Dört ölümü tatmadıkça sen derviş olamazsın

İlim İrfan dergisinin Mayıs 2015 sayısında Süleyman Uludağ hoca sufilerin ölüme bakışlarını ele alıyor. Ahmed Sadreddin yazdı.

Dört ölümü tatmadıkça sen derviş olamazsın

İlim ve fikir adamları, arifler, hakimler, filozoflar ölümü çeşitli şekillerde ele almışlar. Kur'an-ı Kerim de ölüm üzerinde önemle durmuş, dünyadaki hayatı kısa ve sınırlı olan insana ölümünden sonra ebedi bir hayatı vaad etmiş. Tasavvufi neşveyle yayın yapan İlim ve İrfan dergisi de, Mayıs 2015 sayısında ölüm üzerine duruyor. Dosyada Süleyman Uludağ hoca da sufilerin ölüme bakışlarını ele alıyor.

Ölümden sonra gidilecek yer malum ya cennet ya da cehennemdir ve her ikisi için ebediyet bahis konusudur. İnsan için ebediyet söz konusudur. Yok olma, fena bulma yoktur. Bu o kadar kesindir ki bu yüzden ölümden sonraki ölümsüz hayata inanmak iman şartlarından biridir.

Hz. Mevlânâ ölüm için, “Hangi tohum toprağa atıldı da oradan tekrar çıkmadı. Niçin öümden sonra dirilecek olmamızdan şüphe ediyorsunuz?” der. Yazısında Peygamber Efendimiz Aleyhisselam'ın, insanın dünya hayatını, bir ağaç altında gölgelenen bir yolcunun orada geçirdiği süreye benzettiğine değinen Süleyman Uludağ da, Abdurrahman Cami Hazretleri'nin de kainattaki her şeyi vehim ya da hayalden ve yahut aynadaki yansımalar ve gölgeden ibaret olarak gördüğünü ve buraya gönlün bağlanmamasını, Allah'ın tecelligahı olan kalp hanesinin fani sevgilerle doldurulmamasını nasihat ettiğini söylüyor.

Ölümü temenni etmeyiniz!...

Ölüm, hicran ve ayrılık olması itibariyle acı bir olaydır ve dünyada kalanlar için her ölüm erken ölümdür. Allah Resulü Aleyhisselam'ın “Ölümü temmenni etmeyiniz. Hayat dayanılmaz hale gelince, 'Allah'ım hayat hayırlı ise beni yaşat, vefat hayırlı ise canımı al' desin” hadisine işaret eden Uludağ'a göre, sufiler için ölüm korkulan bir şey değildir. Allah adamları ölümle dünyadan ayrılacakları için değil, ölüm sonrasında karşılaşacakları halleri düşünüp korkarlar. Sırat köprüsünü geçene kadar kaygılarını muhafaza ederler. Zahid ve mücahidlerde galip olan hal budur. Havf ve reca arasında gidip gelen bir sarkaçtadır yürekleri.

Ölümün fani dünyadan kurtulup baki ve ebedi âlem için sefere çıkma ve Hakk'a vuslat anlamına geldiğini ifade eden Uludağ, ölümün Hakk âşıkları için sevinilecek bir hâdise, âşıkın maşuka kavuşması olayı olduğunu belirtiyor.

Dört ölümü tatmadıkça!...

Süleyman Uludağ, büyük sufilerden Hatim el Asam'ın ölüm hakkında sarfettiği sözlerden birini alıntıyor yazısında. El Asam, sufilerin yolunu tutmak isteyenlerin ölümün dört türünü yaşaması gerektiğini söylüyor. Beyaz ölüm, açlık. Kara ölüm, insanlardan gelen eza ve cefaya tahammül. Kızıl ölüm, nefse muhalefet etmek. Yeşil ölüm, yama üstüne yama dikmek ve eski elbiseler kullanmaktan gocunmamak.

El Asam'ın işaret ettiği bu ölümler sufilerin terbiye metodlarıdır. Bu metodların araç olduklarını, asla amaç olmadıklarını vurgulayan Uludağ, Ebu Bekir Tamestani'den rivayetle, kul ile Allah arasındaki en kalın perdenin nefs olduğunu, bu yüzden nefsani arzuların dışına çıkmanın belli metodlarla gerçekleşebildiğini vurguluyor ve hakikatin nefsini öldürenlere hicabını açacağını ifade ediyor.

Sufilere göre nefsi ölü kişi riyakar olmaz. Zira onun gözünde tüm dünya ve âlem ölü hükmündedir. Kime karşı mürai olsun ki. Bayezid-i Bistami “Halka baktım, hepsini ölü olarak gördüm. Üzerlerine dört tekbir getirdim ve cenaze namazlarını kıldım.” buyurur. Bu sufilerin Hakk'tan gayrısına kör olduklarını gösteren örneklerden biridir.

Süleyman Uludağ, sufilere göre tabii ve iradi olmak üzere iki ölüm olduğunu söylüyor. Tabii ölümü, eceli gelenin ölümü; iradi ölüm ise nefsin arzularını dizginlemek ve zabt u rapt altına almak olarak ifade ediyor. İradi ölüme sufiler ikinci doğum da derler. Bir şeyhe intisab edenler, yaşlarını biat ettikleri tarihe göre yeniden düzenlerler. Böylesi bir dolu kişiye denk geldim. Aslında her ölüm yeniden doğuştur. İrade hamlesiyle hayatını olumlu anlamda değiştirme becerisini gösterenler yeniden doğmuş olurlar.

İlahi tecelliyle kalp aydınlanır

Sufilere göre ölmeden evvel ölenlerin yani nefslerini ıslah ve terbiye edip, ruhlarını her türlü kötülükten ve günahtan arındıranların kalpleriyle gayb âlemi arasındaki perde yavaş yavaş aralanır ve ilahi tecelli nurları pak olan kalbi aydınlatır. O âlemin kapısı aralanmaya ve bu aralıktan kalbe ilahi marifet ve feyizler akmaya başlar.

Ölmeden evvel ölmek, dünyada var oluşun sebebleri ve amaçları olan hususları bir yana bırakıp, tembel ve miskin bir vaziyette bir kenara çekilip oturmak asla değildir. Bu ölümün esas gayesinin 'bismillah' deyip yeni bir hayata azimli ve kararlı şekilde girmek olduğunu sufiler sürekli vurgular. Yeni hayata kötü adetler, alışkanlıklar ve günahlar terk edilerek başlanır. Bir yola intisab edenler için kendisini övenle yeren, takdir edenle tenkit eden, itibar edenle etmeyen eşit olur ya da olmalıdır. Meşhur olmak ile bilinmeyen ve tanınmayan biri olmak arasında fark kalmaz, kalmamalıdır.

Tasavvuf bunu öğretmeye çalışır. Bunu talim eden bir insan zaten canını çoktan teslim etmiş olmaz mı? O yüzden dervişler 'taşa verdim yanımı' türküsünü bir başka severler. Azrail aleyhisselamı kapıdan eli boş gönderenlerin türküsüdür çünkü. Onlar canlarını daha emir gelmeden vermişlerdir. Bu sebeple “Azrail'e borçlu kaldım canan aldı canımı” derler.

Nida Ateş - "Taşa Verdim Yanımı"

 

Ahmed Sadreddin yazdı

Güncelleme Tarihi: 03 Mayıs 2017, 21:26
YORUM EKLE

banner19