek bir rüya görmeli önce
İçinde uyudum uyandım ağaçların
Bir şarkıyı düşündüm türkülere el salladım
İçimden bir sayı tuttum bilmedim
Kendime koştum çiçeklere baktım
Ne yapsam kalbim uymadı dünyaya

                                   Cengizhan Orakçı

Ayasofya canım
Mescid-i Aksa kıblem
kalbim Kerbela!...

                                   Hızır İrfan Önder

yollarda bakışlardan anısız birkaç resim
bütün ayrılıkların gitgide benzemesi
akşamları aynı yerde biriken yorgun atlar
hikâyesiz trenler, dilsiz meydanlar
sokaklarda benzi soluk bir şehir

okuduğum her sayfadan bir yaprak dökülüyor
üstelik, aşk kâğıda yazılıyor “Mihriban”

                                    Şadi Kocabaş

Mustafa Uçurum

Güncelleme Tarihi: 11 Eylül 2018, 10:06
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Hızır İrfan Önder
Hızır İrfan Önder - 2 hafta Önce

Değerli hocam teşekkür ederim. Başarılarının daim olmasını dilerim.

İsmail Bingöl
İsmail Bingöl - 1 hafta Önce

Kaleminize ve emeğinize sağlık değerli Mustafa Uçurum. Selam, sevgi ve muhabbetlerimle.

banner8
SIRADAKİ HABER

banner7

banner6