banner17

Edebiyat tarihi nasıl yazılmalı?

Edebiyatımızın en girift meselelerinden bir tanesidir edebiyat tarihi. Nasıl olmasın ki!

Edebiyat tarihi nasıl yazılmalı?

UmranEdebiyatımızın en girift meselelerinden bir tanesidir edebiyat tarihi. Nasıl olmasın ki! Asırlara ve mekânlara sığmayan bir edebiyatı tarihi yazmak hangi babayiğidin tek başına altından kalkabileceği bir iştir? Hadi bu taşın altına kafasını soktu diyelim, başının üzerine devrilen dağın altından yukarıya bir nefes deliği açmaya çalışırken hangi metodu izleyecektir edebiyat müverrihi? Belli bir metodu uygulamaya başlamak da kifayet etmez, bu sefer de bu metotla çizdiği şablonun içini doldurması gerekecektir babayiğidin. Açtığı nefes deliği sayfa sayfa büyürken tırnaklarıyla kazdığı tünelin her zerresini o sayfalara da kaydetmek zorundadır. Ama bu kaydetme işini ifa ederken bir de başında Demokles’in kılıcı gibi bir objektiflik meselesi sallanmaktadır. Anlayacağınız değil tek başına, cümbür cemaat girişilse dahi altından kalkmanın çoğu zaman muhal olduğu bir mevzudur edebiyat tarihi ve edebiyat tarihi yazımı.

 

Türk Edebiyatı Tarihiİlk örnekler

Edebiyat tarihi de birçok türün edebiyat sahamıza ayak bastığı devir olan Tanzimat sonrasında edebi hayatımızda yer etmeye başlar. Bundan önceki devirlerde kaleme alınmış olan tezkireler, terâcim-i ahval kitapları ve güldeste gibi eserler edebiyat tarihlerine kaynaklık etse de edebiyat tarihi tanımının işaret ettiği türün birer misali olmaktan uzaktır. Batı’daki ilk örnekleri 18. asırda verilen edebiyat tarihinin bizdeki ilk örneğini 1889’da “Tarih-i Edebiyat-ı Osmaniye” adıyla Abdulhalim Memduh vermiştir. Bundan yirmi sene sonrasında türün bir başka örneği yine aynı isimle Süleyman Şahabeddin tarafından ortaya konur. 1912’den sonra başta bu sahanın üstadı kabul edilen Mehmet Fuat Köprülü olmak üzere birçok isim edebiyat tarihi sahasında yer alan eserler neşreder. Nihad Sami Banarlı, Ahmet Hamdi Tanpınar, Agah Sırrı Levend, İsmail Habib Sevük bu isimler arasında yer alır.

 

Peki nasıl yazılacak?

İlk başta da zikrettiğimiz gibi edebiyat tarihi yazımının belli başlı zorlukları vardır. İlk zorluk izlenecek yöntemdir. Yöntem belirlenip şablon oluşturulduktan sonra asıl mesele baş gösterir: Edebiyat tarihi nasıl yazılmalıdır?

Hikayeleri ve edebiyatımızın temel meseleleri üzerine kaleme aldığı eleştirel yazılarla dikkat çeken Ekrem Sakar, Umran Dergisi’nin Kasım 2009 sayısında Edebiyat Tarihinin objektifliği üzerinde duruyor.

Öncelikle edebiyat tarihi denince akla önce ediblerin geldiğini ifade eden yazar ardından dinin yerini sanatla doldurmaya çalışan Batılı anlayışın bizdeki yansımalarını gayet haklı bir eleştiriye tâbi tutuyor. Kur’an tercümesi üzerinden her şeyi anladığını düşünen, Kısasü’l Enbiya okumak yerine edebiyat antolojilerine tamah eden modernize olma çabasındaki Osmanlı aydını ve kalem erbabı özellikle Tanzimat sonrasında birçok önemli mesele dururken ilgisini Muallim Naci ile Recaizâde Mahmut Ekrem arasındaki münakaşaya yöneltmiştir. Ekrem Sakar bu durumu şöyle özetliyor: Dindar olan “dinci”dir, kendine bir yol çizmiştir; sanatkâr göz önündedir, yaptığı iş saygıdeğerdir.

Ahmet Hamdi Tanpınar, Türk Edebiyatı TarihiEkrem Sakar bu değerlendirmesinin ardından edebiyatın olmazsa olmazı olan klâsik ve klâsik yazar kavramının da üzerinde durmadan edemiyor. Ve Batı’da olduğu gibi bizde de dokunulmazlığı bulunan isimleri eleştirmenin her gözükaranın harcı olmayacağını ve deli cesaretinin de buna pek kifayet etmediğini vurguluyor.

 

Can alıcı noktalar geliyor

Ve yavaş yavaş Edebiyat Tarihi meselesinin can alıcı noktalarına temas etmeye başlıyor Ekrem Sakar. Edebiyat Tarihi yazarının başında sallanan kılıcın en keskin tarafıdır Edebiyat Tarihinin nasıl bir üslupla kaleme alınacağı mevzuu. Bu konuda şunu söylüyor Ekrem Sakar: “Eğer sadece biyorafik bilgiler verilip eserlerin muhtevası üzerinde durulacaksa, belki büyük nisbette objektif olunabilir.Fakat iş eserleri değerlendirmeye gelince objektiflikten gittikçe uzaklaşılmaya başlanır.” Peki yazar başında sallanan objektiflik kılıcından nasıl kaçacaktır. Ekrem Sakar bunun için de denenecek yolları sayıyor.

İlk yol okuyucuyu kıstas almaktır diyor. Böylece ne şiş ne de kebap yanacak, kaza takla attırılarak suya sabuna pek de dokunulmamış olacaktır. Herkesin beğendiği Fuzûlî, Necip Fazıl gibi üstadlar kesinlikle tenkid edilmeyecektir. Peki bunu yapan yazarın vicdanı ne diyecektir? Bunun da yolu yazarla alakalı olarak genel beğeniyi yansıtmak dışında subjektif olarak iyi ve kötü hiçbirşey söylememektir.

İkinci bir yol olarak da ele alınan eserle alakalı olarak iyi ya da kötü hiçbir şey söylememek ve sadece eseri tanıtan bir Edebiyat Tarihi kaleme almak gösteriliyor yazıda. Ama bunun da yüz ekşiten bir yanı var. Kötü yanı iyi yanına göre daha fazla olan ya da tam tersi geçerli olan bir edip ve eser mevzubahis olunca tarihçimiz ne yapacaktır? Kötü olan bir eserde zorlama iyi yanlar bulmak ya da çok iyi bir eseri sırf objektif olacağım diye yerden yere vurmak haksızlık değil midir?

Türk Edebiyatı TarihiBunların ardından yazar, Edebiyat Tarihi mevzuunda objektif olmanın edebî tenkîde nisbetle daha kolay olduğundan dem vuruyor. Bunun sebepleri arasında ilk olarak tarihî bir olayın üzerinden yıllar geçtikten sonra kaleme alınmasının sağladığı avantajlardan bahsediliyor. Yazar bu mevzudaki haklılığını ortaya koymadaki ikinci sebep olarak ise yazarının Edebiyat Tarihi yazımındaki maksadının edip ve eserin iyi ya da kötü yanlarını vermekten ziyade eseri ve devri okuyucuya takdim etmek olmasını gösteriyor. Ayrıca objektif olmak gibi bir kaygısı olmayan Edebiyat Tarihleri nin de olduğu belirtiliyor.

 

Hakkaniyet meselesi

Yazının son kısmında Ekrem Sakar, edebiyat tarihi yazarlarının klasik olmuş isimleri – kendi ideolojileriyle çakışmadıkça – eleştirmekten kaçınmada gösterdikleri çekinceyi kıran bir tavır ortaya koyarak edebiyat tarihi yazımında üstad kabul edilen isimlerin kendi pencerelerinden yaptıkları hakkaniyetten uzak değerlendirmelere yazısında yer vermeden de edemiyor.

Farz-ı misal, Cevdet Kudret’in “Türk Edebiyatı’nda Hikâye ve Roman” adlı serisinde 26 sayfa ayırdığı Peyami Safa’yı “Gerici”, “Parti Şakşakçısı” diye nitelendirirken neredeyse taptığı Aziz Nesin’e methiyeler düzmesi edebiyat tarihi yazımında objektiflik kadar ehl-i vicdan ve akl-ı seliminde önemli olduğunu hatırlatıyor bizlere.

Bir başka dikkat çeken nokta da edebiyat tarihi kaleme alan yazarlarımızın mukaddesata lakayt davrandığı yerlerin vurgulanması olarak göze çarpıyor. Hz. Peygamber(s.a.v.)’e ism-i şerifleriyle hitâb etmenin bir müşrik âdetinden ziyâde ayıp olduğuna dikkat edilmeden bu yanlışın üstad bilinen isimlerin eserlerinde defaatle tekrarlanması da üzücü bir durumdur elbette.

Sibel Eraslan
Sibel Eraslan

Ve yazının son paragrafında Ekrem Sakar edebiyat tarihinde objektifliğin kendi olmayanlar gibi davranıp da kendi mukaddesatına saygısızlık etmek demek olmadığını ifade ederek yazısını sonlandırıyor.

 

Bu Sayıda Başka Neler Var ?

Her ay okuyucusunun göz sahnesine güncel meselelerden kültür ve sanat haberlerine kadar doyurucu bir muhtevayla çıkan Umran Dergisi’nin bu sayısı da elbette okuyucuyu sukut u hayâle uğratmıyor.

Derginin kapak konusunu Tanzimat’ın 170. senesinde ıslâh edilemeyen kimlikler teşkil ediyor. Usta kalem Metin Önal Mengüşoğlu “Yeni Türkçe Şiirde İslâm Olgusu” adıyla kaleme aldığı seri yazıların bu bölümünde “isminin baş harfleri acz tutan şair”i ve onun şiirlerini ele alıyor “yaşamak” üfleyen bir üslûpla.

Sibel Eraslan ile öncü kadın şahsiyetleri üzerine yapılan söyleşi de dikkatleri celbedecek cinsten.  Ayrıca yine kapak konusu içerisinde yer alan Aguste Comte’un, Şinâsi’nin- neuzubillah- medeniyet peygamberi diye tavsif ettiği Mustafa Reşit Paşa’ya gönderdiği ve “Gavura Gavur Denmeyecek” dediği mektup da sadece meraklısı değil hepimiz için okunması gereken bir tarihî belge olarak dergi sayfaları içinde yer alıyor.

Velhasılıkelam Umran bu sayıda da dopdolu bir muhtevayla bizlere Müslümanca yaşanan ve nefes alınan bir kültür ve düşünce ikliminden selam getiriyor.

 

Cahit Saçak bildirdi.

Güncelleme Tarihi: 25 Kasım 2009, 09:32
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Can Dindar
Can Dindar - 9 yıl Önce

Üzerinde durulması gereken bir mesele. Yazanın eline sağlık.

banner19

banner13

banner20