Defne ve zahter kokulu şehir Hatay

Mart ayının sonlarına doğru yolumuz üç güzel gün için Doğu Akdeniz’in en kadim kentlerinden biri olan Hatay’a düştü. Amanos dağları ile Akdeniz arasında uzanan bereketli topraklarda MÖ 300 civarında büyük İskender tarafından kurulmuş olan Antakya, Roma döneminde imparatorluğun üç büyük şehrinden biriymiş. Ulu çınar ağaçlarının gölgesinde, bir su kaynağının başında kurulmuş kır lokantası Hammuş’un yerinde, unutulmaz güzellikte bir kahvaltıyla başlangıç yaptığımızda, Hatay’ın ünlü gastronomi şehri olarak anılmayı sonuna kadar hak ettiğini yaşayarak tecrübe etmiş olduk.

Buradan Samandağ ilçesine çevirdik yönümüzü. Samandağ Asi nehrinin denize döküldüğü 14 kilometrelik sahilden biraz içerde kurulmuş, homojen bir nüfusa sahip, Arap Alevileri olarak da adlandırılan Nusayri halkın yaşadığı bir ilçe. Halkın çoğu tarımla uğraşıyor veya Suudi Arabistan başta olmak üzere yurt dışında çalışıyormuş.

Güzel kokusu ve her dem yeşil yapraklarıyla bölgeye damgasını vurmuş, efsanelere konu olmuş defne ağacının yaprakları, yağı ve defne sabunu da önemli bir gelir kaynağı Samandağlılar için. Necati Usta’nın evinin altındaki atölyesinde defne sabunu imalatına şahit oluyoruz. Defne sabunu kokusu artık aşina olduğumuz bir koku. Necati Usta sabunu kaynatıp kalıba döktükten sonra 1-2 saat dinlenmesi gerektiğini söylüyor. Daha sonra tekrar uğrayıp dinlenen sabunların kesilmesini izleyecek ve sabunlarımızı alacağız.

İpek böcekçiliği ve ipekli dokumaları da ünlü bu bölgenin. Bir sosyal destek projesi kapsamında hanımların ipek dokuma merkezini ziyaret ettikten sonra Samandağ’ın ünlü sahiline uzanıyoruz. Titus tüneli ve beşikli mağarayı bünyesinde bulunduran sit bölgesinde güzel bir doğa yürüyüşü yapıyoruz. Titus tüneli, 1. yüzyılda antik şehir limanını su baskınlarından korumak için nehir yatağının yönünü değiştirerek suyu tahliye etmek amacıyla insan kuvveti ile açılmış. Kendi devrinin çılgın projesi adeta.1380 metre uzunluğunda, 6 metre genişlik ve 7 metre yükseklikte kayalar oyularak inşa edilmiş. Cömert tabiatın, baharın coşkusunu bütün güzelliğiyle yansıttığı renk ve kokularla dolu bu yürüyüşümüz hafızamızda unutulmaz bir tat bırakıyor. Beşikli mağara pagan devirlerinde kayalara oyularak yapılmış bir mezarlık yapısı, ama kayalara oyulmuş haç işaretlerinden sonraki Hıristiyanlık dönemlerinde de kullanıldığı anlaşılıyor.

Hz. Hızır (a.s) türbesi

Doğa yürüyüşümüz bittikten sonra buradan birkaç kilometre ilerde sahilde yer alan Hz. Hızır (a.s) türbesini ziyaret ediyoruz. 14 kilometre boyunca uzanan kumsalda yer alan tek kaya kütlesi üzerine inşa edilmiş dairesel formda betonarme bir türbe burası. Bütün dinlerde karşılığı olan, Kur’an-ı Kerim’de Kehf suresinde anlatılan kıssada Hz. Musa (a.s) ile Hızır’ın (a.s) karşılaştığı yerin burası olduğuna inanılıyor. Yöre halkı bu kayanın etrafını tavaf ederek dua ediyor ve dilek diliyor. Yer yer tütsü yakmak içinde ocaklar mevcut. Samandağ’da sıklıkla karşılaştığımız türbelerde olduğu gibi burada da tütsü yakmanın rağbet edilen bir gelenek olduğu görüyoruz.  

Buradan Asi’nin kilometrelerce yol kat ettikten sonra denizle kucaklaştığı noktaya gidiyoruz. Güneş artık yavaş yavaş ufka yaklaşırken Asi, sazlıklar arasından sükûnetle denize akıyor. Birkaç çocuk ve genç sahilde tasasızca oturuyor. Birkaç balıkçı vazgeçmeden, her defasında yeni bir umutla ağ atıyor. Zamanımız olsa buradan gün batımını izlemek güzel olurdu ama her cumartesi akşamı konser veren medeniyetler korosunu izlemek için Antakya’ya dönmemiz gerekiyor.

45 dakika kadar sonra Antakya kültür merkezine girdiğimizde konser salonunun neredeyse dolmak üzere olduğunu görüyoruz. Biraz sonra şef Yılmaz Özfırat yönetiminde 1.5 saat süren müzik ziyafeti başlıyor. Bu topraklar üzerinde yaşayan her inanç grubundan insanı bünyesinde barındıran ve amatör bir ruhla çalışan koro, yine her grubun müziklerinden birbirinden güzel örnekler sunuyor. Şef Yılmaz Özfırat’ın bir tiyatrocudan hiç de eksik kalmayacak başarılı performansı da ayrıca zikredilmeyi hak ediyor. Şu kadarını söyleyeyim; sadece bu konseri izlemek için bile Hatay’a gitmeye değer. Ayakta alkışlanan gösterinin ardından merkezdeki bir lokantada Hatay’ın birbirinden güzel lezzetlerini tadarak günün yorgunluğunu atmaya çalışıyoruz. Taze ve kuru versiyonu ile çok kullanılan bir tür kekik olan zahter Hatay’ın fark yaratan lezzetlerinden.

Hedef Harbiye şelaleleri

Ertesi gün ilk istikametimiz Antakya’nın biraz dışında bir sayfiye alanı olan Harbiye şelaleleri oluyor. Kısa mesafede ardı ardına sıralanmış takım şelaleler gerçekten çok güzel. Fakat insanoğlu bu emsalsiz nimeti biraz hor kullanmış gibi geldi bana. Şelaleler arasına özensizce inşa edilmiş çay bahçeleri ve tabelalar bir görüntü kirliliği oluşturur hale gelmiş. Buradan Saint Simon Manastırı’na çıkıyoruz. İlk Hıristiyan azizlerinden olan Saint Simon Samandağ’a bakan bir tepede inşa ettiği manastırında ömrü boyunca tefekkür ve ibadetle meşgul olmuş. Esaslı bir rüzgâr esen bu yüksek tepede, manastırın kalıntıları ve Samandağ manzarası görülmeye değer.  

Sonrasında Musa ağacı ile ünlü Hıdır Bey köyüne doğru yola çıkıyoruz. Batıayaz köyünde gövde duvarları ve sütunları sağlam olan fakat çatısı çökmüş bir kiliseye uğradıktan sonra hemen yakınlarında bir köy evinin bahçesinde düzenlenmiş Yeşim’in yeri adlı kır lokantasında köylü kadınlar tarafından yapılmış enfes Künefe için mola veriyoruz. Tüm gezi boyunca en fazla beğendiğim künefeyi burada yedik. Yolu düşenlere şiddetle tavsiye ediyorum.  Musa dağının kıvrımları arasına yerleşmiş köylerden geçerek Hıdır Bey köyüne ulaştık. Burada bir kaynak suyunun yanı başında ulu bir çınar ağacı var. Hz. Musa’nın (a.s) toprağa sapladığı asasının ab-ı hayat suyu ile sulanarak yeşerdiğine inanılıyor ve asadan büyüyen bu ağacın 3000 yaşında olduğu düşünülüyormuş.

Dere boyunca sıralanmış hediyelik eşya standlarından oluşan bir çarşı ve yerel işletmeler var. Bunların birinde oturup gözleme ve yörenin hamur işi olan katıklıdan yiyoruz. Buradan birkaç kilometre ilerde olan Ermeni köyü Vakıflı’ya kadar bir doğa yürüyüşü yapacağız. Portakal bahçeleri ile çevrili, yemyeşil vadi manzaralı bir köy yolundan keyifli bir yürüyüş oluyor bu. Bir zamanlar Musa dağında 6-7 adet Ermeni köyü varmış. Ahalinin çoğu 1939 da Hatay anavatana katılınca yurt dışına göç etmişler. Geriye kalanlarda Vakıflı köyünde toplanmış. Halkın tamamının Ermeni olduğu son köymüş ve Türkiye de organik tarım ilk burada başlamış.

Çay bardağında sunulan köpüksüz kahve

Köy kahvesinde biraz mola veriyor ve yörenin çay bardağında sunulan köpüksüz kahvesinden içiyoruz. Faal durumda olan kiliseye ve organik tarım ürünlerinin satıldığı çarşıya uğrayarak buradan ayrılıyoruz. Son olarak Musa dağından Çevlik sahiline doğru bir doğa yürüyüşü yaptıktan sonra aracımız bizi alarak Çevlik sahiline indiriyor. Musa dağının eteğindeki köylerden görünen 14 kilometrelik sahil ve karşıda Suriye sınırını oluşturan Kel Dağ’ın manzarası gerçekten çok güzel. Gün batımı eşliğinde akşam yemeğimizi Çevlik iskelesindeki yüzer bir lokantada yiyoruz.

Son günümüz Antakya merkezde geçecek. Antakya Silpius (Habib-i Neccar) dağı ile Asi nehri arasında uzanan kadim merkezi ve nehrin öbür yakasında konumlanan yeni mahalleleri ve 400.000’e yaklaşan nüfusuyla dinamik bir şehir. Roma döneminde imparatorluğun önemli şehirlerinden olması sebebiyle tarihi bir miras üzerinde oturuyor. Neredeyse her temel kazısında tarihi eser çıkıyormuş. Bu birikimi yansıtan geniş ve modern bir müzesi var. Güne orayı gezerek başlıyoruz. Özellikle mozaik koleksiyonu ile dünyanın sayılı müzelerinden birini oluşturuyor. Müzenin starı ise bir temel kazısı sırasında tesadüfen bulunan aristokrat bir ailenin mezarı olan Antakya lahdi. Bir salonda tek başına sergileniyor. Kapağındaki aileye ait heykeller, dört yüzünde sağlam olarak günümüze ulaşmış birbirinden güzel kabartmalar ve kaliteli mermeriyle dikkat çeken bir eser gerçekten.

Mağara içine oyulmuş bir kaya kilisesi

Müzeden sonra Saint Pierre kilisesine gidiyoruz. Burası dağ yamacında bir mağara içine oyulmuş küçük bir kaya kilisesi. Fakat Hıristiyanlık tarihi açısından büyük bir önemi var. Hz. İsa’dan (a.s) sonra havarilerinin gelerek burada birkaç yıl yeni dini yaymışlar ve dinin Hıristiyanlık adını alması ve evrensel bir hale bürünmesini sağlamışlar. Kilise şu anda müze statüsünde ziyaret ediliyor. Ama belli dönemlerde Hıristiyanların ayin yapmasına izin veriliyormuş. Hıristiyanlar için dünyanın ilk kilisesi olması hasebiyle önemli bir hac yeri imiş.

Buradan Antakya için yine çağlar boyunca önemli bir ziyaretgâh olmuş Habib-i Neccar Camii’ne gidiyoruz. “Şehrin öbür ucundan koşarak gelen adam” Habibi-i Neccar hazretleri. Yasin suresinde kıssası anlatılan,  Hz. İsa zamanında hak dini tebliğ amacıyla Antakya’ya gelen iki havariye iman eden muvahhit kişi olduğuna inanılıyor. Hem Müslümanlar hem Hıristiyanlar tarafından saygı gören bir Hak dostu. Havarileri taşa tutan putperest şehir halkına engel olmaya çalışırken kendiside onlarla birlikte şehit oluyor.

636’da Hz. Ömer (r.a) zamanında İslam orduları Antakya’yı feth ettiklerinde Habib-i Neccar ile Hz. İsa’nın havarilerinin mezarının bulunduğu yere bir camii inşa ettiriyorlar. Türkiye sınırları içinde inşa edilen ilk cami burası. Bizans ve Haçlı hakimiyetine girince kiliseye çevrilen bu yer birkaç kez el değiştirmiş. Mumluklulardan Sultan Baybars tarafından geri alındıktan sonra ise günümüze kadar kesintisiz olarak bir İslam ibadethanesi olan bu cami zaman zaman doğal afetlerden zarar görerek tekrar yapılmış.

Şu an mevcut olan camii 19. asırda inşa edilmiş bir Osmanlı yapısı. Medrese odalarıyla çevrili narenciye ağaçlarıyla gölgelenen bir avlusu ve zarif bir şadırvanı var. Türbe kısmı ise camiye göre bir kat aşağıda yer aldığı için çok daha eski dönemlerden kalmış olmalı. Güçten yana değil Hak’tan yana olmanın asırlardan süzülüp gelen sembol ismi Habib-i Neccar huzurunda bir müddet soluklanıyoruz. Asırlar boyunda birikmiş mistik havayı yudumluyoruz.  Hz. İsa’nın havarilerine yaptığımız Müslüman usulü mezarlar, hem Hz. Adem’den (a.s) bugüne kesintisiz gelen tevhid dininin kapsayıcılığının, hem de Hatay’ın dinler ve inançların bir arada yaşayan kültürünün ifadesi gibi.

Yöresel ürünleriyle meşhur uzun çarşı

Daha sonra Antakya’nın yöresel ürünleri ile dolu ünlü uzun çarşısına geçiyor ve yörede adet olduğu üzere kasap dükkânlarının arkasında oluşturulmuş bir lokantada yemek molası veriyoruz. Et burada gözünüzün önünde hazırlanıyor ve pişmesi için civardaki fırınlardan birine gönderiliyor. Tırnak pide eşliğinde Antakya’nın meşhur kâğıt ve tepsi kebabı olarak sunuluyor. Pöç kasabında yaşadığımız deneyimden gayet memnun kaldık. Yemekten sonra uzun çarşıyı boydan boya arşınlayıp köprübaşına çıkıyoruz. Memluk eseri Ulu Cami önünden geçip eski Antakya evleriyle dolu sokakları geziyoruz.

Antakya farklı dinlerin ve dillerin bir arada yaşadığı bir barış şehri olarak biliniyor. Bu cemaatlerden biri olan Ortodoks kilisesini ziyaret ediyoruz. Türkiye’ye has bir güzellik olarak adı Abdullah, anadili Arapça olan Hıristiyan bir din adamı bizi nezaketle karşılayarak kiliseyi gezdiriyor. Sultan Abdülhamid’in fermanlarını gösteriyor. Hatay’ın farklı din ve inanç mensuplarının barış ve hoşgörü ortamında yaşadığı bir şehir olmasına dair örnekler anlatıyor. Osmanlı döneminde bütün ülkede yaygın olan bu çeşitlilik, farklılıklarımızla bir arada yaşama kültürünü ne yazık ki hızla kaybediyoruz.

Son olarak çınar altında soluklanarak Yusuf Usta’nın ünlü künefeleriyle Hatay’a veda ediyoruz. Bir günün Antakya merkezini tanımak için yetersiz kaldığını düşünsek, o tarihi sokakların nice güzellik sakladığını hissetsek de dönüş saatimiz geldiği için yapacak bir şey yok. Gezi boyunca bize eşlik eden Samandağ’lı rehberimiz İsmail Zubari Bey’e teşekkür ederek ayrılıyoruz Antakya’dan. Asi’nin kıyısında başka bir seferde tekrar karşılaşmak dileğiyle…