Anlayış'ta Dört Dörtlük Bilge Mimar Yazıları

Âlimin ölümü, âlemin ölümüdür. Anlayış'ın Mart sayısı, ebediyet yurduna uğurladığımız Bilge Mimar Turgut Cansever'in hatırasına ithaf edilen dört dörtlük yazılarla okurunu bekliyor.

Anlayış'ta Dört Dörtlük Bilge Mimar Yazıları

Uzun süre dergi 'okuru' olmanın kazandırdığı sezgiler vardır. Nerede hangi yazıların çıkacağını kestirebilmek mümkündür bu sezgilerden hareketle. O sezgilerim bana, daha derginin kapağından ya da kapağını açarken bu okuma serüveninin gerçekten olağandışı bir serüven olacağının sinyallerini verir. Güçlü sinyaller. Ne sezgilerimde yanılıyorum, ne de sinyallerin gücü yanıltıcı. Çünkü Anlayış dergisinin “Alimin Ölümü Alemin Ölümüdür” kapaklı sayısında Turgut Cansever'i hayırla anma yazılarını okuduğum bu gün boyunca, yaşadığım zamandan ve içinde bulunduğum mekânlardan gerçek anlamda kopuyorum. Adeta Bergson'a ve Proust'a taş çıkartırcasına, geçmiş, bugün, gelecek ayrımlarını silip, bütün zamanlarda eşzamanlı yaşamaya koyuluyorum.

 

Bir elimle on altıncı yüzyıl Osmanlı mimarisine yapışırken, öteki elimle doksanlı yılların İstanbul'una ilişkin düşüncelere tutunuyorum. Düşüncelerimin bir bölümü, Konfüçyüs üzerinde yoğunlaşırken, geri kalan bölümü, şiir ve mimari ilişkisi üzerine yoğunlaşıyor. Sonrasında ise medeniyetimizin yeryüzünde başlattığı atılımları görmezden gelmeseydik, engellemeseydik, onların hepsinin değerini bilseydik, bugün nerelerde olabilirdik sorusunun olası yanıtlarıyla boğuşuyor zihnim.

 

“Şeytanla Cephe Savaşı Yapılmaz!”

Mimari, Şiir ve Siyaset başlıklı yazısında Mustafa Özel, kelimelerin üzerinde yaşamak isteyen bir bilge mimar oluşuna vurgu yapıyor Turgut Cansever'in. Özellikli örnekler üzerinden yapıyor bunu. En önemlisi de şeytanla cephe savaşı yapılamayacağına ilişkin vurgular kanımca. Şeytanla cepheden savaşan mimar olarak Cansever'in mücadele verdiği şeytanı şöyle tasvir ediyor: “ Savaştığı şeytan renkten renge, kılıktan kılığa giriyordu: Nefs, gurur, modernlik, ruhsuzluk, standartsızlık, standartları putlaştırmak, cahillik, okumuşluk görüntüsü… “Prefabrike, beton konut imal eden "fabrikalalar'ı İblis'in bizzat tezahürü” sayıyordu. Mimar elbette teknolojik imkânlardan yararlanacaktı; fakat işi teknolojiden ibaret görüp, mimariyi çevreye hükmetmek sanmak firavunluktan başka bir şey değildi”

 

Sonra, Mustafa Özel'in Osmanlı mimarisini anlattığı satırlarda, bir kez daha Mimar Sinan'a dönüyorum; onu mimari eserlerini inşa ederken düşüncelerini yazdırdığı Sai Mustafa Çelebi'yi, hayal ediyor ve bu hayal ile Turgut Cansever'in düşüncelerini açıkladığı kuramsal çalışmalar arasındaki özel bir akrabalığı kurguluyorum: “ Osmanlı mimarisi, Osmanlı inanç ve düşünce dünyasının taşa yansımasıydı. Üstün teknik donanımına rağmen, Mimar Sinan teknolojik başarıların peşinde koşan bir kişilik değildi. “Onu kendine has Osmanlı kültür ortamından soyutlayarak, Rönesans'ın belirlediği amaç ve çözümlemelere ulaşma çabasındaki bir sanatçı olarak algılamak yanlıştır. İslam düşünce ve kültürünün temel ilkesi Tevhîd'dir ve İslam mimarisi bu ilke ekseninde vücut bulmuştur. Sinan, bu arayışın zirveye ulaşmasıdır.”.

 

Ardından her ferdin mümkün olduğu kadar iç dünyasıyla dış dünyasını dengeli hale getirmesi  noktasında Mustafa Özel'in  bizi hakikate götüren birer köprü  olarak şiir ve edebiyata yaptığı vurguyu düşünüyorum. Tabii bunları okurken Mustafa Özel edebiyat ve toplumsallık irtibatını kuran yazılar yazmayı niye ihmal ediyor, diye düşünmeden de edemiyorum. Kitabevi Yayınlarından çok güzel bir kitabı vardı Mustafa Özel'in. Kendime söz veriyorum: “Bir İktisatçının Eleştirmen Olarak Portresi” başlıklı bir değiniyle Özel'in bu yönüne eğileceğim.  

 

İyi İnsanlarla Birlikte Olmak

İnsan çevresinin ürünüdür mealinde bir söz vardır. Faruk Deniz Turgut Cansever Kalbine Döndü başlıklı yazısında 13 Haziran 2008 Cuma günü Ahmet Davutoğlu ile birlikte Çiftehavuzlar'daki sade hanelerinde Turgut Cansever'i ziyaret edişleri üzerinden anekdotlar aktarıyor. Mümin ve mütevekkil bir kişilik olarak karşımıza çıkan Turgut Cansever, böyle bir insanın bütün niteliklerini kendinde toplamış olan bir kişiliktir. Bilgideki ve kendini sürekli bilgilendirmekteki sürekli sınırsızlığı, onu bilge kılan belki de en güçlü köprüdür. Yetişmesinde belirleyici özelliklerinden biri olarak çevresinde hep iyi insanların var oluşuna yaptığı vurgu da önemli: “Biliyor musunuz” demişti, “hep etrafımda iyi insanlar oldu. 88 yıllık ömrüm boyunca sadece bunun için Allah'a ne kadar şükretsem azdır.” Ayrıca Faruk Deniz Konfüçyüs ile dört şakirdi arasında geçen bir muhavereye sıklıkla atıf yapan Cansever'le Cahit Zarifoğlu ve İsmet Özel şiiri arasında kurduğu irtibatlar bakımından da önemli bir yazı ortaya koymuş: “Kalbî olanı istedi, çünkü Zarifoğlu gibi "Kalbin çıkarı yücelerde olur" fehvasına inanıyordu.

 

burada kalamazsın, başa dönemezsin ama dön

Eve dön! Şarkıya dön! Kalbine dön!

Şarkıya dön! Kalbine dön! Eve dön!

Kalbine dön! Eve dön! Şarkıya dön! 

 

Şair İsmet Özel, Konfüçyüs'ün bu meselinden haberdar mıydı? Ya da Cansever, Şairin bu şiirinden. Veyahut Şair, Cansever'in bu anlatışından... Bilmiyorum. Bildiğim, Şairin bu "masum uğraşısı"nın tam da Mimarın gösterişsiz bir mükâlemede bulduğu derin tahayyüle denk düştüğü.”

 

 

Yaptığı işe saygı duymak

Bir mimar Turgut Cansever. Ama o, yaşamı boyunca kendisini belli dallarla ve alanlarla sınırlamamış. Asıl uzmanlık dalının boyutlarını hem başkaca ilgi alanlarıyla zenginleştirmiş, okumuş, okumuş, okumuş... Tıpkı Brecht'in "Galileli'nin Yaşamı" adlı oyununda, veba çıkan kentten kaçmaları için ısrar eden öğrencisine iki gün daha kalmak zorunda olduğunu söyleyen ve öğrencisinin : "Ama neden?" sorusuna şu karşılığı veren Galilei gibi : "Çünkü bilmek zorundayım!"

 

İstikâmeti muhkem, sahih bir adam: Turgut Cansever   başlıklı yazısında İhsan Fazlıoğlu Turgut Cansever'in karşılaşıldığında karşısındakine de sirâyet eden, yaşının ötesinde bir heyecana sahip olmasına dikkat çekiyor: “Heyecan sözcüğünü rahatlıkla aşk ile değiştirebiliriz. Öyle bir aşk ki, tüm beyefendiliğine karşın, konuşurken kendisini konuştuğu konunun kavramsal örgüsüne ve temel yargılarına kaptıran, bir tür cezbe haline geçen ama mantıksal akışı ve dilsel örgüyü kaybetmeyen bir aşk...” Alanının uzmanı, ama bunun yanı sıra yaşadığı dünyanın da âşinası Cansever hakkında Fazlıoğlu'nun  yaptığı şu tespitler özel bir dikkati hak ediyor “Hoca, her şeyden önce kendisine saygı duyan bir insandı; bu nedenle saygın bir kişi olarak el attığı her şeyi ciddiye alıyor, hem saygı duyuyor hem de saygın kılıyordu. Yaptığı işe saygı duymak, o işi saygın kılmak, ancak ve ancak kendisine saygı duyan insanın başarabileceği bir şeydir. Yalnızca saygı mı? Konusuna karşı ciddiyet ve titizlik de yine kendisini ciddiye alan ve kendisine karşı titizlenen bir kişinin dikkat edebileceği hasletlerdendir. Diyebilirim ki, incelediği olgu ve olaya karşı ciddiyet ve titizlik gösteren bir kişinin, o olgu ve olay hakkındaki bilgisini -malumatını değil- derinleştirebileceğinin ilk ciddi örneğini Turgut Hoca'da görmüştüm. Daha teknik bir deyişle ciddiyet ve titizlik bir epistemolojik ilkedir, kaynaktır ve kişinin bilgisini artırır.”

 

“Gerçekçi ütopyalar”

Aslında ne kadar yazsam bitmeyecek olan bu yazıyı, yine Turgut Cansever'i anlamak bakımından her yanıyla ışık getirecek Alim Arlı'nın Turgut Cansever'in Ardından  adlı yazının şu satırlarıyla noktalamak istiyorum:“Turgut Cansever Hocamız aramızdan ayrıldı.  Ama sanatı, düşüncesi, emeği, bıraktığı güzelliğin, tezyinatın izleri aramızda: İstanbul'da,  Ankara'da, Adana'da, Antalya'da, Bodrum'da ve daha birçok yerde. Bütün bu eserler bütün insanlığa çok şey söylüyor. “Gerçekçi ütopyalar” kurabileceğimizi anlatıyor.”

 

Asım Öz yazdı

Yayın Tarihi: 21 Mart 2009 Cumartesi 14:04 Güncelleme Tarihi: 21 Haziran 2011, 12:25
banner25
YORUM EKLE

banner26