banner17

Aralık 2018 dergilerine genel bir bakış-4

Ketebe Piyan, Lâ, Hüma ve Yolcu dergilerinin Aralık 2018 sayıları hakkında Mustafa uçurum yazdı.

Aralık 2018 dergilerine genel bir bakış-4

Barış Manço’yu hatırlamak

Ketebe Piyan dergisi 12. sayısı ile bir vefa örneğini sayfalarına taşıdı. Sanat dünyamızın en nadide isimlerinden biri olan Barış Manço hakkında yazıların, bilgilerin yer aldığı bir sayı var karşımızda. Bu özel dosyaya emeği geçen herkesi can-ı gönülden kutluyorum.

A. Ali Öncel’in Sakız Anneannem ile Mâhur Dedem yazısından selamlama bâbından bir bölümü paylaşmak istiyorum.

“Rahmetli Barış Manço, şarkılarıyla bize dokunan bir sanatçıydı. Duygularımızı çok iyi özetlerdi. Belli bir yaşa değil herkese hitap ederdi. Dilimiz döndüğümce, kalemimizden döküldü Barış Manço. Dileriz beğenirsiniz.
Hoşça, çocukça ve Barış Manço’yla kalın.”

Meral Yılmaz’ın 90’lar, “Barış Manço ve Çocukluğum” adlı yazısı Barış Manço’lu yılları hatırlayan herkesin derin derin iç geçirerek okuyacağı bir yazı olmuş. Şarkılar eşliğinde ilerliyor yazı.

“Vefayı, sadakati, aile olabilmenin önemini, yuvayı dişi kuşun yaptığını, erkeğin de yuvasını kanatları altına alıp koruması gerektiğini ilk ondan dinledik. Hoş, sonradan bunları anlatan da olmadı.”

“Güzel sevmeyenin adam olmadığını, selam almayanın yiğit olmadığını öğrendik ondan. Öyle ki buradaki güzel kavramı bir adlaşmış sıfat değildi. Yani güzel kız, güzel oğlan gibi bir şey değildi. Sevmekti güzel olan… Güzel bir şekilde sevmek...”

Çürük felsefe…

Sinan Terzi’nin üslubunu seviyorum. Hayatın içinden, sıcak, ince göndermeleri olan bir anlatımla kaleme alıyor yazlarını. Onun yazdıklarında karakterler nasıllarsa o şekilde düzen alıyorlar yazının içinde. Sesiyle, duruşuyla, hayata bakışıyla “içimizden biri” diyoruz kahramanlarına. Bu doğallık önemli. Çünkü eğreti bir anlatımın okuyucusu da eğreti bakıyor yazılan cümlelere.

Çürük Felsefe adlı öyküsüyle yer alıyor Sinan Terzi Ketebe Piyan’da. Bir diyalog içinde yerini bulamamış felsefenin zihne gönderdiği ünlem işaretlerini okuyoruz.

“Dünkü çocuğun ağzına mı bakılırmış bu işlerde! Boş bırakırsan ya felsefeciye varır ya tefeciye! Zaten sabah beri Cioran deyip duru! Allah şaşırtmasın guzumu!”

“Ahrazın dilinden anası anlar diye boşuna dememişler! Bunun da huyu bozukmuş ya! Ne haliniz varsa görün. Ben gıçıgırık tarih mezununa aracı olamam! Heç kusura bakmayın! Oku gızım sen o Cioran’ı! Bu gafayla nasılsa daha çok çürürsün!”

44 yılda neler değişti?

Otis Johnson ismini artık tüm dünya biliyor. Amerika’da 44 yıl önce polis memurunu öldürmeye teşebbüs suçundan hapse atılan Johnso’un, hapisten çıktıktan sonraki şaşkınlığı aslında dünyanın nereye gittiğini göstermesi anlamında da ibretlik notlar armağan ediyor dünyaya.

Otis Johnson hapisten çıkınca Al Jazeera kanalı Johnson ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Ketebe Piyan dergisinde Rumeysa Turan bu söyleşiyi paylaşıyor okuyucuları ile. En dikkat çekici nokta elbette Johnson’un gelişen teknolojiye karşı verdiği tepki. Ben de bu bölümü paylaşmak istiyorum.

“Times Meydanı’na çıkıp atmosfere baktım. Bütün bu yeni çıkan şeylere. Ve herkesin ya da çoğu insanın kendi kendine konuştuğunu gördüm. Yakından baktım ve kulaklarında bir şeyler var gibiydi. Bunların ne olduğunu bilmiyorum, telefon şeyini…

Iphone diyorlar, ya da öyle bir şeyler… Kendi kendime düşündüm herkes CIA ajanı falan mı oldu diye. Çünkü aklıma tek gelen şey buydu. Birileri kulaklarında kablolarla yürüyor. 60’lar ve 70’lerde bunu CIA ajanları yapardı!”

Mehmet Şevket Eygi’den İstanbul güzellemesi

dergisi 14. sayısında tanıdığım bir dergi. Genç arkadaşların heyecanı derginin her satırında hissediliyor. Zaten bu dergileri çıkaran da ayakta tutan da bu heyecandan başka bir şey değil.

Lâ dergisini İstanbul’dan Tokat’a doğru yol alırken okudum. Bir solukta okunabilecek, içtenliğini hissettiren bir dergi Lâ. İstanbul’a binlerce metre yukarıdan bakarken İstanbul ağırlıklı bir sayı hazırlamış olan Lâ dergisindeki heyecanı da hissettim satırlarda.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Mehmet Şevket Eygi ile yapılan söyleşiden olacak. Söyleşinin ana konusu İstanbul. Eygi bu konu için isabetli bir tercih. İstanbul beyefendisinden İstanbul’u dinlemek de ayrı bir şans ve keyif. Söyleşiyi Abdullah Atala ve Yavuz Selim Yaylacı yapmış.

“Nerede o eski füsunlu İstanbul, nerede bugünkü dehşet verici beton yığınları? İstanbul bir betonistan oldu.”

“İstanbul bir metropoldür. İki büyük cihan devletine başkentlik yapmıştır. Şu anda Türkiye’nin gerçek başkenti hâlâ İstanbul’dur. İstanbul gazeteleri Ankara’da satılır ve okunur ama Ankara gazetelerinin burada esamesi okunmaz.”

“Uzaktan İstanbul’a baktığınızda İstanbul’u İstanbul yapan camiler, kubbeler ve minarelerdir.”

“Ayasofya hakkında söylenmesi gereken çok söz var. Bunlardan birkaçını sarf edeceğim: Fatih Sultan Mehmet’in Ayasofya vakfiyesindeki lanet Türkiye’nin üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanıyor… İspanyollar katedral yaptıkları Gırnata Büyük Camii’ni Müslümanlara iade etmiyor, biz ise Ayasofya’da namaz kılmayı yasakladık… Ayasofya bir semboldür, bir bayraktır… Yunanistan, Ayasofya tekrar cami yapılırsa (bu bir casus belli) savaş sebebi olur, diyor.”

Aşka talip olmak

Mehmet Bilal Yamak’tan ruha şifa bir İstanbul yazısı yer alıyor Lâ’da; Işığı Bastıracak Daha Parlak Bir Işık: İstanbul’da Mutasavvıf / Aşık / Tâlip Olmak Üzerine.

Bir sevdanın can yakan, yol kesen hikâyesini anlatıyor Mehmet Bilal Yamak. Kanuni’nin kız kardeşi ile Şâh Sultan ile Merkez Efendi’nin tanışmaları, evlenmeleri, ayrılıkları ve daha sonra Hak yolunda buluşmaları anlatılıyor. Bütün bunların ahlâk çerçevesinde meydana gelmesi de toplumumuzun yaşadığı değişime iyi bir örnek olarak yer alıyor yazıda. Böyle bir sevdadan bugün gelinen noktaya veryansın var Yamak’ın satırlarında.

“Körleşen, paslanan akıllarımız kurusun. Pespâye dizilerde endâm eden ciğersizlerin, kalpsizlerin göğüs boşluklarından çıkan nefesin dumanından görmez olan gözlerimiz, ışığı nerede kaybettiğini bulma gayretinde ömür tüketsin. Çivi çiviyi söker diyerek; sönen söndürülen güneşlerinin ardından samanyolunda yeni güneşler aramak yerine güneşin çekildiği akşamlarda cırcır böceğinin karnından çıkan ışıklara koşanların ayağı sürçsün. Mutluluk anlatan kitaplar yansın, yaşam koçlarının boynuzları duvara sürtsün.”

Lâ’dan üç şiir

Gözlerinde tutunduğum bir ışık var
Avucundan çok çok küçük fakat onu tutamam
Gözlerinde hangi evrenin göğünü taşıyorsun
Ki ay da küçücüktür ona dokunamam

Yavuz Selim Yaylacı

Yörüngesiz bir meczubum
Kafam uzay boşluğu
Yamalı fikirlerin eteğinde savrulurken
Benliğim
“Dur” diyor uzaklardan

Kırılmışlığından öpülmüş gece
Eşlik eder yolculuğuma
Şafak vaktinin ipi elimde
Geceyi tutmanın peşindeyken
“Bak” diyor aralıktan…

Kübra Özadanır

Soyut yaşamaklar ısmarlayıp sana
Dolaşarak gezdiler hücrelerimi
Bir sağa baktılar, bir sola
Arza sarılıp, nakşettiler imgeyi

Muharrem Turgut

1980 sonrası Türk şiiri

Türkiye Yazarlar Birliği Erzurum Şubesi’nin çıkardığı Hüma dergisi 4. sayına ulaştı. Tüm sayılarını inceleme şansını da yakaladım. Erzurum’un kültür-sanat-edebiyat anlamında ne kadar mümbit olduğu aşikâr. İyi vakitlerde güzel insanların bir arada olması da Erzurum için bir şans. Hüma dergisinin yayın ekibini sıralarsam ifade ettiğim şans daha iyi anlaşılacaktır; M. Hanifi İspirli, İsmail Bingöl, Yusuf Kotan, H. Ömer Özden, Reşat Coşkun, Abdullah Nehir, Engin Elman…

4. sayının dosya konusu; 1980 sonrası Türk şiiri. Birçok isim 80 sonrası şiirimiz üzerine kaleme aldıkları yazıları ile yer alıyor dergide. İsmail Bingöl’ün Söz Başı’nda 1980 sonrası Türk şiiri dosyasında yer alan isimlerden yaptığı alıntıyı ben de buraya almak istiyorum.

“Ara sıra da olsa edebî zevki yüksek, donanımlı, şiirin tarihsel gücüne vakıf gençlerle rastlaşıyoruz. Zaten destanın, seyirlik oyunların, mektubun, romanın; her birinin, ayrı ayrı şahlandığı çağlarda bile zemin, şiir zemini, uzandıkları kaynak, şiir kaynağıdır.”

Nazım Payam

“Ez-cümle şunu ifade edeyim. Genelde serbest şiirin imkânlarıyla şiirler yazıldığı için şairlerin atakları, arayışları, özgün metinler oluşturma gayretleri bariz olarak görülüyor. Bu meyanda şiiri özgün olan şairler de vardır.”

Şeref Akbaba

“1950-60 arasında doğup biçimlenmiş modern Türk şiiri, kendi içinde iki kulvarda akıyor halen: Diriliş akımı ve İkinci Yeni Akımı. Bu iki ana akımın büyük şairlerinin kült şiirlerini geride bırakacak bir gelişme henüz olmadı. Ama olacaktır; Türkçenin kıyamete kadar büyük şairler çıkarmaya devam edeceğine inanıyorum.”

Şaban Abak

“Halk kendisini gördüğü, bulduğu, hissettiği şiiri dinler ve ondan haz alır. Âşıkları, ozanları bu sebeple çok dinler, sever, takdir eder. Bununla da kalmaz onları beyitlerinden, dörtlüklerinden, deyişlerinden kulağına küpeler, gönlüne inciler dizer. Hem halkı, hem aydın tabakayı etkileyebilen şairlerimiz var mıdır? Evet, vardır.”

Prof. Dr. Selami Şimşek

“80’li yıllarda Türk şiirinde tabii ki iktidarın, 12 Eylül’ün, o dönem Türkiye’sinin etkisi olacaktır. Bu etkiler politik şiirler halinde şairlerin bilincinden aktığı gibi, belki de eserlerinde hiç politik şiirlere ya da angajman olarak da adlandırabileceğimiz bir bağlılığa yanaşmamışlardır.

Prof. Dr. Ahmet Sarı

“Genel bir ifadeden kaçınarak, son söz olarak söylemek gerekir ki, bu dönem şiirini oluşturan birkaç ismi (belirtmeden), görülen olumsuzlukların dışında tutmak gerekir. Bu dönem şiiri ve şairlerinin en güzel değerlendiricisinin zaman olacağı da muhakkaktır.”

Hasan Akçay

“Günümüzde genç şairlerin kahir ekseriyeti, geleneksel şiirden habersiz ve kendi aralarında adına “modern şiir” dedikleri serbest şiirle alanlarını daraltarak herkes iyi portakal, iyi elma, iyi armut satmaya çalışıyor. Hece şiiri yazdığını zanneden de sosyal medyada birbirilerini beğenerek / tıklayarak, şiiri okumadan yorum yazarak, serbest şiiri şiir saymayarak kendi kendilerine eğleniyorlar. Şiir ise bunlardan ibaret değil.”

Tayyip Atmaca

“Kapalılığın ve anlamsızlığın bir cazibe haline gelmesinin ilk işaret fişeği 80 sonrasında atılır. II. Yeni için yapılan eleştirileri çok geride bırakarak kendi dünyasının şiirini yazan şairlerin dünyasını sunar edebiyatımıza 80 sonrası şairleri.”

Mustafa Uçurum

“Amacımız Türk şiirini anlam, derinlik, mısra yapısı, kelime zenginliği, farklı ama şiiriyeti kaybetmeden söyleyiş, çağrışım genişliği ve şiiri şiir yapan diğer unsurlar açısından ileri götürmek, bir yerlere taşımaksa, günümüze kadar gelen Türk şiirini iyi incelemek ve anlamak zorundayız.”

İsmail Bingöl

80 sonrası şiir ideolojiden arınmıştır

Hüma dergisinde Yusuf Kotan 1980 sonrası Türk şiiri üzerine Arif Ay ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. İsabetli bir seçim Arif Ay. 70’li yıllarda şiire başlayıp günümüze uzanan çizgide Türk şiirinin merkezinde bulunmuş olan Arif Ay’ın tespitleri de elbette dikkate değer. Şiirimizdeki birçok değişimi bire bir yaşamış bir isim Arif Ay.

Söyleşiden dikkat çeken birkaç noktayı paylaşmak istiyorum.

“1980 sonrasında yazılmaya başlanılan şiirin en ayırt edici özelliği ideolojiden arındırılmış olmasıdır. Bu genellemenin dışında kalan şairler de yok değil.

1980’den sonra yazmaya başlayanların geçmiş şiiri iyi etüt etmedikleri kanaatindeyim. En çok İkinci Yeni’ye özendiler; ama İkinci Yeni’nin çok uzağında kaldılar.

Şiirler birbirine benziyor ve gereğinden fazla sözcük kullanıyorlar. Sözcük israfında birinci sırada 1980 sonrası şiir. Yeni bir söyleyiş ve yapı sorunuyla karşı karşıyalar.”

“Günümüz toplumu şiire yatkın bir toplum değil. Yazanlar bile birbirini okumuyor. İçi çölleşmiş, ruhu kuraklaşmış, zihni melekeleri dumura uğramış böyle bir toplumdan şiire ilgi beklenir mi?”

“Dergilere şiir, yazı, öykü gönderenler, gönderdikleri dergiyi bile okumuyorlar. Şiirin resmini çekip sosyal medyada paylaşmak yeterli oluyor onlar için.”

Şiir benim için kendimin ifadesidir

Yahya Akengin ile de bir söyleşi var Hüma’da. Bu söyleşiyi Şeref Akbaba yapmış Akengin ile. Konu 1980 sonrası Türk şiiri. Akengin’in şiiri ve 80 sonrası şiir üzerine düşünceleri yer alıyor söyleşide.

“Şiir benim için kendimin ifadesidir. Şiir insanın kendini ifade etme, gerçekleştirme yöntemlerinden, kanallarından biridir. Tabiatıyla benim içinde öyle. Bunun yanı sıra şiir benim için ciddi bir iştir. Yani öyle canım sıkıldı üç beş satır karalayayım da efkâr dağıtayım işi değildir. Diğer taraftan şiir, bir birikimdir.”

“1980 denilince askeri müdahale aklımıza gelir. 12 Eylül 1980 Askeri Müdahalesi. Şimdi askeri müdahaleyle birlikte şiir de edebiyatta keskin, militan, ideolojik tavırlar arka plana çekildi. Dolayısıyla şairler de fikirlerini veya ideolojilerini örtülü bir şekilde imajlara, sembollere büründürerek ifade etme yoluna girdiler.”

“80 sonrası kuşak, şairler kuşağı yalnız başına değildirler; onlarla birlikte 80 öncesinin şairleri de meydanda, sahnedeydiler, onlar da yazıyorlardı. Dolayısıyla orada bir harmanlama oldu. Önce ile sonra birleşti ve belki de bir sentez doğdu diye düşünebiliriz.”

İnanmak ve iman etmek

Yolcu dergisi 92. sayısına “İnandığımız yerden kırdılar bizi” diyerek başlıyor. O kadar çok kırılmalar yaşadık ki yas evine dönen bir yürekle direnmek gerekiyor ümmet olarak. Yarın saldırının nereden olacağını anlamak güç. Ömer İdris Akdin “Meseleye Notlar VI”da halimizin açık bir fotoğrafını sunuyor bizlere. Kırıldığımızı bile bile yaşamak da cenderede bırakıyor yürekleri.

“Tanrım kulların… Unutmayın dediğin şeyi unuttu. Soluğumuzun kesildiği her yerde çardak kurmuş bir şeytan kolumuza giriyor. Bu kadar da kötü değilmiş meğer. Dünyanın hakkı dünyaya senin hakkın sana. Adil paylaşım dedik biz buna. İbadetlerimiz ritmik, varsın fitnenin ateşinde ısınsın kardeşlerimiz. Bize dokunmayan yılan kimin koynunda gezinirse gezinsin. Dergâhta, ocakta kutsal telkinler, çarşıda pazarda un serecek iplik eğiriyoruz. Enselerimizden göbeğimize yuvarlanan kuş üzümleri. Yemek borularımızı parlatıyoruz. Yolgeçen hanı. Sonra gerinip geğirerek kurduğumuz cennet düşleri… Kusura bakma, bu kadar çabadan sonra hak ettik. Senin adını kullanarak kestiğimiz o kadar insanın kanlarında aldığımız abdest baki. Nasıl olsa Sina’dan döneceği yok Musa’nın. O vakit sabah akşam böğürtelim nefislerimizi. Renkli camlardan yüzümüze yansıyan nurla aldığımız boy abdestikâr hanemize bir Cennet köşkü daha yazar mı dersin?”

Lüfti Bergen’in yazısı da tarihi süreç içerisinde “iman ve iman etmek” kavramlarına altı çizilecek yorumlar getiriyor. Erol Güngör, Ziya Gökalp, Said Halim Paşa, İsmet Özel, Namık Kemal, Yahya Kemal gibi isimlerle konuyu derinlemesine işliyor Bergen. Verilen örneklerde, ele alınan konularda vurgulanmak istenen noktaya çekiyor Bergen meseleyi: “İnanç kırılabilir, iman kırılmaz; umut devam eder.”

Yüzyıllar var ki inancın kırıldığı, yara aldığı çok olaylar yaşadı bu coğrafya ama iman hep ayaktaydı. Bugünkü cesaret ve gücümüzü de ayakta tutan imandı.

“Türkçülüğün “millet ve devlet” olma düşü ile İslâmcılığın “bütün Müslümanların birliği anlamındaki millet-devlet-medeniyet” kurma düşü o günden itibaren birbiriyle çatışan iki ideolojiyi besleyecektir. Yahya Kemal, İzmir’in Yunan ordusu tarafından işgal edilmesi üzerine Eğil Dağlar kitabında Namık Kemal’in “soyut vatan” kavramına eleştiri getirerek “Türk milletinin altı milyon çocuğunu bu yanlış mefhum uğrunda kurban verdikten sonra, öz vatanın İzmir’i için ağlıyoruz.” (Beyatlı, 2005: 19- 20) demekten kendini alamadı. Bu serzeniş, inancın kırılışı olarak kaydedilmelidir.”

Lütfi Bergen’in yazısını okurken ister istemez “Ne de çok kırılmışız.” diyoruz. Sonunda da “İyi ki imanımız var.” diyerek su serpiyoruz yüreğimize.

“İnançlar toplumdan topluma ve kişiden kişiye değişebilmekte, ancak imanın esasları ve şartları değişmemektedir. Allah Müslüman oldukları halde Medine’ye hicret etmeyen şahıslara “eman hakkı” tanımadığını vahyinde beyan etmiştir: “Onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar içlerinden dost edinmeyin” (4 Nisa 89); “Daha sonradan hicret edip sizinle beraber savaşa katılanlar da sizdendirler” (8 Enfal 75). Müslümanlar toplum mü’min topluma yanaşmadan yaşamak isteyebilmektedir. İman edenler ise toplum halinde yaşamanın zaruretini temin ettikleri doğrultusunda hareket etmektedir.”

İlkin şiiri çok özlediğimi gördüm

Selçuk Küpçük Yolcu’da Şakir Kurtulmuş ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Suskunluğu, şiirleri, yazma serüveni etrafında gelişen bir söyleşi bu. Suskunluğunun sebebini şu şekilde anlatıyor Kurtulmuş:

“İçinde yaşadığımız toplumun insanı sarıp sarmalayan, farklı ortamlara götürmeye çalışan rüzgârın etkisinden kurtulmak isteyişimizdendi belki. Çevremizi kuşatan yanıltıcı, şaşırtıcı, popülist, politik ve çok samimi olduğuna inanamadığımız kimi tutumların rahatsızlık vermeye başlamasından belki de. Özgür düşünmenin, özgür yazmanın güçleştiğini gördüğümüz için bir süre böylesi bir ortamdan uzak kalmanın daha iyi olacağını düşünmemizden belki de. Daha da uzatılabilir bu belkiler. Kendi içime dönüp bir süre sessiz kalmayı, sükunetin zenginliğinde yaşamayı tercih etmek o zaman için oldukça yerinde bir tercihti. Bu sessizlik ‘konuşmak üzre susma’nın gereğiydi bir bakıma. Yeniden doğuşumuza kadar süreyi içe doğru bir yolculuğa dönüştürmeye gayret ettiğimi söyleyebilirim.”

Şairliğinin yanında aynı zamanda başarılı bir editör de Kurtulmuş. Çıra Yayınları ve çalışmalar hakkında bilgi veriyor söyleşide.

“Edebiyat dizisini hazırlarken, ortaya koyduğumuz temel ilkeler doğrultusunda yayınımızı sürdürmeye gayret ediyoruz. Edebi eserleri yayınlama konusunda yayınevlerinin cesaretsizliğini görünce buradan başlayalım istedik. Ciddi edebi eserler basalım, şiir kitabı basmaya çekinen yayınevlerine rağmen şiir kitabı basma hedefimizi ortaya koyarak yola çıktık. Hamdolsun bugün geldiğimiz noktada belirlemiş olduğumuz temel hedefler çerçevesinde yayınlarımızın ne kadar isabetli olduğunu görmüş olduk. Edebiyata yeniden bir önem atfetmek, onu öne çıkarmak, taşıdığı değer bakımından daha çok emek sarf edildiğini göstermek istedik. Edebiyat ciddi emek istiyor. Sizin ciddiye alıp verdiğiniz emek, sonuçta ortaya konan eserlere de yansıyor. Kitaplarımızla ilgili güzel düşünceleriniz için teşekkür ediyoruz. Bu konuda yayınlarımızı sürdüreceğiz. Kuruluşundan bu yana bir yıllık bir süreç içinde 22 kitap yayınladık. Bunların 13 tanesi şiir, 9 tanesi de deneme kitabı. 3 kitabımızın baskısı bir yıl içinde tükendi, birisi yeni baskı yaptı, diğer iki kitabın yeni baskılarını da önümüzdeki aylarda yapalım istiyoruz. Yeni dönem için hazırlıklarımız sürüyor. Edebiyat ilgililerini, sanatseverleri yeni eserlerle buluşturmaya devam edeceğiz. İyi işler olsun istiyoruz. Güzel işler yapalım, kalıcı olsun, emek verilen özgün çalışmalar olsun istiyoruz.”

Yolcu dergisinden şiirler

toprak ve su iki element
bunu herkes biliyor, evet
birleşince kerpiç oluyormuş
imar için bir usta ve harç
cam için de kum ve ateş

hangi odunu atsan ateşe yanar
buna toprak da dahil
ancak bilgisiz mecruh
kuru da olsa yanmaz aşk ateşinde
nice kor yıldızı düşürse eteklerine
toprağın suyu emdiği gibi
sert rüzgarın üşütmesi ağaç kollarını
bir ordu gibi karaya yürümesi denizin
ve alev alması günbatımında
bilinen ve bilinmeyen her gerçek
ne bilgiye ne sevgiye şuursuz
kendini öldürmeden ulaşamaz

Müştehir Karakaya

Dayanamıyor ya yalnızlığına
İçinde bir boşluk düştü düşecek:
Dışarda havalar esiyor, essin
Dışarda serçeler uçuyor, uçsun
Düşünüyor konamıyor bir dala…

Mehmet Aycı

nezâketlerin geçmiş son kullanma tarihi
tedirginiz şikâyet kaydı alınmış gölgelerden
mutluluk denizinde keder sektirenleriz
nice gül atıyoruz güce îmân etmişe
yutulamaz lokmasıyız biz ki cânım kardeşin

Mehmet Şamil

rüzgârlarda Süleyman'ın eli kalmıştır
adı "divâne"ye çıkan da odur
ağaçların döktüğü yaprak
eski bir âhitte avluyu süpüren Meryem'e ağıttır
şimdi kim süpürecek
avlulara kurşun döküyor müşrikler!
Meryem'in yanağındaki tüy, hangi avluya düşer?

Rabia Gelincik

Mustafa Uçurum

Güncelleme Tarihi: 25 Aralık 2018, 18:04
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20