Congoloslar her yerde veya bir insanın iyilik savaşı

Romancıların, şairlerin, öykücülerin hep aynı türden eserler vermesindense, farklı konuları veya anlatım tarzlarını benimseyerek kitaplarını oluşturmaları, onların yetkinliği konusunda her zaman bir ipucu verir bana. Hatta tek bir alana saplanıp kalmadan farklı edebi türlerde eserler verenleri de çok önemserim. Bir şairin romanı veya bir öykücünün şiiri, yetkinliğinin dışında her zaman ilgimi çekmiştir. Yazarların tür veya konu olarak değişik alanlara açılmasını her zaman değerli bulmuşumdur. Buradan lafı Samet Doğan’a getireceğim. Genç bir yazar Samet Doğan. Ayrıca Ortadoğu ve Afrika’da uzun süre çalışmış bir savaş muhabiri. İlk kitabı olan Cuma Günü Uçmayan Kuş’u da zaten bu savaş muhabirliğini esas alarak yazmıştı. Biraz anı, biraz anlatı ama son tahlilde roman diyeceğimiz bir kitaptı Cuma Günü Uçmayan Kuş. İlk kitabının ardından ben bir devam kitabı bekliyordum yazardan. Hatta ikinci kitabını yazma aşamasında olduğunu söylediğinde de neredeyse emin oldum bundan. Yine Ortadoğu, savaş, bombalar ve bu kaosun ortasındaki insan ilişkilerini bekliyordum romanından ama bambaşka bir konu ve anlatımla karşımıza çıktı yazar: Congolos.

“Anadolu halk kültüründe, kışın en soğuk günlerinde ortaya çıkan ve insanları, sevdikleri kişilerin seslerini taklit ederek büyülemesiyle bilinen bir habis ruh” olarak tanımlanıyor congolos arka kapakta. Hem ismi hem de bu açıklama okuru meraklandırma açısından yeterli. Daha sonrası için zaten kitabın kapağını açtığımızda su gibi akıp gidiyor.

Zamansal olarak bir kısmı ikili ilerliyor Congolos’un. Kitabın başkahramanı Kadir. Fakat ilk anlatım, Kör Bahri’yle, yani Kadir’in dedesiyle başlar. Bir süper kahraman portresi çizer yazar Kör Bahri için: “…Kayıpları mı bulmamış, ölüm döşeğindekileri mi diriltmemiş, ecinnilerin mi derdine derman olmamış… Hele emekli imamın anlattıkları akla hayale sığmaz şeylerdi. Karlı bir şubat ayında, namaz vaktinin dışında bir saatte camiye gittiğini, dış kapıyı kilitli bulduğunu, ‘hayır olsun’ deyip pencereden içeri baktığını ve Kör Bahri’yi mihraba oturmuş, önünde rahle, boşluğa bir şeyler anlatırken gördüğünü yeminler ederek anlatıyordu. Ona göre Kör Bahri, Müslüman cinlerin de hocasıydı.” Bu abartılı anlatım aslında Anadolu efsanelerine, halk öykülerine, masallara son derece uygun bir anlatımdır. Sonuçta pirelerin berber develerin tellal olduğu bir kültürden geliyoruz. Zaten yazarın Kör Bahri’den neden bu şekilde bahsettiğini ve Kör Bahri’yi niçin kitap için bir yan kahraman değil de asıl ögelerden biri haline getirdiğini kitabın devamında görecektir okur.

Tipik bir bozkır tasviri

80 yaşındayken, eline çifteliyi alıp dağa domuz avlamaya çıkan Kör Bahri’den haber alamayan Muhtar Hilmi, Bahri’nin arkasından iki genç gönderir fakat onlardan da haber gelmeyince kendi oğlu ve Kadir’le beraber Kör Bahri’yi aramaya çıkarlar. Uzunca bir süre sonra hem gençleri hem de Kör Bahri’yi bulurlar fakat Kör Bahri ölmüştür. Buradan sonra diğer zamana geçen yazar, Kadir’i, dedesinin ölümünden 6 yıl sonraya götürür ve İstanbul’a bırakır. Kadir, hiç görmediği köylüsü Ömer’in yanına İstanbul’a gelmiştir ve burada bir hayat kuracaktır. Bir bölüm Kör Bahri’nin ölümünden sonra İncesu Köyü’nde çocuk Kadir ve babaannesi üzerinden ilerlerken, bir sonraki bölüm İstanbul’da, genç Kadir ve arkadaşı Ömer üzerinden ilerler. Bu anlatım bu şekilde 17. bölüme kadar devam eder. Daha sonra ise sadece İstanbul’da ve fizikötesi âlemlerde devam eden bir maceraya döner.

Tipik bir bozkır köyü tasviri çizer yazar okura. Kendi de zaten Yozgat/Sorgunlu olduğu için bazı yerel kavramlara ve yörenin yaşamına aşinadır, bilir. Bunu da cümle aralarında, biraz köyde ya da taşrada yaşayan herkes fark edecektir. Gerek Mevlide babaannenin konuşmaları, gerek kullanılan bazı sözcükler, gerek kahvaltıda yenen yiyecekler bizlere bunu hissettirir. Bu bozkır köyü de Anadolu’daki birçok köy gibi yoğun göç vermiş ve köyde çok az kişi kalmıştır. Bunu Mustafa Kutlu’nun hikâyelerinde sıkça görürüz. Özellikle kitabın girişi bize bir Mustafa Kutlu hikâyesi havası verir fakat daha sonraki bölümlerde kendi özgün yolunu bulur. Kitabın bu şekilde bir başlangıca sahip olması bize bir hayat hikâyesi okuyacağımızı zannettirir. Adı Congolos değil de başka bir şey olsaydı muhtemelen mantık çerçevesi içinde, olağanüstülükler bulunmayan bir Anadolu delikanlısının öyküsünü okuyacağımızı sanabilirdik. Ancak kitabın ismi Congolos olduğu için farklı bir şeyler bekliyor okur ve bu da Kadir’in, evlerinde bulunan ve girmesinin yasaklandığı bir odaya girmesiyle başlıyor. Asıl hikâye ve kitabın kırılma noktası, Kadir’in evdeki yasak odaya girişidir ve bu kısımdan sonra kitap bambaşka bir mecraya döner. Alkız efsanesi, cinlerle dostluklar ve savaşlar, fizikötesi mekânlarda yapılan mücadeleler, köpeklerin konuşması ve gizemli adamlar bu kısımda sıklıkla karşımıza çıkan ögelerdir.

Merak unsurunu hep canlı tutuyor yazar

Samet Doğan’dan böyle bir kitap okumak aklıma hiç gelmezdi fakat farklı bir şeyler denemek istemiş yazar ve bunu da büyük oranda başarmış diyebilirim. Kitapta merak unsuru alttan alta hep desteklenmiş.

Kitabın ilerleyen bölümlerinde Kadir’i de dedesi Kör Bahri gibi bir süper kahraman seviyesine getirir yazar ve Congolos’la mücadelesini de iyi ve kötü kavramlarıyla ele alır. Kadir’in kişiliğinde iyi’yi iyice belirginleştirirken karşısına kötü olarak da bir âdemoğlu koysa nasıl olurdu diye de sormadım değil. Açıkçası bu kitabı okurken sık sık acaba şurası şöyle olsa nasıl olur ya da burası acaba böyle mi olmalıydı diye çok düşündüm ama Samet Doğan’ın bir eksikliği olarak değil de olaylara farklı bir yerlerden yaklaşmak içindi bu. Bu hâliyle de yazarın bakış açısını yansıtması açısından değerli bir kitap.

Samet Doğan zaman zaman bazı karakterlerin dilinden ya da kısa pasajlar hâlinde modern hayat, yanlış şehirleşme, bilinçsiz göç, yapaylık gibi konular hakkındaki fikirlerini de hikâyenin içinde eritmiş. Hatta bazı konulardaki görüşlerini karakterlere de bağlamış (örneğin Rüya) ve bunların hepsini son noktada Kadir’e bağlamış. En sonunda zaten Kadir de tüm hikâyeyi, olumlu ve kabul edilebilir bir noktada bitirmiş. Ancak ben hem bu kitabın hem de yazarın ilk kitabının yarım kalmış olduğunu düşünüyorum bazı hikâyeler açısından. Çünkü congoloslarla mücadele bitmez. Bir de Rüya var. Tıpkı yazarın ilk kitabı Cuma Günü Uçmayan Kuş’taki Rima gibi. Bakalım yazardan devam kitapları gelecek mi?

Korku edebiyatına alabilir miyiz Congolos’u? Bence hayır ancak fantastik roman diyebiliriz masal ögesini de işin içine katarak. Bizim fantastiğimiz ama, Türk fantastik. Çünkü özelde bozkır genelde tüm Anadolu kültürünü içerecek yerli ögeler ve kahramanlar mevcut kitapta. Elbette her kahramanın temsil ettiği ‘mahalle’ farklı ancak hepsi ‘bizden’.

İyi ve kötü başarılı bir şekilde harmanlanmış

Kitabın sonunun basit bir rüyaya bağlanmaması hoşuma gitti. Gerçek ve gerçeküstünün bu şekilde sonlanması hoş olmazdı çünkü. Bazı kitapların sonlarının bir rüyaya bağlanması rahatsız edici olmaz fakat o durum bu roman için geçerli olmayacaktı. Çünkü yazarın çizdiği ve okurun gözünde çok rahat canlanabilen savaş tasvirleri ve fizikötesi dünyaya geçiş bu şekilde kalmalıydı ve kaldı da.

İnsanla congolosun savaşını, iyi’yle kötü’yü, saf ve şeytanîyi bir romanda başarılı bir şekilde harmanlamış yazar. Bazı diyaloglarda yetersiz kaldığını söyleyebilirim olumsuz olarak. Genel açıdan çok iyi olsa da diyalogların sahiciliğinin artması ve karakterlerin bulunduğu mekânlara uyumluluğu kitabı biraz daha yukarılara taşıyabilirdi. Örneğin Mevlide babaanneyi hâl ve sözleri sebebiyle sahici bir karakter olarak görebildim ancak bunu Muhtar Hilmi’de hissedemedim. (Muhtarın az bir rolü olsa da) Fakat yine de Rüya ve Kadir karakterleriyle hatta biraz da Ömer karakteriyle belli başlı farklılıkları iyi aksettirmiş yazar okuruna.

Farklı bir roman okumak isteyenler Congolos’a bakabilirler. Tahminlerinden farklı şeyler bulacaklar çünkü.