banner16

Ağustos 2018 dergilerine genel bir bakış

Şehir, Türk Edebiyatı, Şehir ve Kültür, Ketebe Piyan dergilerinin Ağustos 2018 sayıları hakkında Mustafa Uçurum yazdı.

Ağustos 2018 dergilerine genel bir bakış

Tekkeler ve zaviyeler şehri Kayseri

Şehir dergisi 20. sayısında Kayseri’den başlayarak özellikle Anadolu kültürüne ses vermeye devam ediyor. Dergiden yapacağım ilk paylaşım Mehmet Çayırdağ’ın Kayseri çevresindeki tepelerde köşk ismi ile anılan tekkeler ve zaviyeler yazısı. Tekke ve zaviyelerin Anadolu’daki öneminden bahsederek başlıyor yazı. “Anadolu’nun merkezi olan Kayseri fetihten itibaren birçok tarikatın faaliyet alanı olmuştur. Hıristiyanlığın da Anadolu’da ilk neşvünema bulduğu bu topraklarda bir kısım İslami cereyanların, daha çok yerli halka karşı böyle kesif bir faaliyete geçmiş olması çok tabiidir. Tarikatlar tenha yerlerde tekke ve zaviyeler kurarak şeyhlerinin kontrolünde dinî, fikrî ve zikrî faaliyetlerini yürütmüşler, yetiştirdikleri müritleri başka bölgelere dağılarak aynı faaliyeti oralarda icra etmişlerdir. Zamanla takdir toplayıp büyük taraftarlar kazanan bu faaliyetlere zamanın idarecileri, sultanları, hanedan üyeleri destek olmuşlar ve bunların tekkelerini inşa edip buraların giderleri ve ihtiyaçları için gelir getirecek büyük alanları ve vergilerini vakıf olarak tahsis etmişlerdir.”

Daha sonra Kızıl Köşk, Hıdırellez, Köşk Medrese hakkında tafsilatlı bilgi veriliyor yazar.

Vergi memurunun defterinden yansıyanlar

Şehir dergisinin Ağustos sayısında çok ilgi çekici bir yazı çıktı karşıma. Bir vergi memurunun notlarından ortaya çıkan seyahatname üzerine Prof. Dr. Muhittin Eliaçık’ın yazısı bu. Şehir dergisi bunu sık sık yapıyor. Geçen sayılarda da Osmanlı’nın ilk fotoğrafçıları üzerine dergide yer alan bir yazı da değerli bir çalışma idi.

Gerçek adı bilinmeyen bir vergi memurunun Resmî mahlasıyla gezip gördüğü yerler üzerine kaleme aldığı yazılar ve şiirler konu ediliyor bu yazıda. Sadece bir gezi yazısı değil bunlar. Dönemin olaylar anlatılıyor ve Resmî’nin vergi memuru olması dolayısıyla dönemin iktisadi durumu hakkında bilgiler veriliyor. Sadece Kayseri’yi yazmamış Resmî-i Kayseri. Çevre şehirler hakkında da bilgiler vermiş. 1700-1730 yıllarına ait kayıtlar var defterde. Aynı zamanda şair de olan Resmî’nin şiirleri de önemli yer tutuyor defterde.

“Resmî-i Kayserî, hububatla ilgili konularda, bir paşanın maiyetinde görev yapmış Kayserili bir kâtip/yazıcı olup lakabını da bu sebeple aldığı düşünülmektedir. Bu yazımızın konusu olan defterinde kendi asıl ismini gösteren herhangi bir kayda rastlanılmamıştır. Kayseri’de yaşamış ve çeşitli tarihlerde görevi gereği birçok yere gidip gelmiş olan bu kimse, gidip gördüğü yerleri incelediğimiz kendi özel defterine kaydetmiş, ayrıca şair birisi olarak defterinin baş kısmını bir şiir mecmuası olarak düzenlemiştir. Bir koleksiyon mahiyeti arz eden bu kısma birçok şairden seçilmiş şiirleri kaydetmiş, kendi şiirlerine de yer vermiştir. Bu defterin nesilden nesile aktarılarak günümüze ulaştığına dair defterde birçok ipucu bulunmaktadır. Defterde Kayseri ile ilgili bilgiler maalesef kopmuş olsa da, bazı sayfa kenarlarına yazılmış çeşitli notlarda da Kayseri ve civarında vuku bulmuş olaylara dair haberler verilmiştir.”

Sevinç Çokum’dan İskele Gazinosu

Türk Edebiyatı dergisinin 538. sayısında Sevinç Çokum söyleşisi var. İskele Gazinosu kitabı merkezli bir söyleşi bu. Çokum kitapta 60’lı yılların İstanbul’unu anlatıyor. Gazinolar, tangolar ve radyolar kitabın konuları arasında.

Söyleşide şu vurguyu yapıyor Sevinç Çokum: “Nostalji olsun diye yazmıyorum.” Peki, yazma sebebi nedir? Cevabı söyleşide çıkıyor karşımıza: “Bu kitapta ben varım, evet. Ayrıca çevremde tanıdığım insanlar da parça buçuk hikâyeleriyle belki zaman zaman hatırlanacakları bir varlık kazanmışlardır. Hayatımızdan kayıp gitmelerini istememişimdir; bir roman-öykü kahramanı gibi hatırlansınlar diyedir çabam.”

Söyleşinin son bölümünde yazarlık ile ilgili düşünceleri yer alıyor Sevinç Çokum’un:

“Birikim… Yazarlık bir birikim sonucu oluşur, bir şeyi tarif etmeniz için onu yaşamanız gerek.”

“Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü siz de takdir edersiniz ki yazar yetiştirme okulu değildir.”

“Yazmasaydım başka bir şeye tutunurdum belki ancak yazmak benim için güçlü bir sığınak. Orada güvenliyim, orada bir savaş veriyorum, güçlüyüm, söylemek istediklerimi söylüyorum; öfkemi çıkarıyorum, bir insanı, sanal bir insanı yaşatıyorum, onun yaşamasından mutlu oluyorum; olayları istediğim şekilde bitiriyorum, yazmakla var olduğumu anlıyorum.”

Türkçeyi öğretmenin incelikleri

Muharrem Dayanç, Türk Edebiyatı’nda “Türkçenin Misafirleri” adlı yazısında yurtdışında yabancı öğrencilere Türkçeyi öğretirken kullanılacak yol ve yöntemler hakkında yaşanmışlıklar eşliğinde bir yol haritası sunuyor. Öğretmen, öğrenci, mekân, araç-gereç bağlamından başlıyor anlatıma Dayanç: “Türkçeyi yabancı öğrencilere Türkiye’de öğretmek ne kadar bilgi, beceri, dikkat, tecrübe, emek ve özveri istiyorsa yurt dışında bunun iki katına ihtiyaç vardır. Öğrencilerin burada gözleriyle görüp kulaklarıyla duyduklarını, orada kelimeler, jest mimikler, kullanacağınız araç-gereçler, materyaller aracılığıyla öğrencilerin zihninde canlandırmak mecburiyetinizdesiniz.”

Türk Edebiyatı’ndan dizeler

En ulu ağaç
Uyardı bütün kuşları
Konarsanız insan olan evlere
Vurur sizi
            kızıl adam

Mustafa Ruhi Şirin

Ey
oğul

gördün mü
mescit çiçeği açtıran
hû dilli şerefelerde
felah saatini

aynayan yansıyan
kalp kırıklarının
sırrını tut ruhunda

Bakışlarını sürmele

Yasin Mortaş

güneş her sabah
alnımdan öpmeseydi
ziyan olurdum

Hızır İrfan Önder

olmaksızın var olamadığı yağmurdan evvel
kendisini hatırlatmalı belki
rahatı için kıvrılan dallarından
söz açmalı mesela

Berat Bıyıklı

Derinliğini kaybeden eğitim

Şehir ve Kültür dergisi 49. sayısında Nazif Gürdoğan’ın “Derinliğini Kaybeden Eğitim” isimli yazısı ülkemizdeki eğitimin durumu ve ortamı hakkında karşılaştırmalı tespitler sunuyor. “Bir dokun bin ah işit” sözünün en net şekilde tezahür ettiği alanların başında ne yazık ki eğitim geliyor. Hepimizin mustarip olduğu bir alan eğitim. Gürdoğan aslında hepimizin içinden geçen ama bir türlü hayata geçirilemeyen bir ortamı işaret ediyor. Sınırları olmayan, duvarları ortadan kaldıran hayatla yüz yüze olan bir eğitim ortamının atılacak ilk adım olduğu kanaati ağır basıyor yazıda.

Ne yapılabilir diyerek kafa yoranlar da çok. Nazif Gürdoğan’ın tespitlerinden bazılarını paylaşmak istiyorum.

“Aileyle toplum, öğretenle öğrenen arasındaki sınırları kaldıran eğitim merkezlerinin etkileri, suya atılan taşın meydana getirdiği halkalar gibi genişleyerek, yeni eğitim merkezlerinin doğmasına yol açacaktır.”

“Öğrenenler ve öğretenlerin öğrendiklerini, istedikleri zaman, istedikleri yerde uygulamaya koymadan önce, ekonomik kazançlardan daha çok toplumsal kazançlara önem vermeleri gerekir. Hayatı insanların sınırsız isteklerine göre düzenlemeye kalkışmak, dünyayı sonu gelmez, bir yarış ve savaş alanına çevirmek olur.”

“İç dünyayı derinleştirmenin, dış dünyayı zenginleştirmenin ve tutkuların oluşturduğu demir kafesi parçalamanın yol ve yöntemleri hayatın içinde, bütün bir dünyayı açık bir üniversiteye dönüştüren, eğitim kurum ve kuruluşlarında öğrenilir. Doğru ile yanlışın, iyi ile kötünün, güzel ile çirkinin sınırları, duvarsız, kapısız, örtüsüz ve çatısız açık üniversitelerde, herkes doğrudur sen doğruysan, herkes iyidir sen iyiysen, herkes güzeldir sen güzelsen diyen, hem öğreten hem de öğrenen olmasını bilen bilgeler tarafından çizilir.”

Kudüs’ü görmek, Kudüs’ü yaşamak

Şehir ve kültür dergisi her sayısında mutlaka en az bir Kudüs yazısı yayınlıyor. Derginin Kudüs hassasiyetini tebrik etmek gerek. Bu sayıda Musa Yaşaroğlu’nun Kudüs gezi notlarını paylaştığı yazısına değinmek istiyorum.

Yaşaroğlu, bir gezi yazısı inceliğinde kaleme almış yazısını. Okuyanlara bir Kudüs esintisi sunuyor. Heyecan, umut, direnç var yazıda.

“Zihnimizde hep Mescid-i Aksa olarak canlanan bu altın kubbeli yer zannettiğimiz gibi Mescid-i Aksa değil. Mecid-i Aksa epeyce büyük bir alanı kaplayan surlarla çevrili olan kısmın tamamı.”

Yaşaroğlu dua niyetine geçecek temennilerle beslemiş yazısını. Kudüs’ün içimizdeki çırpınışına bir nebze olsun ışık tutacak cümleler var yazıda.

“Öyle anlaşılıyor ki Yahudiler geçmişte yaşadıklarından hiç ders çıkarmamış ve kendi kibrinin esiri olarak Müslümanlar'ı adeta silikleştirme hedefiyle çalışmaya devam ediyorlar. Zira vakit namazlarında birkaç saftan ibaret olan cemaatin durumu, köklerinden koparılmış. İşte o yüzden bizim bu mescidleri boş bırakmamamız ve safları çoğaltmak için Kudüs'e akın etmemiz gerekiyor.”

Hac yolculuğu başlıyor

Kutsal yolculuk başlıyor. Hac için düşüyor yola kalbine çağrı düşenler. Şehir ve Kültür dergisi bu sayı kapağını da Kâbe’ye ayırarak bir selam göndermiş oldu bizim ellerden. Sabri Gültekin’in “Tevhit Şehirlerine Hicret ve Bayram adlı yazısı içimize Mekke, Medine esintisi gönderen bir içtenlikle kaleme alınmış bir yazı. Yolculuğa çıkıyoruz içimizde tarifsiz bir heyecan. Hac’ın bütün evrelerini adım adım yaşıyoruz cümleler arasında ilerledikçe. Gültekin bizlere huzurlu bir Hac Rehberi sunuyor.

“Dünyadaki ayrılıkların en iç yakanı “Gül Yurdu Medine”den ayrıldıktan hemen sonra, ihrama girmek ve “umre”ye niyetlenmek maksadıyla, mikat sınırı olan Zülhuleyfe’deki Âbâr-ı Ali’ye yönelme talaşı başlıyor. Mikat; büyük buluşma için milad. Amel yurdundan, hesap yurduna açılan kapı. “Ölmeden önce ölmek” için büyük prova vakti! Nefisten kaçış, Yaradana yakarış.”

“Arafat vadisini âdeta haşir meydanına çeviren Hacılar; özgürlüğe kavuşmanın çırpınışı içerisinde dualarla, telbiyelerle, salavatlarla ellerini semaya kaldırarak kendileri, akrabaları, geçmişleri ve bütün mü’minler için niyazda bulunarak, gözyaşları döküyorlar. Hacc’da ilk fiil, ilk hareket, Arafat’tan başlıyor. Neden, Kâbe değil de Arafat? Buradaki sır Hz. Âdem Aleyhisselam’ın kıssasında gizli. Bu kıssadan yola çıkarak, Arafat’ı önemli kılan sebeplerin derinliğini anlamaya çabalıyoruz. “Kâbe”den, “Arafat”a iniş!”   

Erkek yarımdır, kadınla tam olur

Ketebe Piyan dergisi yine dopdolu içeriği ile çıkıp geldi yaz sıcaklarımızı serinletmek için. Çok klâsik bir giriş gibi duruyor bu cümle ama değil. Ketebe Piyan dergisini 9. sayıda tanıdım. Keyifle okunacak bir dergi var karşımızda. Yormayan, tadımlık metinler karşılıyor bizi. Bir solukta denecek bir akıcılıkta okunuyor dergi. Bir de ketebe ve piyan yönü var ki derginin, o bile serinletmeye yetiyor yaz sıcağını.

İlk paylaşımım Bahadır Yenişehirlioğlu’na ait “Erkek Yarım Kadınla Tam” yazısından olacak. Yenişehirlioğlu yazarlığının yanında medyatik bir isim olarak da tanınıyor artık. Bu yoğunluğun içerisinde yazmayı ihmal etmemesi onun yazmaya karşı tutkusunun bir göstergesi.

Yalnızlık güzeldir derler. Ne koca yalan, ne bedbaht bir tespit. Bilmezler ki yalnızlık bir tek O’na yakışır. Bir tek Allah’a mahsustur. Erkek yarımdır ve kadım ile tam olur ancak diyor.”Yenişehirlioğlu.

Zamyatin’i yakından tanıyalım

Dergilerdeki kuramsal, teorik, poetik yazıları çok önemsiyorum. Bu tarz yazılar her açıdan uğraş gerektirdiği için pek de tercih edilmiyor yazarlar tarafından. Ketebe Piyan’ın Piyan bölümünde bu tür yazıları görünce daha bir severek okudum dergiyi.

Bedirhan Öner Rus Edebiyatı’nın en tartışmalı isimlerinden Yevgeni İvanoviç Zamyatin hakkında yazdığı bir yazı ile yer alıyor dergide. Rusya’nın yasaklanan ilk kitabı olan Biz’in de yazarı olan ve hayatı mücadele ile geçen bir isim Yevgeni İvanoviç Zamyatin. Tutaklanmalar, serbest kalmalar, eylemler arasında kelimelere sımsıkı sarılan bir isim. Her devrim onu biraz daha bilemiş. Yazarak hayata tutunmuş olan Zamyatin’i tanımak gerek. Öner’in yazısı geniş kapsamlı bir biyografi sunuyor bizlere. Özelikle yazarın yasaklı Biz romanına da geniş yer ayrılmış.

“Yevgeni İvanoviç Zamyatin, her devrin sevilmeyen adamı. Sevilmediği memleketi Rusya’ya hasretle Paris Thiais Mezarlığında metfundur. Sovyet rejimine ilk eleştiriyi getiren, dünyanın karanlık günlerini ilk gören kişidir.”

Ve endazesi de bozulur hayatın

Fadime Ünal dünyanın bozulan dengesine ince bir gönderme yapıyor “Endaze” adlı yazısında. Elimizden yitip giden, bize kalmayan dünyanın bozulan dengesine bir içlenme Ünal’ın yazısı. Sıradanlaşan dünyada kaybettiklerimiz ve elimizde tutmamız gerekenler var yazıda. Derin bir iç geçirme aslında endaze. Biraz yerimizi değiştirsek, biraz bir şeyler değişsin diye uğraşsak bazı taşlar oynayacak yerinden ama soru işaretlerinin altında yitip gidiyor insan yanımız.

“Farklı bir şey yap adını koyma.
İz bırak.
İz bırakacak kadar yürekli ol.
Malcolm’u hatırla.
Adımlarına cesaret gelsin!
Aç Kur’an-ı rehberin olsun!
‘İnan!’
Dünyada ol ama dünyadan olma!

 

Mustafa Uçurum

Güncelleme Tarihi: 11 Eylül 2018, 12:32
banner12
YORUM EKLE
banner8
SIRADAKİ HABER

banner7

banner6