banner17

An'ı Gerektiği Gibi Yaşayarak 'İbnü'l Vakt' Olunabilir

İstanbul Müftülüğü yayını olan Din ve Hayat dergisi de 32. sayısında İbnü’l Vakt konusunu incelemeye almış. Zaman kavramından vakit disiplinine, muvakkithanelerden Ashab-ı Kehf’e, zamanın mekân ve hatta sinema ile olan ilişkisine kadar pek çok konu ayrıntılı bir şekilde ele alınmış. Bu çeşitlilik sebebiyle dergi, sadece ilahiyat alanında ihtisas sahibi kişilerin değil, atmosfer ve uzay fiziği uzmanı, sosyolog, arşiv uzmanı gibi kişilerin de katkılarıyla zenginleşmiş. Dilara Yabul yazdı.

An'ı Gerektiği Gibi Yaşayarak 'İbnü'l Vakt' Olunabilir

İbnü’l vakt, yani vaktin çocuğu, tasavvufî ıstılahta içinde bulunduğu zamanda (hâlde) yapılması en uygun olan şeyle meşgul olan, o ân’ın gerektirdiği işi yapan kişidir. Derviş ne geçmiş ne de gelecek ile ilgilenir; yalnızca içinde bulunduğu ân’ı değerlendirir. Denilmiştir ki: “Geçmişin vaktiyle meşgul olmak, ikinci bir vakti elden kaçırmaktır.” Bu konuyu en güzel işleyen beyitlerden birisi de İbrâhim Gülşenî’nin dervişlerinden Usulî’ye aittir: “Ehl-i hâliz çekmeziz mazî ve istikbal gamın/ Biz ne imrûzunda dünyanın ne ferdâsındayız

İstanbul Müftülüğü yayını olan Din ve Hayat dergisi de 32. sayısında İbnü’l Vakt konusunu incelemeye almış. Yekûnu 134 sayfa olan bu sayıda zaman kavramından vakit disiplinine, muvakkithanelerden Ashab-ı Kehf’e, zamanın mekân ve hatta sinema ile olan ilişkisine kadar pek çok konu ayrıntılı bir şekilde ele alınmış. Bu çeşitlilik sebebiyle dergi, sadece ilahiyat alanında ihtisas sahibi kişilerin değil, atmosfer ve uzay fiziği uzmanı, sosyolog, arşiv uzmanı gibi kişilerin de katkılarıyla zenginleşmiş. Ayrıca dergide eski Diyanet İşleri Başkanı Lütfi Doğan ile Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç’la yapılan röportajlar mevcut.

An’ı gerektiği gibi yaşayarak ‘ibnü’l vakt’ olunabilir

Dosya, İstanbul Müftüsü Prof. Dr. Hasan Kâmil Yılmaz’ın “İbnü’l Vakt Olmak ya da ‘Ânı Yaşamak’” başlıklı yazısı ile başlıyor. Zamanın ‘ân’lardan ibaret olduğunu vurgulayan Yılmaz, hiçbir an’ın zayi edilmemesi ve Müslüman’ın zamanını ruhunun ve bedeninin özellik ve ihtiyaçlarına göre değerlendirmesi gerektiğinin altını çizmektedir. Buna göre her daim zamanımızı planlamalı ve çalışmaya olduğu kadar istirahate de vakit ayırmalı, buna ‘boş vakit’ gözüyle bakmamalıyız. Ayrıca İslam’da farz ibadetlerin zaman merkezli olduğunu ve her şeyin zaman öncelikli olduğunu kaydeden Yılmaz, bu bilinçle hareket ederek dünle avunmayı ve yarının kaygısına gömülmeyi bırakıp ‘ân’ı gerektiği gibi yaşayarak ‘ibnü’l vakt’ olunacağını söylemektedir.

Ân-ı daimin bereketini yakalamak yerine…

“Zaman veya Ân-ı Dâim” başlıklı yazısına Mustafa Kara, hayatın esrarına vakıf olabilmek için zamanın esrarını kavrama gayreti içinde olmamız gerektiğini söyleyerek başlamakta. Zamanın sonsuz bir nimet olduğunun idrakine vardıktan sonra “bu okyanusa açılabilmek için” Kur’an ve Resûlullah’ın hal ve sözlerinden sonraki kaynaklara da yani âlim, ârif ve sanatkârlara da danışmamız gerek. Tabii zamanı münferit olarak düşünmeden, zaman-mekân-ihvân üçlüsünün tevhidinin farkında olarak…

Ama kapitalist sistemin içerisinde zaman algımız da değişmiş, allak bullak olmuştur. “Yeni hayat”taki vakit anlayışı ile haram-helâl çizgisine göre yaşamayı şiar edinmiş bir medeniyetin mensupları hayatlarını nasıl düzenleyecekleri konusunda kafa karışıklığı yaşamaktadırlar. Artık çağdaş insan ân-ı daimin bereketini yakalamak yerine eğlenceyi amaç haline getirip, vaktini bu şekilde geçirmektedir. Oysaki “içinde yaşadığımız dünyanın ömrünü bir ‘ân’ olarak gören zihniyetimizin sahipleri”, hayatı nasıl değerlendirmemiz gerektiğinin yolunu da göstermişlerdir: “Sâat-i vâhidedir ömr-i cihân / Sâati tâate sarf eyle hemân

Zamanın ezelî değil de yaratılmış olduğu hakikati

Bu sayıdaki en ilgi çekici yazılardan biri, İngiltere’deki Reading Üniversitesi’nde atmosfer ve uzay fiziği uzmanı olarak görev yapan Taşkın Tuna’nın “Zaman-Mekân Beraberliği” başlıklı yazısı. Zaman kavramına fizikçilerin baktığı zaviyeden bakan Tuna, yazının sonunda bilimdeki bu yeni gelişmeler ve buluşlarla Kur’ân-ı Kerîm’deki ayetlerin örtüştüğünü çeşitli örneklerle dile getirmiş. Zamanın ezelî değil de yaratılmış olduğu ve mekândan (uzaydan) asla ayrılamayacağının bilimsel olarak kanıtlandığını söyleyen Tuna, sonrasında zamanın izafiliğinin de zaman-mekân birlikteliğinden doğduğunu, içinde bulunduğumuz kesret âleminin izafî değerlerle örüldüğünü ifade etmektedir. Kur’an-ı Kerîm’de Hac 22/47, Secde 32/5, Meâric 70/4, Bakara 2/259 âyetlerinde de zamanın “masivâda” izafî değerde olduğu, yani dünya zamanına göre örneğin bin yıl kadar süren bir zamanın aslında bir gün gibi gerçekleştiği anlatılmaktadır. Ve yine zamanın izafiliği dendiğinde akla gelen ilk örneklerden olan Ashab-ı Kehf kıssası da Allah dilediğinde, zaman-mekân değişikliği sonucu, hakikatte uzun bir süre geçse dahi bu süreyi bir “ân” gibi algılama durumunu örneklemektedir.

Din, tarih, sanat, edebiyat gibi pek çok alana temas eden Din ve Hayat dergisinin İbnü‘l Vakt sayısı, hem çok önemli bir konuya dair yazı ve söyleşileri ihtiva ediyor hem de bizlere geçip giden zamanı nasıl kullanmamız gerektiğine dair uyarılarda bulunurken içinde bulunduğumuz zamana karşı da sorumluluklarımızı hatırlatıyor. Demlerin, safâların müzdad olması dileği ile…

 

Dilara Yabul

Güncelleme Tarihi: 25 Kasım 2017, 11:15
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20